Harem Kapıları Sessizdi; Valide Hafsa’nın Mührü Devleti Usulca Yönlendirdi

Topkapı Sarayı’nda bazı sabahlar vardır; kuş sesleri bile temkinli uçar.

O sabah da öyleydi. Harem koridorlarında ayak sesleri yumuşak, fısıltılar kısık… Herkesin dili aynı kelimeye varmaktan çekiniyordu:

“Valide…”

Çünkü Valide Sultan’ın kapısından haber gelmişti: Hünkâr, annesinin huzuruna çıkacaktı.

Ben o gün, kapı önündeki alçak sedirin yanında bekleyenlerden biriydim. Adım Neslihan. Sarayda kalfa değil, kâtibeye yakın bir vazifem vardı; mektupların, mühürlerin, vakıf kayıtlarının satır aralarına emanet edilen küçük sırları taşırdım.

Nice defa gördüm: Devletin büyük sözleri, bazen büyük divanlarda değil; bir annenin duasında, bir mektubun kenarında, bir mührün sessizliğinde şekil bulurdu.

O gün Valide Sultan’ın kapısı açıldığında içeriden yayılan koku bana çocukluğumu hatırlattı: gül suyu, eski kâğıt, hafif bir amber… İçerideki sükûnet, dışarıdaki fırtınayı bastıran türdendi.

Ve ben, çok sonra anladım: Bizim “Kadınlar Saltanatı” dediğimiz o uzun ve entrikalı devrin kapısı, işte bu sükûnetle aralandı.

Ne bir isyanla, ne bir bağırışla…

Bir annenin makamıyla.

Bir Valide’nin adaletiyle.

Bir Haseki’nin cesaretiyle.

Ve zamanın, insanları mecbur bıraktığı tercihlerle.

Eskiler “Kadınlar Saltanatı” dediğinde herkesin aklına entrika gelir.

Elbette saray, her devirde bir sırlar bahçesidir. Ama ben gördüm ki bu dönemi asıl başlatan, sadece kıskançlıklar ya da oyunlar değildi.

Devlet büyüktü. Sınırlar genişti. Seferler uzun sürerdi. Padişah bazen aylarca, bazen yıllarca payitahttan uzakta olurdu.

İşte o vakit, içeride düzeni kim tutacaktı?

Kim, sarayın nabzını dinleyecek; kimin yüzünde fitne, kimin sözünde sadakat var ayırt edecekti?

Sarayın içi boşluk kaldırmaz. Hele harem… Hele hanedan…

O boşluğu bazen sadrazam doldurur, bazen şeyhülislam; bazen de padişahın en yakını: annesi.

Bizim hikâyemiz de “ilk Valide Sultan” denilince adı anılan Ayşe Hafsa Sultan ile başlar.

Ben onu ilk gördüğümde, gözlerindeki bakış beni şaşırtmıştı: Ne sertti ne yumuşak… İkisinin tam ortasında, insanı terbiye eden bir duruş vardı.

Sanki “dünya geçer, ama haysiyet kalır” der gibiydi.

Hafsa Sultan’ın kökeni sarayda bile bazen fısıltıyla konuşulurdu.

Kimi “Ayşe Hafsa bint Abdülmuin” diye kayıtlara bakar, onun saraya cariye olarak girmiş olabileceğini söylerdi.

Kimi de “Kırım Hanı Mengli Giray’ın kızıydı” derdi.

Ben bu sözleri çok işittim.

Ama Valide Sultan’ın yanında insan şunu öğreniyor: Bir kadının kökeni, bazen nereden geldiğinden çok, neye dönüştüğüdür.

O, henüz küçücük yaşlarda, devlet büyüklerinin ortak görüşüyle Şehzade Selim’le nikâhlanmıştı. Gelin alayıyla Trabzon’a varmış, gençliğini Selim’in sancak beyi olduğu o şehirde geçirmişti.

Trabzon’un rüzgârını, Karadeniz’in keskinliğini içinde taşıyan bir hanım…

Belki de bu yüzden, sarayda nice hanımın yapamadığını yaptı: Yoklukla baş etmeyi öğrendi.

Çünkü Selim Han, vatan aşkıyla seferden sefere koşardı. O ise ardında kalır, hasretle yaşardı.

Ama hasreti bir zayıflık gibi taşımadı.

Hasreti bir güç gibi terbiye etti.

6 Kasım 1494 günü, onun hayatındaki en saadetli günlerden biriydi.

O gün, yıllar sonra batının “Muhteşem” diye anacağı şehzade dünyaya geldi: Süleyman.

Ben bunu elbette görmedim; ben saraya daha sonra girdim. Lakin Valide’nin mektuplarını, arşivden çıkan kayıtları, Manisa vakfiyelerinin satırlarını defalarca okudum.

Ve her satırda aynı duygu vardı:

Bir anne, bir evladı büyütürken sadece etini, kemiğini büyütmez.

Aklını, adabını, sabrını da büyütür.

Hafsa Sultan, uzun yıllar Manisa’da yaşadı.

Orada cami yaptırdı.

