Hafızanın Suları: Bir Er Mektubuyla Çanakkale’de Kırılan Kader
Adım Mustafa.
O büyük Harbin başladığı vakitler, Gelibolu Yarımadası’nın Gelibolu kasabasında, müstahkem mevki komutanlığında küçük bir evrak kâtibiydim. Ne topçuydum, ne tüfekçi. Benim savaşım, daktilonun tıkırtısı ve gece yarılarına kadar yanan gaz lambasının loş ışığı altında gizliydi.
Londra ve Paris’ten gelen, ince kâğıtlara basılı o kibirli gazetelerin “İstanbul Düşüşü Bekliyor” manşetlerini ilk okuyan bendim. O zamanlar bile, o kuru harflerin arkasındaki kibir ve zulüm kalbime bir kor gibi düşüyordu. Onlar, bizim onurumuzu bir ganimet gibi paylaşıyorlardı.
Bizim için harp, 3 Kasım 1914’te, Seddülbahir ve Kumkale’ye düşen ilk top mermileriyle başladı.
Henüz resmen savaş ilan edilmemişti. Sadece bir misilleme diyorlardı. Oysa o gün, Seddülbahir’deki cephaneliğe isabet eden bir mermiyle toprağa düşen 86 asker, Çanakkale’de yazılacak destanın ilk şehitleri oldu.
O isimlerin listesini, titreyen bir elle ben temize çekmiştim. Onlar, daha harbin adını bile bilmeden, görevin ve kaderin en ağır yükünü omuzlamışlardı.
Kasım ayının o soğuk günlerinde, herkes Sultan Osman ve Reşadiye gemilerinin parasını peşin ödediğimiz halde İngilizlerce elimizden alınmasını konuşuyordu. Gözümüzde bir haksızlık ve ihanet ateşi yanıyordu.
Sonra Almanların Goben ve Breslau zırhlıları, İngiliz donanmasının arasından sıyrılarak boğazdan girdi. Türk bayrağı çekilip Yavuz ve Midilli adını aldılar. Bu, bizim için milli bir teselli oldu.
Ancak biliyorduk ki, asıl neden bu gemiler değildi. Gizli anlaşmalarla Osmanlı topraklarının çoktan parsel parsel bölündüğünü fısıltılarla duymuştuk. Hedefleri açıktı: İstanbul. Payitahtı kalbinden vurup, bizi saf dışı bırakmak.
O günlerde komutanlıkta büyük bir telaş vardı.
Alman subaylar, Cevat Bey’in, Boğaz Komutanımız Albay Cevat Bey’in aksine, düşmanı boğazın girişinde karşılamak gerektiğini savunuyordu. Boğazın girişindeki tabyalarımız eskiydi, toprak tabyalardı. İngilizler bunu bildiği için, kolay geçeceklerini sanıyorlardı. Kibirden gözleri kör olmuştu. Kara desteğine bile ihtiyaç duymuyorlardı.
Oysa Albay Cevat Bey, zekâsıyla ve Türk’ün sabrıyla hareket etti. Düşmanı içeride, en dar noktada karşılamakta kararlıydı.
19 Şubat 1915’te ilk büyük deniz harekâtı başladı. Gemileri Seddülbahir ve Kumkale’yi dövdü. Tabyalarımız sustu. Boğazın girişi açılmıştı. İstanbul’daki endişe artıyordu.
Bizim odamızda, İngiliz gazetelerinin o iğrenç manşetleri fısıldanıyordu: “İstanbul düşüşü bekliyor.” Hatta o kadar ileri gitmişlerdi ki, İstanbul’da kullanacakları paraları bastırmışlardı. Zaferin biletlerini bile satıyorlardı!
Geceleri uykum kaçıyordu. Eğer Çanakkale geçilirse, hükümet üyelerinin ve hanedanın trenlerle Anadolu’ya taşınması planlanıyordu. Kutsal Emanetler… Hazinemiz…
Aklıma Abdülhamit Han’ın Beylerbeyi Sarayı’ndan gelen sözleri düşüyordu: “Eğer padişah giderse, İstanbul düşerse, bu artık Ali Osman’dan hayır gelmez. Ali Selçuk olur bu devlet.” O sürgün hükümdarın dostane kaygısı, kalbimi dağlıyordu.
Bizim son savunmamız, kara topçusu ile denizin düellosu olacaktı.
18 Mart günü, o dev donanma boğaza doğru ilerledi. Altı zırhlı ve onlarca savaş gemisi. Dünyanın en büyük donanması. Bizim elimizde ise sınırlı cephane, yer yer eski toplar ve mayından örülmüş bir duvar vardı.
