İHANETİN SAATİ: O YARBAY, 25.000 ASKERİ DURDURMAK İÇİN GÖĞSÜNE SAPLANAN ŞARAPNELİ NEDEN SAKLADI? BÜTÜN İMPARATORLUĞUN ÇÖZÜMÜ BİR SÜNGÜ HÜCUMUYDU!

10 Ağustos 1915, Conk Bayırı. Güneşin ilk ışıkları Gelibolu’nun kanlı sırtlarına vuruyordu. Türk askeri yorgun, İngilizler şaşkındı. O an, göğsüme isabet eden keskin bir şarapnel parçası, zamanın akışını durdurdu. Güçlü bir darbeyle yere yığıldım. Oysa hemen yanımda duran komutanlarım, beni kurtaran o kırık, paramparça saatin sırrını asla bilmeyecekti. O saat, benim değil, bu milletin kaderini kurtarmıştı. Zira bilmeleri gereken tek gerçek vardı: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.”

15 Mart 1915, Toulon Limanı, Fransa. 62 yaşındaki General Ian Hamilton, Akdeniz rüzgarında uçuşan gri saçları ve güneşte parlayan monokl gözlüğüyle, “Fighton” savaş gemisinin güvertesinde duruyordu. Elinde, Osmanlı’nın can damarı olan Çanakkale Boğazı’nın haritaları vardı. Kafasındaki tek düşünce, İstanbul’a giden yolu açacak olan zaferdi. Defterine, Paris treninde şu notu yazmıştı: “Türkler hakkında bildiklerim, hiç.” Bilmemesi sorun değildi. Zira İngiliz donanmasının arkasında, sınırsız cephane ve modern topçu gücü vardı. Türklerin ise sadece eski tüfekleri ve Balkan savaşlarından bitkin düşmüş askerleri.

Hamilton, geminin salonunda subaylarını topladı. Masaya Gelibolu yarımadasının ayrıntılı haritaları yayılmıştı. Parmağıyla Conk Bayırı tepesini işaret etti: “Beyler, bu sırtlar bizim olduğunda İstanbul’un yolu açılır. Osmanlı İmparatorluğu çökecek, savaş bitecek.”

Subaylar onayladı. Aralarında, Yeni Zelanda ve Avustralya kuvvetleri komutanı, 48 yaşındaki sert bakışlı General Alexander Godley de vardı. Bir istihbarat subayı durumu özetledi: “Türk savunması zayıf. Çoğu Balkan Savaşlarından yorgun, cephane sıkıntısı var, komuta yapısı karışık.”

Hamilton gülümsedi. “Boğazı geçemediysek, karadan geçeriz. 25 Nisan’da çıkarma yapacağız. Arıburnu ve Seddülbahir. Türkler hazırlıksız yakalanacak.”

O sırada genç bir istihbarat subayı tereddütlü bir ses tonuyla konuştu: “Efendim, raporlara göre Bigalı köyünde bir Türk tümeni ihtiyatta bekliyor. 19. Tümen Komutanı, Yarbay Mustafa Kemal diye biri. Çanakkale’ye çok yakın konumlanmışlar.”

Hamilton kaşlarını çattı. “Yarbay sadece Yarbay mı? Ve kaç adam?”

“Yaklaşık 3000 asker efendim. Ama… Mustafa Kemal, Balkan Savaşlarında dikkat çeken bir komutan. Stratejik düşünüyor. Bigalı’da kalma konusunda ısrarcıymış.”

Hamilton elini salladı. “Bir Yarbay, bitkin askerler, eski silahlar… Beyler,” diye devam etti. “Bizim 15.000 Anzak askerimiz var. En iyi askerler. Modern Lee-Enfield tüfekleri, donanma desteği. Üstelik sürpriz avantajımız var.”

Godley haritaya baktı. “Conk Bayırı kritik nokta. 261 rakımlı tepe. Burası elimizde olursa tüm yarımadayı kontrol ederiz.”

“Tam olarak,” diye onayladı Hamilton. “Ve Türklerin orayı savunacak yeterli kuvveti yok. Raporlara göre sadece birkaç gözetleme takımı var.”

O gece Hamilton defterine şunları yazdı: “Türkler cesur ama yetersizler. Modern savaşın gereklerinden yoksunlar. İki hafta içinde İstanbul’da olacağız, belki daha az.”

25 Nisan 1915, Saat 04:30, Arıburnu.

Karanlıkta 36 bot, Arıburnu sahiline yaklaştı. Her birinde 30-40 Anzak askeri; çoğu ilk defa savaşa girecekti. Yarbay William Malone, Wellington Taburu komutanı, botunda ayakta duruyordu. Türkleri hafife alıyordu. “Sabaha kadar tepelerde olacağız. Direnişleri minimal olacak. Asıl sorun tırmanış,” dedi adamlarına.

