
Kentin gözünde görünmezdi: hamile, aç ve yorgun. Tek isteği, evde kendisini bekleyen çocuklarına bir lokma yemek bulmaktı. Ama o öğle, kimsenin öngöremediği bir karşılaşma bir şeyleri geri dönülmez biçimde yerinden oynattı.
Ocak ayının kavurucu bir Perşembe gününde, öğle güneşi Bursa’nın asfaltını iki kez ısıtıyormuş gibi yakıyordu. Ayşe, çıplak ayakla attığı her adımı bir yanık gibi hissediyor, ama acıyı bastırmayı çoktan öğrenmiş olmanın otomatikliğiyle yürüyordu. Yedi aylık karnı, sadece büyüklüğü yüzünden değil; onu taşıyan vücudun kırılganlığı yüzünden de olduğundan daha ağırdı. Kaç gündür tam bir öğün yememişti—üç mü, dört mü, saymayı unutmuştu. Önemli olan, Çamlık Mahallesi’ndeki gecekonduda onu bekleyen Can ve Elif’ti; ve o, eli boş dönemezdi.
Geniş ağaçlıklı bir sokaktan geçiyor, yüksek duvarların ve otomatik kapıların ardındaki büyük evlerin soğuk ihtişamına değil; kaldırımlara, çöp kutularına, köşelere bırakılan poşetlere bakıyordu. Hayatta kalma kaynağı oradaydı. Onurlu değildi, biliyordu. Ama elinde kalan buydu.
Köşedeki fırının önünde durdu. Yırtık siyah bir çöp poşetinden buruşuk ambalajlar ve yemek artıkları sızıyordu. Zorlukla eğildi; bir eli dizinde, diğeri duvarda… Nefesi ağırlaştı. Karnındaki bebek kıpırdandı—sanki bu çabaya karşı küçük bir itiraz. Ayşe bunu görmezden geldi, ve karıştırmaya başladı. Hâlâ kapalı bir strafor kap buldu. Kalbi hızlandı. Dikkatlice açtı: pilav, fasulye, bir parça et. Soğuktu ama bozulmamış görünüyordu. Göğsünün üzerine bir rahatlama dalgası çöktü: Bu, iki küçük çocuk için bugün yemek demekti.
Tam o sırada yanında bir motor sesi yavaşladı. Ayşe başını hızla kaldırdı—gerekirse kaçmaya hazırlıklıydı. Daha önce, arabasını durdurup onun hamile ve savunmasız oluşundan faydalanmak isteyen erkeklerle karşılaştığı olmuştu. Ama gördüğü farklıydı: siyah, camları filmli bir araba; içinde takım elbiseli bir adam ve arka koltukta bir çocuk.
Emre Demirci durmayı planlamıyordu. Sekiz yaşındaki oğlu Mert’le bankadaki bir toplantıdan dönüyor, doğruca eve geçmek istiyordu. Ama Mert’in masum sorusu düşüncelerini böldü: “Baba, o kadın neden çöpleri karıştırıyor?” Emre baktı: hamile bir kadın, çöp poşetinin üzerine eğilmiş; kirli elbisesi terden vücuduna yapışmış. İçinde bir şey kilitlendi—acıma değil, daha derin bir sızı. Midesinden göğsüne tırmanan bir rahatsızlık. “Aç olmalı, Mert.” “Ama neden? Evinde yiyecek yok mu?” Emre ne diyeceğini bilemedi. Mantığa aykırı biçimde yavaşladı, birkaç metre ilerde durdu.
Arabadan indi. Kadına yaklaştı. Ayşe, adamı fark edince elbiselerindeki kir ve utancı silmek istercesine ellerini sıvazladı, kendini topladı. “İyi günler… İyi misiniz?” Emre’nin beklemediği bir direnç kıvılcımı vardı kadının gözlerinde. “İyiyim… Sadece birkaç şey arıyordum,” dedi kısık, titrek bir sesle. Emre, kadının strafor kabı sıkı sıkıya tuttuğunu fark etti—sanki elinden alınacakmış gibi.
