Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi, çoğunlukla kapılarının ardında, bazen de bir Perşembe gecesinin sessizliğinde yazılırdı. Adına yasaklar konulmuş, kıyafetine fermanlar çıkarılmış, lakin gönül sarayında kimsenin hükmedemediği Zeynep Hanım da bu kadınlardan biriydi.
Zeynep, ne paşa kızı ne de sadrazam eşiydi. Orta halli bir esnaf ailesinin kızıydı. Kocası Ali Efendi ise, ticaretle uğraşan, ne zenginliğiyle övünen ne de fakirliğiyle yerinen, lakin kadınına karşı eski usulün katı kurallarını benimsemiş bir adamdı. Ali Efendi’nin zihninde, erkek evin tanrısı, kadın ise tapınmaya mecbur bir hizmetkârdan ibaretti. Bu, Ali Efendi’nin zihninde o kadar yer etmiş bir düşünceydi ki, karısından bahsederken “hanımım,” “eşim” gibi kelimeleri telaffuz etmeyi dahi yakışıksız bulur, bir kız evladı olduğunda bile sadece “bir yaşmaklı, bir yabancı doğdu” derdi.
Zeynep, bu kelimesiz aşağılanmaya, bu görünmez perdenin ardındaki yalnızlığa alışmıştı. Kocasının gözünde değerli görünme ihtiyacında değildi; zira o, erkeğin kendisini tercih etmiş olmasının, kadına minnettarlık hissiyle sevgi vermesine yeteceğine inanırdı.
Ama Zeynep’in kalbinde yatan his, minnettarlıktan öte, ruhunu yavaş yavaş kurutan, ne ifşa edebildiği ne de değer görebildiği asil meziyetleriydi. O, sadece kendisinden istenen şeyle alakalı olmaya, bir çeşit hayvani hayat uyuşukluğu içinde huzur bulmaya alışmıştı. Mutlu değilse bile, huzurlu görünmek zorundaydı. Zira kocasının gönlünün sıkılmasından, kendisinden soğumasından korkardı. Daima süslü, tertipli olmalı, kocasının ziyaretine her an hazır bir bahçe gibi yemyeşil durmalıydı.
Zeynep’in tesellisi çocuklarıydı. Dört evlat doğurmuştu Ali Efendi’ye. Ali Efendi, çocuklarını Zeynep’in gözü önünde severdi, bu bir gerçektir. Lakin bu sevgi, Zeynep’in zihninde hep buruk bir tat bırakırdı. Çünkü bilirdi ki, belki bir saat önce bir başka cariyeden doğan çocukları sevmiş, belki bir saat sonra bir üçüncüsünün, daha sonra da dördüncüsünün çocuklarını sevecekti. Sevgilinin aşkı, erkeğin şefkati, dostluk, itimat; her şey bölünmüş ve tekrar bölünmüştü. Her şeyin saatleri, tedbirleri, ölçüleri, merasimleri vardı. Her şey soğuk ve yetersizdi.
Zeynep, çocuklarının hatırına kalbinin ve aklının sesini kararlı bir şekilde susturmaya çalışırdı. Oysa, evliliğin şartları, Ali Efendi’nin para imkânlarına göre değişirdi. Ali Efendi, orta sınıf bir Türk erkeğiydi. İktisat sebebiyle karısına zengin bir paşa kadar yabancı değildi. Onu daha sık görür, daha teklifsizce yaşardı. Lakin bu yakınlık, Zeynep’in durumunu tam aksine daha da zorlaştırıyordu. Zira zengin bir erkeğin karısı, harem ağaları ile korunur, evinden hiç çıkmaz, kendi içlerinde sapık ilişkiler geliştirerek teselli bulur, kocasının sevgisinin hor gören ve aşağılayan yanını görmezdi.
Oysa Zeynep, kocasının yanında, fakir bir Hristiyan ailesindeki kadın gibi çalışmak mecburiyetindeydi. Zenginlik ayırır, fakirlik birleştirirdi. Zeynep’in evi ne kadar sadeyse, işi de o kadar çoktu. Halayığı yoktu. Çalışır, dikiş diker, evi çekip çevirir, bu çalışması ile itibarını ve nüfuzunu arttırırdı.