Medrese, mektep…

İşletilmesi için vakıf kurdu.

“Aylık şu kadar akçe alıyordu” denir ya… Evet, alıyordu.

Ama o paranın büyük kısmını hayır işine harcadı.

Bunu “gösteriş” diye değil, “hatıra” diye yaptı.

Çünkü biliyordu: İnsan geçer, ama bıraktığı eser konuşur.

Manisa’da rüzgâr estiğinde hâlâ bazı taşlar dua gibi durur; ben buna inanırım.

Hafsa Sultan’ın en büyük imtihanı, yalnızlık değildi.

En büyük imtihanı, bir şehzadeyi geleceğe hazırlamaktı.

Sarayda nice kişi vardır; çocuğu sever, şefkat gösterir.

Ama bir padişah adayını yetiştirmek, başka bir vazifedir.

Bu; hem merhamet ister, hem ciddiyet.

Hem dua ister, hem tedbir.

Hafsa Sultan’ın oğluna yazdığı mektuplar, benim gibi yazı işine yakın birinin yüreğini bile titretir.

Bir taraftan hasretini dile getirir.

Bir taraftan da seferlerini tebrik eder.

Öyle cümleler vardır ki, bir annenin kalbi ile bir devlet aklı aynı satırda buluşur.

Ben bir mektubun kenarında mühür izini görmüştüm:

“El-müvekkil alallah… Vâlide Sultan Süleyman Şah.”

Bu mühür, bir “ben buradayım” deyişiydi.

Ama aynı zamanda bir “evladım, yükün ağır; ben senin arkandayım” deyişiydi.

1520 yılında Yavuz Sultan Selim Hân vefat ettiğinde, devletin gözü bir anda yeni padişaha çevrildi.

Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığında, Hafsa Sultan da İstanbul’a geldi.

Ve tarihte ilk defa ona “Valide Sultan makamı” uygun görüldü.

İşte o günlerden birini, ben hatırlıyor gibiyim; çünkü saray, böyle büyük değişimlerde aynı anda hem susar hem konuşur.

Kapılar daha sıkı kapanır.

Hizmet daha dikkatli olur.

Sözler daha ölçülü seçilir.

Hünkâr, annesine hürmetkârdı.

Bunu herkes bilirdi.

Fakat bu hürmet, sadece “ana sevgisi” değil, aynı zamanda “akıl danışma” idi.

Valide Sultan, oğluna sık sık telkinde bulunurdu.

Siyasi meselelerde tavsiye verir, fakat bunu hiçbir zaman kötüye kullanmazdı.

Biz, içeride hizmet edenler, bir hanımın gücünün nasıl “zalimlik” olmadan da büyük olabileceğini ondan öğrendik.

Hafsa Sultan’ın nüfuzu, gürültülü değildi.

Sanki bir duvarın içinden akan su gibi… görünmez ama yolu değiştirir.

Kadınlar Saltanatı denen devrin neden başladığını sonradan daha iyi anladım.

Çünkü Hafsa Sultan’la başlayan “Valide’nin ağırlığı”, zamanla sarayın düzeninde bir ölçü oldu.

Hafsa Sultan’ın devrinin sonlarına doğru, Hünkâr’ın eşi Hürrem Sultan’ın nüfuzu artmaya başladı.

Bunu herkes hissederdi.

Hürrem Sultan, padişahla resmî nikâh kıydı. Bu, sarayda alışılmışın dışında bir adım olarak konuşuldu.

Devlet işlerine karışmaya başlaması, kendine mahsus bir ağırlık kurması, haremde taşların yerini oynattı.

Bu, kimine göre “cesaret”, kimine göre “sınır”dı.

Ama ben şunu gördüm: Harem, bir anda devletin dışında kalamadı.

Çünkü devletin kalbiyle hanedanın kalbi aynı yerde atıyordu.

Bir tarafta seferler, siyaset, dışarıdaki dünya…

Diğer tarafta şehzadeler, hanımlar, anneler… içerideki dünya.

Ve bazen içerideki dünya sarsılırsa, dışarıdaki dünya da sarsılır.

Hürrem Sultan’ın yükselişi, sonra Mihrimah Sultan, Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Handan Sultan, Kösem Sultan ile sürecek uzun bir devrin işaretlerindendi.

Bu devrin sonunda Hatice Turhan Sultan kendi isteğiyle o kapıyı kapatacak; devlet işlerini yeniden daha belirgin bir erk düzenine bırakacaktı.

Ama bütün bunların ilk kıvılcımı, “Valide Sultanlık” makamının tartısıydı.

Ve o tartının ilk sahibi Hafsa Sultan’dı.

Hafsa Sultan’ı en iyi anlatan şey, ihtişam değildir.

Onu anlatan şey, sükûnetle kurduğu düzendir.

Ben onun huzurunda birkaç kez bulundum.

Sarayda bir şey olduğunda herkes telaş eder, ama Valide Sultan’ın yanında telaş küçülürdü.

Çünkü o, insanın yüzüne bakar, sözün arkasını görür, aceleyi kırardı.