Sahile 200 metre kala ilk kurşun geldi. Sonra ikincisi, sonra yüzlercesi. Yüzbaşı Faik ve toplam 27 adamı sahilden ateş ediyordu. İmkansız bir oran: 300 askere karşı 27. Ama Anzaklar karaya çıktı, kayıplar olsa da sayıları çoktu. Yüzbaşı Faik geriye çekilmek zorunda kaldı. Malone gülümsedi: “Size söylemiştim, sadece göstermelik direniş.”

Saat 08:00 olmuştu. 8000 Anzak askeri karaya çıkmış, Conk Bayırı’na doğru tırmanıyorlardı. Hamilton, gemisinden durumu izliyordu: “Mükemmel,” diye mırıldandı. “Türk savunması çöküyor.”

Ama bilmediği bir şey vardı. Bigalı köyünde, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal top seslerini duymuştu. 33 yaşındaki bu adam, tarihin akışını değiştirecek bir karar vermek üzereydi. Üstlerinden emir yoktu. Kurallar, sadece bir tabur keşif birliği göndermesini söylüyordu. Ama Mustafa Kemal, top seslerinin yoğunluğundan bunun gerçek bir harekat olduğunu anlamıştı.

“Bütün 57. Alay hazırlansın!” dedi. “Hemen Conk Bayırı’na hareket ediyoruz!”

Emir Subayı tereddüt etti: “Ama Komutanım, izin almadan…”

“İzin için zaman yok!” Mustafa Kemal’in sesi kesindi. “Conk Bayırı düşerse, tüm yarımada düşer. Sorumluluk benim!”

3600 asker yürüyüşe başladı. Saat 09:40. Kocaçimen Tepesi. Mustafa Kemal, Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni’ye döndü: “57. Alay dinlensin, 15 dakika mola. Ben önden keşif yapacağım.”

Sadece üç adamıyla (yaveri, emir subayı ve doktoru) Conk Bayırı’na tırmandı. Atlar arazi koşullarında ilerleyemiyordu. Bıraktılar. Dört adam, bir tepeyi tutmak için yaya devam etti.

Hamilton, Faeton gemisinde rapor alıyordu: “Anzak kuvvetleri Conk Bayırı’na yaklaşıyor efendim. Türk direnişi minimal. Birkaç saat içinde tepe bizim olacak.” Hamilton şampanya şişesi açtırdı. “Beyler, İstanbul’un kapıları açılıyor!”

Ama o sırada Conk Bayırı’nda Mustafa Kemal dört adamıyla tepeye ulaşmıştı. Gördüğü manzara kanını dondurdu. Alaydan kaçan Türk askerleri, tepeyi terk ediyordu. Arkalarında sadece 50 metre mesafede yüzlerce Anzak askeri tırmanıyordu. Düşman, kendi alayından bile daha yakındı.

Mustafa Kemal, kaçan askerlerin önüne dikildi. “Durun!” diye bağırdı. Askerler şaşkınlıkla durdu. “Neden kaçıyorsunuz?”

“Komutanım, cephanemiz bitti.”

Mustafa Kemal’in cevabı soğuktu, kesindi ve tarihe kazınacaktı: “Cephaneniz yoksa süngünüz var!”

Sonra emri verdi: “Süngü tak! Yere yat!”

Askerler süngülerini taktı ve yere yattı. Anzak askerleri, Türkleri yerde görünce şaşırdı. Onlar da yere yattı. Mustafa Kemal, sadece dakikalar kazandı. Ama bu yeterliydi. Çünkü 2 kilometre arkada, 57. Alay molayı bitirmiş, Conk Bayırı’na doğru koşmaya başlamıştı.

Hamilton raporları okurken kaşlarını çattı: “İlerleme neden yavaşladı?”

“Efendim, Türkler beklenmedik bir şekilde karşı koyuyor. Organize görünüyorlar.”

Hamilton şampanya kadehini masaya bıraktı. “Organize mi? Onların organize olacak ne kuvveti var?”

O sırada Conk Bayırı’na 57. Alay ulaşmıştı. Mustafa Kemal, Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni’ye döndü: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka birlik ve komutanlar gelir!”

3600 asker süngüleriyle Anzak hatlarına saldırdı. O an, Çanakkale’nin kaderi değişti. Hamilton’un iki haftalık planı o tepede, o anda parçalandı. 25 Nisan 1915, Saat 14:00. Conk Bayırı tutulmuştu. Bedeli ağırdı; 57. Alay’dan 628 asker o gün şehit düştü. Ama tepe Türklerin elindeydi.

