Gözyaşlarıyla Kılınan Son Sabah Namazı: Genç Osman’ın Yedikule’de Can Veren İmparatorluk Hayali
1622 yılının o karanlık Mayıs gecesiydi.
Yedikule zindanlarından yükselen çığlıklar, surların ötesine taşmış, Marmara’nın nemli havasına karışarak tüm İstanbul’u uyandırmıştı. Ama kimse, o acı dolu seslerin, cihan padişahlarının soyundan gelen bir Sultana ait olduğunu bilmiyordu. O gece, Osmanlı tarihinin en genç reformcusu, henüz on sekiz yaşındayken, kendi ordusu addedilen askerler tarafından vahşice katlediliyordu.
Dört yıl önce, “Bu çürümüş düzeni değiştireceğim!” diye ant içen genç Sultan, şimdi can havliyle yalvarıyordu:
“Bari namazımı kılayım…”
Bu hikâye, sadece bir padişahın trajik sonu değildir; bu, bir imparatorluğun da dönüm noktasıdır. Çünkü o gece Yedikule’de öldürülen sadece Sultan II. Osman değildi. Osmanlı’nın iki yüz yıl erken gelebilecek modernleşme ve yenileşme hayali de o zindanda can vermişti.
👶🏼 Kafesin Gölgesinde Büyüyen Bir Şehzade
Tarih 3 Kasım 1604’ü gösterirken, Topkapı Sarayı’nın Harem dairesinde bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Adını Osman koydular. Babası Sultan I. Ahmed henüz on dört yaşındaydı. Annesi Mahfiruz Sultan ise Rum asıllı bir cariyeydi.
Kim bilebilirdi ki bu çocuk, Osmanlı tarihinin en kısa sürede en büyük değişimi yapmaya kalkışacak ve en genç yaşta, en acı şekilde öldürülecek padişah olacaktı. Kaderin cilvesi, daha kundaktayken boynuna takılmıştı.
Osman’ın ilk yılları, sarayın görkemli, mermer koridorlarında geçti. Babası Ahmed, genç yaşına rağmen heybetli bir padişahtı; Sultanahmet Camii’ni yaptırıyor, devleti toparlıyordu. Küçük Osman, babasına hayranlıkla bakıyordu. Sarayın avlularında koşuşturup oynarken, bir gün kendisinin de böyle büyük işler yapacağını hayal ediyordu. O zamanlar kafesin ne olduğunu bilmiyordu henüz.
Ama 1617 yılının o soğuk Kasım günü, her şey değişti. Babası Sultan Ahmed, henüz yirmi yedi yaşındayken tifüsten vefat etti. Osman, on üç yaşında yetim kalmıştı.
⛓️ Altın Yaldızlı Hapishane: Kafes
Babası öldüğünde, Osmanlı tarihinde görülmemiş bir olay yaşandı. Tahta Ahmed’in oğulları değil, aklı rahatsız kardeşi Mustafa çıkarıldı. Bunun sebebi basitti, ama yıkıcıydı: Ahmed’in en büyük oğlu Osman henüz on üç yaşındaydı. Devlet, tecrübesiz bir çocuğa emanet edilemezdi. Veraset usulündeki bu köklü değişiklik (Ekber ve Erşed Sistemi), tahtta olgun bir ismi tutmayı hedefliyordu.
Ancak bu karar, Osman’ın hayatını cehenneme çevirdi. Artık o, potansiyel bir tehditti. Amcası Mustafa’nın tahtını tehdit eden biri… Ve Osmanlı geleneğinde tehdit olanların yeri belliydi: Kafes.
Kafes… Bu kelime bile insanın içini ürpertir. Şehzadeler dairesinin özel bir bölümü. Ne tam özgürlük, ne tam esaret. Ne hayat, ne ölüm. Altın yaldızlı duvarlar, ipek perdeler, değerli halılar… ama hepsi bir hapishanenin süslemesiydi.
Osman, kafese girdiği ilk günü hiç unutmadı. Ağır demir kapı arkasından kapandığında, sanki bütün dünya sona ermişti. On üç yaşında bir çocuk için bu ne büyük bir cezaydı? Suçu neydi? Padişah oğlu olmak.
Kafeste günler birbirine karışıyordu. Bazen günlerce kimseyle konuşmuyordu. Yanında sadece kitaplar vardı ve zihninde büyüyen düşünceleri.
