
Elif Kaya’nın yedi aylık hamile karnı, yıllarca İstanbul’un en lüks gala salonlarında sergilediği “mükemmel” hayat gibi dolu ve parlaktı—ta ki o tek cümleyle paramparça olana kadar. Bebek odasının kapısında duran Mert Karahan, şehrin en zengin ailelerinden birinin varisi, elini yeni boyanmış beşiğin kenarına koyup hiç tereddüt etmeden konuştu: “Seni terk ediyorum.” O an duyulan sessizlik, mermer zeminde kırılan kristal bir vazonun tiz çığlığı kadar keskin ve yıkıcıydı; mutlu yuvaları bin parça oldu.
Elif’in dizleri titredi; elleri karnındaki bebeği korumak istercesine sarıldı. Mert’in yüzündeki ifade buz gibiydi; sanki yedi yıllık evlilik hiç yaşanmamış gibi. Daha birkaç ay önce Çırağan Sarayı’ndaki davette kameraların önünde onu öpen adam, şimdi cerrahi bir soğuklukla kenara atıyordu. Elif’in zihninde tek bir soru dönüp duruyordu: Nasıl? Mert’in devamı ise bıçak gibi: “Selin Arman’la evleniyorum. Babası Ahmet Bey’le anlaştık bile. İki hafta sonra nikâh.” Arman ailesi—telekomünikasyon devi. İki servetin birleşmesi, Elif’in varlığının silinmesi.
Odada oksijen azalmış gibiydi. Asıl yıkım ise sonraki cümlelerle geldi: “Bu bebek bir engel, Elif. Ondan kurtulmalısın.” Elif’in ayaklarının altındaki zemin kaydı; dizlerinin üzerine çöktü. Mert kravatını düzelterek sanki sıradan bir iş toplantısından çıkıyormuş gibi rahat odadan çıkmaya yöneldi. “Mert!” diye haykırdı Elif; sesinde çatlak, umutsuz bir tını. Adam kapıda bir an durdu ama dönmedi: “Boşanma evrakları yarın gelir. Çocuğu aldırırsan sana iyi bir tazminat veririm.” Kapı kapandığında Elif’in gözyaşları sel oldu; karnındaki bebek sanki annesinin acısını hissediyormuş gibi tekmeledi. O an anladı: Bu bir ayrılık değil, bir savaş ilanıydı. Dizlerinin üzerinde, karnını kollarıyla sarıp fısıldadı: “Ne olursa olsun, bu çocuk yaşayacak.”
Ertesi sabah gözleri o kadar şişti ki açmakta zorlandı; yastığı hâlâ ıslaktı. Telefonunda 137 cevapsız çağrı ve sayısız mesaj: En yakın arkadaşı sandığı Pınar’dan bile “Mert’in ailesiyle iş yapıyoruz, artık aramızda mesafe olmalı” mesajı. Pencereden baktığında bahçe kapısının önünde paparazziler; lensler av bekleyen yırtıcılar gibi eve çevrilmiş. Akşam haberlerinde sahte bir üzüntü maskesiyle sunucu: “İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan çifti Elif ve Mert Karahan ayrıldı. Mert Bey, Arman Holding’in varisi Selin Hanım’la evlenecek.” Ekranda Mert ve Selin’in eski tarihli yat partisi fotoğrafları; demek ki Elif hamileyken bile.
WhatsApp gruplarından tek tek atıldığını fark etti; pilates, kahve buluşmaları, anne adayları grubu… Instagram’da Mert, ortak fotoğrafları kaldırmıştı. Sekiz yıllık izler sistematik biçimde siliniyor, sanki hiç var olmamış gibiydi. Annesi üç yıl önce kanserden, babası beş yıl önce kalp krizinden gitmişti—gerçek bir yalnızlık.
Bir hafta sonra mahkeme celbi: Avukat soğuk sesle, “Karahan ailesi nafaka ödemeyi reddediyor. Evlilik sözleşmesindeki sadakat koşulunu ihlal ettiğiniz iddiasıyla sizden tazminat talep ediyorlar.” Elif’in gözleri büyüdü: “Ben mi ihlal? O beni aldatırken ben mi?” Avukat omuz silkti: “Kanıtları var. Fotoğraflar, mesajlar.” Elif anladı: Mert aylar öncesinden planlamıştı; kurgu fotoğraflar, sahte deliller, para ve nüfuz…
Boğaz manzaralı villa artık ona ait değildi; 24 saat içinde evi boşaltmalıydı. Bebek odasına girip beşiğe dokundu; İtalya’dan getirilen duvar kâğıtları, yıldızlı gökyüzü projeksiyonu, el oyması beşik, Mozart ninnisi… Hepsini arkada bırakması gerekiyordu. “Üzgünüm bebeğim,” diye fısıldadı karnına, “Sana vaat ettiğim hayatı veremeyeceğim.”
Üsküdar’da bulduğu küçük daire, eski yaşamının tam tersiydi. Üç kat merdiven, asansör yok; yedi aylık hamile bedeniyle her adımda duraklıyor. Duvarlardan rutubet kokusu; pencereler tam kapanmıyor; alt kattan TV sesleri, yan daireden bebek ağlamaları… Uykusuz geceler; aklında şu soru: Mert onu hiç sevmemiş miydi, yoksa para ve güç her şeyi satın alıp her duyguyu silebilir miydi?
