İki Bıçak Arasında Kalan Yemin: Cihan Padişahının Son Nefesinde Saklı İhanet
Yıl 1481. Baharın ilk günleri, fakat Üsküdar’dan Gebze’ye uzanan otağlarda hava, sonbaharın ağırlığıyla doluydu.
O, Hekimbaşı Acem Hamidettin Lari, çadırın gölgeli köşesinde diz çökmüş, ellerini titrek lambanın alevine yaklaştırmış, dua eder gibi bakıyordu. İçindeki kasırga, dışarıdaki büyük ordunun sessizliğinden daha şiddetliydi.
Odağında, cihan padişahı Sultan İkinci Mehmet Han’ın yattığı sedir vardı. Fatih’in fethettiği şehirler, kurduğu medeniyetler ve önüne serdiği dünyanın ağırlığı, şimdi o sedirin üzerindeki yorgun bedene binmişti. Yüksek ateş, eklem yerlerini yakan dayanılmaz ağrılar… Nikris (gut) illeti uzun süredir pençesindeydi, ama bu seferki farklıydı. Bu seferki, ruhunu da sarsıyordu.
Lari, Fatih’in uzun zamandır güvendiği hekimbaşıydı. Nice seferde, nice savaş yarasında, nice saray hastalığında onun hayat damarlarını korumuştu. Ancak bu kez, bu son sefere çıkış emri geldiğinde, Lari’nin ruhuna bir gölge düşmüştü. Amasya Sancak Beyi Şehzade Bayezid’in gizli elçisi, fısıltıyla gelen bir teklifle kapısını çalmıştı.
“Mısır seferi yapılmamalıdır, Hekimbaşı. Bu, tahtın dengesini bozar. Cem Sultan’ın gücünü artırır, nizam-ı âleme zarar verir. Sadece bir erteleme istiyoruz. Padişah yorgun düşmelidir. Tedaviyi uzatın, tesirini hafifletin…”
Bu, önce sadece bir erteleme talebi gibi gelmişti. Masum bir siyasi hamle. Zira Lari, Şehzade Bayezid’in dindar, vakur ve saltanatın gerektirdiği dengeye sahip olduğuna inanıyordu. Tahtın bekası, Fatih’in son yıllardaki fetih hırsıyla sarsılıyordu. Belki de bu, Devlete hizmetti.
Lari, inancının ve mesleğinin onuru arasında sıkışıp kalmıştı. Hekimin görevi canı korumaktı. Lakin bir devlet adamının görevi, devletin bütünlüğünü korumaktı. Bu ince çizgide yürümek, kıldan ince, kılıçtan keskin bir sırat köprüsüydü.
Padişahın hastalığı ilerleyince, Lari kendi elleriyle hazırladığı ilacı verdi. İlaç, Gut hastalığının ağrılarını dindirmeliydi. O gece, Lari’nin kalbi, hazırladığı ilacın içine eklediği o küçük, zehirli tozu düşündükçe sızlıyordu. Bu, erteleme değildi. Bu, yavaş bir ölümdü.
İhanet mi? Hayır. Bu, tahtın selameti için yapılmış bir fedakârlıktı. Bir hekimin elindeki zehir, bir siyasetçinin elindeki kılıçtan daha onurlu olabilir miydi?
Padişahın durumu hızla ağırlaştı. Ateş düşmüyor, eklem ağrıları dayanılmaz bir ıstıraba dönüşüyordu. Fatih, sedirde inlerken bile, bakışlarındaki cihan fatihi azmi sönmemişti.
“Lari,” diye fısıldadı padişah, sesi çatallı. “Bu sefer neden iyi gelmiyor? Yoksa kader mi bize karşı çıktı?”
Lari, başını eğdi. Cevap veremedi. Gözleri, padişahın alın damarlarındaki ıstırabın belirginleşmesini izliyordu. “Şifa Allah’tandır, Hünkârım. Ancak, yorgunluğunuzun tesiri büyüktür. Bu kadar büyük bir sefere çıkmadan önce bedeninizi dinlendirmeliydik.”
Fatih’in bakışları keskinleşti. Oğlu Bayezid’in bu sefere karşı olduğunu biliyordu. “Sefere çıkmak, dinlenmektir Lari. Bu devletin ruhu, sürekli ilerlemededir. Durursa, çürür.”
O anda kapı açıldı. Hekimbaşı Yakup Paşa içeri girdi. Yahudi asıllı, sonradan Müslüman olmuş bu hekim, Fatih’in güvenini kazanmış, sarayın en üst makamlarına kadar yükselmişti. Onun gelişi, Lari’nin omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletecekti.
Ancak Yakup Paşa’nın yüzü asıktı. “Hekimbaşı Lari, bu ilacı siz hazırladınız. Neden padişahın durumu bu kadar kötüleşti?”
Lari’nin sesi soğuktu. “Bütün usullere riayet ettim, Yakup Paşa. Bu, basit bir Nikris nöbeti değil. Beden artık yorgunluğa dayanamıyor. Siz de müdahale edin. Belki sizin ilminiz, bu kaderi değiştirir.”