“Hamilesiniz. Bu kadar zorlamamanız gerekir. Yardıma ihtiyacınız var mı?” Ayşe bir adım geri çekildi; arabası olan erkeklerin “yardım” adı altında taleplerine alışmıştı. “Hiçbir şeye ihtiyacım yok.” Emre, güvensizliği sezdi; utanç mı, suçluluk mu bilmiyordu ama içi acıdı. Arka koltuktaki Mert’e baktı, sonra yeniden Ayşe’ye: “En son ne zaman yemek yediniz?” Ayşe irkildi, bakışlarını kaçırdı: “Fark etmez. İyiyim.” Emre yumuşadı: “Köşede bir büfe var. Size bir şeyler alayım. Sadaka değil—bir insanın diğerine yardım etmesi.”
Ayşe tereddüt etti. Açlık vücudunda yankılanan, gururu ise yıpranmış ama hâlâ direniyordu. Adamın niyetini okumaya çalıştı. Samimi görünüyordu. Ayrıca, arabada bir çocuk vardı—çocukları olan erkekler nadiren kötü niyetli oluyordu. Ve Can’la Elif onu bekliyordu. “Çocuklarım evde. Onların benden daha çok ihtiyacı var.” “Kaç çocuk?” “İki: Can dört yaşında, Elif iki. Ve bir de…” Karnını hüzünlü bir gülümsemeyle gösterdi. Emre yutkundu. “Benimle gelin. Size ve çocuklarınıza yemek alacağım; karşılığında hiçbir şey istemiyorum.”
Büfeye yürüdüler. Emre sandviç, meyve suyu, meyve aldı; hepsi paketli. Ayşe sessizce kabul etti: “Teşekkür ederim,” dedi, neredeyse duyulmayacak bir tonda. “Nerede yaşıyorsunuz?” “Çamlık Mahallesi, terminalin yanı.” Emre bölgeyi duymuştu—düzensiz, altyapısız, yoksulluğun branda ve tahtaya sığındığı bir yer. “Sizi bırakayım.” Ayşe hâlâ temkinliydi: “Gerek yok.” Emre ısrar etti: “Güvenli değil. Hamilesiniz.” Bu kez direnemedi. Mert’in yanına arka koltuğa oturdu. Yol boyunca Emre sordu, Ayşe kısa cevaplar verdi. Üçüncü hamileliğini öğrendiği gün, çocukların babası ortadan kaybolmuştu; ailesi yoktu; gündelik iş arıyor ama karnı ve iki çocuğuyla hiçbir yere kabul edilmiyordu. Geriye, çöpleri karıştırmak kalmıştı.
Çamlık’ın girişinde durdular. Ayşe hızla inip teşekkür etti, dar sokakların labirentine karıştı. Emre, kaybolana dek izledi. Mert sordu: “Baba, iyi olacak mı?” Emre içini çekti: “Umarım, oğlum. Umarım.”
O akşam, mantar soslu bifteği keserken Emre’nin aklında yalnızca Ayşe’nin çıplak ayakları ve çöpe eğilmiş karnı vardı. Mert normalden daha sessizdi. “Baba, o kadın bebeğini nerede doğuracak?” Emre’nin cevabı yoktu. “Peki, hastanedeyken diğer iki çocuğa kim bakacak?” Çatal bıçak masaya kondu; o gece, klimalı yatakta Emre uykusuz döndü durdu. Kendi evinin odaları kadar, birkaç kilometre ötede hamile bir kadının çöp karıştırması arasındaki korkunç çelişki aklından çıkmadı.
