Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü

İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan kopup gelmiş yüzlerce kadın yaşardı. Onların hikayeleri, bazen bir fermanın satırlarında, bazen de bir kadı sicilinin tozlu sayfalarında gizli kalmıştır.

Avrupa’da “Fransa kadınların cenneti, Türkiye ise kadınların cehennemi” gibi acımasız ve tek taraflı hükümler verilirken, Osmanlı kadınının hayatı, ne bir cennet ne de bir cehennemdi; o, zorluklar ve büyük imkânlar arasında gerilmiş, ince bir ipek tül gibiydi.

Dışarıdan gelen her gözlemci, kendi ülkesindeki kadınların katlanmayacağı kısıtlamaları hoş görürken, Osmanlı kadınına dair aktarılanlar genellikle eksik ve çifte standartlıydı. Oysa hayatın gerçekleri, çarşıda, hamamda ve evlerin mahreminde bambaşka yaşanırdı.

Yuva Kuran, Yuva Yıkan Kadınlar

Eski Türk destanlarının bilge dili, Dede Korkut’un dilinden, kadınların dört türlü olduğunu anlatırdı. Ozan Aydın ne söyler:

“Karılar dört türlüdür: birisi ev yapan, soyudur; birisi solduran, soktur; birisi dolduran, toptur; birisi evin tahtasıdır, bayağıdır.”

Bu dört tabir, Osmanlı ailesinin çekirdeğinde her zaman yankılanırdı. Yuva kuran soy olabildiği gibi, evi viran eden sok da olabilirdi kadın.

Seyahatnamelerde, Anadolu kadınlarının güzelliği övülürdü: “Güzel, kusursuz ve beyazdırlar. Çünkü sokağa az çıkarlar ve dışarı çıktıkları zaman da örtülüdürler.” Onlar, bu doğal güzelliklerini sürme dedikleri siyah bir maddeyle kaşlarına, kirpiklerine ve kına dedikleri koyu kırmızı renkle tırnaklarına ilave ederlerdi.

Temizlik ve tertip, kadınlar için bir yaşam biçimiydi. Haftada en az iki defa hamama gitmeleri, sadece bir arınma değil, aynı zamanda sosyal hayatın da bir parçasıydı.


Hakkını Arayan Kadın: Kadı Kapısındaki Terlik

Osmanlı erkeğinin, kadına olan yaklaşımına dair yabancı gözlemler genellikle katıydı. Türkler, Batılı gözlemcilerin aktardığı gibi, kadınları bazen “akıllı hayvanlar” olarak kabul ettikleri, onlara sadece hizmetlerini almak için sahip oldukları ileri sürülürdü.

Ancak, bu katı görünümün altında, şeriatın ve örfün kadına tanıdığı haklar, Avrupa’daki birçok kadından fazlaydı.

Fakir bir Türk erkeğinin bile birden fazla kadınla evlenebildiği bir toplumda, kadın için en büyük güvence, nikâhın şartlarıydı.

Bir kadın, kocasının kendisine mecbur olduğu şeyleri (ekmek, pilav, kahve, katık, iki defa hamama gitme parası) temin edememesi durumunda boşanma hakkına sahipti. Kadı Efendi’nin önüne çıkıp, kocasının ihtiyaçlarını karşılayacak imkânı olmadığını beyan edebilirdi. Kadı Efendi, eve gelip şikâyetleri haklı bulduğu takdirde, kadının isteğini kabul ederdi.

Daha da mahrem bir mesele vardı: Eğer kocası, örfün ve İslâm ahlakının hilâfına, kadından yararlanmak istediği zaman (örneğin anal ilişki), kadın boşanma isteyebilirdi.

Bu durumda kadın, hiçbir şey söylemeksizin Kadı Efendi’nin huzuruna girer ve terliğini ters çevirerek koyardı. Kadı Efendi bu sessiz dili anlar, kocayı getirmek için birini gönderir, bu ağır suçlamadan dolayı erkeğe sopa atılır ve kadın boşanabilirdi.