Zaman zaman, komşular Zeynep Hanım’ın, işsiz güçsüz kaldığı zamanlarda kahvehanede veya meyhanede oyalanan kocası Ali Efendi’yi gidip oradan çekip çıkarması, hatta terlikle döve döve eve getirmesi gibi hadiseler anlatırlardı. Bu, fakir aileler arasında görülen, Batı’daki işçi ailelerinin hayatına benzeyen bir yakınlıktı. Akşamları evin kapısının önünde yan yana oturur, tenha mahallelerde evin alışverişini birlikte yaparlar, hatta ıssız mezarlıkta, bir akraba mezarının yanında çocuklarıyla yemek yedikleri görülürdü.
Lakin bu “yakınlık” perdesi ardında, Ali Efendi’nin katı gelenekçiliği gizleniyordu. Zeynep, bir hanım olarak tütün içmeye sıkılır, hamama gitmeyi bir arınma aracı olarak görürdü. Haftada en az iki defa hamama gider, vücudunu temiz tutardı; zira erkekler, karılarının temizliğine çok önem verirlerdi. Türk kadınları, eski Türk destanlarında söylendiği gibi, ya evi yapan bir su, ya solduran bir soku, ya dolduran bir top, ya da evin tahtası gibi bayağı bir nesne olarak görülürdü. Zeynep, ne kadar evi yapan su olmaya çalışsa da, Ali Efendi’nin kalbinde daima evin tahtası gibi bayağı durmaktan korkardı.
Zeynep, kocasının ilgisizliğine karşılık arayışa giren kadınları, kendi aralarında “bir çağrı araştıran” o kadınları anlıyordu. Zira Ali Efendi gibi birçok Türk erkeği, karıları olduğu halde eşcinsel ilişkilere düşkündü. Hatta bazıları, oğlanları karılarından gizlemez, yatağa karısıyla birlikte oğlanı da alıp, karısına nispet olsun diye ona dokunmayanı dahi vardı. Bu durum, Zeynep’in ve onun gibi hanımların yüreğinde, kocasının sevgisinde hep hor gören ve öldürücü bir şekilde aşağılayan bir şey olduğunu hissettiriyordu.
Perşembe günleri, bu kadınlar için bir kaçış kapısıydı. Kışın bile haftalık bayramlarıydı. Hamama giderler, yolda gönlü çeken kendini bir maceraya kaptırmaktan geri kalmazdı. Lakin Zeynep, kocasının kıskançlığını bildiği için, bu tür maceralara yanaşmazdı. Ali Efendi, kıskançtı ve boşuna kıskanç değildi.
Perşembe, aynı zamanda Ali Efendi’nin, tıpkı ekmek, pilav, kahve ve hamam parası temin etmekle yükümlü olduğu gibi, Zeynep’e karşı yerine getirmesi gereken bir başka görevdi: İki Perşembe akşamını boş geçirmemek. Bu, şeriat hükümlerine dayanan, kadının boşanma hakkını elde etmesi için önemli bir şarttı.
Zeynep, Ali Efendi’nin ilgisizliğinden ve evdeki baskıdan bunalmıştı. Kocasının sadece bedenini değil, ruhunu da sömüren bu yaşam biçimine bir son vermek istiyordu. Lakin boşanma hakkı, kocası gibi kolay değildi. Kocasının ihtiyaçlarını karşılayacak imkanı olmadığı için ya da geleneklerin hilafına cinsel isteklerde bulunduğu zaman (anal ilişki gibi) boşanma isteyebilirdi.
Bir gün, Ali Efendi, ticaret işlerinin yoğunluğundan dolayı tam iki Perşembe akşamını boş geçirdi. Ne ilgi gösterdi ne de Zeynep’e gerekeni verdi. Zeynep’in kalbinde uzun süredir biriken acı ve intikam arzusu, o an harekete geçti.