İşte bu dönemde Osman, kendini çaresizlikten kurtarmak için geliştirmeye başladı. Okumaya zaten düşkündü; şimdi elinde bolca zaman vardı.
Önce Kur’an’ı ezberledi. Sonra hadis kitaplarını, ardından tarih kitaplarını adeta yutarcasına okudu. Özellikle dedesi II. Murad’ın ve atası Fatih Sultan Mehmet’in hayatlarını defalarca inceledi. Fatih’in İstanbul’u fethettiğinde kendisinden sadece yedi yaş büyük olduğunu öğrendiğinde şaşırmıştı. “Demek ki genç yaşta da büyük işler yapılabiliyormuş,” diye düşündü.
Strateji kitapları, savaş sanatı üzerine eserler, devlet yönetimi hakkındaki risaleler… Hepsini bir ders kitabı ciddiyetiyle okuyordu. Arapça ve Farsça öğrendi. Sarayda esir düşmüş bir Venedikliden biraz İtalyanca bile öğrenmişti.
Ama en büyük tutkusu okçuluktu. Kafesin küçük bahçesinde saatlerce pratik yapardı. Her oku atışında kendini özgür hissediyordu. Ok yaydan çıkıp hedefe doğru uçarken, sanki ruhu da onunla birlikte uçuyor, kafesin duvarlarını aşıyor, gökyüzünde süzülüyordu.
Bir gün muhafızlardan biri, hayretle izliyordu onu. “Şehzadem,” dedi, “300 adımdan vurabilir misiniz şu elmayı?”
Osman gülümsedi. Bu, aylardır yüzüne yerleşen ilk gerçek gülümsemeydi. Yayını gerdi, nefesini tuttu, bıraktı. Ok vızıldayarak uçtu ve elmayı tam ortasından delip geçti. Muhafız, hayretle bağırdı: “Allah Allah! Böyle okçuluk görmedim ben!”
O günden sonra Osman’ın ünü sarayda yayılmaya başladı: “Kafesteki Şehzade ok atma ustası imiş.”
Bu arada dışarıda garip şeyler oluyordu. Amcası Sultan Mustafa’nın akıl rahatsızlığı gün geçtikçe artıyordu. Divanda vezirlerle konuşurken aniden gülmeye başlıyor, sonra ağlıyor, sonra bağırıyordu. Vezirlere altın yerine çakıl taşı dağıttığı rivayet ediliyordu.
Bir gün, artık dayanılmaz noktaya gelindi. Mustafa, Divan’da otururken birden ayağa fırladı ve bağırdı: “Hepiniz benim düşmanımsınız! Hepinizi boğduracağım!” Sonra koşarak dışarı çıktı.
Vezirler, şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar. Bu böyle devam edemezdi. Devletin nizamı tehlike altındaydı.
Tarih 26 Şubat 1618.
Sabah erkenden kafesin ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. Osman, uykudan uyandı. Karşısında Kızlar Ağası, yanında Yeniçeri Ağaları ve ulema üyeleri duruyordu.
Kızlar Ağası, derin bir reverans yaptı: “Şehzade Hazretleri, sizi tahta davet ediyoruz.”
Osman’ın kalbi duracak gibi oldu. Onu öldürmeye mi gelmişlerdi? Yoksa…
“Amcam Sultan Mustafa ne oldu?” diye sordu, temkinli bir sesle.
Kızlar Ağası, kelimelerini dikkatle seçti: “Sultan Mustafa Hazretleri, rahatsızlıkları sebebiyle tahttan feragat buyurdular.” Gerçek daha karmaşıktı; Mustafa zorla tahttan indirilmişti. Ama şimdi bunun önemi yoktu. Önemli olan, Osman’ın artık padişah olmasıydı.
On dört yaşında, kafesten çıkarken son kez arkasına baktı. Bir yıl boyunca hapis kaldığı bu yer, onu değiştirmişti. Girdiğinde saf bir çocuktu. Çıktığında ise planları, hayalleri ve bu çürümüş düzeni değiştirme kararlılığı olan genç bir adamdı.
🗡️ Kılıç Kuşanma ve Büyük Söz: Değişim Başlıyor
Cülus töreni muhteşemdi. 28 Şubat 1618’de, Eyüp Sultan Camii’nde kılıç kuşanma töreni yapılacaktı. Bu gelenek, Osman Gazi’den beri sürüyordu.