Ertesi sabah karar verdi. 10’daki toplantısını iptal etti, Çamlık’a sürdü. Mahallenin sıkıştırılmış toprak yolu, mavi brandalarla örtülü çatılar, yalınayak çocuklar, zayıf köpekler, açık kanalizasyon kokusu… Ayşe’yi sordu; yaşlı bir kadın arka taraftaki dar sokağı işaret etti. İki odalı küçük gecekondunun kapısı aralıktı. Emre vurarak ses verdi. Ayşe şaşkın ve utangaç göründü. “Sizin ne işiniz var burada?” “Konuşmamız lazım. İçeri girebilir miyim?”
İçerisi minicikti. Yerde eski bir yatak—Can ve Elif korkuyla susmuş. Köşede çalışmayan eski bir buzdolabı dolap niyetine duruyor; mutfak denemeyecek bir köşe: çatlak lavabo, tek gözlü ocak, masa yerine karton kutu; banyo yok. Sokak sonundaki ortak tuvaleti kullandıklarını anlattı Ayşe.
Emre, boğazına oturan yumruya rağmen teklifini anlattı: İznik’teki çiftliğinde, ana evin yanında çalışanlar için birkaç küçük ev vardı; biri boştu—bekçi evi. Üç odalı, banyolu, mutfağı donanımlı. “Çiftlik evinin bakımını yapacak, temizliği ve düzeni üstlenecek birine ihtiyacım var. Sabit maaş, konaklama, garantili yemek, sağlık sigortası; çocuklar için şehir okulunda yer.” Ayşe, şüpheyle “Bunu neden yapıyorsunuz?” dedi. “Çünkü yapabilecek durumdayım ve dün gördüklerimi görmezden gelemiyorum. Siz ve çocuklar böyle yaşamayı hak etmiyorsunuz. Karşılığında işten başka bir şey istemiyorum.” Bir kart bıraktı: “Yarın akşama kadar karar verebilirsiniz. Kabul ederseniz cumartesi sabahı gelirim.”
Ayşe gece boyunca tavandaki delikten görünen yıldızlara bakarak düşündü. Benzer tekliflerle kandırılan kadınları da, korku ve güvensizlikle fırsatı kaçıranları da biliyordu. Can’ın sabırlı suskunluğu, Elif’in beklentiyi bırakmış sessizliği, yolda olan bebeğin hijyensiz bir doğum… Ertesi sabah ankesörlü telefonda bozuk paralarını döküp aradı: “Kabul ediyorum. Ama bir şartım var: Anlaştığımızın dışında bir şey denerseniz, anında giderim.” Emre’nin sesi sakindi: “Söz. Cumartesi 08.00’de ordayım.”
Cumartesi, Emre Mert’le geldi. Can çekingen, Mert heyecanlıydı. Yol, Bursa’dan köy yollarına döndükçe manzara değişti; tarlalar, meralar… Çiftlik kapısından girip ağaçlı yoldan yükseldiler; beyaz-sarı boyalı kolonyal ana ev, bakımlı bahçeler. Emre ana evin arkasındaki patikadan tuğla duvarlı, kiremit çatılı, küçük balkonlu bir eve götürdü. İçerisi mütevazı ama tam: küçük salon, kanepe, eski TV; buzdolabı, dört gözlü ocak, şebeke suyu; koridor, üç oda, duşlu-tuvaletli banyo. “Burada çalıştığınız sürece bu ev sizin. Bugün dinlenin; yarın işleri anlatırım.” Kapı kapanınca Ayşe kanepeye çöktü ve yılların birikmiş gözyaşı döküldü. Çocukların ağlaması bu kez hüzün değil; rahatlama, şükran, korku ve umudun birbirine karışmış sesiydi.
İlk günler uyumla geçti. Ayşe şafakta uyanıyor, hâlâ “yiyecek arama” refleksiyle neredeyim diye irkilip, ardından sıcak suyu, dolu buzdolabını görünce rüya korkusundan sıyrılıyordu. Emre sakindi, saygılıydı; ana evi ve görevleri gösterdi; asla küçümsemeyip sorumluluğu net anlattı. Ayşe, verilen güveni özenle karşılıyordu. Mert’le Can ayrılmaz oldu; bisiklet, top, ağaçlara tırmanmak… Can’ın yüzüne gülümseme yerleşti; Elif çimlerde koşuyor, çiçek topluyor, kahkahası bahçeye karışıyordu.