Mahalle pazarında elindeki son parayla temel gıda; pazarcı kadın hamile haline bakıp fazladan bir avuç erik uzattı: “Al yavrum, bebeğe iyi gelir.” Küçük bir merhamet Elif’i ağlattı. Eve dönerken merdivenlerde dinlenirken telefonuna mesaj: “Selin’in düğün davetiyelerini gördün mü? Senin düğün tarihinin aynısını seçmiş. Aynı salon, aynı orkestra.” Elleri titredi, telefon düştü, merdivenlerden yuvarlandı; duvara tutunmak zorunda kaldı. Karnında keskin bir ağrı—panik. Doktoru aramak istedi ama ekran kırık. Komşu kadın yardıma koştu: “Kızım iyi misin? Yüzün bembeyaz.” “Bebeğim… hastane,” diyebildi.
Ambulans sirenleri çalarken telefonu çaldı: Mert’ten. Ardından mesaj: “Hâlâ vaktin var Elif. Bebeği aldırırsan her şey düzelir.” Elif fırlatmak istedi ama gücü yoktu. Karnındaki kıpırtı: “Dayanacağız,” diye fısıldadı, “İkimiz dayanacağız.”
Hastanede hemşire sordu: “Yakınınızı arayalım mı?” Elif’in verecek cevabı yoktu. Tam o anda koridorun sonunda uzun boylu, siyah takım elbiseli bir adam belirdi; doğruca ona yürüdü. Bu Mert olamazdı; yüz netleşince Elif başka bir şok yaşadı: Kemal Demir—Mert’in en büyük düşmanı, rakibi, yıllardır amansız bir savaş verdiği adam. Bilinci kapanmadan önce duyduğu son şey Kemal’in sesi oldu: “Merak etmeyin Elif Hanım, artık yalnız değilsiniz.”
Elif odada uyandığında gri İstanbul ışığı pencereden sızıyordu; kolunda serum, monitörler bipliyordu. Karnına baktı—bebek hâlâ oradaydı, hareket ediyordu. Köşede Kemal Demir siyah takım elbisesiyle, elinde bir fincan kahveyle bekliyordu. “Bebeğiniz iyi,” dedi sakin. “Doktor, stres kaynaklı tansiyon yükselmesi olduğunu söyledi. Birkaç gün gözetim gerek.”
Elif’in içgüdüsü savunmaydı: “Ne istiyorsunuz benden?” Kemal pencereye döndü, siluete baktı: “Babanızı tanırdım.” Elif’in kalbi hızlandı: “Babam beş yıl önce öldü.” “Biliyorum,” dedi Kemal; “Cenazesine gitmiştim; arka sıradaydım.” Yirmi yıl önce genç, tecrübesiz bir işadamıyken ilk büyük ihaleyi hileli evraklarla kaybetmiş; tüm sermayesini yitirmiş, batmak üzereyken Elif’in babası Hakan Bey, o dönem ticaret odasında çalışırken dosyasını inceleyip kendi birikimlerinden borç vermişti: “Dürüst insanların kazanması için bazen birilerinin risk alması gerekir.” O para sayesinde Kemal ayağa kalkmış, bugün Demir Holding varsa Hakan Kaya’nın cesareti sayesindeydi.
Elif’in gözleri doldu; babası hep sessiz kahramandı. “Bu yüzden mi buradasınız? Eski bir borcu ödemek için mi?” “Kısmen,” dedi Kemal. “Ama sadece bu değil. Mert’in size yaptıklarını biliyorum; hamile bir kadını sokağa atması, üstüne iftira… Bu sadece ahlaksızlık değil, insanlık suçu.” Hemşire girip tansiyon ayarladı; Kemal devam etti: “Size bir teklifim var. Yasal olarak bebeğinizin tüm haklarını koruyacağım; maddi manevi her türlü desteği sağlayacağım. Karşılığında benden hiçbir şey istemiyorum—babanıza olan borcumu ödemek istiyorum.”
Elif şüpheliydi: “Mert’e karşı hamlelerinizde beni kullanmayacağınıza nasıl güvenebilirim?” Kemal acı bir gülümsemeyle: “Mert kendi sonunu hazırlıyor. Arman ailesiyle evlilik; Ahmet Arman kızını mutsuz eden adamı yaşatmaz.” Sonra daha kişisel bir şey: “Annem hamileyken terk edilmişti; ben doğduğumda babam başka bir ailedeydi. Annem temizlik yaparak büyüttü beni. Sizin yaşadıklarınızı anlayabiliyorum.”
Elif uzun sessizlikten sonra şartlarını söyledi: “Bir—bebeğimle ilgili tüm kararları ben vereceğim. İki—Mert’e karşı hiçbir hamlenizde beni ve bebeğimi kullanmayacaksınız. Üç—istediğim zaman bu anlaşmadan çıkabileceğim.” Kemal başını salladı: “Kabul.” “Ama önce sizi buradan çıkaralım,” dedi; “Özel bir hastaneye nakledeceğim; doktorlar, hemşireler, güvenlik hazır.” “Ne zamandır planlıyordunuz?” “Babanızın cenazesinden beri bugünün geleceğini biliyordum,” dedi Kemal; “Mert’in karakterini tanırım—er ya da geç size ihanet edecekti. Ben sadece bekledim.”