Genç Osman, Saltanat Kayığı’yla Haliç’i geçerken, kıyılarda toplanan binlerce insan onu selamlıyordu: “Padişahım çok yaşa!” Sesler gökyüzüne yükseliyordu. On dört yaşındaki Osman, bu manzara karşısında hem gururlu hem de tedirgin hissediyordu. Bu insanların hepsi ondan bir şeyler bekliyordu: Adalet, refah, zafer. “Acaba verebilecek miyim?”
Eyüp Sultan Camii’ne vardığında, Şeyhülislam Esad Efendi onu karşıladı. Yaşlı alim, genç Sultan’ın yüzüne dikkatle baktı. Çocuk sayılacak yaşta, ama gözlerinde kafesin verdiği olgunluk vardı.
Kılıç kuşanma anı geldiğinde, Esad Efendi Osman’ın beline kılıcı bağlarken kulağına fısıldadı: “Ağır bir yük aldın omuzlarına evladım. Bu kılıç sana güç verir ama aynı zamanda sorumluluk da yükler. Allah yardımcın olsun.”
Osman başını salladı ve kendi kendine bir söz verdi: “Bu imparatorluğu yeniden büyük yapacağım. Dedelerim gibi.”
Törenden sonra Topkapı Sarayı’na döndüğünde, ilk icraatı herkesi şaşırttı. Divana bizzat katılacağını açıkladı.
Vezir-i Âzam Öküz Mehmed Paşa itiraz etti: “Sultanım, yüzyıldır padişahlar Divan’a katılmaz. Arkadaki kafesli pencereden izlerler.”
“Ben öyle yapmayacağım,” dedi Osman, kararlılıkla. “Ben milletimin derdini doğrudan dinleyeceğim. Gölgeden yönetmek istemiyorum.”
Bu karar, vezirler arasında huzursuzluk yarattı. Padişah Divan’da olursa rahat konuşamazlardı. Her sözlerine dikkat etmeleri gerekirdi.
İlk Divan toplantısı unutulmazdı. Genç Osman, henüz on dört yaşında, kocaman tahtında oturuyordu. Vezirler sırayla meseleleri anlatıyordu.
“Hazine boş Sultanım,” dedi Defterdar. “Yeniçeriler üç aydır maaş almamış.”
“Neden boş?” diye sordu Osman.
Defterdar duraksadı: “Amcanız Sultan Mustafa zamanında… Saray masrafları çok arttı. Gereksiz harcamalar yapıldı. Ayrıca tımar sistemi bozuldu. Vergiler toplanamıyor.”
Osman derin düşündü. Sonra kararlarını sıraladı:
Saray masrafları yarıya indirilecek. Gereksiz cariyeler ve hizmetçiler gönderilecek.
Rüşvet alan tüm memurlar görevden alınacak.
Tımar sistemi yeniden düzenlenecek.
Yeniçerilere maaşları ödenecek, ama bundan sonra disipline uymayanlar cezalandırılacak.
Vezirler şaşkınlık içinde birbirine baktı. Bu çocuk padişah, ilk gününde devrim gibi kararlar alıyordu.
⚔️ Gizli Plan: Yeni Bir Ordu
Ama asıl bomba, birkaç hafta sonra patladı. Mart ayının ortasında Osman, güvendiği vezirlerden Davut Paşa’yı gizlice huzuruna çağırdı. Davut Paşa, orta yaşlı, tecrübeli bir devlet adamıydı. Osman ona güveniyordu. Belki de fazla güveniyordu.
“Paşa,” dedi genç Sultan, “sana çok gizli bir görev vereceğim. Anadolu’ya gideceksin. Köy köy dolaşacaksın. Genç, güçlü, disiplinli erkekler bulacaksın ve onları İstanbul’a getireceksin.”
Davut Paşa’nın kaşları kalktı: “Ne için Sultanım?”
Osman, pencereden dışarı baktı. Uzakta Yeniçeri kışlaları görünüyordu. O kışlalar ki, bir zamanlar imparatorluğun gururu, şimdi ise belasıydı.
“Yeni bir ordu kuracağım,” dedi, sessizce. “Taze kan lazım. Yeniçeriler çürümüş. Savaşmıyorlar. Sadece isyan ediyorlar. Her padişah değişiminde bahşiş istiyorlar. Disiplin kalmamış.”
Davut Paşa’nın yüzü bembeyaz oldu. “Sultanım, bu çok tehlikeli! Yeniçeriler duyarsa…”
“Duymayacaklar. Sen gizlice yapacaksın. Tüccar kılığında gezeceksin.”