Yine de herkes ikna olmamıştı. Emre’nin kız kardeşi Selin, sürpriz bir ziyarette balkonda çıkıştı: “Eski bir çöp toplayıcısını buraya mı getirdin? Ya bir şey çalarsa?” Emre kararlıydı: “O tehlikeli değil; hayata tutunan bir kadın. Kararımı değiştirmeyeceğim.” Ayşe duydularını içine gömdü; o akşam çocuklarına daha sıkı sarıldı ve herkese o şansı hak ettiğini kanıtlayacağına söz verdi.
Haftalarca mükemmel çalıştı. Yine de bir gün Emre’nin kütüphanesinde isimsiz bir mektup buldu: onu “yardım almak için bilerek hamile kalmış, manipülatör, yakında çalacak” diye suçluyordu. Ayşe’nin dizleri titredi. Emre o gece geldiğinde yüzündeki sarsıntıyı okudu: “Mektubu gördünüz.” Emre sakindi: “Bunu, başkasının şansına tahammül edemeyen biri yazmış. Kimin gönderdiğini biliyorum; psikolojik taciz yüzünden işten çıkardığımız eski çalışan.” Ayşe’nin sesi ürkekti: “Ya haklıysa? Ya ben gerçekten fırsatçıysam?” Emre gözlerinin içine baktı: “Bir fırsatçı her gün sabah beşte kalkıp bu özveriyi göstermez. Evime benden çok özenle bakmaz. Çocukları böyle sevmez.” Sonra yavaşça ekledi: “Bu çiftliği dönüştürdünüz Ayşe. Mert’in hayatını, benimkini de.” O gece, Ayşe ilk kez “buraya aidim” hissinin sıcaklığını duydu.
Aylar geçti. Ayşe doğum yaptı. Emre, Ayşe’yi hastaneye yetiştirdi; Mert, “yedek annesinin” elini tuttu. Üç saat sonra hemşirenin gülüşü: “Bir kız—sağlıklı.” Odada yorgun ama ışıklı bir gülümseme, pembe battaniyeye sarılı bir mucize… “Adı ne olacak?” Ayşe hem Emre’ye hem Mert’e baktı, sonra bebeğine: “Işık. Çünkü ışık getirerek geldi.”
Işık’ın doğumunu izleyen aylarda düzen oturdu. Can belediye okulunda okumayı söktü, adını gururla yazdı; Elif kelebekler, çiçekler çizdi; buzdolabı resimlerle doldu. Ayşe ilk kez sağlık sigortasına sahipti; kontrollerini yaptı; Can’ın gözlüğe ihtiyacı ortaya çıktı—çocuk ilk kez uzaktan yaprakları seçebildiğinde Ayşe’nin gözleri doldu. Emre uzaktan izliyor, Mert daha mutlu bir çocuğa dönüşüyordu. Ama söylentiler bitmedi: aşçı Tereza ve bekçi Yakup’un fısıltıları; “en iyi ev” meselesi… Ayşe işine odaklandı, aynı zamanda Tereza’nın pazar alışverişlerini taşımaya, Yakup’a bitkisel kompres yapmaya başladı. Düşmanlık azaldı; iki taraf da yumuşadı.
Bir gün Mert okuldan ağlayarak döndü: “Babama, bir dilenciye âşık olduğunu, yakında fakir kardeşlerim olacağını söylediler…” Ayşe öfkesini derin bir nefesle bastırdı: “Böyle konuşanlar mutsuz insanlardır, Mert. Baban iyi bir adam, sen iyi bir çocuksun. Önemli olan burada ne bildiğin,” dedi, göğsüne işaret ederek. Mert hıçkırıklarını dindirip “Lu teyze, sen ikinci annemsin,” dedi. O akşam Emre okula gidip hesap sormak istedi, ama Ayşe annelerle sakin bir konuşma yaptı—empati, örnek olma… Yorumlar kesildi.