Ertesi gün Acıbadem’de lüks bir odada çiçekler—hiçbirinde isim yok. Kemal köşede laptopuyla çalışıyordu. “Çiçekler?” “Anonim hayranlarınızdan,” dedi; Elif anladı—Kemal göndermişti ama söylemiyordu. Gece balkonda, Kemal telefonda: “Evet, tüm masraflar benim hesabımdan. Hayır, ismim geçmeyecek. Kaya soyadını kullanacak.” Elif’in kalbi sıkıştı; bu adam bebeği için doğumdan önce hazırlık yapıyordu.
“Neden bu kadar ilgileniyorsunuz?” diye sordu Elif. Kemal boğaza bakıp: “Hayatta bazı şeyleri düzeltme şansı nadiren gelir. Babanız bana o şansı vermişti; şimdi ben de size veriyorum. Bebeğiniz babasız büyümek zorunda değil; kan bağı olmasa da ona değer veren birileri olabilir. Ben hiç evlenmedim; çocuğum yok; belki de hayatımın en büyük pişmanlığı.”
O anda telefon: Mert. “Hastanedeymişsin. Kemal’in hastanesinde. Ne çabuk sahip bulmuşsun kendini. Dikkatli ol Elif; Kemal melek değil. Seni kullanıp atacak; bebeğini de. Hâlâ şansın var; yarın avukatlarım gelecek; bebeği aldırırsan sana 10 milyon lira.” Elif’in eli titredi; Kemal telefonu nazikçe alıp hoparlöre bastı: “Mert—Elif Hanım ve bebeği bundan sonra benim himayemde. Bir daha rahatsız edersen elindeki her şeyi kaybedersin.” Mert acı kahkahayla: “Elif’e son kez söylüyorum—bu adam kurtuluşun değil, yıkımın olacak.” Telefon kapandı. Kemal Elif’e dönüp yalnızca söz verdi: “Ne size ne bebeğinize zarar gelmesine izin vermeyeceğim.” Elif kararlıydı: “Eğer bu güveni suistimal ederseniz… babamın ruhu huzur bulmaz.” O an aralarında sözsüz bir anlaşma kuruldu. Şafak söküyordu—belki yeni bir hayat.
Emirgan’daki malikane: Boğaza nazır beyaz köşk, yüksek duvarlı bahçe, asırlık çınarlar; Mert’in soğuk villasından farklı—sıcak, tarihi, huzurlu. “Burası büyükannemin evi,” dedi Kemal; “Güvenli ve sakin. Bebeğiniz için ideal.” Kapıda kahya Ayşe Hanım: “Odanız hazır.” Duvarlardaki eski fotoğraflar; genç bir kadın küçük Kemal’i kucağında gülümserken yüzünde yorgunluk ve mutluluk. Oda geniş, aydınlık, boğaz manzaralı; banyoda hamileler için özel ürünler; dolapta bedenine uygun hamile kıyafetleri. “Nasıl?” “Kemal Bey üç gündür hazırlık yaptırıyor; doktorunuzla konuşup ihtiyaçlarınızı öğrendi.”
Akşam yemekte, Kemal’in tabağında basit salata; Elif’e protein ağırlıklı besleyici yemekler. “Yemiyorsunuz,” dedi Elif. “Genelde geç yerim,” diye omuz silkti Kemal; ama yüzündeki yorgunluk okunuyordu. “Benim yüzümden mi?” “Bugün mahkemeye dilekçe verdik; bebeğin tüm haklarının korunması için. Mert’in avukatları agresif olacak.” Elif’in iştahı kaçtı: “Pişman mısınız?” Kemal ilk kez gerçek bir gülümseme gösterdi: “Ben pişmanlığı çoktan bıraktım. Şu an önümde korunması gereken bir anne ve bebek var—bundan daha önemli ne olabilir?”
Gece salonda Kemal kanepede uyuyakalmıştı; dizüstü açık, etrafta dosyalar, ekranda dilekçeler, medikal raporlar. Elif usulca battaniye örttü; yakından bakınca güçlü imajın altında yorgun, yalnız bir adam. Ertesi sabah kahvaltıda Kemal sordu: “Bebeğinizin babasını mahkemede söyleyecek misiniz?” Elif kızardı: “Tabii ki Mert.” “Yanlış anladınız,” dedi Kemal; “Mert reddederse, DNA testi isterse hazırlıklı olmalıyız.” “Test yapılsın; bebeğim onun,” dedi Elif; “Sekiz yıllık evliliğimde bir kez bile…” sustu. Kemal elini tuttu—ilk kez temas: “İnanıyorum size. Ama Mert’in avukatları her türlü iftirayı atacak; güçlü olmalısınız.”