Mayıs-Temmuz 1915: Çanakkale bir çıkmaza girdi. Siper savaşı başlamıştı. Ne İngilizler ileri gidebiliyor, ne Türkler onları denize dökebiliyordu. Londra’da War Cabinet toplantısı yapılıyordu. Winston Churchill haritayı gösterdi: “Çanakkale’yi terk edemeyiz. Rusya’ya yardım ulaştırmalıyız. Hamilton’a takviye gönderilmeli ve yeni bir plan yapılmalı.” Karar alındı: 5 yeni tümen, 25.000 taze asker, Çanakkale’ye gönderilecekti.

5 Ağustos 1915, İngiliz Karargahı, İmroz Adası. Hamilton büyük planını açıkladı. Üç yönlü koordineli saldırı:

    Seddülbahir’de gösteriş taarruzu.

    Anafartalar’a yeni çıkarma: 9. Kolordu, Suvla Körfezi’nden çıkacak (20.000 asker).

    Arıburnu’ndan Conk Bayırı-Kocaçimen hattına tam saldırı. (General Godley komuta edecek).

General Godley kendinden emindi: “Bu sefer Conk Bayırı kaçmayacak. Türklerin tüm ihtiyatları Kanlı Sırt’a çekildiğinde, Conk Bayırı neredeyse savunmasız olacak.”

6 Ağustos 1915, saat 17:00. Seddülbahir’de gösteriş saldırısı başladı. Türk komutanlığı alarma geçti. Esat Paşa, Kuzey Grubu Komutanı, ihtiyat birliklerini güneye kaydırmaya başladı. Tam Hamilton’ın istediği gibi. Gece 24:00, General Godley’in 20.000 kişilik kuvveti Arıburnu kuzeyinde harekete geçti. Sessizce, sinsice. Hedef: Gün doğmadan Conk Bayırı-Kocaçimen hattını ele geçirmek.

7 Ağustos 1915, saat 03:00. Bigalı Köyü. Yarbay Mustafa Kemal, top seslerini duydu. Kanlı Sırt’tan geliyordu. Ama aynı zamanda kuzeyden de sesler vardı. Haritasını inceledi. “Kanlı Sırt oyalama,” dedi. “Asıl saldırı Conk Bayırı’na gelecek.”

Esat Paşa’ya durumu bildirdi ama Kanlı Sırt’taki krizle meşgul olan Paşa yanıt vermedi. Mustafa Kemal yine tek başına karar vermeliydi: “14. Alayın Birinci Taburu ve iki bölüğümüzü Conk Bayırı’na gönderin, hemen!”

8 Ağustos 1915, saat 05:15. İngilizler Conk Bayırı zirvesine ulaştı. Yarbay Malone, tepede durdu. Güneye baktı. Çanakkale şehrinin ışıklarını gördü. “Başardık,” diye fısıldadı. “Gerçekten başardık.”

Mustafa Kemal, o an aldığı raporla sarsıldı: “Komutanım, Conk Bayırı düştü.”

Yüzü ifadesizdi ama içinde bir fırtına kopuyordu. O tepe, tüm yarımadanın anahtarıydı. Conk Bayırı İngilizlerin elindeyse, savaş kaybedilecekti.

“Beni Liman Paşa’ya bağlayın,” dedi sakin bir sesle. Liman Von Sanders’e durumu anlattı. Alman komutan Liman Paşa, tek bir cümleyle yetindi: “Mustafa Kemal, seni Anafartalar Grubu Komutanlığı’na atıyorum. Conk Bayırı’nı geri al. Her ne pahasına olursa olsun.”

Mustafa Kemal, komutanlarını topladı. Haritanın etrafında, küçük bir çadırda, yerlere çömelmişlerdi. 3 aydır tıraş olmamıştı. Gözleri kanlıydı ama sesi kesindi: “Beyler, Conk Bayırı geri alınacak. Yarın sabah Şafak’ta.”

Komutanlar itiraz etti: “Komutanım, düşman zirvede, makinalı tüfeklerle mevzilenmiş. Arkalarında donanma topçusu var. Kayıplarımız ağır olacak.”

Mustafa Kemal sert kesti: “Biliyorum, ama alternatif kaybetmek! Conk Bayırı düşmandan geri alınmazsa, yarımada düşer, İstanbul düşer, savaş biter!”

Planını anlattı: Şafak’ta, aynı anda iki koldan saldırı. 23. Alay Conk Bayırı’na: Düz süngü hücumu. Makinalı tüfek kullanmayacaklar, top kullanmayacaklar. Sadece süngü. Sessiz yaklaşacaklar.

“20-30 metre mi?” diye şaşkın sordu bir komutan. “Bu intihar değil mi?”

Mustafa Kemal soğukça gülümsedi: “Hayır, bu sürpriz. Düşman bizi uzaktan görmeyi bekliyor. Biz onlara dokunacak kadar yakınlaşacağız.”