Bir gün, hatırımda kalmış gibi yazarım: Hünkâr sefer dönüşü bir zafernâme göndermişti.

Divan kâtipleri koşuşturuyor, herkes “müjde”nin coşkusunu taşımaya çalışıyordu.

Ama Hafsa Sultan, mektubu eline alırken, sevinci de vakarı da birlikte taşıdı.

Hünkâr’ın annesine kendi eliyle yazdığı satırlar vardı.

Ben o satırların kenarındaki mürekkep izinde, bir evladın annesine dönüp “duamı eksik etme” deyişini okudum.

Bir padişahın bile, annesinin duasına ihtiyaç duyduğunu.

Bu, sarayın en büyük gerçeğiydi.

Hafsa Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı eserler konuşulurken bazıları “ne gerek vardı” der gibi bakardı.

Ama o eserlerin bir anlamı vardı:

Hafsa Sultan, gücü “kendine” değil, “hayra” bağlamıştı.

Bu, Osmanlı terbiyesiydi.

Vakıf, yalnız para demek değildir.

Vakıf, bir hanımın veya bir erkeğin “Ben geçiciyim, ama iyilik kalıcı olsun” demesidir.

Sarayda nice kişi vardır; gücü eline geçince taşar.

Hafsa Sultan taşmadı.

Denge oldu.

Bu yüzden onun etkisi, saray içinde ağırlık yaptı ama yıkım getirmedi.

Bunu yazarken bile içimden dua ederim: Allah, gücü taşıyabilene versin.

Hafsa Sultan, 19 Mart 1534’te Topkapı Sarayı’nda hayata veda etti.

Yaşı elli altı diye kayda geçer.

Ben o günün sesini hatırlar gibi olurum: Haremde su sesi bile kısılır. Yüzlerde “kader”in kabulü vardır.

Saray, ölümü inkâr etmez.

Saray, ölümü vakar ile karşılar.

Valide Sultan’ın cenazesi, Sultan Selim Camii haziresine defnedildi.

Yanında kızı Şah Sultan’ın mezarı da vardır.

Bazıları “Yavuz ile yan yana yatar” derken, aslında başka bir şeyi anlatır:

Kader, insanları hayattayken ayrı düşürür; ama bazen toprağın altında yan yana getirir.

Hafsa Sultan, eşiyle uzun günler geçirememişti belki.

Ama o, “hasret”i hayırla terbiye etmişti.

Ve evladını, bir cihan padişahı olacak şekilde yetiştirmişti.

Kadınlar Saltanatı’nın “entrikalı” tarafını herkes konuşur.

İsimleri sayar: Hürrem, Mihrimah, Nurbanu, Safiye, Handan, Kösem, Turhan…

Bunlar tarih içinde büyük izler bırakmış hanımlardır.

Kimi devleti etkiledi, kimi sarayı yönetti, kimi bir devrin dengesini kurdu.

Ama ben, o dönemi anlamak isteyenlere şunu söylerim:

Bu devri yalnız “oyun” diye okumayın.

Bazen bir hanımın devlette söz sahibi olması, “hırs”tan değil, mecburiyetten doğar.

Padişahın yokluğunda düzeni kim tutacak?

Hanedanın içi sarsıldığında devleti kim sakinleştirecek?

Ve en önemlisi: Bir padişahın en yakını olan anne, evladını hem sever hem uyar.

Bu uyarı bazen bir mektuptur.

Bazen bir vakıf eseridir.

Bazen de sadece “susup bakmaktır.”

Hafsa Sultan’ın gücü, susup bakmaktı.

Hürrem Sultan’ın gücü, konuşup yön vermekti.

İkisi de kendi zamanının içinde yerini buldu.

Ve bu çizgi, uzun yıllar devam etti.

Sonra Turhan Sultan’ın kendi isteğiyle o kapı kapandı.

Ben bunu bir “bitiş” gibi değil, bir “dönüş” gibi görürüm.

Çünkü devlet, her devirde kendine uygun dengeyi arar.

Şimdi, yıllar sonra bu satırları yazarken, Topkapı’nın taş avlusunda sabah ışığını hatırlarım.

Bir annenin mührünü…

Bir oğlun annesine yazdığı satırları…

Manisa’da yükselen bir caminin taşını…

Ve sarayda dolaşan o ince gerçeği:

Bazen bir devrin yönünü, kılıç değil; bir annenin sabrı değiştirir.

Ben Hafsa Sultan’ı hep şöyle hatırlarım:

O, devlet işlerinde söz sahibi olmuştu.

Ama bunu “gölgede bir iktidar” gibi değil, “gölge veren bir ağaç” gibi yapmıştı.

Gölge, insanı serinletir.

Fakat ağaç, kendini gösteriş için büyütmez.

Kökleriyle yaşar.

Hafsa Sultan’ın kökleri, duaydı.

Sadakatti.

Vakıftı.

Ve vakar.

Harem kapıları o gün sessizdi ya…

O sessizlik, aslında bir devrin başlangıcının işaretiydi.

Ve ben, o sessizliği hâlâ saygıyla dinlerim.