“Peki, Yeniçerilere ne olacak?”
Osman’ın gözleri karardı: “Zamanı geldiğinde kaldıracağım onları.”
Bu sözler, Davut Paşa’nın kanını dondurdu. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak, üç yüz yıllık geleneği yıkmak… Bu, delilik değil de neydi?
“Sultanım,” dedi, titreyen sesle, “bu işin sonu…”
“Biliyorum,” diye kesti Osman. “Ya bu imparatorluğu kurtaracağım, ya da deneyerek öleceğim. Ama bu çürümüş sistemi olduğu gibi bırakamam.”
İşte o gün, farkında olmadan kendi sonunu hazırlamaya başlamıştı.
👸🏻 Akile’nin Uyarısı ve Hac Planı
1620 yılının baharı geldiğinde, Osman artık on altı yaşındaydı ve iki yıldır tahttaydı. Kendine güveni artmış, karakteri oturmuştu. Artık o ürkek kafes çocuğu değildi; gerçek bir padişahtı.
Ama etrafındaki herkes, onun gençliğini görüyor, tecrübesizliğini kullanmaya çalışıyordu. Vezirler gizli ittifaklar kuruyor, Yeniçeriler homurdanıyor, ulema fetva pazarlıkları yapıyordu. Osman, bunların hepsinin farkındaydı. Kafeste geçirdiği o uzun aylar ona bir şey öğretmişti: “Gözlemle, dinle, anla, sonra harekete geç.”
Bir gün Divan toplantısında bomba gibi bir açıklama yaptı: “Hacca gideceğim.”
Divan üyeleri dona kaldı. Sadrazam Güzelce Ali Paşa kendini toparlayan ilk kişi oldu: “Sultanım, bu görülmemiş bir şey. Hiçbir Osmanlı padişahı hacca gitmemiştir.”
“Neden?” diye sordu Osman, sakin bir sesle. “Neden bir padişah, Allah’ın Evini ziyaret edemesin?”
“Çünkü Sultanım, padişah devletin başıdır. Payitahttan bu kadar uzun süre ayrılamaz.”
“Atalarım seferlere gitmedi mi? Kanuni yıllarca seferde kalmadı mı?”
“O farklı Sultanım. Savaş için.”
“Ben de savaşacağım,” dedi Osman. Gözlerinde garip bir ışık vardı. “Belki nefsimle savaşacağım. Belki Allah’ın huzurunda arınacağım.”
Aslında Osman’ın aklında çok daha büyük bir plan vardı. Hacca gidecek, sonra Mısır’a geçecekti. Orada yeniçerilerin etkisi yoktu. Orada yeni bir başlangıç yapabilirdi. Belki başkenti bile oraya taşırdı.
Bu planı kimseyle paylaşmıyordu, ama annesi Mahfiruz Sultan seziyordu bir şeyleri. Bir akşam annesi onu ziyaret etti:
“Osman’ım, seninle konuşmam lazım. Sen gerçekten hacca gitmek mi istiyorsun, yoksa…”
Osman, annesinin gözlerine baktı. Ona yalan söyleyemezdi. “Anne, ben yoruldum. Her gün komplolarla, ihanetlerle uğraşıyorum. Yeniçeriler beni sevmiyor. Vezirlerim bana inanmıyor.”
Mahfiruz Sultan, oğlunun elini tuttu: “Kaçmak çözüm değil oğlum. Kaçmak değil, anne. Strateji. Uzaktan daha iyi yönetebilirim belki. Padişah kaçamaz. Ya hükmeder ya ölür. Ortası yok bu işin.”
Bu sözler Osman’ı düşündürdü. Annesi haklıydı. Ama yine de planından vazgeçmedi.
O yılın yazında Osman evlendirildi. Eşinin adı Akile Hatun’du. Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızıydı. On beş yaşında, güzel, kültürlü bir genç kadındı.
Düğün gecesi, Osman ve Akile ilk kez yalnız kaldıklarında ikisi de utangaçtı.
“Sizi korkutuyor muyum?” diye sordu Osman.
Akile, başını kaldırıp kocasına baktı: “Siz, aynı zamanda on altı yaşında bir gençsiniz. Ben size on beş yaşında bir gencim. Belki… belki arkadaş olabiliriz önce.”
