Her sabah milyarderin bebeği biraz daha zayıflıyordu — ta ki hizmetçi kolunun altında bir şey bulana kadar.

Benjamin Miller neredeyse her şeye sahipti: servet, şirketler, gökdelenin tepesinde bir çatı katı, saygınlık…
Sahip olmadığı tek şey ise en çok istediğiydi: üç yaşındaki oğlu Jason’ın sağlığı.
Bir yıldan uzun süredir Jason gün gün sönüyordu.
Sabahları biraz daha zayıf, geceleri biraz daha silik.
Bu yavaş ölüm, bir anda hayatını kaybeden eşi Catherine’in kazasıyla başlamıştı. Jason, annesini iki yaşındayken kaybetmiş, o küçücük yaşta sarsıcı bir yasın içine düşmüştü. Yemeyi bırakmış, gülmeyi bırakmış, adeta hayattan çekilmişti.
Benjamin, sınırsız parası olan her baba gibi yaptı:
En iyi doktorları tuttu, üç kıtadan uzmanlar getirtti.
Her test, her pahalı tedavi, her dua denendi.
Aldığı cevap hep aynıydı:
> “Travma… Bağışıklık sistemi zayıflamış. Elimizden geleni yapıyoruz.”
Ama Jason gitgide ölüme yaklaşıyor, Benjamin ise işine gömülüyordu. Günde 18 saat çalışıyor, toplantıdan toplantıya koşuyor, oğlunun odasında onu bekleyen gerçeği görmekten kaçıyordu.
Oğlu ile arasına koyduğu mesafeyi, annesi Elellanena doldurmaya çalıştı. Benjamin’in en yakın arkadaşı ve iş ortağı Marcus her gün uğruyor, aile dostu Dr. Sterling haftada iki kez eve gelip ilaçları düzenliyor, testler yapıyordu.
Herkes bir şey yapıyor gibi görünüyordu.
Peki Jason neden iyileşmiyordu?
Bir salı öğleden sonrası Benjamin eve alışılmadık derecede erken döndü. Gökdelenin tepesindeki daire ona garip geldi:
Sanki fazla sessiz… ya da fazla gürültülü… Kendisi de emin olamadı.
Sonra o sesi duydu.
Aylarca duymadığı bir şeyi:
Jason ağlıyordu. Ama alıştığı o güçsüz, kısık, bitik ağlayış değildi bu. Çiğ, güçlü, umutsuzca bağıran bir çocuk sesi.
Benjamin’in kalbi duracak gibi oldu. Çantasını, ceketini olduğu yere bırakıp koştu.
Jason’ın odasının kapısını açtığında gördüğü manzara, bildiği her şeyi yerle bir etti.
Üç haftadır evde çalışan yeni temizlikçi Maria yerde oturmuş, kucağında Jason’ı tutuyordu. Jason çırpınıyor, ağlıyor, ama gözleri… Gözleri bir senedir olmadığı kadar açıktı. Uyanık, canlı, hayat dolu.
Maria başını kaldırdı. Yüzünden yaşlar süzülüyordu.
— Bay Miller… —dedi titreyen bir sesle.— Bir şey buldum…
O anda Benjamin’in oğlunun hastalığı hakkında sandığı her şey parçalandı.
O günden birkaç hafta önce, sabah altıda, Maria neredeyse üç kez geri dönmeyi düşünmüştü.
Chicago’nun güney tarafından gelmişti. Manhattan’ın kalbinde yükselen Miller plazası, camdan kulesiyle ona bambaşka bir dünya gibi görünüyordu. Otuz kat yukarıda, tanımadığı zengin bir aile onu bekliyordu.
Bu işe *mecburdu*. Annesinin hastane masrafları kendi kendine ödenmeyecekti. Ama lobide dururken içinden bir ses fısıldıyordu: “Geri dön. Burası sana göre değil.”
Yine de asansöre bindi.
Mutfakta onu Mrs. Chen karşıladı. Keskin bakışlı, gülümsemeyen, disiplinli bir kadın. Kahve koyup bardağı önüne itti:
— Bay Miller mahremiyetine değer verir. Sessizce temizlersin. Aile işlerine karışmazsın. Soru sormazsın. Anlaşıldı mı?
Maria başını salladı.
— Oğulları Jason çok hasta. Onun odasını en sona bırakacaksın. — Mrs. Chen’in sesi kısılıp karardı.— Ve ne görürsen gör, senin işin değil.
Bir saat sonra Maria kendini Jason’ın kapısının önünde buldu.
Koridor, çerçevelerle doluydu: Benjamin ve Catherine plajlarda, galalarda, ellerinde kadehlerle gülümserken… Catherine’in gülüşü insana sonsuzluk varmış gibi hissettiriyordu. Fakat son fotoğraflarda Benjamin’in gözleri boştu; sanki mutluluğun kalıcı olmadığını çoktan öğrenmişti.
Maria kapıyı açtı. Yüzüne kış gibi bir soğuk vurdu.
Oda kusursuz görünüyordu: pahalı beşik, raflarda oyuncaklar, tavanda boyalı bulutlar… Ama odada bir şey yanlış hissettiriyordu. Ölü gibi.
Jason beşikte neredeyse hiç kıpırdamadan yatıyordu.
Ten rengi griye dönmüş, göz çukurları çökmüş, dudakları mora çalıyordu.
Maria’nın nefesi kesildi.
Yıllarca memleketinde kuzenlerini büyütmüştü. Sağlıklı çocuk nasıl görünür bilirdi. Bu “hasta çocuk” değildi. Bu başka bir şeydi.
Uzandı. Minik elini tuttu. Buz gibiydi.
Termostata baktı: 15–16 derece. Bir bebek odasında.
Elleri titreyerek 22 dereceye ayarladı. Vantilasyon sıcak nefes almaya başladı. Jason’ı yavaşça kucağına aldı. O kadar hafifti ki, bu onu dehşete düşürdü.
