İHANETİN ACI FİYATI: KOCASI ONU DÖVEREK AŞAĞILARKEN SIR OLDUĞUNU BİLMİYORDU! KADERİNİ DEĞİŞTİREN ADAM, KAPISINA SİLAHLA DAYANAN ESKİ KOCASINDAN NASIL KURTULDU? 😱

O gece Serince Köyü’nün yatak odasında yayılan kan kokusu, ne namus ne de sevgi kokusuydu; sadece kirli bir yalandı. Muhsin, bembeyaz çarşafa bir yerlerden bulup getirdiği kanı damlatırken, Nazlı’nın hayatının ilk büyük yalanı başlamıştı. Gerdek yaşanmamış, hakaretler ve dayaklar başlamıştı. Oysa Nazlı, tüm bunların sebebinin kendi ‘eksikliği’ değil, Muhsin’in doğuştan taşıdığı o utanç verici sır olduğunu bilmiyordu. Yıllar süren zulümden sonra, Nazlı’yı o köyden alıp götürecek olan satıcı Ekrem’i ilk gördüğünde, içinden bir ses fısıldadı: “O anda bir şeylerin çok yanlış olduğunu hissettim… Ama yanlış olan şeyin kaderim değil, Muhsin’in yalanı olduğunu çok geç anlayacaktım.

Serince Köyü, Anadolu’nun en ücra, en unutulmuş köşelerinden biriydi. Düzgün bir yolu, sokağı olmayan, dağların ardına kurulmuş bu alelade köy, pek kimsenin ilgisini çekmezdi. Ta ki Köyün en güzel kızı olan Nazlı, babası tarafından zorla evlendirildiği o güne kadar. Nazlı, henüz on beşindeydi. Gözlerinde, yaşının getirdiği neşe yerine, erken olgunlaşmış bir kederin gölgesi vardı. O, annesinin dahi karşı koyamadığı, acımasız ve katı yürekli bir babanın elinde bir pazarlık malıydı. Babası; ne Erdem, ne ahlak, ne de vicdan sahibiydi. Dünyaya niçin geldiğini, ne için soluk alıp verdiğini bir kerecik olsun düşünmemiş, cahil bir adamdı. Bu adam için Nazlı’nın güzelliği, sadece başlık parası pazarında daha fazla para eden bir üründü.

Nazlı, kendisine bir kez olsun sorulmadan, köyün en zengin adamının oğlu Muhsin’e verildi. Muhsin, çirkin değildi ama yakışıklı da sayılmazdı. Ortalamaydı. Ancak Muhsin’in gençliğinden beri tek bir zaafı vardı: İçki. Neredeyse gün aşırı sarhoş oluyor, ayıkken iyi ile kötü arasında gidip gelen karakteri, kafası dumanlanınca bir canavara dönüşüyordu. Nazlı, onun ayık olduğu günleri arar olmuştu. Çünkü Muhsin, içtiği günlerde Nazlı’ya çok acımasız davranıyor, onu dövüyor, sopanın altında inledikçe yüzünde keyif aldığını gösteren iğrenç bir gülümsemeyle daha da şiddetleniyordu. Nazlı, haftalarca, aylarca, yıllarca bu sorunun cevabını aradı: “İnsanın düşmanına yapmaya çekineceği fenalıkları, bir adam karısına nasıl kolayca yapabilirdi?”

Ama tüm bu zulümden daha büyük ve sadece ikisinin bildiği başka bir sır vardı: Evlendiklerinden bu yana gerdek yaşamamışlardı. Muhsin, düğün gecesi yataklarına serili Ak çarşafa bir yerlerden bulup getirdiği şişeden bir parça kan damlatmış, sonra da o çarşafı odalarının dışında heyecanla bekleyen akrabalarına fırlatmıştı. O gün ne de o günden sonra Nazlı’ya el sürmemişti.

Nazlı, yaşının küçük olmasından, tecrübesizliğinden dolayı kendini bir kadın olarak görmediğini, beğenilmediğini sanıyor, biraz da bundan geceleri için için ağlıyordu. Oysa sorun tamamen Muhsin’deydi. O, iktidarsızdı ve doğuştan böyleydi. Babası bunu bilmiyor, oğlunun soylarını devam ettireceğini hayal ediyordu. Muhsin de kendisinden umulanı yerine getiremediği için, sanki suçlu karısıymış gibi, gelip gidiş Nazlı’ya dayak atıyordu.

