GÖRÜNMEZ KALKANIN BEDELİ: 850.000 DOLARLIK LANET VE KAYIP ŞÖVALYE.

O sıradan cumartesi öğleden sonrası, İzmir’in en büyük alışveriş merkezinin lüks koridorlarında bir mermi sesiyle parçalandı. Selim Yıldırım, mütevazı bir depo işçisi, tereddüt etmeden kendini tanımadığı küçük bir kızın önüne attı. Kanı sıcak asfalta akarken bilmiyordu ki, o sarı elbiseli çocuk, bir milyoner CEO’nun, Nihan Özkan’ın, canından çok sevdiği kızıydı. Selim, o kahramanlık anıyla sadece bir hayat kurtarmadı; aynı zamanda kendisini, geri dönüşü olmayan, karanlık bir sır ve ölümcül bir tehdit labirentine itti. Şimdi, yoksulluk ve servet arasındaki o ince çizgi, kanla yazılmış bir kaderi mühürlemek üzereydi.
İzmir’in Alsancak bölgesi, o Haziran cumartesisi, serinlik arayan insan kalabalığıyla dolup taşıyordu. Alışveriş merkezinin parlak mermer zeminleri, mağaza vitrinlerinden yansıyan güneş ışığıyla göz kamaştırıyordu. Bu lüks ve gösterişin ortasında, Selim Yıldırım ve sekiz yaşındaki oğlu Eren, göze çarpan bir tezat oluşturuyordu.
Selim, otuzlarının ortasında, yorgun lacivert bir tişört ve eski bir kot pantolon giymişti. Elinde, günlük ihtiyaçlarla dolu, mütevazı bir market poşeti vardı: Makarna, yumurta, ekmek. O, hayatını tırnaklarıyla kazıyan, sessiz, onurlu bir işçiydi. Vücudu, yıllarca orduda hizmet vermenin getirdiği gizli bir sertliğe sahipti, ancak şimdilerde o sertlik, sadece bir depodaki ağır yükleri taşımakta kullanılıyordu.
Eren, babasının elini sıkıca tutuyor, parlak ve meraklı gözlerle etrafındaki lüksü izliyordu. Çocuğun elindeki küçük, yıpranmış oyuncak araba, onların mütevazı dünyasının bir simgesiydi. Selim, oğluna baktığında kalbi sevgiyle doluyordu. Eren onun her şeyiydi; tek nedeni, tek mutluluğu. Eşi Aylin’i yıllar önce bir hastalık yüzünden kaybettikten sonra, Eren’e hem anne hem de baba olmuştu. Hayat onlara fazla lüks sunmamıştı, ama birbirlerine sahiptiler. Bu, Selim için yeterliydi. O, basit bir hayat, sessiz bir huzur istiyordu.
Ancak, Selim’in hayatında bir sır vardı. Yıllar önceki “Onurlu Terhis” kaydı, aslında özel operasyonlarda edindiği yeteneklerin ve gömdüğü tehlikeli anıların bir örtüsüydü. O, tehlikeyi koklayabilen, refleksleri ölümcül bir hassasiyetle bilen biriydi. Sessizliği, bir kalkanıydı.
O sıradan öğleden sonranın akışı, keskin ve metalik bir sesle parçalandı. İlk silah sesi tavandan yankılandı, duvarlara çarparak büyüdü. Ardından, yüksek çığlıklar başladı. Panik anında yayıldı. İnsanlar her yöne koşuşturdu, birbirine çarptı, düştü.
Selim, içgüdüsel olarak Eren’i hemen yere itti ve kendi vücuduyla kalkan oldu. Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyor, havayı zorlukla içine çekiyordu.
Kaosun ortasında, Selim’in gözleri onu donduran bir sahneye kilitlendi. Çiçek desenli sarı bir elbise giyen küçük bir kız çocuğu, korku dolu gözlerle, elinde silah tutan bir adamın karşısında dona kalmıştı. Kızın annesi birkaç metre ötede çığlık atıyor, kızına kaçması için yalvarıyordu ama çocuk hareket edemiyordu; korku onu taş kesmişti.
