Harem Duvarları Arasında Kalan Yemin: Padişahın Kalbindeki Kimliksiz Gölgeler
Yıl 1485. İstanbul’un Topkapı Sarayı’ndan çok uzakta, Ramazanoğulları Beyliği’ne ait, ihtişamlı ama sade bir konakta, Ayşe Hatun, sandığına son kez baktı. Gözlerinde ne bir isyan ne de bir gözyaşı vardı; sadece kadim bir hüznün sessizliği.
Müteveffa dedesi ve babası, hanedanlarının geleceğini bu evlilik üzerine kurmuşlardı. Yıllardır süren siyasi hesaplar, ittifaklar ve sözler, Ayşe’nin omuzlarına yüklenmiş, onu bir devletin parçası haline getirmişti. O, bir sevda gelini değil, iki büyük gücün köprüsü olacaktı.
İki yıl önceydi. Ayşe, ipek kaftanı içinde, saraydan gelecek müjdeyi beklerken, atların kişnemesi yerine, amcasının konağın sessiz dehlizlerinde yankılanan sert adımlarını duydu.
Babası, Ramazan Bey, divan odasından çıktığında yüzü kireç gibiydi. Yüksek soylu bir Türk Beyi’nin gururu, Devleti Âliyye’nin verdiği kararla paramparça olmuştu.
“Ayşe,” dedi babası, sesi alışılmadık derecede sakindi, “Hanedanlık usulü değişti. Ulu Hünkâr Fatih Sultan Mehmet, merhum, hanedanın gücünü tek bir merkezde toplama kararı aldı. Artık Beylikler ve soylu Türk aileleri ile evlilik bağı kurulmayacak.”
Ayşe’nin kalbi göğsünde bir an durdu. Yıllardır hazırlandığı, onuruna yaraşır hayat, bir fermanla silinmişti. Bu, sadece bir düğünün iptali değil, asil kanlarının, soyunun, Devlete sunduğu onurun geri çevrilmesiydi.
“Bunun manası nedir, babam?” diye sordu Ayşe. Sesi titrek değildi. Soylu bir kadının vakarıyla sormuştu.
Babası, ağır adımlarla pencereye yürüdü. “Manası şudur ki kızım; Ulu Hünkâr’ın dehası, başka bir yolu seçmiştir. Hanedan gücünü, dünürlük yoluyla başka bir aileye pay etmek istemez. Akrabalık bağı kurulan her aile, yarın tahtta hak iddia eder. Fatih, devleti sadece kendi kanına emanet etmek ister.”
Ramazan Bey, derin bir iç çekti. “Bizim kanımız temizdir. Sadakatimiz bellidir. Ama siyaset, sadakat tanımaz. Bu karar, Devlete hizmetin yeni yoludur. Kaderin kararıdır.”
Ayşe, o an babasının yüzünde gördü asil Türk beyinin acısını. Onur kırılmıştı ama isyan yoktu. Çünkü Osmanlı Beyi için onurdan daha büyük bir değer vardı: Devletin Bekası.
Ayşe, o günden sonra sandığındaki ipekleri kapattı. Tahtın kenarından çekilmişti. Onun hikâyesi, Osmanlı’nın kuruluş yıllarındaki eski usulün son sayfalarıydı.
Ancak Saray’ın ardındaki dünyada, yeni bir hikâye başlıyordu. Ayşe’nin kaybettiği yer, kimliksiz gölgelerin vatanı oluyordu: Harem.
Harem’in o kutsal ve gizemli duvarları arasında, binlerce mil öteden, farklı kültürlerden zorla ya da isteyerek getirilmiş yüzlerce kadın yaşardı. Onlar, soylu değillerdi. Arkalarında hanedan, toprağa kök salmış bir aile, ya da iddia edilecek bir mal varlığı yoktu. Onların tek kimliği, “cariye” olmalarıydı.
Fatih’in politikası buydu: Padişah, köle statüsünde olan, ailesi ve geçmişi silinmiş bu kadınlardan meşru olarak çocuk sahibi olabilirdi. Bu kadınların en önemli özelliği kimliksiz olmalarıydı. Güçlü bir Beylik kızı, düştüğü toprağı geri isterdi; kimliksiz bir kadın ise sadece hayatta kalmayı ve onurunu korumayı.
Bu sistemde, soylu kanın verdiği siyasi risk sıfırlanıyordu.