O gün, Cevat Bey’in emri çok keskindi: “Kesinlikle menzilimize girmeden atış yapmıyoruz.”
Sabah 8’den akşam 6’ya kadar süren o cehennemî bombardıman. İngilizler, sahte tabyalarımıza bile mermi yağdırıyorlardı. Biz, soba borularından sahte toplar yapmıştık. İçlerinde biraz barut yakıp duman çıkartıyorduk. Onlar da koca cephanelerini, koca imparatorluklarının gururunu o sahte borulara harcıyorlardı. Bu, Türk’ün zekâsıydı.
Saatler 11.30 sularını gösterdi. İngiliz zırhlıları, Kilitbahir ve Çimenlik kalelerini topa tutmaya başladı. Menzile girmedikleri için bizim topçularımızdan cevap yoktu.
Sonra Amiral Robeck, Fransız gemilerini ön safa geçirdi. Artık onlar, bizim toplarımızın menzili içindeydiler. Ateş açıldı. Gemiler isabet alıyordu, ama ciddi bir hasar yoktu.
Amiral, mayın tarama gemilerini ilerletme emri verdi. İşte bu, kaderin kırılma anıydı.
İlk hattaki gemiler, manevra yapıp geri dönüş için Erenköy koyuna yöneldi.
Bu, Cevat Paşa’nın önceden hesap ettiği bir şeydi. Türk subaylarının öngörüsü buydu.
8 Mart’ta, Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki Nusret mayın gemisi, tarihin akışını değiştiren bir iş yapmıştı.
Boğazdaki diğer mayın hatlarının aksine, Erenköy koyuna, kıyıya paralel, dikey olarak 26 mayın döşemişti. 100 metre aralıklarla, su seviyesinin 4 metre altına. İngiliz istihbaratının asla bilemeyeceği bir sır.
Saatler 13.55’i gösterdi. Fransız zırhlısı Bouvet, Nusret’in mayınlarından birine çarptı. 630 kişilik personeliyle birkaç dakika içinde boğazın serin sularına gömüldü.
O an, kâtip odasındaki bizler bile, uzaktan gelen o boğuk, gürültülü sesi duymuştuk. İlk zaferimizin sesiydi bu. Sonra Irresistible ve Ocean… Aynı hattaki mayınlara çarptılar.
O gün üç büyük zırhlı battı, dördü ağır yara aldı. Amiral, daha fazla risk alamadı. Geri çekildi. 18 Mart günü, büyük deniz zaferi kazanılmıştı.
Sevinç büyüktü, ama biliyorduk ki bu, harbin sadece ilk perdesiydi.
Müttefikler, denizden geçemeyeceklerini anlayınca, kara harekâtı için hazırlanmaya başladı. Bu, bizim için asıl cehennem demekti.
Çıkarma, General Ian Hamilton komutasında yapılacaktı. Amaçları, Gelibolu’daki tabyaları arkadan kuşatarak donanmaya İstanbul yolunu açmaktı. Türk karargâhı hazırlıksız değildi. Alman Liman Von Sanders Paşa, 5. Ordu komutanlığına getirilmişti.
Türk komutanlar Seddülbahir ve Arıburnu’nu işaret ediyordu, ama Sanders Paşa, büyük çıkarmayı Saros Körfezi’nde bekliyordu. Bu görüş ayrılığı, ileride bize çok kayıp verecekti.
25 Nisan sabahı. O günün soğukluğunu ve sisini asla unutmam.
Avustralya ve Yeni Zelanda kolordusuna bağlı Anzak birlikleri, Arıburnu’ndaki koylara çıkmaya başladı.
Türk karargâhı, bunun hedef saptırma olup olmadığını anlamaya çalışırken, Anzaklar sırtlara doğru ilerliyordu. Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay, kahramanca savaşıyordu ama kayıplar hızla artıyordu.
İşte o anda, kaderin elinin değdiği bir an daha yaşandı.
Bigalı’da bulunan 19. Tümen Komutanı, Yarbay Mustafa Kemal. Merkez karargâhın emrini beklemeden, kendi kararıyla 57. Alay’la birlikte 27. Alay’a destek vermek üzere harekete geçti.
Bu, bir Yarbay’ın, komutanlık hiyerarşisinin ötesine geçerek, vicdanının sesini dinlemesiydi.