O anda kokuyu aldı.
Kimyasal. Keskin. Yanlış.
Kolunu sıyırdı. Koltukaltı bölgesinde koyu mor izler vardı. Taze. Yuvarlak. Profesyonel.
Bunlar morluk değil, enjeksiyon izleriydi.
Midesi bulandı. Telefonunu çıkarıp fotoğraf çekti; elleri titriyordu.
Komodinin üzerinde üç ilaç şişesi duruyordu. Onları da fotoğrafladı.
O sırada ağır adımlar yaklaştı.
Maria’nın kalbi boğazına çıktı. Jason’ı aceleyle beşiğe bıraktı, bir toz bezi kaptı, pencereyi silermiş gibi döndü.
Kapı açıldı. Kırklı yaşlarda, pahalı takım elbiseli bir adam girdi. Gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu.
— Sen yeni kız olmalısın —dedi yumuşak ama soğuk bir sesle.— Marcus Webb. Jason’ın vaftiz babası.
Beşiğe yürüdü, aşağıya baktı. Bakışındaki bir şey Maria’nın kanını dondurdu.
— Bugün nasıl, bakalım? — dedi.
— B–Bilmiyorum efendim. Ben sadece…
Adamın bakışı termostata kaydı.
— Isıyı yükseltmişsin.
Bu bir soru değil, tespitti.
Maria’nın boğazı kurudu.
— Oda çok soğuktu…
Marcus gülümsedi.
— Benjamin’in annesinin bu konuda kuralları vardır. İlk haftanda başını derde sokmak istemezsin, değil mi?
Saatine baktı.
— Dr. Sterling saat 10.00’da Jason’ın tedavisi için burada olacak. Hazırlıklı ol.
“Tedavi” dediği şeyi söyleyişindeki ton, Maria’nın tüylerini diken diken etti.
Kapıdan çıkmadan önce durdu.
— Bir şey daha, Maria… — Sesi alçaldı.— Burada merak ödüllendirilmez. Cezalandırılır.
Gitti.
Maria olduğu yerde kaldı. 10’da Dr. Sterling gelecekti.
Ve Maria, başını belaya sokabilecek bir gerçeğin ucuna çoktan dokunmuştu.
Maria salonu temizlerken onu duydu:
Yavaş, ağır adımlar. Su altında yürüyen biri gibi.
Başını kaldırdı. Koridorda bir adam duruyordu: kırklı yaşların başı, buruşuk gömlek, ama üzerindeki kıyafetlerin tek parçası bile onun bir milyarder olduğunu gizleyemiyordu. Saçları kesilmeye, gözleri uykusuzluğa muhtaçtı. Elinde kahve kupasıyla, sanki neden oraya geldiğini unutmuş gibi duvara bakıyordu.
Benjamin Miller.
Bir süre onu fark etmedi bile. Sonra gözleri Maria’ya kaydı.
— Yenisin —dedi. Sesi duygusuzdu.
— Evet, efendim. Maria. Bu hafta başladım.
Başını ağır ağır salladı. Sanki bu bilgiyi algılamak bile çaba gerektiriyordu. Bakışı Jason’ın odasına doğru kaydı, ama adım atmadı. Sanki o kapının önünde görünmez bir duvar vardı, onu geçemiyordu.
— Uyanık mı? — diye sordu alçak sesle.
— Sanırım evet, efendim.
Benjamin’in çenesi kasıldı. Bir şey yapmak istiyormuş gibi göründü, ama yerinden kıpırdayamadı.
— Gidip bakmalıyım —dedi sonunda. Ama yine de hareket etmedi.
Maria, milyar dolarlık bir adamın, oğlunun kapısının üç adım önünde donup kaldığını izledi.
— Bay Miller… — dedi yumuşakça.— O iyi. Odanın sıcak olduğundan emin oldum.
Benjamin’in yüzünde bir şey kıpırdadı: acı, belki suçluluk.
— Teşekkür ederim… — diye fısıldadı.
Sonra geri dönüp koridorun diğer ucundaki ofisine doğru yürüdü. Kaçtığı yere.
Maria ne olduğunu tam tarif edemese de kalbi sızladı. Adam için de, çocuk için de.
O sırada asansör kapıları açıldı.
Pırıl pırıl takım elbiseli, özgüveni yüzünden taşan Marcus Webb içeri girdi. Elinde deri bir çanta, sanki bu dairenin sahibi oymuş gibi yürüyordu.
— Maria, değil mi? — Çantasını bıraktı.— Benjamin burada mı?
— Az önce ofisine döndü.
Marcus’un gülümsemesi inceledi.
— Elbette döndü.
Jason’ın odasına baktı.
— Çocuk bu sabah nasıl?
— B–Bilmiyorum efendim…
— Dr. Sterling yakında gelir. Jason’ın haftalık tedavisi. Çizelge önemli.
“Tedavi” kelimesini tekrar söyleyişindeki ton, Maria’yı tiksindirdi.
Kendini tutamadan sordu:
— Ne tedavisi?
Marcus’un gözleri keskinleşti.
— Tıbbi tedavi. Durumu için gerekli.
Çantasını aldı.
— Meraklısın. Daha önce de fark ettim.
— Ben sadece…
— Merak tehlikelidir, Maria. Özellikle senin konumundaki biri için. Akıllı bir kızsın. Ne zaman kendi işine bakman gerektiğini de bilecek kadar akıllı olduğunu umarım.
Onu Benjamin’in ofisine doğru geçerken, Maria salonda tek başına kaldı.
Telefonu cebinde ağırlaştı. Fotoğraflar, enjeksiyon izleri, ilaç şişeleri…
Asansör tekrar “ding” etti.
Altmışlarında, saçları gri, siyah bir doktor çantası taşıyan, dışarıdan bakınca güven veren bir adam çıktı: Dr. Sterling.
— Günaydın —dedi gülümseyerek.— Jason’ı görmeye geldim.