Nazlı tam on yıl boyunca bu zulme uğradı. Annesi bile, kızının kısır olduğu için Muhsin’in ona böyle davrandığını sanıyordu. Yıllar geçtikçe köy değişti, ama Nazlı’ya yapılan eziyetler değişmedi. Nazlı canından bezdi. Nihayetinde hislerini kaybetti. Artık hiçbir şeyi umursamıyor, Muhsin ne yaparsa yapsın canı yanmıyordu. Bazı insanlar genç yaşta ölür, yaşlanınca gömülürler; Nazlı da onlardan biriydi. Sadece bedenini toprağa verecekleri o günü bekliyordu.

Köye yılın bazı ayları çeşitli satıcılar gelir giderdi. Köylüler, ayaklarına kadar gelen bu hizmeti severlerdi. Bir gün, yatak yorgan satan satıcı yine gelmiş, köy meydanında sergisini açmıştı. Bu satıcı, babasına ait dükkânın mallarını arkası kapalı bir kamyonda kasaba kasaba, köy köy gezdirip satıyordu. O gün, Nazlı’nın kaynanası, kendisi meşgul olduğu için, Nazlı’yı havlu, yoğurt kesesi ve birkaç öteberi almak üzere yorgancıya göndermişti.

Satıcı Ekrem, Nazlı alışveriş için geldiği sırada kamyonun içinde eksiklerin listesini yapıyordu. Ekrem, onu fark ettiğinde, Nazlı serginin önünde ustaca yayılmış Tekstil ürünlerine ne ilgi ne merak ne de başka bir duygu barındıran gözlerle bakıyordu. Ekrem kamyondan yere atladı. Nazlı’yı yakından görünce bir an nefesi kesilecek gibi oldu. Onun güzelliği karşısında nerede olduğunu, ne yaptığını unuttu. Gözleri, kızın büyülü yüzüne çakılı kaldı. Ama neden bu kadar üzgündü?

Nazlı, sessizliği bozdu: “Bize şu yazılanlar gerekmiş. Var mı acaba?” Kaynanasının kendisine verdiği kâğıt parçasını uzattı. Delikanlı kâğıdı aldı, ama gözleri hâlâ Nazlı’daydı. Elindeki poşete yazılanları koydu. Geri geldiğinde, genç kadına poşeti uzattı. “Yazılanların hepsi burada,” dedi ve belli belirsiz bir göz kırptı. “İçine kokulu bir mendil bıraktım. Hediyem olsun size.”

Nazlı kaşlarını kaldırdı: “Öyle şeyler olmaz. Kocam bana kızar. Zaten oğlu yeterince canımı sıkıyor, bir de onunla uğraşamam.” Ekrem, kızın evli, mutsuz ve kocası tarafından eziyet gördüğünü anladı.

Ekrem, konuşmayı uzatmak için: “Keşke kabul etseydiniz. Kaynananız bilmese de olurdu. Masum bir hediyeydi sadece.”

Nazlı, bu sözler üzerine ilk kez Ekrem’e dikkatlice baktı. Onu tepeden tırnağa süzdü. Uzun boyu, geniş omuzları, biçimli, güzel yüzü… Kızların beyaz atın üzerinde hayal ettiği erkeklerdendi. Mendil hâlâ Ekrem’in elinde duruyordu. Nazlı, onun üzüldüğüne üzüldü ve kaşla göz arasında uzandı, mendili genç adamın elinden kaptı. Sağına soluna bakındı, onu gerdanından içeriye, giysisinin içine atıverdi. Ekrem, kızın bu yaptığına önce şaşırdı, ardından mendili aldığına çok sevindi. Gülümsedi. Nazlı da ona gülümsedi.

Ekrem: “Onu kokladıkça beni hatırlarsınız.”