Mustafa Kemal’in, 57. Alay ile Conkbayırı’na Anzaklardan önce yetişmesi, savunmanın direncini artırdı. Düşman, sahile sıkıştırıldı. Sanders Paşa’nın anılarında yazdığı gibi: “Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahı kendi kararıyla muharebeye müdahale ederek düşmanı sahile kadar sürmüş ve bundan sonra 3 ay durmaksızın kırılmaz bir dirençle şiddetli taarruzlara başarıyla karşı koymuştu.”
O gün, bir askerin iradesi, bir milletin kaderini kurtarmıştı.
Aynı anda, Seddülbahir’de cehennem yaşanıyordu. Seçkin İngiliz 29. Tümeni, beş ayrı koydan çıkarma yaptı. Hedef Alçıtepe’yi aşıp Kilitbahir’e ulaşmaktı.
Planları, Truva Atı efsanesinden esinlenmişti. River Clyde adlı kömür gemisini kıyıya oturtacaklar ve içindeki 2800 askeri karaya çıkaracaklardı.
Ancak, Binbaşı Mahmut Sabri komutasındaki 3. Tabur’un savunması karşısında, saatlerce topa tutulan siperlerden açılan ateş kesilmedi. Gemiden çıkan askerlerin hiçbiri sahile ulaşamadı.
Kömür gemisinden çıkan cesetleri sayarken, gözlerim yaşarmıştı. Düşmanın kibrinin ve aceleciliğinin bedeli, bu soğuk sularda ödendi.
Gelibolu Yarımadası, siper savaşlarına döndü.
Sekiz aydan fazla süren, bazen siperler arası mesafenin beş metreye düştüğü bir insanlık sınavıydı bu.
Bizim en büyük sıkıntımız cephane ve yaşantıydı. Lojistik iyiydi, ama cephane yetersizdi. Bu eksiklik, daha fazla şehitle gideriliyordu.
Liman Von Sanders Paşa’nın dediği gibi: Bu, “çeliğe karşı etin ve kemiğin savaşıydı.”
Kış geldiğinde ise durum daha da ağırdı. Askerlerin mektuplarında okudum: “Boğazımıza kadar su, çamur oldu. Sabaha kadar titredik.” Çünkü ateş yakamıyorlardı. Ateş yaktıkları an, donanma yerlerini tespit edip bombardımana tutuyordu.
1915’in sonu geldi. Çanakkale geçilmezdi.
Kasım ayında General Hamilton görevden alındı. Aralık ortalarında Arıburnu, 1916’nın ilk günlerinde ise Seddülbahir boşaltıldı.
Onlar, sessizce geldikleri gibi, yine sessizce çekip gittiler.
Savaş bittiğinde, her ne kadar Milli Mücadele’nin başlamasına vesile olsa da, kalbimde derin bir yara kaldı.
Biz, adını bilmediğimiz kahramanların fedakârlığıyla kazanmıştık. Mecidiye tabyasında 215 kiloluk top mermisini sırtlayan Seyit Onbaşı gibi.
Ya da… Yüzbaşı Mehmet Muzaffer.
O kış, birliklerin kamyon lastiğine ihtiyacı vardı. Para yoktu. Muzaffer Yüzbaşı, İstanbul’a gidiyor, bir depoda lastik buluyor. Parası olmayınca, elinde olmayan parayı yaratıyor. 100 kuruşluk sahte bir kâğıt para bastırıyor.
Paranın üzerindeki ibare ise, bütün destanın özetiydi:
“Bedeli, Çanakkale’de askerimizin kanıyla ödenecektir.”
Ben, Mustafa, o kâğıt paranın suretini gördüğümde ağlamıştım.
O paranın üzerinde ne bir padişahın tuğrası, ne de bir hazine garantisi vardı. Sadece şehitlerimizin kanı ve vatan sevgisi vardı.
Şimdi bu satırları yazarken anlıyorum: Çanakkale’yi geçilmez yapan, top, tüfek, ya da Cevat Paşa’nın dehası değildi.
Çanakkale, bir Yarbay’ın emirsiz hareket etme cesaretiydi. Bir Yüzbaşı’nın sahte paranın üzerine namusunu yazma onuruydu. Bir erin, boğazına kadar gelen çamurda bile ateş yakmama sabrıydı.
Mehmet Akif’in dediği gibi:
“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kassın? Gömelim seni tarihe desem sığmazsın.”
Benim gibi bir kâtip, sadece o tarihi kaydetti. Ama o ruh, o kan, o dava, bizim milletimizin kalbinde asla sönmeyecek bir mirastır. Ben o mirası yaşadım. Ve bu mektup, o mirasın, gelecek nesillere ulaştırılması için kaleme alınmıştır.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