— Tabii… — Maria’nın sesi içinden geçtiği fırtınaya rağmen sakin çıkmayı başardı.— Odası koridorun sonunda.
Dr. Sterling yanından geçip gitti.
Maria o anda karar verdi:
Ne pahasına olursa olsun, bu adamın o çocuğa ne yaptığını öğrenmek zorundaydı.
Koridordaki dolabın içine gizlendi. Kapının arasındaki ince boşluktan Jason’ın odasını görebiliyordu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki duyarlar diye korktu.
Dr. Sterling içerideydi. Marcus yanında.
Jason, değişim masasının üzerinde yatıyordu; küçük, gri, neredeyse nefes almıyordu.
— Geçen haftayla aynı doz —dedi doktor. Sesi dışarıya kadar geldi.
— Biraz artır — diye karşılık verdi Marcus, kahve sipariş eder gibi sakindi.— Benjamin soru sormaya başladı. Gözle görülür düşüşe ihtiyacımız var.
Maria’nın kanı çekildi.
Dr. Sterling tereddüt etti.
— Marcus, bilmiyorum…
— Sana iyi para ödeniyor, bir şey bilmiyor olman için değil. — Marcus’un sesi buz kesti.— İşini yap.
Kısa bir sessizlik. Sonra tıbbi çantanın fermuarı açıldı. Maria çatlağa biraz daha yaklaştı.
Doktor bir şırınga çıkardı. Küçük bir şişeden şeffaf sıvı çekti. Elleri titriyordu.
— Bu son kez — dedi kısık sesle.— Bundan sonra yokum.
Marcus duvara yaslanıp gülümsedi.
— Altı aydır aynı cümleyi kuruyorsun.
— Bu defa ciddi…
— Hayır, değilsin. — Marcus’un sesi buz gibi sakin kaldı.— Çoktan boğazına kadar battın. Sana ödediğim paralar, üstünü örttüğüm davalar… Şimdi çekip gidersen her şeyini kaybedersin.
Dr. Sterling’in çenesi sıkıldı, ama itiraz etmedi. Jason’a döndü.
— Merhaba küçük adam — dedi sahte bir şefkatle.— Sadece biraz ilaç. Hiçbir şey hissetmeyeceksin.
Jason’ın gözleri yarım açıldı. Yorgun, tükenmiş bir ses çıkardı; artık mücadele edecek gücü kalmamış bir çocuğun sesi.
Doktor kolunu kaldırdı, koltukaltındaki mor izlerle dolu bölgeyi buldu, iğneyi batırdı. Jason inledi.
Maria’nın içinden bir şey koptu.
Şeffaf sıvının o küçük bedene girdiğini, iğnenin çekilip pamuk bastırıldığını, Marcus’un saatine bakıp sabırsızca beklediğini gördü.
— Etkisini ne zaman görürüz? — diye sordu Marcus.
— Yirmi dakika, belki daha az. — Doktor çantasını topluyor, gözlerini kaçırıyordu.— Bu öğleden sonra belirgin şekilde daha zayıf olacak.
— Güzel. Benjamin fazla çalışmaktan fark etmiyor ama risk alamayız.
Marcus kapıya yöneldi.
— Haftaya aynı saatte.
İkisi de çıktı.
Maria dolapta olduğu yerde kaldı, kulaklarında kendi nabzının uğultusu. O anda, bir çocuğun kendi evinde, gün ortasında zehirlendiğine tanık olmuştu.
Ve bunu durdurmaya çalışan kimse yoktu.
Belki, bir kişiden başka.
Ayak sesleri uzaklaşınca dolaptan çıktı, Jason’ın odasına girdi.
Küçük çocuk değişim masasında, yanaklarından sessiz yaşlar süzülerek yatıyordu.
Maria onu kucağına aldı.
— Tamam, canım. Yanındayım. Söz veriyorum, yanındayım.
Ama kucağındayken bile Jason’ın vücudunun dakikalar içinde daha da güçsüzleştiğini hissedebiliyordu.
Yirmi dakika, demişti doktor.
Maria titreyen elleriyle telefonunu açtı. Fotoğrafları, ilaçları, duyduklarını… Hepsi birer kanıttı. Ama kimi arayacaktı? Kim hizmetçi bir kızı, bir doktor ve bir milyarderden daha çok ciddiye alırdı?
O anda Benjamin’i hatırladı. Kendi oğlunun kapısından içeri giremeyen, çökmüş babayı. Belki, *görmesini* sağlayabilirse… birlikte bu kabusu durdurabilirlerdi.
Önce Jason’ı hayatta tutması gerekiyordu.
Maria öğle tatilinde elindeki sandviçe bakıyordu, ama yiyemiyordu. Gözlerini kapattığında iğneyi, şeffaf sıvıyı, Jason’ın sessiz gözyaşlarını görüyordu.
Doktor “20 dakika” demişti. Üzerinden 45 dakika geçmişti.
O zamana kadar üç oda temizlemiş, bedenini otomatik pilota almış, zihni ise durmadan bağırmıştı: *Bir şey yapmalısın.*
Mrs. Chen’e gitse dinlemezdi.
Marcus onu yok ederdi.
Dr. Sterling işin içindeydi.
Geriye tek kişi kalıyordu:
Oğlunun odasına bakmayı bile başaramayan baba.
Maria sonunda ayağa kalktı, kararını vermişti. Benjamin’in ofisine doğru yürürken cümlelerini aklında prova ediyordu:
“Bay Miller, Jason hakkında konuşmam gerek. Bu hayat memat meselesi…”
Kapı aralıktı. Hafifçe vurdu.
— Bay Miller?
Yanıt yoktu. Kapıyı biraz daha itti.
Benjamin masasında oturuyor, üç monitörün ışığı yüzünü solgun gösteriyordu. Telefondaydı. Konuştukları rakamlardı, hisse değerleri, üç aylık raporlar… Dünyada herkes için önemli olabilecek ama kendi oğlu için hiçbir şey ifade etmeyen şeyler.