Nazlı bir an silkindi, aklı başına gelir gibi oldu. “Amanım! Kendi kendime ne yapıyorum? Evli bir kadına yakışıyor mu bu yaptığım?” Poşeti Ekrem’in elinden kaptığı gibi yola düştü. Ekrem arkasından: “Ben her Salı buradayım! Bir ihtiyacınız olursa gelin!” diye bağırdı. Nazlı, evlerin ardında kaybolmadan hemen önce döndü, baktı genç adama. Neden böyle yaptı, bilemedi. Elindeki poşeti hınçla sıktı, eve yollandı.

Ekrem’e gelince, o Nazlı’ya ilk görüşte vurulmuştu. Onun bakışları, o bebeksi tüylerle kaplı kusursuz yüzü, o mahzun ve garip duruşu, yüreğini kanırtmıştı.

Nazlı, akşam kocasından yine dayak yedi. Sarhoş Muhsin’in iğrenç küfürlerine maruz kaldı. Gece boyu yastığının üstüne ılık gözyaşları akıttı ve belki de kendinden emin bir halde, ilk kez olarak ölmek istedi.

Birkaç gün sonra, yıkanacak çamaşırları ayırırken Ekrem’in ona verdiği mendili buldu. Onu aldığını bile unutmuştu. Ekrem’in mendili vermek istediği o anlar geldi aklına. Kokladı onu. Tıpkı Ekrem’in dediği gibi, her nefeste onu hatırladı. Sonra utandı, kendine kızdı: “Ne iğrenç şey mi şu yaptığım?” diye kendine öfkelendi. Ama sonra düşündü: Evli olmak için, önce evliliğin şartlarını taşımaları gerekirdi. En önce kocası ona saygı duymalı, onu sevmesi bir yana, ona değer vermeliydi. Ama Muhsin bunlardan çok uzaktı. Nazlı, bir sığıntı, bir besleme gibiydi o evde. Mendili attığı yerden aldı, elinde sıktı onu. Ekrem ise öyle miydi? Kibar, anlayışlı, gözleri umutla parlayan bir erkekti. Yakışıklıydı da. En azından konuşulabilecek birine benziyordu. Muhsin ise hiç öyle değildi.

Gece yatana kadar aklında bunlar dolandı durdu. Uyumadan hemen önce kendi kendine gülümsüyor, rüyasında Ekrem’i gördü. Nazlı, bir ata önlü arkalı binmişler, bir derenin kenarından ilerliyorlardı. Nazlı o kadar mutluydu ki, aşkla kucaklıyordu Ekrem’i belinden. Sonra birden Muhsin beliriyor, elinde kamçısı ırgatların Ekrem’i dövüyordu. Ekrem yerde kanlar içinde kıvranıyor, Muhsin ise Nazlı’ya “Seni aşifte! Seni sütsüz!” diye bağırıyordu. Nazlı irkilerek uyandı. Terden sırtı sırıl sıklam olmuştu.

Ertesi gün, gözü duvardaki takvime takıldı. O gün yine Salı’ydı. Gülümsedi. “Ekrem gelmiş miydi acaba?” Evden ayrıldı, meydana giden yola saptı. Ekrem’in kamyonunu gördü. Yüreği titreyerek, yerinden çıkarcasına yaklaşıyordu ona doğru. Rüyası aklına geldi. Ürperdi, yine gülümsemekten alamadı kendini.

Ekrem, onu ta uzaktan görmüş, o gelene dek gözünü bir saniyeliğine de olsa ayırmamıştı Nazlı’dan. Nazlı geldi, yüzü kızarmış. Serginin bir yanında Ekrem, öte yanında Nazlı vardı. Göz göze bir şeyler anlatıyorlardı birbirlerine.

Nazlı, gözlerini kaçırdı Ekrem’in gözlerinden. Zaman kazanmaya çalışır bir hali vardı. Aldıklarını bir miktar para ile uzattı Ekrem’e. Küçük parmağı Ekrem’in avucuna dokundu. O an Ekrem, bu kısa temasta Nazlı’nın parmağının ateş gibi yandığını anlamakta gecikmedi.

Nazlı, alacaklarını almıştı ama hemen gitmedi. Geçen geldiğinden beri biraz daha süzülmüş yüzü. Ekrem, nereden geldiğini bilemediği bir cesaretle ona ne olduğunu sordu. Nazlı şaşırdı, kem küm etti, lafı dolandırdı durdu. Gerçeği anlatmadı. Hatta gidecek oldu.

