Hünkârın Yüreğindeki Sır ve Okyanuslara Uzanan Vasiyet: Sultan Mustafa Han’ın Hayali

1544 yılıydı. Ben, Cevher Ağa, Şehzade Mustafa’nın Kapı Ağası olarak, onun Amasya Sancağı’ndaki hizmetinde bulunuyordum. Ben, sarayın gölgelerini iyi bilirdim; ihanetin ve ihtirasın fısıltılarını duyardım. Ancak Şehzade’min çevresi, bunlardan azade, ilim ve ihtimamla örülmüş bir duvar gibiydi.


Şehzade Mustafa, Amasya’da bilim kongreleri düzenler, Hint Okyanusu’ndan gelen yeni haritaları incelerdi. Yaşlı ve hasta Hünkarımız Sultan Süleyman Han’ın gölgesinde, o, Devlet-i Aliyye’nin gelecek yüzyılını planlıyordu.


Bir keresinde, otağının balkonunda, gece mehtabın altında duruyordu. Elinde Yeni Dünya haritası. Üzerinde bilinmeyen kıtalar, henüz ayak basılmamış topraklar. Bana döndü.

“Cevher,” dedi, sesi hem yumuşak hem kararlıydı, “Dünya değişiyor. Batı, denizlere hükmediyor. Biz, sadece karada zafer peşinde koşarsak, bu uçsuz bucaksız cihanın yarısını kaybetmiş oluruz.”


O, bir padişahın yerinin yalnızca ordunun başında değil, zamanın önünde olması gerektiğine inanırdı. Onun hayali, sadece fetih değil, medeniyet taşımaktı.


Anadolu’nun kalbindeki otağında, paşalar ve beyler ona defalarca, “Sakal bırakın, tahtı istediğinizi gösterin,” diye fısıldadılar.


Şehzade’m, her defasında aynı asil vakarla reddetti. “Babam hayattayken tahtı ima etmek, isyandır. Ben isyan etmem. Benim sadakatim, bu devletin bekasına olan sadakatimdir. Ben, Hünkâr babamın emriyle tahta otururum, kendi bileğimin kuvvetiyle değil.”

Bu, onun en büyük erdemiydi: Loyalty (Sadakat) ve Duty (Vazife).


İkinci Kısım: Konya Ereğlisi ve Sır Verilmiş Bir Söz

1553 yılında, Nahçıvan seferi için ordu Konya Ereğlisi’nde toplandı. Sultan Süleyman hasta, Damat Rüstem Paşa seraskerdi. Yeniçerilerin isyanı kaçınılmazdı: “Serasker ya Hünkâr ya da Şehzade Mustafa olmalı!”


O günlerdeki hava, keskin bir kılıç gibiydi. Her an bir ihanetin, bir kargaşanın kopacağını hissediyorduk. Rüstem Paşa’nın Hünkâr’a sunduğu raporlar, Şehzade’mi isyancı olarak göstermişti.


Hasta ve yorgun Sultan Süleyman, Ereğli’ye geldi. Şehzade Mustafa otağa çağrıldı. Ben, kapıda bekledim. Şehzade’m, belinde kılıçsız, sadece cesaretini ve haysiyetini kuşanarak içeri girdi.


İçeride konuşulanlar, yüzyıllarca saklanacak bir sır olarak kaldı. Ancak, Şehzade’m dışarı çıktığında, gözlerinde tuhaf bir huzur ve kederin karışımı vardı.


O gün, Hünkarımız Sultan Süleyman, beklenmedik bir karar verdi. Şehzade Mustafa’yı serasker ilan etti. Ardından Rüstem Paşa’yı azletti.


Konuşmalarının özü, bana sonra fısıldanan bir vasiyet gibiydi: Sultan Süleyman, tahtın vaktinin geldiğini, Mustafa’nın gözlerinde kendi babası Yavuz Selim Han’ın ateşini gördüğünü söylemişti. Bu, bir teslimiyetti, bir isyan cezası değil.


Yeni seraskerimiz, ordunun başına geçti. Nahçıvan kısa sürede fethedildi. Safeviler barışa zorlandı. Şehzade Mustafa, zaferle payitahta döndü.


Üçüncü Kısım: Tahtın Devri ve En Büyük Sınav

İstanbul’da büyük bir karşılama töreni düzenlendi. Ve o tarihi an yaşandı: Sultan Süleyman, kimsenin beklemediği bir kararla, tahtı Şehzade Mustafa’ya devrettiğini ilan etti.


Şehzade Mustafa artık Sultan Mustafa Han Hazretleri’ydi.