Öğleden sonra beklenmedik bir ziyaretçi: Selin Arman. Mükemmel makyaj, pahalı kıyafet, soğuk güzellik. “Kadın kadına konuşmak istiyorum,” dedi; “Mert’i sevmiyorum—hiç sevmedim. Bu bir iş evliliği; babam istedi, ben kabul ettim. Ama…” duraksadı, “Ben çocuk sahibi olamıyorum. Doktorlar kesin konuştu. Mert bilmiyor henüz; evlenince öğrenecek.” “Bunu neden anlatıyorsunuz?” “Çünkü Mert o bebeği isteyecek; benden çocuk alamayınca seninkini almaya çalışacak. Uyarıyorum—Kemal’le anlaşman iyi olmuş ama yeterli olmayabilir. Mert ve babam birleşince…” cümlesini yarıda kesip gitti. Elif titriyordu; Kemal eve döndüğünde anlattı. Kemal’in yüzü karardı: “Plan buymuş—önce terk etmek, perişan etmek, sonra bebeği almak. Buna izin vermeyeceğim.”
Gece kapı hafifçe tıklandı; Kemal elinde ılık süt: “İçmeniz gerek; kalsiyum.” Elif fısıldadı: “Ya kazanamazsak; ya Mert bebeğimi alırsa?” Kemal yatağın kenarına oturdu: “Beni tanıyan herkes bilir—ben kaybetmeyi bilmem. Özellikle değerli olan bir şey için savaşırken. Şu anda sizden ve bebeğinizden daha değerli hiçbir şey yok hayatımda.” Duraksadı: “Annem şöyle derdi—kan bağı baba yapmaz; sevgi ve sorumluluk yapar. Ben o bebeğin babası olmayabilirim ama ona ‘baba’ olabilirim—tabii siz isterseniz.” Elif’e bir aile teklif ediyordu; “Düşünmem gerek,” dedi Elif. “Acele yok,” dedi Kemal; “Yarın doktor kontrolünüz var—eşlik edebilir miyim?” Elif başını salladı; o gece ilk kez huzurla uyudu.
Doğum sancıları gece üçte başladı. Elif acil butona bastı; 30 saniye sonra kapı açıldı—Kemal pijamalarıyla, saçları dağınık, endişeli: “Başladı mı?” Ayşe Hanım arabayı hazırladı; hastaneye giderken Elif, Kemal’in elini sıkıyordu; her kasılmada Kemal’in yüzü geriliyor, sanki acıyı o da hissediyordu. “Nefes… yavaş.” “Ya bir şey olursa?” Kemal alnını sildi: “Olmayacak—en iyi doktorlar bekliyor.” “Arda sağlıklı doğacak.” “Arda mı?” dedi Elif. Kemal kızardı: “Özür… geçen gün isimlere bakarken gördüm; Arda ‘güçlü ve asil’ demek.” Elif acının arasında gülümsedi: “Arda Kaya—güzel isim.”
On iki saat süren doğum boyunca Kemal bir an bile ayrılmadı; hemşireler onu baba sandı—Kemal düzeltmedi. Prenatal pozisyon zor dendiğinde Kemal bembeyaz: “Ne gerekiyorsa yapın—ikisi de kurtulsun.” Sabah dokuzda Arda’nın çığlığı odayı doldurdu; Elif gözyaşlarıyla bebeği kucağına aldı—minik yüz, annesinin gözleri, annesinin burnu. “Yaklaşın,” dedi yorgunca; “O sizi bekliyor.” Kemal tereddütle yaklaştı; “Çok küçük,” diye fısıldadı; “ve mükemmel.” Bebeğin minik eli Kemal’in parmağına tutundu; güçlü işadamının gözlerinden yaş süzüldü: “Merhaba Arda… ben—ben Kemal Amcan.”
Altı yıl hızlı geçti. Arda Emirgan’daki köşkte neşe ve kahkaha dolu bir çocuk olarak büyüdü; her sabah “Baba” diye Kemal’i uyandırıyor; kahvaltıda yanına oturuyor; akşamları masal dinliyordu. Kemal değişmişti; artık eve erken geliyor, hafta sonları Arda’yı Belgrad Ormanı’na götürüyor, bisiklet öğretiyordu; toplantılarda Arda’nın videolarını gururla gösteriyordu. Elif peyzaj mimarlığı ofisini açmış, Kemal’in desteğiyle küçük başlayan iş İstanbul’un prestijli projelerini alır olmuştu. Elif her akşam salonda oyun oynayan baba oğula bakıp “Anne geldi!” diye koşan Arda’nın kollarında esen bir huzuru buluyordu.
Bir okul gösterisinde öğretmen: “Arda, baban ne iş yapıyor?” Arda hiç düşünmeden: “Babam çok güçlü—koca binalar yapıyor ve herkese yardım ediyor.” Kemal’in gözleri doldu; Elif elini sıkıp sustu. Eve dönerken Kemal sessizdi: “Üzüldünüz mü—‘Baba’ dediği için?” “Mutlu oldum,” dedi Kemal; “ama hak etmiyorum.” Elif arabayı durdurdu: “Kemal—sen altı yıldır her gece kabuslarında yanındasın; ilk adımında, ilk kelimesinde, ilk gününde… Sen onun babasısın; kan bağından çok daha güçlü bir bağla.” Kemal’in elleri titredi: “Ya bir gün gerçeği öğrenirse—benden nefret ederse?” Elif kararlıydı: “Gerçek şu—sen onu Mert’ten daha çok seviyorsun; onun için her şeyini feda edebilirsin. Bu gerçek yeterli değil mi?” O gece ilk kez Kemal, Elif’i öptü—hafif, tereddütlü ama içten. Altı yıllık sessiz aşk dile geldi.