Ekrem: “Tamam, tamam,” dedi. “Sormadım. Hemen de yavru bir ceylan gibi ürkü.

Nazlı, kahverengi gözlerine baktı. Bir anlık cesaretle: “Kocam beni sevmiyor. Sürekli de dövüyor,” deyiverdi.

Ekrem şaşkın: “Neden sevmiyor ki? Hem bir kadına el kalkar mı?”

Nazlı, mırın kırın etti, sustu ama Ekrem geri adım atmadı. Nazlı, ona öyle içten, olan biten ne varsa 10 yılda her ne yaşadıysa, tüm yalınlığıyla özetleyerek anlatıverdi. Babasının onu satışından, Muhsin’in iktidarsız oluşuna kadar, onu üzen, yüreğini yakan her şeyi söyledi Ekrem’e.

Ekrem, Nazlı’yı dinledikçe canı sıkıldı, üzüldü. Nereden bakılsa yarım saattir oradaydı Nazlı. Ekrem’i dinliyor, onun ne dediğini takip edemese de, gülümseyerek konuşması ve ondan yayılan samimi haller Nazlı’ya yetiyordu.

O sırada köylü bir kadın geldi yanlarına. Konuşma böylece bitti. Nazlı poşetini eline doladı, ardına baka baka döndü eve. O günden sonra Ekrem, haftada iki gün gelir oldu köye. Onun geldiği günler Nazlı hep bir bahane buldu, geldi onun yanına. İki ay kadar bu şekilde görüştüler.

İki ayın sonunda Ekrem, Nazlı’yı kaçmaya ikna etti.

Nazlı bu kararı kolay vermemişti. Uzun geceler, Ekrem’in kendinden istediği şeyin yaratacağı durumları düşünmüştü. Kalırsa neyin değişeceğini, gitse eline ne geçeceğini hesaplamış, kendince olacak olanların muhasebesini yapmıştı. Sonunda, Ekrem’i tanımadan önceki ölüm düşünceleri baskın gelmiş, kalırsa yaşayamayacağını anlayarak, “Öleceksem de bana değer verecek birinin yanında ölürüm,” diye düşünüp Ekrem’e “Tamam,” demişti.

Ve bir gece, kaçıp gitti Nazlı. Her şey o kadar ani ve hızlı oldu ki, Nazlı pişman olmaya fırsat bile bulamadı.

Muhsin, ertesi gün öğrendi olanları. Nazlı’nın giderken bıraktığı notu görünce aklı gitti başından. Nasıl, neye küfredeceğine şaşırdı. Saatlerce acıyla böğürdü evin içinde. Sinirini alamadı, ırgatları patakladı. Haberköyde kısa sürede yayıldı. Herkes Muhsin’i, anasını ya da babasını görünce fısır fısır konuşuyor, onlar bunu anlayınca yerin dibine giriyorlardı.

Muhsin ve babası birkaç koldan arıyorlardı Nazlı’yı. Aramayı genişlettiler, yalakaları Nazlı’nın peşini bırakmadılar. Ancak bir yıl kadar geçti. Nazlı’yı hâlâ bulamamış, onun nereye gitmiş olacağı konusunda bir arpa boyu yol olamamışlardı.

Fakat bir gün, Muhsin’in anası eskiden köye gelip giden yorgancıyı anıp da onun olmayışına dert yanınca, bir kenarda tütününü tüttüren Muhsin’in aklında şimşek çaktı. Düşününce, yorgancının köye gelmeyi bırakmasının, Nazlı’nın kaybolduğu zamanlara rastladığını fark etti. Şüpheyle fırladı ayağa. O gün boyunca anasını ve evde çalışan yaşlı kadını, meydana yakın evlerde oturan köylüleri sıkıştırdı. Tam da sandığı gibi, Nazlı’nın kaçmadan bir iki ay kadar önce neredeyse her Salı bir şeyleri bahane ederek yorgancıya gittiğini öğrendi. Dahası, yorgancı evvelden sadece Salı günleri gelirken, Nazlı kaçmadan bir ay kadar önce haftada iki gün gelmeye başlamıştı köye.