Saray’ın en derin dehlizlerinde, Ayşe Hatun’dan birkaç yıl sonra gelen ve yeni düzenin ilk nesillerinden olan Gülbahar’ın hikâyesi başlar.
Gülbahar, Karadeniz’in kuzeyinden koparılıp getirilmişti. Adını, lisanını, çocukluğunu geride bırakmıştı. Saray’a adım attığında, adeta yeniden doğdu. Ona yeni bir isim verildi, yeni bir dil öğretildi. Kuran, musiki, devlet âdâbı… Saray, onları devletin istediği şekilde, vakur ve itaatkâr kadınlar olarak yeniden şekillendiriyordu.
Bu, Gülbahar’ın ilk büyük fedakârlığı oldu: Kimliğini, kaderine karşı verdiği bir haraç gibi Saray’a teslim etti. Artık o, annesi Valide Sultan olacak bir şehzade doğurma görevine adanmış bir Osmanlı kadınıydı.
Gülbahar’ın amacı basitti: Sadece hayatta kalmak ve çocuğunun hayatını güvenceye almak.
Yıllar geçtikçe Gülbahar, Harem’de zekâsıyla, sabır ve patience ile öne çıktı. Padişahın iltifatına mazhar oldu, bir şehzade doğurdu ve Haseki (Sultan’ın özel gözdesi) unvanını aldı.
Haseki olunca, diğer cariyelerin arasından sıyrıldı. Artık köle değildi, bir annenin onuruna sahipti. Ancak hukuken, hâlâ padişahın malıydı. Nikâhı kıyılmamıştı.
Bu durum, Harem’deki tüm kadınların yazılı olmayan kuralıydı. Onlar, hanedanın kanını taşıyan prensler doğururlar, ama hiçbir zaman hanedana dünür olamazlardı.
Bu düzen, Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar, yaklaşık 80 yıl boyunca mutlak bir dignity ve loyalty içinde sürdü. Ta ki, o Ukraynalı cariye, Hürrem, Saray’a adım atana kadar.
Gülbahar, Hürrem’in Saray’a gelişini ve yükselişini dehşetle izledi. Hürrem, sadece padişahın kalbini fethetmekle kalmadı, aynı zamanda Osmanlı tarihinin en büyük siyasi tabusunu yıktı.
Hürrem Sultan’a nikâh kıyılması…
Bu haber, Saray’da bir şok dalgası yarattı. Devlet ricali, bu duruma büyük bir tepki gösterdi. Fatih’in fermanı, yüz yıllık merkezileşme politikası, hukuken köle statüsündeki bir kadının, padişahın resmi eşi olmasıyla alt üst edilmişti.
Gülbahar, o an anladı. Fatih’in korktuğu risk, dışarıdan gelmiyordu. Tehlike, Harem’in ta kendisinden filizleniyordu.
Soyluluk bağı olmayan, toprak ve ordu gücü talep etmesi mümkün olmayan bu kadınlar, Ayşe Hatun gibi dışarıdan gelen onuru değil, içeriden gelen mutlak gücü arzulamaya başlamışlardı.
Onlar kimliksizdi, evet. Ama kimliksiz olmak, onlara kaybettikleri her şeyin intikamını alma hırsı veriyordu. Onlar, kocalarının ve çocuklarının kaderleri üzerinde söz sahibi olarak, kaybedilen toprakların değil, kaybedilen onurlarının peşine düşmüşlerdi.
Hürrem’in başlattığı bu dönüşüm, sadece bir aşk hikâyesi değildi; bu, Kadınlar Saltanatı denilen, İmparatorluğun kaderini kökten değiştirecek bir siyasi devrimin başlangıcıydı.
Gülbahar, şehzadesinin büyüyüp sancak beyliğine atanmasıyla, annelik görevinin siyasi bir role dönüştüğünü fark etti. O artık sadece bir ana değil, oğlunun taht yolundaki en güçlü savunucusuydu.
Harem, artık sadece bir ikametgâh değil, diplomatik bir merkezdi.
Gülbahar, Hürrem’in açtığı yoldan giderek dış siyasetle ilgilenmeye başladı. Venedik elçileriyle mektuplaşmalar, Lehistan’a gönderilen hediyeler, vezirlerle yapılan gizli görüşmeler… Lisanı ve kültürü farklıydı, ama loyalty ve duty ona, Devletin iç işleyişine müdahale etme cüretini veriyordu.