Bu sözler Osman’ı rahatlattı. Ona bir arkadaş lazımdı. Güvenebileceği, konuşabileceği biri. O geceden sonra Osman ve Akile gerçekten arkadaş oldular.
Osman, ona hayallerini anlatıyordu. Bir gün Akile’ye Yeniçerileri kaldırma planını anlattı.
“Nasıl yapacaksın?” diye sordu Akile.
“Önce yeni bir ordu kuracağım. Anadolu’dan taze kan toplayacağım. Sonra Yeniçerileri adım adım tasfiye edeceğim.”
Akile, kocasının yüzüne baktı: “Umarım başarırsın,” dedi. “Ama dikkatli ol. Tarih, erken davranan reformcuları affetmez.”
⛺️ Hotin Bozgunu: Gururun Kırıldığı An
1621 yılının Mayıs ayıydı. Osmanlı ordusu sefere çıkıyordu. Hedef Lehistan. Kazakların Karadeniz kıyılarını yağmalaması, genç Osman için bu seferi büyük bir fırsat haline getirmişti. Zafer kazanacak, Yeniçerilerin güvenini kazanacak, sonra da reformlarını daha rahat yapacaktı.
“Bu, benim Mohaç’ım olacak,” diyordu vezirlerine.
120.000 kişilik devasa ordu hazırlandı. On yedi yaşındaki Osman, beyaz atının üzerinde, altın işlemeli zırhıyla en önde ilerliyordu.
Ama daha İstanbul’dan çıkarken sorunlar başlamıştı. Yeniçeriler, cülus bahşişlerinin az olduğundan şikayet ediyordu: “Çocuk padişah cimriymiş!” Sipahiler, tımarlarının küçüldüğünden yakınıyordu.
Disiplinsizlik, iaşe sorunları ve ardından gelen Dilsiz Mehmet Ağa olayı (Padişahın bir ağayı yaralaması) orduya bomba gibi düştü: “Padişah sebepsiz yere sevilen bir ağayı yaralamıştı. Deli mi ne bu çocuk?” Homurdanmalar artıyordu.
Osman bunu hissediyor, ama gururu ve tecrübesizliği durdurmasına izin vermiyordu.
Hotin kalesine vardılar. Kale güçlüydü. Lehistan’ın en önemli savunma noktalarından biriydi. Kalın surlar, derin hendekler… İlk saldırı başarısız oldu. İkinci saldırı başarısız oldu.
Genç Osman sabırsızlanıyordu. Çadırında volta atıyor, komutanlarını azarlıyordu: “Neden alamıyoruz şu kaleyi? 120.000 askerim var!”
Yaşlı Serdar Ohrili Hüseyin Paşa izah etmeye çalıştı: “Sultanım, kale çok güçlü. Kış geliyor.”
“Ben bekleyemem!” diye bağırdı Osman. “Ya şimdi alacağız ya da…”
Ekim ayı geldi. Hava soğumaya başlamıştı. Yağmurlar, çadırları su altında bırakıyor, askerler hastalanıyordu. Ve bir gece felaket yaşandı. Lehistan süvarileri, gece yarısı baskın yaptı. Nöbetçiler uyuyordu. Bu, disiplinsizliğin bir başka örneğiydi.
Leh süvarileri çadırları ateşe verdi, erzak depolarını yaktı. Osman, çadırından fırladığında her yer alevler içindeydi. Ortalık karmakarışıktı. Askerler panik içinde kaçışıyor, komutanlar emir veremiyordu.
Sabaha kadar süren kargaşada bin kadar asker öldü. Tonlarca erzak yandı. Ve en kötüsü: ordunun morali tamamen bozulmuştu.
“Bu çocuk bizi mahvediyor! Dilsiz Mehmet Ağa’nın bedduası tuttu!”
İsyan başlamak üzereydi. Osman, bunu hissediyor ve ilk kez korkuyordu.
Veziriazam Güzelce Ali Paşa’yı çağırdı: “Ne yapalım?”
“Bence Lehlerle anlaşalım. Şerefli bir anlaşma yapıp dönelim.”
Osman’ın gururu buna izin vermek istemiyordu, ama başka çaresi yoktu.
“Peki,” dedi yorgun bir sesle. “Anlaşma yapalım.”
Lehistan’la yapılan anlaşma, Osmanlı için utanç vericiydi. Hiçbir toprak kazanılmadı. Hiçbir tazminat alınmadı. Sadece Kazakların bir daha saldırmayacağına dair belirsiz bir söz.