Anlamamak için aptal olmak gerekti. Zaten nicedir yorgancının yakışıklı ve efendi olduğu konuşuluyordu köyde. Nazlı da evde olanlardan dolayı mutsuzdu. Bu durumda, Nazlı’nın o oğlanla anlaşıp kaçmaması için bir sebep yoktu.

Vardığı günün ertesi sabahı yorgancının peşine düştü. Yorgancının köyde artık satış yapmadığını, ancak ileriki ilçelerde hâlâ yorgan kamyonunu görenler olduğunu öğrendi. Muhsin kamyonu buldu. Kamyon Ekrem’in babasına aitti. Muhsin kamyonu takip etmeye karar verdi. Nasılsa eninde sonunda kamyon manifaturacı dükkânına gidecekti.

O akşam kamyon önde, o arabasıyla belli bir mesafede arkada şehre geldiler. Satıcı eleman kamyonu dükkâna değil, kendi evinin önüne çekti. Muhsin o geceyi orada arabada geçirdi. Sonraki gün satıcı adam sabahtan Ekrem’lerin manifatura dükkânına geldi. Muhsin, Ekrem’i ilk kez o gün orada gördü. Onu görünce kanı damarlarında akışını hızlandırdı. Öfkeden dişlerini sıktı. Tüyleri diken diken oldu ama önce emin olmalıydı. Silahı nicedir dolu duruyordu. Hazırdı.

Aradan bir iki hafta geçti. Muhsin bu süre içinde Ekrem’i takip ederek Nazlı’yı buldu. Tam da tahmin ettiği gibiydi: Ekrem’le Nazlı bir evde beraber yaşıyorlardı. Komşularından, bir kızları olduğunu öğrenmişti. Nazlı’yı iki kez markete, bir kez de pazara giderken gördü. Onun 11 yılın sonunda ilk defa gülüşüne şahit oldu. Mutlu olduğu, Ekrem’i sevdiği her hareketinden fazlasıyla belli oluyordu. Bazı günler bebeklerini de alıp bir yerlere gidiyorlar, birbirlerine aşkla, tutkuyla bakıyorlardı. Muhsin’in bu anlarda öfkeden dişleri gıcırdıyor, elleri titriyordu.

Haftanın sonunda, bir akşam kapılarına dayandı. Nazlı açtı kapıyı. Genç kadın Muhsin’i karşısında görünce öyle korktu, öyle bir çığlık attı ki, bebeği iç odada annesinin sesini duyup uyandı ve avaz avaz haykırmaya başladı. Karısının sesine Ekrem iç odadan seyirtti geldi. Nazlı’nın yüzünün korkudan kanı çekilmişti.

Ekrem kapıya çıktı. Muhsin’i görünce o da ürperdi. Muhsin’in bakışlarında ne öfke, ne nefret, ne hınç vardı. Bilakis mahcup, mecâlâsı kesilmiş bir hali vardı. Hani çocuklar ağlamadan hemen önce dudaklarını büzer ya, işte tam da öyle bir görünüşü vardı yüzünün.

“Müsaade edersen sana bir çift lafım var Nazlı,” dedi Muhsin.

Ekrem, Muhsin’in görünüşüne acıdı: “Gel içeri,” dedi. “Misafirimiz ol. Ne diyeceksen içeride dersin.”

Muhsin önde, Ekrem ile Nazlı arkada salona geldiler. Bebek iç odada hâlâ ağlıyordu. Nazlı onu kucağına alıp salona geldi. Bebeği Ekrem aldı. Muhsin, kaçamak bir bakış attı bebekten yana. Özlemle, hevesle.

Bir dakika kadar oturduğu koltukta elleri bağlı bir halde yerdeki halının desenlerine takıldı gözleri. Sonra önceden tasarladığı belli olan şu sözleri söyledi: “Sizi ilk olarak bir arada gördüğüm o günü hiç unutamam. O anları asla silemem aklımdan. Gerçeği söyleyeceğim; koşup yanınıza gelmek, ikinizi de kurşunlamak istedim o anda. Yalan söylemeye gerek yok. Aklımda ne şekiller tasarladım ölümün için Nazlı, ne planlar kurdum, ne sonlar hazırladım sana.”