Maria’yı görüp elini kaldırdı: *Bekle.*
Maria bekledi.
Beş dakika geçti, on oldu. Benjamin’in sesi hiç değişmedi; düz, mekanik, sanki başkasının yazdığı bir metni okuyordu.
Sonunda telefonu kapattı.
— Evet? — Gözünü ekrandan ayırmadan sordu.
— Bay Miller, Jason hakkında sizinle konuşmam gerek. Çok acil.
Parmakları klavyede durdu, ama hâlâ bakmıyordu.
— İyi mi?
Soru havada asılı kaldı. Maria bağırmak istedi: “Ne zaman baktın ki?” Ama kendini tuttu.
— Sanmıyorum efendim. Ciddi bir şeyler var…
Benjamin’in çenesi gerildi.
— Dr. Sterling az önce buradaydı. Bir sorun olsaydı bana söylerdi.
— Ama ya…
— Maria. — Sesi sakin, ama altı yorgunluk ve çaresizlik doluydu.— İlgin için teşekkür ederim, ama Jason’ın tıbbi bakımı, yıllarca okumuş, ne yaptığını bilen profesyoneller tarafından yürütülüyor.
— Anlıyorum, ama…
— Şu anda bunu kaldıramam. — Nihayet gözlerini kaldırdı, Maria ilk kez onu net gördü: sadece yorgun değil, boğuluyordu.— Bugün üç toplantım var. İki’de yönetim kurulu çağrısı, yarın yatırımcılar geliyor… Dağılma lüksüm yok.
— Oğlunuzun size ihtiyacı var.
Sözler Maria’nın ağzından beklediğinden sert çıktı.
Benjamin’in yüzü bembeyaz oldu, sonra sertleşti.
— İlgin için teşekkür ederim — dedi buz gibi bir tonla.— Gidebilirsin.
— Bay Miller…
— Gidebilirsin dedim.
Maria orada durdu, kalbi bu adam için de kırılıyor, ama ona aynı anda kızıyordu da. Döndü, ofisten çıktı. Arkasında yine telefon çaldı, Benjamin açtı, sesi tekrar robotlaştı.
Oğlu, üç oda ötede, yavaş yavaş ölürken…
Maria tekrar Jason’ın odasına gitti. Küçük çocuk beşikte yatıyordu. Nefesi sığdı, zayıftı; doktorun vaat ettiği “gözle görülür zayıflama” gerçekleşmişti. Onu kucağına aldı, derisinin daha da soğuduğunu hissetti.
— Baban şu anda göremiyor seni — fısıldadı.— Ama ben görüyorum. Seni görüyorum, bebeğim.
Jason zayıf parmaklarıyla başparmağını kavradı.
O anda Maria yemin etti: Eğer Benjamin oğlunu kurtaramıyorsa, o kurtaracaktı. Bedeli ne olursa olsun.
Ertesi gün yatırımcılar gelecekti; Marcus’un sözlerine göre Benjamin çok meşgul olacaktı. Bu da Maria’ya bir fırsat veriyordu: Daha derine inmek, bu kötülüğün ne kadar büyük olduğunu ortaya çıkarmak için.
Mrs. Chen o gün Benjamin’in şehir merkezinde toplantıları olduğunu, akşama kadar ofise gelmeyeceğini söylemişti. “Ofis, o istemedikçe temizlenmeyecek.” Ama Maria’nın artık kurallarla işi yoktu.
Sessizce içeri süzüldü. Kapıyı arkasından kapadı.
Oda deri ve kahve kokuyordu. Üç monitör yanıyordu. Masada kağıtlar, notlar, bir adamın duygularından kaçmak için kendini gömdüğü işlerin izleri.
Çekmeceleri karıştırdı: kalemler, kartvizitler, gereksiz evraklar… Sonra gördü: Masanın köşesinde kalın, resmi bir dosya. Üzerinde “Miras Planı – Güncellenmiş” yazıyordu.
Ellerinin titremesine engel olamadan açtı.
Hukuk diliyle yazılmış sayfalar… Gözleri hızla aşağı kaydı ve bir yerde takıldı:
> “Benim ölümüm veya akli yetersizliğim durumunda, Jason Alexander Miller’ın tam yasal velayeti ve Miller Tech Industries’teki kontrol hissesi, Jason 25 yaşına gelene kadar Marcus James Webb’e devredilecektir.”
Cümleyi tekrar okudu. Sonra bir daha.
Yani Benjamin ölürse ya da akli dengesini kaybederse, Marcus hem çocuğu hem de şirketi, 22 yıl boyunca tek başına kontrol edecekti.
Bu artık sadece bir çocuğu incitmek değildi.
Her şeyi ele geçirme planıydı.
Telefonunu çıkarıp her sayfayı fotoğrafladı. Ellerini titreme tuttu.
Koridorda sesler duydu. Dosyayı aceleyle yerine koydu. Odadan çıkamadan kapı kolu döndü. Çıkmaya vakti yoktu; masanın altına girip nefesini tuttu.
Kapı açıldı.
— Diyorum sana Benjamin, denetim bekleyebilir — Marcus’un o tanıdık, yumuşak sesi.— Yarın yatırımcı sunumu var. Asıl o önemli.
— Denetim üç ay sonra — dedi Benjamin, yorgun bir sesle.— Rutin bir şey.
— Biliyorum, ama Jason’ın sağlığı, bu baskı… Belki ertelemek iyi olur. Biraz nefes alırsın.
Sessizlik.
Maria masanın altında donmuş halde bekliyordu.
— Jason daha kötüye gidiyor — dedi Benjamin kısık sesle.— Dr. Sterling bunun travma olduğunu söylüyor, çocuklarda fiziki belirtileri olabiliyormuş. Ama… — sesi çatladı.— Ona nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum.