Yaşlı Hünkârımız, eşi Hürrem Sultan ve güvendiği birkaç sadık hizmetkarıyla birlikte bir sır gibi saraydan ayrıldı. Nerede olduğunu, sağ olup olmadığını kimse bilemeyecekti. Bu, fitne çıkarmak isteyenlerin eline fırsat geçmemesi için alınmış, devletin bekası için yapılmış yüce bir fedakârlıktı.


Ancak taht devri, saraydaki ihtirası dindirmedi. Şehzade Selim, bazı paşaların kışkırtmalarıyla Manisa’dan isyana kalkıştı.


Yeni Hünkâr, kardeş kavgası istemiyordu. Bu isyanı bastırma görevini, diğer kardeşi Şehzade Bayezid’e verdi. Bu, Bayezid için bir sadakat testiydi.


Bayezid, Yeniçeri’nin de desteğini alarak Selim’i alt etti. Selim, yaralı ele geçirildi. Sultan Mustafa, yüreği kanayarak fetvayı verdi: Şehzade Selim, devletin birliğini bozma suçundan Bodrum’da hapsedildi.


Bu, zor bir karardı. Kardeş kanının dökülmesini istemezdi, ama tahtın sağlamlaşması, imparatorluğun selameti için kaçınılmazdı. Beka, şefkatin önündeydi.


Bayezid, başarısından sonra Tebriz’e, Doğu sınırına gönderildi. Payitahttan uzak kalacak, ama Doğu’nun güvenliğini sağlayacaktı. Hayatta kalmasının tek yolu, vazifesine tam sadakati göstermekti.


Dördüncü Kısım: Barışın Stratejisi ve Hazinenin Dolması

Sultan Mustafa’nın sıradaki hamlesi, herkesi şaşırttı. Batılı devletlere elçi yolladı: Barışın sürmesini istiyordu. Haçlılar tehlike arz etmedikçe yeni bir sefer düzenlenmeyecekti.


Batılılar, Papa’nın emriyle bu teklifi kabul ettiler. Genç Padişah korkaklık ediyor, diye düşündüler. Bu süre zarfında büyük bir ordu toplayıp, beklenmedik bir anda saldırarak Osmanlı’yı Avrupa’dan atabilirlerdi.


Ama bilmedikleri, Sultan Mustafa’nın hayallerin ötesinde bir planı olduğuydu. Batıda, Kara Orduları Anadolu’da büyütülürken, Avrupa’daki kalelerde askerler tek merkezde toplanarak, düşmana savunmasız görünme stratejisi izleniyordu.


Asıl hamle, denizlerdeydi. Sokullu Mehmet Paşa’yı Veziriazam, hırçın ama yetenekli Piyale Paşa’yı Kaptan-ı Derya ilan etti.


Hazine kaynaklarını tüketecek devasa bir planı vardı: Tersaneler durmadan çalışacaktı. Kadırgalar, yolcu gemileri ve en önemlisi, haritacı gemileri Hint Okyanusu’na gönderildi.


Bir yılın sonunda, Hint Okyanusu avucunun içi gibi haritalandırılmıştı. Piyale Paşa komutasındaki donanma, Portekizlileri yenerek Hint seferinde büyük bir zafer kazandı. Denizlerde Yenilmez görünen Portekiz, üstünlüğünü kaybetti.


Payitahta dönen donanma, muazzam ganimetlerle hazinenin ağzına kadar dolmasını sağladı. Ayrıca Hindistan’daki Müslüman halklara ulaşılmış, Sultan Mustafa’ya bağlı bir İslam Devleti kurulmuştu. Bu, sadece fetih değil, himayeydi.


Beşinci Kısım: Haçlıların Yanılgısı ve Viyana’da Yüreklerdeki Korku

Hıristiyan devletler, bu deniz savaşını kendileri için bir bahane gördüler. Papa’nın emriyle bir Haçlı Seferi düzenlediler. Osmanlı’nın sonunu getirmeye kararlıydılar.


Savunmasız olduğunu düşündükleri Macaristan şehirlerini kuşattılar. Ancak Haçlılar, beklenmedik bir direnişle karşılaştılar. Bir yıldır buralarda gizlice konuşlanan Osmanlı ordusu, başarılı bir savunma gerçekleştiriyordu.


Tek bir şehri bile ele geçirmeyi başaramadan, Sultan Mustafa Han komutasındaki devasa ordu bölgeye ulaştı. Sipahiler, akıncılar ve Yeniçeriler, Haçlıları paramparça etti.


Mağlup Haçlı ordusu dağılırken, Muzaffer Sultan Mustafa, hemen ardından babasının hayali olan Viyana’yı ikinci kez kuşattı.