“Ancak seni Ekrem’le görünce, akşamları gözlerinin içi parlayarak ona kapıyı açtığının farkına varınca, sizi bir süre izlemeye karar verdim. İki hafta, belki de daha uzun bir zaman, siz farkında olmadan peşinizde dolandım. Gözledim sizi, bir gölge gibi ardınızdaydım. Ve günler geçtikçe, sizdeki birbirinize karşı olan bağlılığınızı gördükçe, nefretim azaldı, kinim dindi.”

“Sonra düşünmeye başladım: Neden? Neden Ekrem’e ışıl ışıl bakan o gözlerin, bana acıyla, öfkeyle, tiksinmeyle bakıyordu? Neden ona gülümseyen yüzün, beni görünce donuklaşırdı?”

Ekrem’in kucağında anlaşılmaz, garip sesler çıkaran bebeğe dikti Muhsin. Ardından Nazlı’ya döndü yüzünü: “Cevabı sanıyorum ki buldum Nazlı. Geç oldu ama buldum. Ben iyi biri değilim. Ben sana layık biri değilim. Sana yaptıklarımı düşünüyorum da, ben insan bile değilim. Sana onca işkence ettim, eziyet ettim, küfür ettim. Yüzünün gözünün mor olmadığı günler sayılı. Köydeyken sana o kadar iğrenç yaklaşmama rağmen, bir güne bir gün kötü bir söz çıkmadı ağzından. ‘Öf’ dahi demedin bana. Sarhoş geldim, çamurlu, per perişan geldim; ters bir bakış dahi atmadın yüzüme. Ama sabır da bir yere kadardı elbette, değil mi? Daha fazla dayanamayıp kaçtın benden. Köyünü, ananı, her şeyi bırakmak pahasına hem de. Şu kısacık iki hafta düşününce anladım bunları.”

Bir süre sustu Muhsin. Parmaklarını kütletti. Sonra: “Haklıydın,” diye devam etti. “Kim olsa öyle yapardı. Kim olsa kahrımı çekmez, katlanamaz bana. Yine de sen katlandın onca zaman. Bir pislik olmama rağmen katlandın hem de. Şimdi buradayım işte, karşındayım. Elim, yüzüm açık geldim. Her şey diyebilirsin bana. İçinden ne geçiyorsa söyleyebilirsin. Tokatı vurursun, hatta istersen çeker vurursun.”

Belinden silahı çıkardı, sehpanın üzerine bıraktı. “Ne istersen iste, buradayım Nazlı. Ya vur beni, ya da affet. Ettiklerim, yaptıklarım kolay şeyler değil, biliyorum ama yine de affet beni. Bu iki hafta çok uzun geldi bana. Binlerce yıl gibi geldi. Seni tanıdığım günden bu yana her ne yaşattıysam sana, bir film izler gibi izledim içimde an be an. Ne kadar rezil birisi olduğumun farkına vardım.”

(4) DÖNÜM NOKTASI / ÇÖZÜM: Son Söz

Nazlı susuyordu. Muhsin konuşurken bir iki kez gözleri yaşarmış ama kendisini tutmuştu. Muhsin’in son sözlerinden sonra bıraktı kendini, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bir yandan da: “Ben seni köyden çıktığım gün affettim Muhsin,” dedi. “Bunları düşünme hiç. O köyde olanlar o köyde kaldı. Bak bize; biz burada yeni bir hayat kurduk. Sen de unut beni çoktan. Asıl sen affet beni kaçtığım için, yüzünüzü, şerefinizi yere düşürdüğüm için. Ekmeğinizi yedim yıllarca. Helal et, Muhsin.”

Muhsin gülümsedi. Acı bir lokma yutmuş gibiydi. “Helal edilecek nesi olabilir? Helali hoş olsun.”

Söylenecek pek bir şey kalmamıştı. Kalktı. Tam kapıdan çıkacakken: “Beni bir daha görmeyeceksiniz,” dedi. “Rahatsız etmeyeceğim sizi biliniz. Hem bu, belki de benim…” Son sözünü tamamlayamadı, gözleri ıslak ıslaktı. Ayakkabılarını ayağına geçirdi, merdivenleri indi. Dalgada kalmış küçük bir sandal gibi yalpalıyordu giderken.