8 Ağustos 1915, saat 22:00. 23. Alay mevzileri. Binlerce asker karanlıkta hazırlanıyordu. Süngüler bileniyor, tüfekler kontrol ediliyordu ama mermi şarjörleri boşaltılıyordu. Bir er çavuşuna sordu: “Çavuşum, neden mermileri boşaltıyoruz?”

“Emir. Yarın sadece süngü kullanacağız. Bir tüfek patlarsa, sürpriz biter.”

9 Ağustos 1915, saat 04:23. 2000 asker sessizce, gölgeler gibi Conk Bayırı yamacına tırmandı. 100 metre, 80 metre, 60 metre. İngiliz nöbetçi bir ses duydu. “Kim var orada?” diye bağırdı. Cevap gelmedi. Sonra karanlıktan yüzlerce gölgeyi gördü. Sessizce, hızla.

“Türkler!” diye bağırdı, ama cümleyi bitiremedi. İlk süngü göğsüne saplandı.

Saat 04:30. Conk Bayırı zirvesi. Cehennem koptu. İngilizler uyanma fırsatı bulamadan, Türk süngüleri üzerlerindeydi. Siperde, çadırda uyurken yüzlerce İngiliz askeri süngüyle öldürüldü. Yarbay Malone, çadırından fırladı ama çok geçti. Bir Türk eri, süngüsünü Malone’un göğsüne sapladı. Wellington Taburu komutanı zirvede, kendi çadırında öldü. 850 askerinden sadece 47’si yaralı olarak kaçmayı başarabildi.

Sabah 05:00. Güneş doğuyordu. Mustafa Kemal, Conk Bayırı zirvesinde duruyordu. Etrafta cesetler, İngilizler, Türkler iç içeydi. Alay da ağır kayıp vermişti ama tepe geri alınmıştı.

Birden göğsüne bir darbe hissetti. Güçlü, keskin. Bir şarapnel parçası göğsüne çarpmıştı. Elini göğsüne götürdü. Ceketinin içinden, paramparça olmuş saatini çıkardı. Saat, şarapneli durdurmuştu. Sadece bir morluk vardı, cilt zor çizilmişti.

Bir subay koştu: “Komutanım, yaralandınız mı?”

“Hayır,” dedi Mustafa Kemal. Kırık saati gösterdi. “Ama saatim öldü.”

İlk defa 3 aydır, gerçekten gülümsüyordu.

“Şanslısınız Komutanım.”

“Belki,” dedi Mustafa Kemal. “Ya da belki bu saat, beni bu millete borçlu tutuyor.”

10 Ağustos 1915, öğleden sonra. Conk Bayırı. Savaş bitmişti. 6-10 Ağustos, Gelibolu’nun en kanlı muharebeleriydi. İngiliz kayıpları 12.000 asker, Türk kayıpları 9200 asker.

Mustafa Kemal, siperinde oturuyordu. Kırık saati hala cebindeydi. Liman Von Sanders geldi. Alman komutan ona baktı: “Mustafa Kemal, bu saat senin hayatını kurtardı.”

“Biliyorum Paşam.”

“Bana ver. Bu başarının hatırası olarak.”

Mustafa Kemal saati çıkardı, Liman Paşa’ya uzattı. Liman Von Sanders kendi altın saatini çıkardı, ona verdi: “Bu benim saatim. Senin başarını daha iyi yansıtır.” İki komutan el sıkıştı.

O kırık saat, Mustafa Kemal’in hayatını kurtarmakla kalmadı; iki kritik anda (25 Nisan’da inisiyatif alması ve 10 Ağustos’ta süngü hücumu emriyle) koca bir imparatorluğun planlarını parçaladı.

General Hamilton, 16 Kasım 1915’te görevden alındı. Raporunda şöyle yazacaktı: “Başarısızlığımızın en önemli nedeni Türk komutanlarını hafife almamız oldu. Özellikle biri… Mustafa Kemal. Bir adam, 25.000 askeri, en modern orduyu, Britanya İmparatorluğu’nun gücünü durdurdu.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün Anzak annelerine yazdığı o ünlü mesajın altında, o günkü kararlılık, o yorgunluk, o ölümden dönüş yatıyordu: “Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar… Göz yaşlarınızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır.”

O tepe, sadece bir coğrafi nokta değildi; bir milletin var olma iradesinin, teknolojiden ve sayıdan üstün gelebileceğinin kanıtıydı. O kırık saat, bir milleti borçlu tutan bir anıt haline gelmişti.

Tarih, bazen bir planın mükemmeliyetinden değil, bir komutanın son anda aldığı, ölümü emreden bir kararlılıktan doğar.