Amacı kaleyi teslim almak değildi; zira o şartlarda bunun imkansız olduğunu biliyordu. Amacı, Batılı devletleri bir kez daha barışa zorlamak ve yüklü bir yüreklere korku salmaktı.


Nitekim öyle oldu. Haçlı devletleri, kuşatmanın kaldırılması karşılığında Osmanlı Devleti’ne büyük miktarda duka altın ödemeyi kabul etti. Sultan Mustafa, Viyana çevresindeki tüm kaleleri zapt ettikten sonra, bir zafer ve haysiyet gösterisiyle kuşatmayı kaldırdı.


Paşalar ve Yeniçeriler bu karardan hoşnutsuz oldular. “Neden Viyana alınmadı?” diye fısıldadılar.


Ama Sultan Mustafa, onlara şu bilge cevabı fısıldamıştı: “Viyana önemlidir, zamanı gelince elbet fethedilir. Elde edilen asıl Zafer, düşmanın yüreğine salınan korkudur.” Artık biliyorlardı ki, karşılarında Sultan Süleyman’ı aratmayacak bir Hünkâr vardı.


Altıncı Kısım: Yeni Dünya’ya Doğru Yola Çıkış ve Vasiyetin Tamamlanması

Payitahta dönen Sultan Mustafa, ganimetin dörtte birini hemen donanmaya ayırdı. Tersaneler durmadan çalışıyordu. Piri Levent adı verilen, uzun yolculuklar için hazırlanan yeni bir denizci ocağı kurulmasını emretti.


Ve bir kış daha geçmesinin ardından, Sultan Mustafa, çocukluğundan beri kurduğu o emri verdi:


“Duyduk duymadık demeyin! Sultan Mustafa Han Hazretlerinin buyruğudur. Hünkârımızın emriyle, Yeni Dünya Amerika’yı İskan etmek üzere Müslüman Türk aileler görevlendirilecektir.”


“Gönüllü olan her bir aileye 5000 Akça, sekiz besi hayvanı ve bir çiftlik evi verilecektir. Dinimiz İslam’ı Yeni Dünya’ya anlatacak olan bu ailelerden en az bir kişinin Hafız olması şarttır.”


Piri Levent Birliği, devasa bir donanma ve üç büyük yolcu gemisi ile birlikte Yeni Dünya’ya açıldı. Haçlı ordusuna karşı alınan zafer sayesinde, Batılı devletler bu donanmanın karşısına çıkmaya cesaret edemedi.


Amerika’ya varan Türk aileleri ve denizciler, sömürgecilik etmedi. Yerli halkla kaynaşma içerisine girdiler.


Osmanlı’nın çatısı altında yerleşilen topraklarda, İslamiyet hızla yayılmaya başladı. Diğer devletlerin sömürgeciliğine maruz kalan yerliler, Osmanlı’nın adaleti sayesinde birleşerek sömürgecilere isyan etmeye başladılar.


Devlet-i Aliyye’nin kudretini Hint Okyanusu’ndan Amerika’ya dek ulaştıran Sultan Mustafa, artık gönül rahatlığıyla fetihlere dikkatini verebilirdi: sırada Kıbrıs, Girit ve belki de Roma vardı.


Ben, Cevher Ağa, o gün limandan ayrılan gemilerin ardında kalan Sultan Mustafa’nın yüzündeki huzuru gördüm. O, tahta çıkma nedenini, babasına verdiği sözü ve Türk’ün okyanuslara uzanan vazifesini tamamlamıştı.


Yansıma: Biten Bir Hayal, Başlayan Bir Miras

Tarih, Şehzade Mustafa’yı ne yazık ki tahta çıkmadan, elim bir kaderle anar.


Ancak, benim hatıratım (varsayılan hatıratım), onun nasıl bir hükümdar olabileceğini, Duty (Vazife), Honor (Onur) ve Vision (Öngörü) ile tahtı nasıl şereflendirebileceğini anlatır.


O, sarayda kalmakla başarılı olunamayacağını, çabalamadıkça zafer elde edilemeyeceğini çok iyi bilen, zamanın ötesindeki bir ruhtu. Onun vizyonu, sadece askerî güçle değil, denizler, ticaret ve medeniyet inşasıyla kaimdi.


Şehzade Mustafa, tahta çıksaydı, belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi farklı yazılacaktı. Belki de bir duraklama dönemi hiç yaşanmayacaktı. Onun yarım kalan hayalleri, sadece bir hikâye değil, bir millete ders veren bir vasiyettir.


Unutmayalım ki, bir milleti yeni bir çağa adapte edecek, hatta çağın ötesine taşıyacak olanlar; hayal eden, çalışan ve sabırla vazifesine sadık kalan ruhlardır. Sultan Mustafa’nın mirası, bize bunu fısıldar.