— Elinden geleni yapıyorsun. — Marcus’un sesi sıcak, sahte bir empati taşıyordu.— Bak, düşündüm. Eğer her şey fazla gelirse, uzaklaşman gerekirse, ben buradayım. Jason’a ben bakarım. Bunu biliyorsun, değil mi?
— Biliyorum…
— Güzel. Kendini tüketiyorsun, Ben. Jason’ın güçlü bir babaya ihtiyacı var.
Kısa bir sessizlikten sonra Benjamin:
— Gidip ona bakmalıyım, — dedi.
— Dinlenmelisin. Yarın arka arkaya toplantıların var. Jason’a ben bakarım.
— Tamam… Sağ ol.
Kapı kapandı. Marcus’un ayak sesleri uzaklaştı. Maria hâlâ kıpırdamadan duruyordu.
Sonra Marcus’un sesi tekrar duyuldu; bu kez telefonla konuşuyordu, sesi buz gibi:
— Benim… Hayır, henüz şüphelenmiyor. Denetim üç ay sonra.
… Sterling dozu artırdı bugün. Hafta sonuna kadar ciddi düşüş bekliyoruz.
… Riskleri biliyorum, ama doğru oynarsak Benjamin çalışamaz hale gelecek kadar çökecek. Velayet ve kontrolü o farkına varmadan almış olurum.
… Hizmetçi mi? Chicago’dan sıradan bir kız. Sorun çıkarmayacak.
Telefon kapandı. Ayak sesleri uzaklaştı. Maria, ancak o zaman masanın altından çıkıp nefes alabildi.
Fotoğraflara baktı: vasiyet, ilaçlar, enjeksiyon izleri…
Tablo netti: Marcus, şirketten para kaçırıyor, yaklaşan denetim bunu ortaya çıkaracaktı. Bundan önce hem çocuğun hem babanın hayatını ve zihnini çökertip kontrolü ele geçirmeye çalışıyordu.
Ve Jason, bu planın kurbanıydı.
Maria’nın elleri durmadan titriyordu.
Annesinin sözleri kulaklarında çınladı: “Kötülük gördüğünde kaçmazsın kızım. Durursun.”
Ama nasıl durabilirdi? Karşısında sınırsız paraya ve güce sahip insanlar varken, kim ona inanacaktı?
Koridora, oradan da Jason’ın odasına baktı.
Bir planı yoktu, sadece bir kararı vardı:
Ne olursa olsun, bu adamları durduracaktı.
Gerekirse canı pahasına.
Gece saat üçtü. Maria normalde çoktan gitmiş olurdu, ama içindeki bir ses “Bu gece ayrılma” diyordu. Personel odasında dalıp dalıp uyanırken bir ses duydu: ağlayış değil, daha çok boğulur gibi bir ses.
Koştu.
Jason’ın odası karanlıktı. Yine soğuktu; biri ısıyı tekrar düşürmüştü. Jason beşikte, dudakları maviye dönmüş, göğsü zorla inip kalkıyordu. Gözleri açık ama boş, hiçbir şeye odaklanmıyordu.
— Hayır… Hayır, hayır!
Maria onu kucağına aldı. Vücudu cansız, buz gibiydi.
— Jason, bebeğim, benimle kal…
Telefonunu çıkarıp 911’i aradı.
— 911, acil durumunuz nedir?
— Bir çocuk! Üç yaşında! Nefesi çok zayıf, dudakları mavi!
Adresi verdi. Operatör soru sormaya devam etti, ama Maria neredeyse duymuyordu. Çocuğu sıkıca göğsüne bastırmış, sırtını ovalıyor, yalvarıyordu:
— Hadi, bebeğim. Beni bırakma. Ne olur gitme…
O sırada asansör sesi, koşan ayaklar duyuldu. Kapı açıldı, Benjamin içeri fırladı. Üzerinde hâlâ takım elbisesi vardı.
Maria’nın kucağındaki çocuğu görünce yüzü bembeyaz oldu.
— Ne oldu? — sesi kırıldı.
— Nefesi… doğru değil… Ambulans çağırdım.
Benjamin Jason’ı Maria’nın kollarından aldı. Maria o an, ilk kez, onun oğluna *gerçekten* baktığını gördü.
Gri deri, çökmüş gözler, minicik bedenin neredeyse hiç ağırlığı kalmamış oluşu…
— Tanrım… Ona ne oluyor?
Bu, Maria için dönüm noktasıydı. Susup işini koruyabilir, ya da her şeyi riske atabilirdi. Annesini düşündü, Jason’ın başparmağını tutan zayıf elini, koridorlarda dolanan kötülüğü…
— Bay Miller… — diye fısıldadı.— Birisi onu zehirliyor.
Benjamin’in başı fırladı.
— Ne?
— Kolunun altındaki izleri gördüm. Enjeksiyon yerleri… İlaçları… Onları gördüm, duydum… — sözleri boğuluyordu.— Dr. Sterling ve Marcus. Dozlardan, onu daha zayıflatmaktan konuştular.
— Marcus mu? — Benjamin’in yüzünden kan çekildi.— O onun vaftiz babası. O sever…
— Vasiyetinizi buldum. Siz ölürseniz ya da aklınızı kaçırırsanız, Marcus hem Jason’ı hem şirketi alıyor. Ve denetim üç aya kalmış, zimmet ortaya çıkacak. Bu yüzden… — sesi titredi.— Bu yüzden Jason’ı öldürüyor ki siz darmadağın olun, o da her şeyi alsın.
Oda sessizleşti. Sadece Jason’ın zorlu nefesi duyuluyordu.
Benjamin önce Maria’ya, sonra oğluna, sonra da kolundaki izlere baktı. Hiç fark etmediği mor halkalara.
— Göster… — diye fısıldadı.
Maria ona fotoğrafları, ilaçları, vasiyet sayfalarını gösterdi. Benjamin’in elleri titremeye başladı. Yüzü çöktü.