Bu sırada Karahan malikanesinde fırtına: Selin’in kısırlığı ortaya çıkınca Mert deliye dönmüş; Ahmet Arman damadına soğuk davranıyor, “erkek torun” baskısı; Mert geceleri bar, sabaha karşı eve; Selin antidepresanlarla ayakta. Bir gün Mert sosyal medyada bir fotoğraf gördü: Arda’nın doğum günü partisi—çocuk Kemal’in sırtında, ikisi gülüyor; Elif pasta kesiyor. Mükemmel bir aile tablosu. “Benim oğlum, benim kanım o!” diye bağırdı Mert; bardak duvara fırladı. “Altı yıl oldu Mert,” dedi Selin; “Artık çok geç.” “Geç değil,” diye telefonla avukat: “Davayı yeniden açacağız—baba hakları, DNA testi.” Selin yorgun: “Baban iflas etti—babam da seni desteklemeyecek. Torun veremeyen damatsın.” Karahan İmparatorluğu çökmüştü; yanlış yatırımlar, Kemal’e karşı kaybedilen ihaleler, lüks… Mert her şeyini kaybetmişti; şimdi Selin’in babasının lütfuyla yaşıyordu. “O çocuk benim,” diye tekrarladı; ama sesi çaresizdi.
Mert barlara gidip içti; sabaha karşı telefonda Kemal: “Seni uyarmak istedim. Arda’nın velayetini resmi olarak üzerime alıyorum. Elif ile evleneceğiz. Oğlun artık benim oğlum olacak—yasal olarak da, kalben de.” Mert telefonu yere attı; evde Selin uyku haplarıyla sızmış; yalnızlık ve pişmanlık içini kemiriyordu. Reddettiği bebek başkasının oğlu olmuş; terk ettiği kadın mutlu; kendisi ise hiçbir şey.
Haz duygusunu yitirmiş bir öfkeyle tefecilere giden Mert, yeraltı dünyasının Yakup Reis’iyle korkunç bir anlaşma yaptı: %100 faiz, 3 ay vade; ödemezse her şeyini kaybedecekti. Parasını alır almaz en pahalı avukatları tuttu: “Babalık davası açıyorum; DNA testi istiyorum.” Haber bomba gibi patladı: “Karahan varisi için savaşıyor—terk ettiği oğlunu geri istiyor.” Elif haberleri izlerken elleri titredi; Arda gelip “Anne neden ağlıyorsun?” diye sarıldı. “Hiç, canım,” dedi Elif; “Gözüme bir şey kaçtı.” “Babam nerede? Ona söyleyelim seni üzeni.” Arda hâlâ gerçeği bilmiyordu.
Kemal kısa ve sert: “Endişelenmeyin; en iyi avukatlar bizimle.” “Ya DNA testi?” Elif titriyordu; Kemal onu kollarına aldı: “Vermeyeceğiz. Ne olursa olsun o bizim oğlumuz; altı yıldır ben büyüttüm.” Ertesi gün avukat geldi: “Durum karmaşık. Mert biyolojik baba—yasal hakları var. Ama altı yıl ilgilenmemesi lehimize. Yine de… hâkim babanın haklarına önem verebilir.” Elif ayağa kalktı: “O adam beni yedi aylık hamileyken terk etti; ‘bebeği aldır’ dedi. Nasıl hakkı olabilir?” Avukat: “Hukuk farklı işler; hazırlıklı olmalıyız.”
Gece Arda’nın odasında Kemal masal: “Bir varmış, bir yokmuş… Cesur bir prens varmış; küçük bir bebeği kötü ejderhadan kurtarmış.” Arda gülümsedi: “Babacığım sen misin o prens?” Kemal’in gözleri doldu: “Belki de, oğlum… belki de.” Arda uyuduktan sonra salonda Elif ve Kemal: “Evlenmeliyiz,” dedi Kemal aniden; “Dava güçlensin—resmen Arda’nın babası olmalıyım.” Elif şaşkın: “Bu çok ani.” Kemal elini tuttu: “Elif—seni seviyorum; altı yıldır. İlk günden beri Arda’yı oğlum gibi görüyorum. Bu evlilik sadece kâğıt üzerinde olmayacak; gerçek bir aile olacağız—zaten öyleyiz.” Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü: “Ben de seni seviyorum… ama bu şekilde mecburiyetten…” Kemal öptü: “Mecburiyet değil, aşk. Sadece zamanlama kötü—ama bekleyemeyiz; Mert her şeyi yapabilir.”