Genç Osman, kırılmış, hayal kırıklığına uğramış, öfkeli bir şekilde İstanbul’a dönüyordu.
🌪️ Dönüş ve İhanetin Başlangıcı
Dönüş yolunda askerler açıkça alay ediyordu: “Çocuk padişah savaş neymiş öğrendi. Bundan komutan olmaz. Yazık. Kanuni’nin torunu değil mi bu?”
Osman, tüm bunları duyuyor ve için için yanıyordu, ama sessiz kalıyordu. Ne diyebilirdi ki? Başarısız olmuştu.
Aralık 1621. İstanbul’a döndüklerinde şehir buz gibiydi. Sadece hava değil, insanların bakışları da soğuktu. Hotin rezaleti halk arasında yayılmıştı.
Saray’a döner dönmez Davut Paşa’yı çağırdı.
“Paşa, Anadolu’dan topladığın askerler…”
“3.000 kadar genç topladık Sultanım, ama yetmez.”
Osman, masaya yumruğunu vurdu: “10.000 lazım, 20.000, 30.000! Yeniçeriler anlarsa anlasınlar. Ben artık onlardan korkmuyorum. Hotin’de ne yaptılar? Hiç! Sadece homurdandılar ve kaçtılar. Bunlar asker değil! Haraç yiyen eşkıya!”
Davut Paşa sustu. Padişahın bu ruh hali tehlikeliydi. Öfke ve umutsuzluk, kötü kararlara yol açardı.
O kış İstanbul’da Yeniçeri kışlalarında gizli toplantılar yapılıyordu. Sipahiler At Meydanı’nda daha sık toplanmaya başlamıştı. Ve en önemlisi, garip bir söylenti yayıldı: “Padişah hacca gidecekmiş ve bir daha dönmeyecekmiş. Yerine annesini bırakacakmış.”
Bu söylenti Osman’ı çok öfkelendirdi, çünkü kısmen doğruydu.
Şubat 1622 geldiğinde, durum iyice kritikleşmişti. Yeniçeriler açıkça maaş artışı istiyordu: “Hotin seferinde çektiklerimizin karşılığını istiyoruz!” Osman reddetti: “Başarısız bir seferden sonra ödül mü istiyorsunuz?”
Sipahiler tımarlarının artırılmasını istedi. Ulema bile padişaha karşı dönmüştü. Özellikle genç Şeyhülislam Ömer Efendi’yi istemiyorlardı.
Ve sonra Osman, hayatının en büyük hatasını yaptı.
15 Mayıs günü Divan’da şu açıklamayı yaptı: “Yakında hacca gideceğim. Yerime validem Mahfiruz Sultan naibe olacak. O, devleti yönetecek.”
Bu açıklama, ortalığı karıştırdı. Vezirler şok olmuştu. “Sultanım, bu olmaz! Devlet başsız kalamaz!”
İşte tam bu noktada, en güvendiği adam ihanet etti. Davut Paşa ayağa kalktı: “Sultanım, belki de halk sizi yanlış anlar. Kaçtığınızı düşünürler.”
Osman dondu. Davut Paşa, en güvendiği adam, ona karşı mı çıkıyordu? O an Osman anladı: Davut Paşa dönmüştü. Artık o da düşmanlar arasındaydı.
🕯️ Son Perde: Kazanların Devrildiği Sabah
17 Mayıs sabahı, Perşembe. Güneş henüz doğuyordu ki, Yeniçeri kışlalarında hummalı bir hareketlilik başladı.
Birinci bölüğün kışlasında yaşlı bir Yeniçeri, Kara Ahmet, ayağa kalktı: “Yoldaşlar! Yeter artık! Bu çocuk bizi mahvediyor!”
“Ne mi yapacağız? Atalarımızın yaptığını! Kazanları devireceğiz!”
Kazan devirmek, Yeniçerilerin isyan işaretiydi. Yemek kazanları ters çevrilir, padişaha itaat etmiyoruz demekti.
Öğleye doğru ilk kazan devrildi. Metalik bir gümbürtüyle yere düşen kazan, zincirleme reaksiyonu başlattı. Bir saat içinde tüm Yeniçeri kışlalarında kazanlar devrilmişti.
Sonra yürüyüş başladı: At Meydanı’na doğru. Akşama doğru 10.000 Yeniçeri, At Meydanı’nda toplanmıştı. Sipahiler, ulema üyeleri de katıldı.