Zeynep, o meşhur, lale devrinin fermanlarında dahi adı geçen “yaramaz avratlar” gibi değildi. Sokağa süslü püslü çıkmaz, Kefere avratlarını taklit etmezdi. Ama gönül kafesinin demirleri onu sıkıyordu.
Ertesi gün, Zeynep Hanım, soluğu Kadı Efendi’nin divanında aldı.
Kadı Efendi, Zeynep’i dikkatle dinledi. Zeynep, kocası Ali Efendi’nin kendisine mecbur olduğu şeylerden olan “iki Perşembe akşamını boş geçirmeme” şartını yerine getirmediğini söyledi.
Kadı Efendi, şeriat hükümlerini bilirdi. Kadın, kocasının ekmek, pilav, kahve ve haftada iki defa hamam parasını temin edememesi durumunda boşanma hakkına sahipti. Lakin Zeynep’in şikayeti farklıydı.
Kadı Efendi, Ali Efendi’yi huzuruna çağırttı.
“Ali Efendi,” dedi Kadı Efendi, “Karın Zeynep Hanım, seni şikayet ediyor. Diyor ki, ‘Kocam, üst üste iki Perşembe akşamını boş geçirmiştir. Bu, şeriatın bana tanıdığı boşanma hakkının sebebidir.’ Bu doğru mudur?”
Ali Efendi, şaşkınlık ve öfkeyle Zeynep’e baktı. Zeynep, duruşunu bozmadı. Yüzü, bir mermer heykeli gibi ne duygusuz ne de coşkuluydu. Sadece vakur, onurlu bir bekleyiş vardı yüzünde.
“Efendim Kadı Efendi,” dedi Ali Efendi, sesi titrek. “İşler yoğundu. Tüccarlık kolay değil. Lakin bu… bu bir boşanma sebebi midir?”
Kadı Efendi, kaşlarını çattı. “Zeynep Hanım, senin sözlerini dinlememekte ve sana uymamakta olduğu için de şikayet edebilirsin. Lakin bu şikayetin, üst üste iki Perşembe meselesi, haklı bir şikayettir. Kanun böyledir. Eğer koca, karısına gerekeni vermezse, karı boşanma isteyebilir.”
Kadı Efendi’nin sözleri, Ali Efendi’yi yerin dibine sokmuştu. O, kadınına hizmetkâr gözüyle bakıyordu; oysa karısı, kanunun gücüyle onu sıkıştırıyordu. O, “bir yabancı” olarak gördüğü kadınının, onu Kadı Efendi’ye şikayet etmesiyle, halk arasında rezil olacağını biliyordu.
Lakin Zeynep’in asıl niyeti boşanmak değildi. O, kocasının gözünde değerli olduğunu, ruha ait sonsuz derinlikleri gizleyen o his perdesinin yırtılmasını istiyordu.
Ali Efendi, boyun eğdi. Kadı Efendi, Ali Efendi’ye uyarıda bulundu. Zeynep Hanım’a, kocasının sözlerini dinlemesi ve ona uyması gerektiği uyarısını da yaptı. Zira bu, bir dengeleme sanatıydı.
Zeynep, Kadı Efendi’nin huzurundan ayrılırken, Ali Efendi’ye bakmadı bile. Zafer, sessiz, derinden ve onurluydu.
O Perşembe akşamından sonra, Ali Efendi değişti. Artık karısını daha sık görüyordu. Ona “bir yaşmaklı” değil, “Zeynep Hanım” diye hitap etmeye başladı. Hamam parasını iki katına çıkardı. Hatta bir gün, eve girerken, o meşhur, Lale Devri fermanlarında yasaklanan **”yük yakalı feraceler”**den bir tane getirdi Zeynep’e.
Zeynep, feraceyi almadı. “Ferace bana yakışmaz, Ali Efendi. Ben, evimin tahtası değil, çatısı olmak isterim. Kıyafetim, gönlümün rengidir.”