İki gün sonra nikâh kıyıldı; yalnızca Ayşe Hanım ve avukat şahit. Arda yeni elbisesiyle: “Artık gerçek aileyiz değil mi baba?” Kemal onu kucağına aldı: “Evet oğlum—gerçek aileyiz.” Mert nikâh haberini alınca ofisi yerle bir etti: “Oğlumu çaldılar!” “Acil duruşma—velayet, DNA testi!” Yakup Reis daha fazla para istedi; “Karşılığı ağır olacak” dedi; Mert tereddüt etmeden kabul etti. O akşam Selin valizle: “Babamın evine gidiyorum; bu deliliğini izleyemem.” “Git,” dedi Mert; “Zaten işime yaramıyorsun—çocuk bile veremiyorsun.” Selin döndü; yüzünde garip bir ifade: “Bir şey söyleyeceğim… iyi dinle—o çocuk…” durdu; başını salladı: “Boşver; kendin öğreneceksin.” Gitti.
Mahkeme salonunda Elif’in dizleri titriyordu; Arda Ayşe Hanım’a bırakılmıştı—bu gerginliği yaşamasını istemiyorlardı. Kemal elini sıkıca tutuyor; gözleri kararlı. Karşıda Mert—takım elbisesi eski şıklığını yitirmiş, yüzünde yorgunluk; yanında pahalı, acımasız görünümlü üç avukat. Hakim Mehmet Bey, altmışlarında ciddi; dosyalara kaşları çatık: “Karahan ve Demir davası—babalık hakkı ve velayet talebi.”
Davacı tarafta Mert’in avukatı—uzun boylu, keskin bakışlı bir kadın: “Sayın hâkim, müvekkilim altı yıl önce genç ve tecrübesizken hata yapmıştır; eşini boşamıştır ama şimdi pişmandır. Oğlunu tanımak, babalık yapmak istiyor—yasal ve ahlaki hakkıdır. DNA testi talep ediyoruz; çocuğun Karahan soyundan olduğunu kanıtladığımızda en azından görüşme hakkı olmalı.” Elif fısıldadı: “Yalan söylüyor”—Kemal sakin ol işareti yaptı.
Elif’in avukatı sakin ama etkili konuştu: “Sayın hâkim, elimizde kanıtlar var; mesajlar, ses kayıtları. Bay Karahan, hamile eşine ‘bebeği aldır’ demiş; ‘Bu bebek engel’ demiş. Yedi aylık hamile kadını sokağa atmış; nafaka vermemiş. Altı yıl boyunca bir kez olsun aramamış. Bakın—doğumdan üç gün önce bile Elif Hanım’a mesaj: ‘Hâlâ vakit var—kurtul o bebekten.’ Bu mu pişman bir baba?” Salon sessizleşti; Mert’in yüzü kıpkırmızı.
Hâkim, Kemal’e döndü: “Bay Demir—siz ne zaman dahil oldunuz?” Kemal dimdik: “Elif Hanım hastaneye kaldırıldığında—babasına olan borcumu ödemek için.” Sesi yumuşadı: “Sonra Arda’yı gördüm; o minik, kimsesiz bebeği… elimden geleni yapmak istedim.” “Yani biyolojik baba değilsiniz?” “Hayır—ama altı yıldır onun hayatındayım; ilk adımında, ilk kelimesinde, okuldaki ilk gününde, her kabusunda, her mutluluğunda… Bana ‘baba’ diyor; çünkü başka baba tanımıyor.” Mert ayağa fırladı: “O benim oğlum—benim kanım!” Hâkim tokmağı vurdu: “Susun Bay Karahan—sıranız gelecek.”
Kemal devam etti: “Geçen hafta Arda hastalandı; kırk derece ateş—üç gece başında bekledim. ‘Baba, ölecek miyim?’ diye sordu. ‘Asla oğlum,’ dedim; ‘Ben buradayım.’ İyileşene kadar elini bırakmadım. İşte babalık budur—kan bağı değil.”
Ara verildiğinde koridorda Selin Arman göründü; herkes şaşkın. Kadın doğruca hâkimin odasına girdi; on beş dakika sonra çıkarken gözleri kızarmıştı; Mert’e bakmadan geçti. Duruşma devam etti; hâkim ciddi: “Selin Arman’ın ifadesini aldım—çok önemli.” Mert’in avukatı: “İtiraz—tanık listesinde yoktu.” Hâkim: “Kendisi gönüllü geldi; söyledikleri mühim.” Hâkim okudu: “Selin Hanım diyor ki: ‘Mert bana defalarca söyledi—o bebeği sadece imaj için istiyor; Karahan soyunu devam ettirmek için; sevgiden, baba olmak istemekten değil. Benden çocuk alamayınca aklına geldi.’” Salonda uğultu; Mert bağırdı: “Yalan! Karım neden yapsın?” Hâkim devam etti: “Ayrıca Yakup Reis’ten borç aldığınızı, kumar borçlarınız olduğunu söylüyor. Çocuğu almanın gerçek sebebi—Demir ailesinden tazminat?” Bomba patlamıştı; Mert’in avukatları bile şaşkın. Mert kekeledi: “Bu özel hayatım—davaya ilgisi yok.” Hâkim sert: “Var Bay Karahan—bir çocuğun geleceği söz konusu; maddi durumunuz, borçlarınız, yaşam tarzınız önemli.”