Selim o anı gördü: Saldırganın parmağı tetiğe doğru kıvrılıyordu. Yıllar önce gömülmüş olan askeri refleksleri aniden uyandı. Tereddüt etmedi. Eren’i bıraktı ve kıza doğru koşmaya başladı. Etrafındaki panik, çığlıklar, kaçışan insanlar sanki kayboldu. Zihninde sadece kız ve silah vardı. Zaman yavaşlamıştı.
Saldırgan silahı kaldırdığında, Selim son bir hamleyle kendini kızın üzerine attı. Tam silah sesi duyulduğu anda, kendi vücuduyla onu korudu. Mermi, Selim’in sol kolundan geçti. Yakıcı bir acı, keskin bir ısı hissetti. Ama kıza bir şey olmadı. Kolundaki acı dayanılmazdı, ama Selim kızı göğsüne bastırarak sıkıca tuttu.
Kızın annesi, Nihan Özkan, gözyaşları içinde koşarak geldi. Saldırgan, şaşkınlık içinde geri çekildi ve kalabalığın arasında hızla kayboldu.
Selim, yerde diz çökmüş, sol kolu kanlar içinde, bilinçsizce kızı korumaya devam etti. Kızın sarı elbisesi artık koyu kırmızı kanla lekelenmişti. Nihan, korkuyla karışık bir rahatlama hissiyle yanlarına diz çöktü. Küçük Mira hala Selim’in boynuna sarılmış, ondan ayrılmak istemiyordu. Güvenlik görevlileri geldiğinde bile küçük kız, kendisini kurtaran yabancıyı bırakmayı reddetti.
Selim acıyla mücadele ederken, “İyiyim, sadece çocuğa bakın,” diye fısıldıyordu. Yüzü ter içindeydi, solgundu ama gözlerinde o eski asker kararlılığı vardı.
Ambulans onu götürürken, Nihan Mira’yı kollarında tutarak sessizce izliyordu. Bu adamın, giydiği yıpranmış tişörtten çok daha fazlası olduğunu seziyordu. O sadece tesadüfi bir kahraman değildi; görünmez yaralarla, sessiz acılarla şekillenmiş, derin bir geçmişi olan biriydi. Beklenmedik bir bağ kurulmuştu. Selim Yıldırım adını bir daha asla unutmayacaktı.
Selim, Sağlık Bakanlığı Üniversitesi Hastanesi’nin acil servisinde, soğuk floresan ışıkların altında oturuyordu. Kolu aceleyle sarılmıştı. Mermi kası parçalamıştı ama kemiğe değmemişti. Nadir bir şanstı. Genç bir doktor, antibiyotik ve ağrı kesici reçetesi yazarken ısrarla dinlenmesini söylüyordu. Ama Selim, dinlenmenin kendi hayatında yeri olmadığını biliyordu.
Hastanenin başka bir kanadında, Nihan, uykudan bitkin düşmüş Mira’yı kucağında tutuyordu. Nihan Özkan, Teknos’a İnovasyon’un soğukkanlı, milyonlarca liralık kararlar alan CEO’su, şimdi kontrol edemediği bir korkunun ağırlığıyla yüzleşiyordu. Kızını kaybetme korkusu göğsünü sıkıştırıyordu. Selim’in kendini bir kalkan gibi feda etmesi aklından çıkmıyordu.
Tam o sırada, Teknos’a İnovasyon’un güvenlik şefi Barış Koçak göründü. Elinde ince bir dosya vardı. “Hanımefendi,” dedi alçak sesle. “Bilgi topladık.”
Barış, dosyayı açtı: “Selim Yıldırım, 38 yaşında, Türk eski asker. Onurlu bir şekilde terhis olmuş. Ordudan ayrıldıktan sonra düşük profilli işlerde çalışmış. Şu anda bir depoda günlük işçi. Geçmişinin bir kısmı gizli. Erişim sınırlaması var.“
Nihan’ın kaşları çatıldı. “Bu ne anlama geliyor?”