Bu, Osmanlı kadınının sessizliği ve zarafeti içinde bile ne kadar büyük bir koruma kalkanına sahip olduğunun en çarpıcı göstergesiydi.


Kıskançlık ve Sarayın Etiketi

Türk erkekleri kadar kıskanç erkek olmadığı rivayet edilirdi. Kadınların “başka erkeklere görünmesine müsaade etmezlerdi.” Bu kıskançlık, aynı zamanda kadının sosyal çevresini de sınırlıyordu.

Öte yandan, saray ve üst sınıf hanımlarının hayatı bambaşka bir cenderenin içindeydi. Özellikle Sultan Hanımlar, yani padişahın kız kardeşleri veya kızları ile evlenen damatların kaderi parlak değildi.

Mevkisi ne olursa olsun, bir Sultan Hanım’la evlenen erkek, gelenek ve kanunlara göre yalnızca onun kölesi olurdu. Ancak o çağırırsa yanına gidebilir, etiketin gereği yatağa ancak ayakucu tarafından gidebilirdi. Etrafında asil eşinin eski ağaları, köleleri eksik olmazdı.

Sultan Hanımların eşlerine yaptıkları zulüm bununla da kalmazdı. Eşler hasta oldukları zaman bile, karılarının haberi olmadan tedavi göremezlerdi. Zira, “prensesin kocasının vücudu yalnız prensese aittir” inancı vardı.

Abdülmecid’in kız kardeşi Adile Sultan’ın eşi Mehmet Ali Paşa’nın şiddetli böbrek sancıları tuttuğu zaman, Sultan Hanım izin vermediği için sülük yapıştıramamışlar, yalnızca Lokman Hekim bilgisiyle mümkün olabilmişti tedavi. Aşkın, aynı zamanda bir hapis cezasına dönüştüğü bu saray hayatı, üst sınıfın en büyük kederiydi.


Köleliğin Utanç Vermeyen Yolu: Cariyelerden Sultanlığa

Osmanlı İmparatorluğu’nda köleliğin utanç vermek bir yana, genellikle şan, şöhret ve en ileri mevkilere ulaştıran bir yol olduğu bilinmekteydi.

Üst yöneticilerin çoğu eski azatlılardı. Hatta Sultanlar bile cariye çocuklarıdır. Devlet yasaları, hükümdarların imparatorlukta yaşamakta olan yerli aileler arasından eş seçmesini yasaklamıştı. Bu, büyük Türk aileleri ile akrabalık kurmanın yaratacağı rekabet ve entrikaları önlemek içindi.

Savaş ve korsanlık, İstanbul Harem’lerini Rum, Gürcü, Çerkez, hatta Uygar ülkelerin kızları ile donatmıştı. Bu kızlar, sarayda iyi bir eğitim alır, zamanla Valide Sultanlığa kadar yükselebilirlerdi. Bu durum, Osmanlı’nın soyluluğa değil, liyakate ve irfana dayalı bir yapısı olduğunu gösterirdi.


Kadınlar Arasında Gizlenen Sonsuz Derinlikler

Karı koca ilişkisi, sınıflara göre değişirdi. Zengin erkeğin evi de, zihni de karısından ayrılmış olarak yaşardı. Çünkü dostlarını, müşterilerini, dalkavuklarını karıları görülmeden kabul etmek istediği için ayrı bir daire, hatta ayrı bir ev sahibi olmaya mecburdu.

Kadın, erkeğin gözünde o mânâsına gelirdi. Bu yüzden erkekler “bir kızım oldu” diyecek olsalar, “bir yaşmaklı, bir örtülü, bir yabancı doğdu” derlerdi.

Bu ilişki biçimi, karı kocanın arasında hakiki bir yakınlığın kurulmasını zorlaştırırdı. Ruha ait sonsuz derinlikleri gizleyen bir his perdesi daima vardı. Kadın, kocasının ziyaretine her zaman hazır, süslü püslü, tertipli olmaya itina ederdi.