Elif’in avukatı bir kanıt daha sundu: Arda’nın öğretmeninden mektup: “Arda Demir çok mutlu bir çocuk; babası Kemal Bey her etkinliğe katılır; anne ve babası uyumlu ve sevgi dolu; eksik yok.” Hâkim Mert’e: “Bay Karahan—çocuğunuzun okulu nerede?” Mert sustu; bilmiyordu. “Kaç yaşında?” “Altı,” dedi Elif soğuk; “Altı yaşında ve en sevdiği renk mavi; en sevdiği yemek köfte; uyumadan önce masal sever. Bunları bilmiyorsunuz çünkü hiç ilgilenmediniz.”
Hâkim derin nefes aldı: “Kararımı açıklayacağım.” Herkes nefesini tuttu. “DNA testine gerek görmüyorum. Babalık kan bağından ibaret değildir. Bay Karahan—altı yıl boyunca bu çocuğu reddetmişsiniz. Bay Demir ise onu evlat edinmiş, sevmiş, korumuş.” Mert’in dizleri titredi. “Arda Demir’in velayeti annesi Elif Demir’de kalacak. Kemal Demir resmi olarak üvey baba; Bay Karahan’ın çocukla görüşmesi yasaklanmıştır.” Hâkim duraksadı: “Bay Karahan’ın mali durumu, borçları ve yaşam tarzı çocuk için risk teşkil ediyor; yaklaşma yasağı da veriyorum.”
Mert yere yığıldı; her şeyi kaybetmişti—oğlunu, gururunu, geleceğini. Avukatları kaldırmaya çalışırken Elif ve Kemal sessizce çıktı. Koridorda Elif ağladı—rahatlama, sevinç ve yorgunluk: “Bitti.” Kemal onu kollarına aldı: “Artık bizim—sonsuza kadar.” Elif başını kaldırdı: “Selin neden yaptı?” Kemal omuz silkti: “Belki vicdan… ya da Mert’ten intikam.”
Eve vardıklarında Arda kapıda: “Anne, baba—kazandık mı?” Kemal onu havaya kaldırdı: “Evet oğlum—artık kimse seni bizden alamaz.” O gece ilk kez Kemal gerçek bir babanın huzurunu hissetti; onları birleştiren kan değil, sevgi, fedakârlık ve seçimdi.
Mahkeme salonundan çıkarken Mert’in bakışları boşluğa dalmıştı; avukatlar koluna girmeseler yığılacaktı. Dışarıda gazeteciler bekliyordu ama Mert onları görmedi; kulakları uğulduyor, gözleri bulanıktı. Yedi yıl önce her şeye sahipti: güzel bir eş, yolda bir bebek, servet, itibar. Şimdi elleri boş; kendi seçimleriyle inşa ettiği yıkımın ortasında yapayalnız.
Elif ve Kemal eve vardığında Arda bahçede Ayşe Hanım’la oynuyordu; “Anne, baba!” diye koşup ikisine sarıldı. O küçük kolların sıcaklığı, masum sevgi Elif’in tüm yaralarına merhem oldu. “Artık kimse seni alamaz bizden yavrucuğum,” diye fısıldadı.
Yemekte Arda durgundu; Kemal fark etti: “Ne oldu oğlum?” “Baba… benim başka bir babam var mı?” Elif’in kalbi durdu; Kemal sakin: “Neden soruyorsun?” “Okulda Emre dedi ki… ‘Hakim benim için karar vermiş; gerçek babam sen değilmişsin.’” Arda’nın gözleri doldu: “Ama sen benim babamsın; başkasını istemiyorum.” Kemal onu kucağına alıp gözlerinin içine baktı: “Dinle beni Arda—evet, seni dünyaya getiren başka biri var. Ama baba olmak kan değildir; baba olmak her gece başında beklemek, ilk adımında tutmak, düştüğünde kaldırmaktır. Ben senin babanım—her zaman da olacağım.” “Seni en çok kim seviyor?” diye sordu Elif. Arda düşünmeden cevapladı: “Babam ve sen.” “İşte gerçek bu,” dedi Elif; “Sevgi gerçektir—gerisi önemli değil.”
Ertesi sabah gazetelerde manşet: “Demir ailesi kazandı—Karahan reddedildi.” Elif okurken içinde garip bir boşluk: Zafer değil, hüzün—Mert için ve Arda için. Bir gün büyüyüp gerçeği öğrenecek: Biyolojik babasının onu istemediğini. O sırada Selin Arman’dan mesaj: “Tebrikler Elif. Arda şanslı—Kemal gibi bir babası var. Mert ise kendi cezasını yaşıyor. Boşanıyorum—belki hepimiz için en iyisi.” İki hafta sonra beklenmedik haber: Mert hastaneye kaldırılmış—alkol koması; Yakup Reis’in adamları borçlar yüzünden dövmüş. Elif tereddüt etti: “Gitmeli miyim?” Kemal şaşkın: “Neden?” “Arda bir gün soracak—babası ne oldu diye. En azından ‘denedim’ diyebilmek istiyorum.” Kemal: “Anladım—yalnız gitmene izin vermem.”