Bir zaman onun arkasından baktı Nazlı. Uzayıp giden yolda ilerliyordu Muhsin.

Eğer son anda dönüp baksaydı, Ekrem’in Nazlı’yı omzundan sarmalayıp içeriye götürdüğünü görecekti. Göremedi. Yürümeye devam etti.

Nazlı ile Ekrem tam salona girmişlerdi ki, bir el silah patladı sokakta. Sonra da her şey sustu. Nazlı ile Ekrem göz göze geldiler. Ekrem aceleyle dışarıya fırladı.

Ekrem, Nazlı’yı içeri itti. “Sakın dışarı çıkma!” diye bağırdı. Sokağa fırladı. Muhsin, evlerinin 10 metre ilerisinde, yüzükoyun yere düşmüştü. Kan göğsünden sızıyordu. Elinde, silahının kabzası vardı. Ekrem, dehşetle kapıya baktı: Muhsin, silahı sehpanın üzerine bırakıp evden çıkmıştı. Bu silah Muhsin’in getirdiği, Nazlı’nın onu vurması için bıraktığı silahtı.

Ekrem, koşarak Muhsin’in yanına gitti. Muhsin, zorlukla nefes alıyordu. Gözleri Ekrem’e baktı. Yüzünde, o anlık bir huzur ve kabullenme vardı. Konuşmaya çalıştı, dudakları sadece kıpırdadı. Ekrem, kulağını ona yaklaştırdı. “Sana ve ona…” diye fısıldadı Muhsin. “Huzur dilerim…”

Ekrem, o an anladı. Muhsin, evden çıkarken kendi hayatına son vermişti. Nazlı’ya ve Ekrem’e yeni bir hayat armağan etmek için, kendi cezasını kendi kesmişti. Bu, on yıl boyunca Nazlı’ya yaşattığı zulümden sonra verebildiği yegâne vicdan borcuydu.

Nazlı, Ekrem’in sesiyle dışarı çıktı. Gördüğü manzara karşısında bir çığlık daha attı ama bu çığlık, korku değil, uzun süren bir acının, şaşkınlığın ve garip bir merhametin çığlığıydı. Ekrem onu hemen içeri aldı.

Polis, ambulans geldi. Ekrem, olayı anlattı. Kimse inanmadı. Kimse, eski kocasının, karısına yeni hayatını armağan etmek için intihar ettiğine inanmak istemedi. Ama gerçek buydu. Ekrem, sehpanın üzerindeki silahı polise gösterdi. “O, silahı Nazlı’nın onu vurması için buraya bırakmıştı. Nazlı onu affetti. O da kendine ceza verdi.”

Muhsin’in ölümü, köyde büyük şok yarattı. Babası, ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemedi. Nazlı’nın “şerefini lekelediğini” düşünerek Muhsin’in intikam aldığını sandılar. Gerçek asla ortaya çıkmadı. Serince Köyü, hep intikamın gerçekleştiğini sandı. Oysa intikam değil, on yıl süren bir yalanın, on yıl süren bir zulmün sonu gelmişti.

Nazlı ve Ekrem, o evde yaşamaya devam ettiler. Bir daha o olayı hiç konuşmadılar. Nazlı’nın yüzündeki hüzün silinmiş, yerine Ekrem’in mendili kokladığı günkü gibi bir huzur gelmişti. Yıllarca süren kâbusun ardından, Ekrem’in kucağındaki bebek, Nazlı’ya yeni bir başlangıç, saf ve lekesiz bir sevgi sunmuştu.

Nazlı, bir akşam otururken, Muhsin’in bıraktığı ve polisin incelemeden sonra iade ettiği silahın olduğu masaya baktı. Silah orada değildi. Ekrem onu bir daha asla bulunmayacak bir yere saklamıştı. Nazlı, Ekrem’e baktı. Gülümsedi. Kırık bir kaderin ortasından, kendisini alıp götüren adama.

Bazen en büyük affediş, insanın kendi canını alarak başkasına sunduğu ikinci şans olur.