Kadın, Efendisinin etrafında her şeyin iyi olması için elinden geleni yapmaya, hatta hüzünlüyken bile kocasının sıkılmasından korktuğu için, Mesut ve neşeli bir kadının der yüzlü maskesini göstermeye mecburdu.

Böylece kadın, ifşa edemediği veya değerlendirilemeyen asil meziyetlerini içinde yavaş yavaş kurutur, sadece kendisine istenen şeyle alakalı olmaya alışır ve bir çeşit hayvani hayat uyuşukluğu içinde, saadeti olmazsa, huzuru bulabilmek için kalbin ve aklın sesini sustururdu.

Tek tesellisi çocuklarıydı. Ancak kocası, çocuklarını severken bile, belki bir saat önce bir başka kadının, belki bir saat sonra da bir üçüncüsünün çocuklarını sevecek olması düşüncesiyle, bu teselli buruklaşırdı.

Sevgilinin aşkı, onun şefkati, dostluk, itimat; her şey bölünmüş, tekrar bölünmüştür. Her şeyin saatleri, tedbirleri, ölçüleri, merasimleri vardı. Her şey soğuk ve yetersizdi.


Fakirliğin Birleştirici Gücü

Ancak fakir Türk erkeği için durum farklıydı.

Orta sınıftan bir Türk erkeği, iktisap sebebiyle karısına daha yakındı, onu daha sık görür ve daha teklifsizce yaşardı.

Daracık bir yerde ve mümkün olan en az masrafla yaşamaya mecbur olan fakir Türk erkeği ise, karısı ve çocuklarıyla beraber yer, içer, yatar, uyur ve boş vakitlerini geçirirdi.

Zenginlik ayırır, fakirlik birleştirir.

Fakirin evinde, Hristiyan ailesinin hayatıyla Türk ailesinin hayatı arasında gerçek bir fark yoktu. Halayığı olmayan kadın çalışır ve çalışması itibarıyla nüfuzunu arttırırdı.

İşsiz-güçsüz kocasını gidip kahvehaneden veya meyhaneden çekip çıkarması ve terlikle döve döve eve getirmesi görülmedik şeylerden değildi. Birbirlerine senli benli muamele ederler, akşamı evin kapısının önünde yan yana oturarak geçirirlerdi. Tenha mahallelerde evin alışverişini ekseriya birlikte yaparlardı.

Issız mezarlıkta, bizim memleketimizdeki namuslu işçi aileleri gibi, karı ile kocanın etraflarında çocuklarıyla bir akraba mezarının yanında yemek yedikleri görülürdü. Bu, sınıf fark etmeksizin süren bir geleneğin, mezarlıkta buluşan bir ailenin en samimi ve insani tablosuydu.


Kadı Sicilindeki Adalet İzleri

Kadı sicilleri, Osmanlı kadınının sadece mağdur değil, aynı zamanda hak arayan, güçlü bir figür olduğunu gösteriyordu.

16. Yüzyıldan Bir Milas Örneği: Toros kızı Elif adlı Hristiyan kadın, Kadı huzurunda şöyle diyebilirdi: “Bu benim kocamdır. Kendisinden nikâhımı satın almak için evlenirken ondan aldığım paradan ve ayrıldıktan sonra yeniden evlenmek üzere bekleyeceğim sürede vermesi gereken geçim parasından vazgeçtim. O da ayrılmayı kabul etti.” Kadı, bu isteği onaylayarak ayrılmayı kayıt ederdi. (25 Ocak 1590)

Başka bir örnekte ise, kocası Mehmet Sait Efendi kızı Fatma Hanım’ı Kadı’ya şikayet eder. “Söz konusu Fatma, geldiğine girdiğim kalem olup benim sözlerimi dinlememekte ve bana uymamakta olduğundan sorguya çekilip sözlerimi dinlemek ve bana uymak üzere Fatma Hanım’ın uyarılmasını istiyorum,” diye dava eder. Fatma Hanım, suçlamayı kabul ve itiraf eder. Kadı, şeriat hükümleri uyarınca kocasına uyarıda bulunur. (Eylül 1804)

Bu siciller, kadının haklarını bildiğini, kocasının bile şikâyet hakkını kullandığını ve şeriatın, tarafların isteklerini dinleyerek hüküm verdiğini gösteriyordu.