Haberi alan Osman, derhal vezirlerini topladı: “Ne istiyorlar?”
Güzelce Ali Paşa cevapladı: “Sultanım, bazı kişilerin kellesini istiyorlar. Ve sizin tahttan inmenizi.”
Osman, ayağa fırladı: “Ne? Beni nasıl tahttan indirebilirler?”
“Sultanım, sayıları çok ve kararlılar.”
“Ben de kararlıyım!”
Ama sadık asker yoktu. Osman’ın Anadolu’dan topladığı 3.000 kişi henüz eğitimsizdi. Sarayın muhafızları ise korkuyordu.
Gece yarısına doğru isyancılar saraya doğru ilerlemeye başladı: “Osman’ı istemezük! Deli Mustafa’yı isterük!”
Osman, sonun geldiğini anladı. Annesi Mahfiruz Sultan’ı çağırdı. Mahfiruz Sultan ağlıyordu.
“Anne, ben kaçacağım. Anadolu’ya. Orada toparlanır, döner, bu hainleri ezerim.”
“Oğlum, bu çok tehlikeli.”
“Yakalanmayacağım. Sen burada kal. Seni kimse incitmez.”
O gece anne-oğul sarıldılar. Mahfiruz Sultan, oğlunu belki son kez görüyordu.
🙏🏻 Yedikule’de Son Dua
18 Mayıs sabahı, Cuma. Osman ve birkaç sadık muhafızı, gizlice saraydan çıktı. Kayıkla Üsküdar’a geçip, atlarla Anadolu’ya kaçacaktı. Ama planın bir gediği vardı: Davut Paşa’nın ihaneti. Osman’ın kaçış planını isyancılara haber vermişti.
Sabah saatlerinde Osman ve adamları, Üsküdar’a geçmeye çalışırken yakalandılar.
“Teslim ol!” diye bağırdılar.
Osman, son bir umutla Orta Camii’ne sığındı. Cami kutsaldı. Kimse orada ona dokunamazdı. Ama yanılıyordu.
Orta Camii, Yeniçeriler tarafından sarılmıştı. İçeride genç Osman, mihrabın yanında oturuyordu. On sekiz yaşında, yalnız, çaresiz.
Dışarıdan sesler geliyordu: “Çık dışarı! Teslim ol! Kaçamazsın!”
Kapı açıldı. İçeri Yeniçeri Ağaları girdi.
“Çık dışarı Osman. Oyun bitti.”
“Ben padişahınızım!” diye haykırdı Osman. “Bana nasıl böyle hitap edersiniz?”
“Sen artık padişah değilsin. Dün gece seni hal’ ettik.”
Osman, son bir şeyi denedi: “Bari abdest alıp iki rekat namaz kılayım.”
Yeniçeriler duraksadı. Sonuçta Müslümandılar. Namaz kılmak isteyen birine engel olamazlardı.
“Kıl, ama çabuk ol.”
Osman abdest aldı. Elleri titriyordu. Namaza durdu. İlk rekatta Fatiha’yı okurken ağlamaya başladı. Secdede uzun uzun dua etti: “Ya Rabbi, ben kulunu mazlum öldürüyorlar. Sen şahitsin. Onlara lanet et. Evlatlarına lanet et. Bu zulmü unutma.”
Namaz bittiğinde, Yeniçeri cellatları onu dışarı sürüklediler. Önce Atmeydanı’na götürülüp hakaretler edildi, sonra Yedikule Zindanları’na atıldı.
O gece Yedikule’nin soğuk taş duvarları arasında, isyancıların emriyle Davut Paşa, bir zamanlar en güvendiği padişahını, bir yay kirişiyle boğdurarak katletti.
Sultan II. Osman, on sekiz yaşında can verdi.
Bu zulüm, sadece bir padişahın hayatına değil, Osmanlı’nın erken modernleşme ümitlerine de mal oldu. O günden sonra otoritesini yitiren Yeniçeri Ocağı, artık devlete değil, kendi menfaatlerine hizmet edecekti.
Osman’ın son duası, aradan geçen asırlara rağmen Osmanlı tarihinin en trajik hatırası olarak yankılanmaya devam etti. Bir padişah, kendi devleti içinde, en masum hakkı olan son bir namazı zorla kılarak, tarihe bir utanç lekesi bırakmıştı.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