— Nasıl bu kadar kör olabildim… — Gözlerinden yaşlar aktı.— Ona bakamadım. Her baktığımda Catherine’i gördüm, kaçtım. Ve ben kaçarken… birisi oğlumu öldürüyordu.
Dışarıda sirenler çalıyor, ambulans yaklaşırken Benjamin kıpırdamadı. Jason’ı kucağında tutuyor, sonunda *oradaydı*.
— Özür dilerim… — diye hıçkırdı.— Jason, oğlum, özür dilerim.
Paramedikler içeri girdi, Jason’ı sedyeye aldı. Çıkarken Benjamin, Maria’nın kolunu yakaladı.
— Onları durdurmam için yardım et — dedi.— Ne olur, oğlumu kurtarmama yardım et.
Maria başını salladı. Artık bu sadece onun mücadelesi değildi.
Hastanenin bekleme salonu keskin antiseptik ve bayat kahve kokuyordu. Maria plastik sandalyede, üstünde hâlâ iş kıyafetleri, yere bakıyordu. Benjamin ise ileri geri yürüyordu; sanki durursa kırılacak gibiydi.
İki saattir böyleydiler. Jason ameliyathane ile yoğun bakım arasında bir yerde, doktorlar testler yapıyor, hemşireler serumlar takıyordu.
Maria ne olduğunu biliyordu. Artık Benjamin de biliyordu.
Bir noktada Benjamin durdu, camdan karanlık kente baktı.
— Eskiden her gece ona kitap okurdum — dedi kısık sesle.— Catherine ölmeden önce… Beraber sallanan sandalyeye oturur, o uyuyana kadar okurdum.
Sesi çatladı.
— Kazadan sonra… yapamadım. Ona baktığımda sadece Catherine’i gördüm. Odaya girmeyi bıraktım.
Maria susup dinlemeyi seçti.
— Kendime hep “İyi bir babayım” dedim. En iyi doktorlar, en iyi bakıcılar… Ona her şeyi sağlıyorum diye avundum. Ama odada *ben* yoktum. Onu tutan, gören ben değildim.
— Yas tutuyordunuz… — dedi Maria yumuşakça.
— Hayır. Saklanıyordum. — Benjamin ona döndü, gözleri kıpkırmızı.— Ve Marcus bunu biliyordu. Acımı silaha çevirdi. Jason’ın kötüye gidişini “travma” diye bana sattı. Ona güvenmemi sağladı… O sırada…
Ellerini yumruk yaptı.
— Üniversiteden beri arkadaşım… Oğlumun vaftiz babası…
Tam o sırada çift kapı açıldı. Elinde tablet olan genç bir doktor göründü.
— Bay Miller?
Benjamin koşar adımlarla gitti. Maria da ayağa kalktı, biraz geride durdu.
— Oğlunuz stabil — dedi doktor.— Ama kan tahlillerinde endişe verici bir şey bulduk.
— Ne?
— Bağışıklık baskılayıcı ve kan sulandırıcı ilaçların toksik düzeyleri. Bu yaşta bir çocuğa bu ilaçlar kesinlikle verilmemeli, hele bu dozlarda asla.
— Yani biri… bilerek mi verdi? — Benjamin’in sesi kısılmıştı.
— Öyle görünüyor. — Doktorun yüzü ciddileşti.— Polisle irtibata geçtim bile. Bir dedektif yolda. Bu artık tıbbi değil, adli bir vaka, Bay Miller.
— Görebilir miyim? — diye sordu Benjamin, sesi titreyerek.
— Birkaç dakika içinde. Serumlar takılıyor, toksinleri atmak için şelasyon tedavisine başladık. İyileşmesi zaman alacak. — Sesi yumuşadı.— Ama onu zamanında getirdiniz. Bir iki gün daha bekleseydiniz…
Devam etmedi. Gerek yoktu.
Benjamin bir sandalyeye çöktü, başını ellerinin arasına aldı.
Maria yanına oturdu.
— Teşekkür ederim — diye fısıldadı Benjamin.— Gitmeseydin, fark etmeseydin, durmasaydın…
— Ondan uzak duramazdım — dedi Maria basitçe.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Benjamin derin bir nefes aldı.
— Catherine öldükten sonra… Her odaya kamera koydum. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum, ama yüzleşemiyordum.
Maria’ya baktı.
— Her şeyi kaydetti. Enjeksiyonlar, konuşmalar… Hepsi var.
— O zaman elimizde kanıttan fazlası var — dedi Maria.— Onları hapisten çıkamayacakları kadar derine gömer.
Benjamin’in sesinde ilk defa çelik gibi bir kararlılık belirdi:
— Oğluma yaptıkları için… Acımı kullanıp şirketimi çalmaya çalıştıkları için… Onu mahvedeceğim.
Tam o anda, gri takım elbiseli bir kadın geldi. Belinde polis rozeti:
Dedektif Sarah Walsh, Özel Mağdurlar Birimi.
Benjamin ve Maria ayağa kalktı.
— Her şeyi duymam gerek — dedi dedektif.
Benjamin anlatmaya başladı: Marcus’u, Dr. Sterling’i, zimmeti, vasiyeti, zehirlemeleri… Anlattıkça Maria onun içinde bir şeylerin değiştiğini gördü. Hayalet gibi gezen adamın yerini, yeniden uyanan bir baba alıyordu.
Bir saat sonra dedektif defterini kapattı.
— Bu gece arama kararlarını uygulatacağız. Marcus Webb’in evi ve ofisi, Dr. Sterling’in muayenehanesi… Güvenlik görüntüleri ve tıbbi raporlarla bu dosya çok sağlam.
— Oğlumu görebilir miyim? — diye sordu Benjamin.
Bir hemşire yaklaştı.
— 304 numarada. Çok zayıf, lütfen fazla kalmayın.
Benjamin birkaç adım attı, sonra durdu, geri dönüp Maria’ya baktı.