Mert’i yoğun bakımda buldular; yüzü tanınmayacak halde. Doktor: kritik—karaciğer yetmezliği, iç kanama. “Yakını var mı?” “Hayır,” dedi Elif; “kimsesi yok artık.” Mert gözlerini açtığında Elif’i gördü: şaşkınlık, utanç, pişmanlık. “Neden… geldin?” “Çünkü Arda’nın babası ölürken yalnız kalmasını istemedim,” dedi Elif; “Her ne kadar onu reddetsen de o senin kanın. Bir gün soracak; ‘Baban yalnız ölmedi’ diyeceğim.” Mert’in gözlerinden yaşlar: “Aptaldım… her şeyi kaybettim… seni, Arda’yı, hayatımı…” Öksürdü; kan geldi; hemşireler koşuşturdu.
Bir saat sonra doktor: “Kendine geldi—sizi görmek istiyor.” Yanına girdiler; Mert Kemal’e baktı: “Teşekkür ederim… Arda’ya baba olduğun için. Ben yapamadım; ama sen iyi bir babasın.” Kemal’in çenesi kasıldı; yıllarca nefret etmişti ama şimdi sadece acıma. “Arda mutlu—iyi bir çocuk. Sana benziyor biraz; inatçı ve güçlü.” Mert acı gülümseme: “Ona… söyleyin—üzgün olduğumu; ve gurur duyduğumu. Sizin oğlunuz olduğu için gurur duyuyorum.” Sesi kesildi; monitörler çılgınca öttü; doktorlar yetişti ama çok geçti. Mert Karahan, 38 yaşında yapayalnız öldü. Cenazesine kimse gelmedi; Selin yurt dışındaydı; ailesi yok; eski dostlar yüz çevirmişti. Sadece Elif, Kemal ve Ayşe Hanım. Mezar başında Elif: “Arda büyüdüğünde babasının son sözlerini söyleyeceğim—gurur duyduğunu. Belki bu onun için yeterli olur.”
Üç ay sonra Arda’nın yedinci yaş günü; bahçe çocuk sesleri, pasta, balonlar. Elif ve Kemal el ele otururken Elif karnına dokundu: “Kemal—sana bir şey söylemem gerek.” Kemal merakla baktı; Elif gülümsedi: “Hamileyim. İki aylık—Arda’nın kardeşi olacak.” Kemal’in gözleri büyüdü; Elif’i kollarına alıp döndürdü: “Gerçekten mi? Bizim bebeğimiz!” “Evet—bu sefer başından beri birlikte olacağız. Sen, ben, Arda ve yeni bebeğimiz—gerçek bir aile.” Kemal mutluluktan ağladı; hayatında ilk kez kalbi bu kadar doluydu. Arda koştu: “Anne, baba—neden ağlıyorsunuz?” Kemal onu kucağına aldı: “Mutluluktan, oğlum—kardeşin olacak.” Arda’nın yüzü ışıldadı: “Gerçekten mi? Ona bisiklet sürmeyi ben öğreteceğim!”
Akşam aile sofrasında Elif düşündü: Hayat onları acı, terk edilme ve mücadele yollarından geçirmişti—ama sonunda tüm bu zorluklar onları bu masaya, bu mutluluğa getirmişti. Mert belki de bir konuda haklıydı: Arda gerçekten şanslıydı—onu seven, koruyan, değer veren bir babası vardı. Kan bağı değil, gönül bağıydı onları birleştiren.
Kemal o gece Arda’yı yatırırken çocuk sordu: “Baba—beni hep sevecek misin? Yeni bebek gelince de?” Kemal oğlunun başını okşadı: “Seni her zaman seveceğim Arda—sen benim ilk oğlumsun; bana baba olmayı öğreten sensin. Yeni kardeşin gelince birlikte koruyacağız onu—tamam mı?” “Tamam baba—seni seviyorum.” Arda’nın gözleri kapanırken Kemal fısıldadı: “Ben de seni seviyorum, oğlum—her şeyden çok.” Kapıda Elif izliyordu—gözleri yaşlı ama bunlar mutluluk gözyaşlarıydı. Bazen hayatın en güzel hediyeleri en zor yollardan gelirdi. Onlar bir aile olmuştu—kanla değil, sevgiyle, fedakârlıkla ve seçimle. Bu, her şeyden daha güçlüydü.
Ve bu hikâye bize sert bir gerçeği hatırlatıyor: Bazen en büyük kayıplarımız, en büyük kazanımlarımızın başlangıcıdır. Elif terk edildiğinde, aşağılandığında, her şeyini kaybettiğinde dünyası yıkılmıştı; ama yıkıntılardan çok daha güçlü bir kadın, çok daha mutlu bir anne doğdu. Kemal’in hikâyesi ise başka bir ders: Gerçek baba olmak kan bağıyla değil, sevgi ve sorumlulukla olur. O Arda’ya DNA vermedi; hayatını verdi. Her gözyaşında, her gülüşte, her korkuda yanında durdu. Belki hepimizin hayatında böyle kahramanlar var—kanımızdan olmasa da canımızdan olan insanlar. Onların değerini bilirsek, Mert gibi kaybetmeden fark ederiz.
Bu bir annenin mücadelesi ve hayatın sunduğu ikinci şansların kanıtı. Bir yerlerde bir Elif varsa—terk edilmiş, umutsuz, yalnız—belki bu hikâye ona güç verir. Unutmayın: Bazen bir hikâye bir hayat kurtarır; bazen bir umut, bir canı yeniden yakar.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