Tarih, Gülbahar’ı da eleştirecekti. Çünkü bu nüfuz, kardeş katli gibi taht mücadelelerindeki acımasız kararları desteklemeye kadar uzanacaktı. Bir anne, oğlunun tahta çıkması için diğer şehzadelerin ortadan kaldırılmasını desteklediğinde, bu artık siyasi bir sacrifice haline geliyordu. Oysa Fatih’in kimliksiz kadınlardan beklentisi, sadece itaatkâr çocuklar doğurmaktı.
Ancak Gülbahar’ın gözünden bakıldığında bu, onursuzluk değildi. Bu, oğlunun ve dolayısıyla Devletin istikrarını sağlamaktı. Bu, Harem’de öğrenilen yeni bir onur biçimiydi: Hayatta kalmak için güce sahip olmak.
Yıllar akıp geçti. Gülbahar, hayatta kalma savaşını kazanarak Valide Sultan (Padişah Annesi) makamına erişti. Artık Saray’ın en güçlü kadınıydı. Sözü, vezirlerin sözünden üstündü.
Oğlu, padişah olarak tahta oturduğunda, Gülbahar, Saray’ın kulesinden İstanbul’a bakıyordu. Şehrin minareleri, onun gençliğinde bıraktığı topraklardan çok farklıydı. Ama bu şehir, onun yeni vatanıydı.
Fatih, siyasi gücü Anadolu Beylikleri’nden almıştı. Ama bu gücü, cariyelerin eline bırakmıştı. Hanedanın 36 padişahından sadece birinin annesi Türk’tü. Diğer 35’i, Gülbahar gibi, kimliğini feda etmiş yabancı kökenli kadınlardı.
Bu, bir pişmanlık mıydı?
Belki de. Çünkü Valide Sultanlar ve Haseki Sultanlar, Osmanlı’nın iç ve dış ilişkilerine büyük etki gösterdi. Bu kadınların nüfuzu, bazı tarihçiler tarafından İmparatorluğun zayıflamasının nedeni olarak gösterilecekti. Onlara göre bu kadınlar, taht kavgalarını körükledi, iç karışıklıkları artırdı.
Gülbahar ise, vicdanında başka bir hesaplaşma yaşıyordu. O, gücün peşinde koşarken, Fatih’in en büyük fermanını bozmuştu.
Bir akşam, küçük torunu yanına gelip sordu: “Büyükanne, biz neden Harem’deyiz? Neden Türk prensesleri gibi değiliz?”
Gülbahar, elini torununun başının üzerine koydu. “Biz,” dedi, “Devletin çelikten çekirdeğiyiz. Kimliksiz geldik ki, kalbimiz yalnızca Devlete ait olsun. Ama unutma evlat, bir kadın kendi onurunu kaybettiğinde, o onurun gücünü Saray’ın duvarları arasında arar. Ve aradığında, onu bulur.”
Bu cevapta, asırlar süren bir siyasi tarihin özeti vardı.
Gülbahar, bir hekimin şerbetiyle ya da bir Yeniçeri kılıcıyla ölmedi. Yatağında, dignity içinde yaşlandı. Son nefesini verirken, gözleri gökyüzündeydi.
O, Fatih’in kurduğu sistemin ürünüydü; ama aynı zamanda o sistemi aşan iradenin de sembolüydü.
Osmanlı’nın kuruluşundaki aşk ve sadakat evlilikleri, yerini siyasi hesaplara bırakmıştı. Siyasi hesaplar, yerini Harem’den gelen kimliksiz kadınların mutlak gücüne bırakmıştı. Ve bu güç, İmparatorluğun en kritik anlarında, bir hanedanın geleceğini belirleyecekti.
Ayşe Hatun’un kaybettiği o onur, Gülbahar’ın kazandığı o güçle yer değiştirmişti.
Geriye kalan tek soru, Fatih Sultan Mehmet’in o büyük merkezileşme kararının, Hanedan’a yüzlerce yıl sürecek bir güç mü, yoksa bir pişmanlık mı getirdiğiydi.
O kadınlar ki, yurtlarını ve isimlerini feda ettiler, Saray’da bir imparatorluğun kaderine hükmettiler. Onların gölgeleri, Harem’in duvarlarında ebediyen dans edecekti. Bu, Osmanlı’nın en büyük sırrıydı; kimliksizliğin gücü.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