— Benimle gelir misin?
Maria’nın boğazı düğümlendi.
— Emin misiniz?
— Hâlâ hayattaysa senin sayende. Ben bakamazken sen baktın. Ne olur…
Birlikte steril koridor boyunca yürüdüler. 304 numaranın kapısı açıldığında, Benjamin’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
Jason yatakta küçücük görünüyordu. Kollarından serumlar, yanında bipleyen monitörler… Ten rengi hâlâ soluktu ama göğsü düzenli olarak inip kalkıyordu.
Benjamin kapıda donup kaldı. Maria, koluna hafifçe dokundu.
— Sana ihtiyacı var.
Benjamin titrek bir nefes aldı, yatağın yanına gitti. Oturdu. Küçük elini sakince tuttu.
— Hey oğlum… — diye fısıldadı.— Ben geldim… Baban.
Jason’ın gözleri hafifçe aralandı. Önce bulanık baktı, sonra babasının yüzünü seçti. O anda imkânsız görünen bir şey oldu: Jason gülümsedi. Çok hafif, çok zayıf, ama gerçek bir gülümsemeydi.
Benjamin çöktü. Gözyaşları akarken:
— Özür dilerim. Bin kez özür dilerim. Orada olmalıydım… Görmeliydim… Anlamalıydım…
Jason’ın küçük parmakları babasının elini sıktı.
Makineler bipliyordu, floresan ışık vızıldıyordu ama 304 numaralı odada kutsal bir şey oluyordu: Bir baba, oğlunu yeniden buluyordu.
Maria diğer tarafa çekildi, onlara alan tanıdı. Telefonuna baktı: kaçan aramalar, bilinmeyen numaralar… Ve Dedektif Walsh’tan bir mesaj:
> “Aramalar yapıldı. İkisi de gözaltında. Beni ara.”
Koridorda aradı.
— Gibson, neredesin?
— St. Luke’s Hastanesi. Bay Miller ve Jason’la.
— İyi, orada kal. Marcus Webb bir saat önce ofisinde tutuklandı. Kaçmaya çalıştı, otoparkta yakalandı. Bilgisayarını silmeye çalışıyordu, ama çok geçti. Zaten Miller’ın güvenlik kayıtlarını almıştık. Dr. Sterling de ilk görüntüleri görünce çöktü. Tam itiraf, Marcus’tan aldığı 500 bin doların banka kayıtları, her enjeksiyon, her konuşma… Hepsi belgelendi. Tanık olarak ifade vermeyi kabul etti. Marcus, teşebbüsî cinayet, komplo, zimmet, dolandırıcılık… Ömrünü hapiste geçirecek. Sterling ise lisansını kaybedip en az 15 yıl yatacak.
Maria gözlerini kapadı.
— Yani… gerçekten bitti.
— Onlar için evet. — Dedektifin sesi yumuşadı.— Sen çok iyi iş yaptın. Çoğu insan gözünü çevirirdi. Sen çevirmedin.
— Çeviremezdim.
— Biliyorum. Farklı yapan da bu.
Maria telefonu kapatıp tekrar 304’ün penceresinden içeri baktı. Benjamin, Jason’ın yanına yatmış, oğlunu camdan yapılmış gibi dikkatle sarıyordu. Jason uyanıktı, babasına bakıyordu. Benjamin ağlıyor, muhtemelen ondan af diliyor, yeniden sözler veriyordu.
Koridordan geçen hemşire mırıldandı:
— O baba odadan neredeyse hiç çıkmıyor. Oğlunu ilk kez böyle kucağında görüyorum.
— Kayıptı — dedi Maria sessizce.— Ama sanırım yolunu buluyor.
Hemşire hüzünlü bir tebessümle:
— Bazı insanlar iyileşmek için izne ihtiyaç duyar. Belli ki siz ona o izni verdiniz.
O sırada telefonuna bir haber bildirimi düştü:
“Şok zehirleme davasında milyarderin ortağı tutuklandı.” Hikâye internete yayılıyordu. Ama dünya ihanet, para, skandal görecekti. Maria ise gerçek hikâyeyi biliyordu:
Bu, oğlunu göremeyecek kadar kırık bir babanın, ağlayamayacak kadar zayıf bir çocuğun ve herkes bakmazken bakmayı seçen bir kadının hikâyesiydi.
Benjamin pencereden ona baktı, dudaklarıyla iki kelime mırıldandı:
> “Teşekkür ederim.”
Maria başını salladı. Henüz bitmediğini biliyordu. Asıl zor olan, kötülüğü durdurmak değil, ondan sonra yaşamayı öğrenmekti.
Aradan zaman geçti.
Maria yeni ofisinde pencerenin önünde duruyor, karşıdaki parkı izliyordu. Kapının üzerindeki tabelada şu yazıyordu:
> “Gibson Aile Savunma Merkezi – Sessizliğin hayatlara mal olduğu yerde…”
Merkezi Benjamin finanse etmişti. Suçunu telafi etmek için değil; Maria ona bir şey göstermişti: *Dikkat eden bir kişi bile her şeyi değiştirebilirdi.*
Telefonu çaldı. Connecticut’tan bir anneydi.
Bakıcısı kızının morluklarını fark etmişti, ama kimse onu ciddiye almıyordu.
Maria defterini aldı.
— Bana her şeyi anlatın. Hiçbir detayı atlamayın.
Artık hayatı buydu: Başkalarının göremediği şeyleri görmelerine yardım etmek. Suskunluğun daha “güvenli” göründüğü anlarda konuşmayı öğretmek. Ayakta durmanın imkânsız göründüğü anlarda yine de ayağa kalkmayı…
Şimdiye kadar 47 çocuk.
47 hayat, biri nihayet dikkat ettiği için kurtulmuştu.