“Tam olarak bilemiyoruz. İstihbarat, özel operasyonlar… Kayıtlar sınıflandırılmış.” Barış şüpheciydi. “İçgüdüsel davranmış olabilir ama gizli amaçları da olabilir. Ona güvenemeyiz.”
Nihan, Mira’nın saçlarını okşadı. İçindeki anne, o adamın gerçek olduğunu hissediyordu; ama iş dünyası, ona kimseye körü körüne güvenmemeyi öğretmişti. “Onu takip et,” dedi sonunda. “Her adımını bilmek istiyorum. Sessizce. Kim olduğunu ve ne istediğini öğrenmem gerek.”
Şafak sökerken, Selim ve Eren, Karşıyaka’daki küçük, eski dairelerine döndüler. Dört kat merdiven, yaralı kolu için bir işkenceydi. Evin nemli ve rutubetli kokusu, onların mütevazı gerçekliğini yansıtıyordu. Eren, babasının yüzünün televizyonda “İzmir’in Görünmez Kahramanı” başlığıyla yer aldığını gördü.
“Baba, bak, televizyondasın!” diye bağırdı Eren.
Selim, yorgun gözlerle ekrana baktı. İstemiyordu bunu. Ünlülük, dikkat çekmek, tanınmak—bunlar tehlikeli şeylerdi. Görülmek, hedef olmak demekti. “Kahraman falan değilim,” dedi usulca. “Sadece doğru olanı yaptım.”
Ertesi gün, haberler daha da büyüdü. Sosyal medya etiketleri havada uçuşuyordu. Gazeteciler apartmanının önünde beklemeye başlamıştı. Selim televizyonu sinirle kapattı. Dikkat çekmek tehlikeliydi. Huzur istiyordu.
Öğleden sonra, telefonu çaldı. Bilinmeyen bir numara. Cevap vermedi. Kısa süre sonra bir mesaj geldi: “Konuşmamız gerek. Barış. Teknos’a İnovasyon Güvenlik.” Selim, hayatını kontrol altında tutmaya çalışıyordu, ama kontrol elinden kayıyordu.
Akşam, kapısı sertçe çalındı. Gelenler, iki polis memuru ve Barış Koçak’tı. Polisler, alışveriş merkezindeki olayla ilgili sorular sordu. Selim, dikkatle cevap verdi, saldırganı tanımadığını, tesadüfen orada olduğunu söyledi. Ama Selim, saldırının izole bir olay olmadığını seziyordu. Barış’ın bakışları, polisin sorgulama şekli… bir şeyler gizleniyordu.
Ziyaretçiler ayrıldıktan sonra Selim, camın önünde durdu. Fırtına yaklaşıyordu. Oğluyla kurduğu narin bağ, tehlikenin rüzgarıyla sarsılıyordu. O gece, Selim’in telefonu tekrar çaldı. Bu sefer sadece Barış vardı. Yüzünde soğuk bir ifadeyle: “Nihan Hanım sizi görmek istiyor. Konuşmak ve… teşekkür etmek için.”
Selim tereddüt etti. Reddetmek istiyordu. Ama bir şey onu durdurdu: Mira’nın korku dolu gözleri. “Oğlum benimle gelecek,” dedi.
Lüks siyah limuzin, Karşıyaka’nın sokakları için fazla gösterişliydi. Teknos’a İnovasyon’un cam ve çelik binasına vardıklarında, Selim derin bir nefes aldı. Nihan’ın ofisine ulaştıklarında, kapı açıldı. Mira, Eren’i görür görmez koştu ve iki çocuk, yetişkinlerin gerginliğinden habersiz, ofisin zemininde oyuncaklarıyla oynamaya başladılar.
Nihan, Selim’e döndü. Sesi sıcaktı ama kararlıydı. “Kızımı kurtardınız. Size borçluyum, her anlamda.”
Selim rahatsız oldu. “Yapmam gerekeni yaptım. Herkes yapardı.”
“Hayır,” dedi Nihan keskin bir sesle. “Çoğu insan kaçardı. Ama siz koştunuz. Neden?”