Derken Ayşe şehirde, kucağında bebeğiyle market kapısında yardım isteyen bir kadın gördü. Yüzündeki aynı çaresizliği tanıdı. Yiyecek aldı, dinledi. O gece Emre’ye açıldı: “Yarın yine orada olacak; yine aç. Döngü hiç bitmiyor.” Emre sordu: “Ne yapmak istersin?” Ayşe tereddüt etti, sonra sesi netleşti: “Çiftlik büyük. Boş evler var. Aileleri getirsek; iş, konaklama, çocuklara eğitim versek… Bu sadaka olmaz; fırsat olur.” Emre etkilendi. Avukatlarla konuştu, vakıf kurdu; Ayşe, sosyal yardım ve mesleki eğitim konferanslarına katıldı; planlarını birlikte olgunlaştırdılar. Amaç bağımlılık değil, özerklikti.
İlk aile Ekim’de geldi: Zeynep, şiddetten kaçmış iki çocuklu bir kadın; evi görünce Ayşe’nin bir yıl önceki gözyaşlarını döktü. Kasım’da ikinci, sonra üçüncü, dördüncü derken çiftlik beş aileye yuva oldu. Ayşe köprüydü: anlatıyor, öğretiyor, sarılıyor… Çiftlik umut mekânına dönüştü.
Emre’nin içinde bir duygu filizleniyordu—acıma değil, uzaktan hayranlık hiç değil; her konuşmada, her gülüşte büyüyen derin bir sevgi. Ama korkuyordu: yanlış anlaşılmaktan, gücünü kullanmakla suçlanmaktan, Ayşe’yi baskı altında hissettirmekten… Ayşe de farklı bir şey hissediyordu; Emre’ye güveniyor, onun gözlerinin “özel” baktığını fark ediyor, ama “ya her şeyi kaybedersem” korkusunu taşıyordu.
İlk fark eden Mert oldu. 1 Aralık akşamı, sofrada beklenmedik bir soruyu bıraktı: “Baba, neden Lu teyze ile evlenmiyorsun? O zaman gerçekten bir aile oluruz.” Sessizlik sağır ediciydi. Ayşe kızardı; Emre suyla boğuldu. O gece konuşmadılar ama bakışlar her şeyi söyledi: Orada, gerçek bir şey vardı.
Yağmurlu bir öğleden sonra, verandada fırtınayı izlerken Emre cesaretini topladı: “Mert’in söylediği… Benim açımdan yanlış değil. Ayşe… Sana âşığım.” Ayşe’nin gözlerinde yeniden karışık gözyaşları: rahatlama, mutluluk, korku, umut. “Ben de… ama korkuyorum. Her şeyi mahvetmekten, insanların konuşmasından.” Emre ellerini usulca tuttu: “Yavaş ilerleriz. Ama artık saklamak istemiyorum.” Dışarıda yağmur şiddetlenirken, içeride sessiz bir anlaşma mühürlendi: birlikte bir şey inşa edeceklerdi.
Bu arada projenin haberi bir TV kanalına taşındı. Ayşe utandı, ama Emre onu cesaretlendirdi: “Hikâyen, başkalarına yol olur.” Yayın büyük yankı uyandırdı; bağış ve gönüllü akını oldu. Eleştiriler de geldi: “İmaj temizliği, vergi oyunu, Ayşe’yi kullanıyorlar, ilişki aldatmaca…” Ayşe sarsıldı. Mert’in çocukça bilgeliği yine imdada yetişti: “Öğretmenim dedi ki, başkalarını sürekli eleştirenler genellikle mutsuz insanlardır. Bu sizinle ilgili değil, onlarla.” Ayşe, kontrol edebileceğinin sadece niyeti ve eylemi olduğunu hatırladı.