Pencerenin önünden Benjamin ve Jason’ı gördü. Parkta koşuyorlardı. Sonbahar yaprakları arasında, kahkahalarla. Jason’ın gülüşü rüzgarla yükseliyor, parlak ve canlıydı. Ten rengi pembeleşmiş, dört yaşında bir çocuğun gözleri gibi ışıl ışıldı.
Benjamin onu kovalıyor, ikisi de nefes nefese gülüyordu.
Artık ne gri ten vardı, ne boş bakışlar, ne de göz göre göre yavaş bir ölüm. Sadece bir çocuğun çocuk olmasına izin verildiği, bir babanın da sonunda gerçekten orada olduğu anlar.
Onlar Maria’yı pencerede gördü. Jason coşkuyla el salladı. Benjamin onu omuzlarına aldı, birlikte binaya doğru yürüdüler.
Beş dakika sonra kapısı açıldı.
— Maria! — Jason kendini kollarına attı.
Maria kahkaha atarak onu yakaladı.
— Her görüşte biraz daha uzamış oluyorsun sen.
— Babam diyor ki ondan bile büyük olacağım!
Benjamin artık gözlerine de yansıyan gerçek bir gülümsemeyle içeri girdi.
— Sana öğle yemeği getirdik. Aç kalmanı istemedik.
Her zamanki salı ritüelleri: ofis zemininde deli sandviçleri, Jason’a elma suyu, büyüklere kahve.
— Yeni dosya nasıl? — diye sordu Benjamin, Jason masasının üstünde resim çizerken.
— Korkutucu. Ama onu oradan çıkaracağız — dedi Maria.
Benjamin başını salladı. Şimdi biliyordu: kötülük sadece gökdelenlerde yaşamıyordu. Her yerde, her sınıfta, her sokakta çocukların birilerinin dikkatini beklediğini öğrendi.
— Bugün karar açıklandı — dedi.— Marcus ömür boyu hapis cezası aldı. Şartlı tahliyesiz. Catherine’in ölümünden ek suçlamalar da eklendi.
Maria bekliyordu, ama duyunca yine de içinde bir şey yerine oturdu.
Adalet kusurluydu, ama gerçekti.
— Nasıl hissediyorsun? — diye sordu.
Benjamin oğluna baktı.
— Bir yıl boyunca Marcus’tan nefret ettim. Kendimden de. Kaybettiklerimle boğuldum. — Durdu.— Jason’ın terapisti geçen hafta bir şey söyledi. “Yas,” dedi, “yönünü bulamayan sevgidir.” Ben sevgimi işe, öfkeye, her şeye yönlendirdim. Onu en çok ihtiyaç duyan kişiye değil.
Jason başını kaldırdı.
— Babam artık hep çalışmıyor.
— Evet — dedi Benjamin yumuşakça.— Artık çalışmıyorum.
Miller Tech’teki görevini devretmiş, yeni bir yönetim getirmişti. Hâlâ ortaktı, ama artık hayatını tüketmesine izin vermiyordu. Birçoğunun asla öğrenemediğini öğrenmişti: İmparatorluklar kurup, gerçekten önemli olan her şeyi kaybedebilirsin.
Jason Maria’nın kolunu çekti.
— Sana bir şey yaptım.
İki çöp adam çizdiği bir resim uzattı: biri uzun, biri kısa, el ele.
— Bu biziz — dedi.— Beni kurtardığın gün.
Maria’nın boğazı düğümlendi. Bu küçük çocuğa baktı; artık canlı, güçlü, bütün.
— Biliyor musun ne düşünüyorum? — diye sordu, onu kendine çekerek.— Bence belki birbirimizi kurtardık.
Benjamin’in gözleri doldu.
— Bana oğlumu geri verdin. Hayatımı geri verdin.
— Sen her zaman onun babasıydın — dedi Maria.— Sadece birinin sana bunu hatırlatmasına ihtiyacın vardı.
Bir süre sessizlik oldu. Jason resim çizdi, Benjamin kahvesini yudumladı, Maria kriz içindeki ailelere mail yazarak destek oldu. Dışarıda bulutlar arasından güneş sızdı.
Yıllar önce annesinin ona söylediği bir cümleyi hatırladı:
“Bazen Tanrı seni, her şeyini kaybetme pahasına bile, tam olman gereken yere koyar. Çünkü birinin senin cesur olmana ihtiyacı vardır.”
Miller çatı katında ilk işe başladığı sabahı düşündü. Chicago’nun güneyinden gelen, elinde sadece içgüdü ve cesaret olan genç bir kadın… Kendi çocuğu bile olmayan bir çocuk için işini, güvenliğini, hatta hayatını riske atmıştı.
Ve o süreçte bir şey öğrenmişti:
> Sevgi her zaman gürültülü değildir.
> Bazen sadece gitmemektir.
> Herkes bakmayı bırakmışken bakmaya devam etmektir.
> Susmanın daha güvenli olduğu yerde konuşmaktır.
Jason başını kaldırdı.
— Maria, doğum günüme gelir misin?
— Dünyanın sonu da olsa kaçırmam, küçük adam.
Benjamin göz göze geldiği Maria’ya gülümsedi. Minnettar, alçakgönüllü, sonsuza dek değişmiş.
Bazı insanlar hayatımıza bir sebep için girer.
Bazıları bizi kurtarır.
Bazıları da bize, en cesur şeyin başkasının çocuğu için savaşmak olduğunu öğretir, dünya bunun “senin işin olmadığını” söylese bile.
Masadaki telefona baktı. Yarın yine çalacaktı: başka bir aile, başka bir kriz, görülmeye bekleyen başka bir çocuk. O da açacaktı. Çünkü o soğuk çatı katında öğrendiği bir hakikat vardı:
Her çocuk, yüzünü çevirmeyen birine layıktır.
Her çocuk, “bedeli ne olursa olsun” diyebilen bir cesarete.
Ve Maria artık biliyordu:
Bazen yapabileceğimiz en cesur şey, sadece gerçekten *umursamaktır*.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