Eren, gururla araya girdi: “Babam hep insanları korur. O öyle biri.”
Nihan, Eren’e içten bir gülümseme gönderdi. Ama Barış, masaya bir dosya koydu ve araya girdi: “Geçmişinizin bir kısmı sınıflandırılmış. Bu şüphe uyandırıyor.”
Selim sertleşti: “Geçmişimin bu durumla ilgisi yok.”
Nihan, Barış’ı susturdu. Derin bir nefes aldı. “Size bir şey söylemem gerek. Alışveriş merkezindeki olay izole değildi. Ben ve Mira, tehdit altındayız. Güçlü düşmanlarım var. İşlerimi büyütürken çok kişiyi karşıma aldım. Birisi benden intikam almak istiyor ve bunun için en kolay hedef Mira.”
Selim’in yüzü sertleşti.
“Polise gittim ama yeterli değil. Bu insanlar karmaşık, izlerini iyi saklıyorlar. Yasal süreçler yavaş. Mira’nın güvende olmasını garanti edemiyorlar.” Nihan’ın sesi şimdi daha alçak, daha kırılgandı.
Nihan, gözleri Selim’in gözlerine kilitlenmiş bir şekilde, teklifini sundu. “Size bir teklif sunmak istiyorum. Mira’nın koruyucusu olun. Bir gölge gibi onun güvenliğini sağlayın.”
Selim şaşkınlıkla baktı. “Ben koruma değilim. Sadece sıradan bir adamım. Bir babayım.”
“Tam da bu yüzden sizi istiyorum,” dedi Nihan. “Profesyonel korumalar iş için yapar. Ama siz farklısınız. Siz, ilkelere göre hareket ediyorsunuz. Ün ya da para için değil, sadece doğru olan için.”
Selim, başını iki yana salladı. “Oğlum var. Ona bakmam lazım.”
“Eren de sizinle birlikte olacak,” dedi Nihan hızla. “Güvenli bir yerde. Size iyi bir maaş, Eren için iyi bir okul, güvenli bir ev vereceğim.”
Selim ayağa kalktı. “Bu benim dünyam değil. Ben basit bir adamım.”
“Ama cesur bir adamsınız. Ve bu cesarete ihtiyacım var.” Nihan’ın çaresizliği anlaşılırdı. Selim, Eren’e baktı. Oğlu, Mira ile gülüyordu.
“Düşünmem için zaman verin,” dedi Selim.
Ertesi gün, hayatı ona karar vermesi için bir neden daha sundu. Depodaki patronu aradı. Medya ilgisi nedeniyle, işinden geçici olarak ayrılması gerektiğini söyledi. Mesaj açıktı: Selim kovulmuştu. Uğruna mücadele ettiği istikrar ellerinden kayıp gidiyordu.
O gün Eren’i okuldan alırken, sokakta park halinde bir araba fark etti. İçinde iki adam vardı, gazete okuyormuş gibi yapıyorlardı ama gazeteler tersti. Takip ediliyordu. Bu, elle tutulur bir tehditti.
Selim, artık sadece Mira’nın değil, Eren’in ve kendisinin de tehlikede olduğunu anladı. Kaçmak bir çözüm değildi; tehlike onu takip edecekti.
O gece, Nihan’ın ofisine geri döndü. Mira ve Eren halının üzerinde, oyuncak arabalarıyla bir yol inşa ediyorlardı. Nihan’a baktı. Yüzü yorgundu ama kararlıydı.
“Alışveriş merkezindeki saldırı bir tesadüf değildi. Eski ortağım Kenan Öztürk intikam peşinde. Analistlerimiz bir kaçırma planının hazırlandığına inanıyor. Hızla hareket etmeliyiz,” dedi Nihan.
Selim, masanın üzerindeki haritalara ve belgelere baktı. Askeri geçmişinin ağırlığı omuzlarına bindi. Bir görevdi bu. Basit, etik bir görev.