Ali Efendi, o an, karısının sadece bir eş, bir hizmetçi, bir anne değil; ruha ait derinlikleri olan bir insan olduğunu anladı. Zeynep’in yıllardır içinde kuruttuğu asil meziyetleri, nihayet gün yüzüne çıkmıştı.
Bir diğer Perşembe akşamı, Ali Efendi, eve elinde bir gül ile geldi. Gülü, Zeynep’e uzattı.
Osmanlı adeti buydu: Bir kadının erkeğe hediye göndermesi, gönderilen bir tek gül bile olsa, ölümü icap ettirecek bir suçtu. Lakin erkeğin kadına gül vermesi, minnet ve sevgi göstergesiydi.
Zeynep, gülü aldı. Gözleri doldu.
“Ali Efendi,” dedi. “Bu gül, sadece bir çiçek değil. Gönlümün perdesi kalkmıştır. Artık ne bir yaşmaklıyım ne de bir yabancı. Ben, Zeynep’im.”
Ali Efendi, Zeynep’in elini tuttu.
“Evet, Zeynep Hanım,” dedi. “Sen, benim evimin incisisin. Benimle yaşlanacak elif’imsin.”
Bu, Ali Efendi’nin karısına karşı ilk defa açıkça sevgi ve değer biçtiği andı. Gönül kafesinin ardındaki sır, artık bir başkaldırı değil, bir kabullenişti.
Zeynep, o gece, hamam parasının ya da ekmeğin değil, bir tek kelimenin, bir tek gülün, bir tek değerin hayatını değiştirdiğini anladı. Osmanlı kadınının gücü, ne fermanlarda ne de yasaklarda; sessiz isyanında, onurunda ve sabrında gizliydi. O da bu sabrın meyvesini yedi.
Fakat bu, saraydaki Sultan Hanımların kaderi gibi değildi. Onlar, ne genç ne yaşlı, ne güzel ne çirkin olursa olsun, erkekler onlarla evlenmek için bütün varlıklarını terk etmek mecburiyetinde kalırdı. Damatların kaderi parlak değildi. Sultan Hanım’ın kölesi olur, yanına ancak çağırırsa gidebilir, yatağa ancak ayakucundan yanaşabilirdi. Hatta eşleri hasta olsa bile, prensesin kocası, onun haberi olmadan tedavi göremezdi. Zira prensesin kocasının vücudu yalnız prensese aitti.
Zeynep’in hayatı, bu ihtişamdan uzak, daha insancıldı. Hamam parasını dert eden, iki Perşembe akşamını sayan, ama bir yandan da kocasını terlikle dövüp eve getirecek kadar sözünü dinleten bir kadının hayatı. Fakirlik birleştirmişti.
Bu, Osmanlı’nın o derin, ne kadar zorlu olsa da, yine de bir kadın sesi dinleyen, bir kadın gözyaşına kıymet veren, eski dünyanın irfanını ve sınırsız meziyetlerini hisseden bir medeniyet olduğunu gösteren küçük bir hikâyeydi.
Zeynep, pencerenin önünde, elindeki gülü kokladı. Artık biliyordu ki, Türk kadını İstanbul’da aşağılanmış değildi; sadece kendini ifade etme biçimi, Batı’nın anladığı dilden farklıydı. Onun isyanı, bir sarayın gizli odalarından çok, Kadı Efendi’nin divanındaki sessiz bekleyişinde yankılanırdı.
Bu sessiz isyan, kuşaktan kuşağa miras kalan, Dede Korkut’un dilinden bize ulaşan o dört türlü kadının ruhunu taşıyordu. Zeynep, ne evin tahtası ne de solduran soku oldu. O, kocasının evini yapan su olmayı, lakin o suyu akıtan pınarın kendisi olduğunu ispat etti.
Ve perde kapandı. Zeynep, huzurlu bir tebessümle, o kızı da dahil olmak üzere, kendisinden sonraki yaşmaklılara, örtülülere miras kalacak olan o onurlu duruşu miras bıraktı.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