Selin de değişti. Emre’nin kız kardeşi telefonda özür diledi: “Yanılmışım. Proje hayatları değiştiriyor; Ayşe olağanüstü bir kadın.” Bir hafta sonra çiftliğe geldi; çocuklara hediyeler, Ayşe’ye içten bir özür getirdi. Görümcesinin acısı, koruma içgüdüsü anlaşılırdı; ama şimdi gözleriyle görmüş, gönlüyle kabul etmişti.
Haziran’da Ayşe, Çamlık’tan eski komşusu Deniz’i gördü—kötü koşullarda çalışıyor, sömürülüyor. Projeye davet etti; altıncı boş ev açıldı. Ayşe, bir an durup fark etti: Bir buçuk yıl önce Emre’nin durdurduğu arabaya bakan kendisiydi. Şimdi bir başkası için duran oydu. Döngü tersine dönmüştü.
Temmuz’da Emre, lüks bir restoranın ışıltısında değil, sebze bahçesinin gölgesinde—elleri toprak kokarken—sordu: “Resmî olarak bir hayat kurmak ister misin? Aile, ortaklık, yol arkadaşlığı…” Ayşe tereddüt etmeden “Evet” dedi. Can, Elif, Işık ve Mert koşup sarıldılar; emekle kurulan bir çemberin sıcaklığı içlerine işledi.
Eylül’de çiftlikte sade bir tören oldu. Eski çalışanlar saygı duymayı öğrenmiş, Selin büyük bir destekçiye dönüşmüş, projedeki aileler şahitlik etmişti. Ayşe beyaz sade elbisesi ve saçlarındaki çiçeklerle ışıldıyordu. Mert sadıç; Can’la Elif yüzükleri taşıdı; Işık gül yapraklarının yarısını yedi—herkesi güldürdü. Yeminler derindi: Ayşe, “İyiliğin zayıflık olmadığını, yardımın acıma olmadığını, aşkın koşulsuz olduğunu öğrendim. Onurumu geri verdin. Ben de acıyı umuda, sefaleti fırsata, çaresizliği başlangıca çevirmeye söz veriyorum,” dedi. Emre, “Ayrıcalığın sorumluluk olduğunu, paylaşılmadığında sahip olduklarının az şey ifade ettiğini, en güçlülerin imkânsızı atlatanlar olduğunu öğrendim. Bizden öte bir miras inşa edeceğiz,” diye karşılık verdi. Alkışlar arasında Deniz ayağa kalktı: “Altı ay önce umudum yoktu; bugün onurlu bir işim, okula giden çocuklarım var. Burası karanlıkta kalanlar için bir fener; her şey bir adamın arabasını durdurması ve bir kadının yardımı kabul etmesiyle başladı.”
Aylar aktı. Vakıf, ergen annelere odaklanan ikinci bir birimi açtı. Ayşe okullarda, şirketlerde konuşmalar yaptı; “duvarların ötesine bakmayı, sayının arkasındaki insanı görmeyi” anlattı. Can parlak bir öğrenci oldu; öğretmenliği hayal ediyor. Elif resim yeteneğini keşfetti; Güzel Sanatlar konuşuluyor. Işık, açlığın ne olduğunu bilmeden büyüyor. Mert, babasının başlattığı mirası sürdürecek, sosyal meselelere duyarlı bir genç adama dönüşüyor.
Ve bir zamanlar Bursa’nın kavurucu güneşi altında yedi aylık karnıyla çöp karıştıran Ayşe—artık başı dik yürüyor. Onun hikâyesi kendisiyle bitmiyor; şans alan her kadında, ilk kez gülümseyen her çocukta, haysiyetini onaran her ailede sürüyor. Döngü kırıldı ve yenisi başladı: her gün katlanan bir umut, dönüşüm ve sevgi döngüsü. Hiçbir hikâye taşa yazılı değil; her zaman yeniden başlamak mümkün. Bazen dünyayı değiştiren, yalnızca bir arabanın durması ve bir elin uzanmasıdır.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