“Teklifinizi kabul ediyorum,” dedi Selim. Sesi sert ve profesyoneldi. “Ama şartlarım var. Eren’in güvenliği her şeyin üstündedir. Ben, Mira’nın gölgesi olacağım, ama Eren benim ışığım olmaya devam edecek. Ve Barış’ın ekibine güvenmiyorum. Onların sadece yasal süreçleri var. Benimse içgüdülerim.”
Nihan’ın gözleri parladı. “Kabul edildi. Hoş geldiniz, Selim Yıldırım. Ya da daha doğrusu, gölge koruyucumuz.“
Bu anlaşma, Selim’in hayatını temelden değiştirdi. Artık o, düşük maaşlı bir depo işçisi değildi. O, büyük bir servetin ve ölümcül bir tehdidin ortasında, küçük bir kızın ve kendi oğlunun koruyucusuydu. Nihan, söz verdiği gibi, onlara İstanbul’da güvenli, yüksek güvenlikli bir kompleks içinde bir daire ayarladı. Eren için en iyi okula kaydı yapıldı.
Selim’in görevi resmen başlamıştı. İlk işi, Kenan Öztürk’ün zayıf noktalarını bulmak için Nihan’ın gizli dosyalarını incelemek oldu. Masada, eski askeri kimliği ile CEO’nun kızı arasındaki bu yeni, karmaşık ilişki başlamıştı. O gün, Selim, Karşıyaka’daki mütevazı hayatını geride bıraktı, ama eski onurunu yanına aldı.
Bir yıl sonra. Selim, İstanbul Boğazı’na bakan yüksek güvenlikli bir konutun çatısında duruyordu. Artık yıpranmış tişört yerine, siyah, iyi oturan takımlar giyiyordu. Duruşu sertleşmişti, gözlerinde her an tetikte olma yabancılığı vardı. O, Nihan’ın gölgesi, Mira’nın kalkanıydı.
Kenan Öztürk, Selim’in askeri taktikleri ve Nihan’ın finansal zekası sayesinde yakalanmış, suikast ve kaçırma girişimleri kanıtlanmıştı. Tehlike şimdilik geçmişti.
Selim, artık zengin bir adamdı. Maaşı, Karşıyaka’da hayal bile edemeyeceği bir miktardı. Ama para, onun hayatının merkezinde değildi. Onun merkezinde, lüks dairenin salonunda gülen iki çocuk vardı. Eren ve Mira, bir masada oturmuş, oyuncak arabalarıyla oynamaya çalışıyorlardı.
Nihan yanına geldi. “Biliyorum, bu senin hayatın değil, Selim. Ama bize hayat verdin.”
Selim, yara izi kalmış koluna dokundu. “Hayat vermek ve hayat almak… Her ikisinin de bir bedeli vardır. Ben, bedelini ödemeyi seçtim.”
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Nihan.
Selim gülümsedi. Bu yeni, huzurlu bir gülümsemeydi. “Şimdi,” dedi, “artık kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği bir hayat yaşayacağım. Artık sadece babalık yapacağım.”
Teklifini reddetti. Nihan’ın şirketi için çalışmayı bırakacaktı. Nihan şaşırmadı. Selim, parayla satın alınamayacak bir adamdı. Ama ona minnettardı.
Ertesi hafta, Selim ve Eren, İstanbul’dan ayrılmak için hazırlanırken, Nihan ona küçük bir hediye verdi: Temiz, yeni, lacivert bir tişört. Aynı yıpranmış olana benziyordu, ama bu, bir kahramanın onurunu taşıyordu.
Selim, Eren’le birlikte eski mütevazı hayatının olduğu Karşıyaka’ya geri döndü. Bu sefer, daire hala küçüktü ama artık huzurluydu. Selim, depodaki işini geri istemedi. Kendi küçük güvenlik danışmanlığı işini kurdu. Sadece küçük ailelere ve ihtiyacı olanlara yardım edecekti. Görünmez kalmaya devam edecekti.
Selim Yıldırım, milyonerlerin dünyasında bir kahraman olarak doğdu, ama huzuru, her zaman mütevazı ve onurlu bir baba olarak buldu.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