Lale Devri Fermanı ve Moda Kurbanları

Osmanlı kadınının sokaktaki kıyafeti, Müslüman kıskançlığının sırtına geçirdiği, orfün kabul ettiği bir kalıptı. Bütün vücutlarını saran ferace ve yüzlerini gizleyen yaşmak ile sokağa çıkarlardı.

Ancak, her dönemde olduğu gibi, 18. yüzyılda, Lale Devri‘nde, moda ve yenilik arzusu bu kuralları zorlamaya başladı.

İstanbul kadısına ferman gönderildi: “Bazı yaramaz avratlar halkı baştan çıkarmak kastıyla sokaklarda süslü püslü gezmeye, yeni başlarında türlü türlü bid’atler göstermeye, Kefere avratlarını taklit ederek…”

Ferman, kadınların kılık kıyafetlerini denetim altına alıyordu:

Kadınlar bundan böyle yüksek yakalı feracelerle sokağa çıkamayacaklardı.

Başörtülerini (yaşmaklarını) üç değirmenden büyük sarmayacaklardı.

Feracelerinde süs olarak bir parmaktan kalın şerit kullanılmayacaktı.

Eğer kadınlar, yeni çıkma büyük, kapalı feraceler ile görülürlerse, feracelerinin yakaları anında kesilecekti. Us-lanmayıp ısrar edenler olursa, üçüncü seferinde yakalanıp İstanbul’dan taşraya sürgün edileceklerdi.

Bu ferman, bir yandan kadınların toplumsal alandaki görünürlüğünü kısıtlarken, diğer yandan modanın ve Batı taklidinin ne kadar büyük bir toplumsal mesele haline geldiğini gösteriyordu.

İsmet ehli kadınlar bile, bu yeni elbiseleri tedarik etmeleri için kocalarını zorluyor, kudreti yetmeyenler karılarından ayrılma derecesine varıyorlardı. Kadın, sessiz görünümünün ardında, toplumsal değişimin en güçlü aktörüydü.


Sonuç: İstanbul’da Aşağılanmış Olmayan Kadın

Avrupa’da yaygın bir yanılgı vardı: Müslüman kadının kamu işlerinden tümüyle habersiz yaşadığını ve haremde çocukça işlerle uğraştığını sanmak. Oysa Osmanlı tarihinin her yaprağında, önemli olaylarda kadın parmağı görülürdü.

Yüksek kademedeki yetkililerin eşleri, devlet idaresi işlerinde gözle görülür etkinliklerini hissettirmeye başlamışlardı.

İstanbul’da kadın, aşağılanmış değildir. Onun gücü, kapalı perdeler ardında, fermanları ve kadı sicillerini etkileyecek kadar derindi.

Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer cemaatlerin kadınları da, İslam geleneklerinin etkisi altında farklı hayatlar yaşasalar da, Batı devletlerinin müdahalesi sayesinde medeni ve siyasal nimetlerden faydalanma imkanı buluyorlardı.

Osmanlı kadını, törelerin ve imanın koyduğu sınırlar içinde, evinde bir hanımefendi, mahkemede bir davacı, sarayda bir siyasetçi ve toplum içinde bir moda belirleyicisiydi.

Onların hayatı, daima gizemli bir şalvarın, katı bir feracenin ve bir canavar gibi bekleyen harem ağasının gölgesinde yaşandı. Ama asıl hikaye, dışarıdan görülenin çok ötesinde, sessiz bir onur, sabır ve asil bir meziyet mücadelesiydi.

Ve bu mücadele, altı asır boyunca İstanbul’un yüz suyunda, bir yansıma olarak yaşamaya devam etti.