Yakup Paşa, Lari’ye şüpheyle baktı. Ortada, Lari’nin hazırladığı bir ilaç vardı ve Fatih’in durumu hızla kötüleşiyordu. Bazı fısıltılar, Venedik’in yıllardır aradığı suikastçının Yakup Paşa olabileceğini söylüyordu. 10.000 altın vaadi, güvenli bir çıkış ve imtiyazlar… Venedik, Fatih’in durmak bilmeyen ilerleyişinden korkuyordu.
Yakup Paşa, elini göğsüne koydu. Padişah ona her şeyi vermişti: bir isim, bir inanç, bir rütbe. Bu ihaneti nasıl yapabilirdi? Ancak Venedik’in teklifi… On yıl önceydi. O teklif hala bir yemin gibi Yakup Paşa’nın ruhunda asılı duruyordu.
“Bu ilacı vermekte tereddüt ettim,” dedi Yakup Paşa. “Lari’nin karışımını bozmak, padişahın kaderini değiştirebilir. Ancak Hünkârım izin verirse, kendi usulümle bir panzehir deneyeceğim.”
Yakup Paşa, kendi ilaçlarını hazırladı. Bitkisel özler, panzehirler… Fakat her geçen saat, Fatih’in ateşi daha da yükseliyordu. Sanki ilacın kendisi zehirin etkisini artırıyordu.
Lari, bu gelişmeleri dehşetle izliyordu. O, yavaş bir erteleme istemişti. Bayezid, seferin ertelenmesini sağlamak istemişti. Ama sanki görünmez bir el, Lari’nin zehrinin üzerine Yakup Paşa’nın panzehrini ekleyerek etkiyi hızlandırmıştı.
Yakup Paşa’nın tereddüdü, Lari’nin şüphesini çekmişti. Yoksa Yakup Paşa mıydı o Venedik’in adamı? Lari’nin ilacını, bilerek mi sabote etmişti? İlaç içindeki zehir, bir siyasi erteleme arayışından çıkıp, Yakup Paşa’nın elinde bir suikaste mi dönüşmüştü?
Lari, bu karmaşık ihanet ağında kaybolduğunu hissetti. O, sadece bir taşın yerini değiştirmek istemişti. Ama bu taş, cihan devletinin temelini sarsan bir depremi başlatmıştı.
Günler, acı dolu bir bekleyişle geçti. Fatih, güçlü bedeniyle direndi, ama nafile. Zehir, ağır ağır, kemirerek işliyordu.
3 Mayıs 1481… İkindi vakti.
Fatih Sultan Mehmet, son nefesini verdi. Çadırda derin bir sessizlik çöktü. Ardından, bir uluma sesi gibi, yeniçerilerin feryadı duyuldu.
Padişahın bedeni, hızla bozulmaya başladı. Bu, Venedikli ve Cenevizli gözlemciler için en büyük kanıttı. Bir hükümdarın naaşı bu kadar çabuk koku yaymamalı, bu kadar hızlı çürümemeliydi. Zehir! Zehirin kanıtı bu hızlı bozulmadaydı. Özellikle arsenik türevleri, iç organları tahrip ederek bu çürümeyi hızlandırabilirdi.
Lari, bu hızlı bozulmayı dehşetle izledi. Beklediğinden çok daha hızlıydı. O, sadece seferi ertelemek istemişti. Bu kadar büyük bir yıkım beklemiyordu. Zehrin dozu, ya da türü, Lari’nin bilgisi dışındaydı. Ya da Yakup Paşa, bilmeden Lari’nin ilacına öyle bir madde eklemişti ki, ölüm kaçınılmaz hale gelmişti.
Ortalık karıştı. Yeniçeriler, kimsenin aklına gelmeyecek bir hızla, padişahın ölümünden sorumlu tuttukları hekimleri arıyorlardı. Onların gözünde, Fatih’i kaybetmek, bir devletin çöküşü anlamına geliyordu.
Lari, atına atladı ve gece karanlığında kaçtı. Kalbi, Bayezid’in adamlarına güvenmekle hata ettiğini biliyordu. Onlar, sadece tahtı istiyorlardı. Bir hekimin onuru, bir siyasetçinin hırsı karşısında ne kadar dayanabilirdi?
Yakup Paşa ise kaçmadı. Otağında kaldı. Yeniçeriler geldiğinde, onu linç ettiler. Fatih’in ona verdiği rütbeler, imkanlar, canını kurtarmasına yetmedi. Yakup Paşa’nın son sözleri, bir yemin gibi dudaklarından dökülmüştü: “Ben ihanet etmedim. Hünkarım bana güvendi. Lari’nin ilacındaki zehir…”
Fakat kimse onu dinlemedi. Venedik’in teklifi, onun şahsında cisimleşmişti. O, Yahudi asıllı bir hekimdi. Yeniçerilerin gözünde, kolay bir hedefti.
Lari, dört yıl boyunca kaçak yaşadı. Bayezid, tahta çıkmıştı. Devlet, Mısır seferini ertelemiş, dengeyi kurmuştu. Lari’nin “fedakârlığı” amacına ulaşmıştı.
Ama Lari’nin ruhu, huzur bulamıyordu. Rüyalarında Fatih’in o keskin bakışlarını görüyordu. Vicdanının yükü, her geçen gün daha da ağırlaşıyordu.
Bir akşam, Amasya’da, gizlendiği evin kapısı çalındı. Gelenler, Bayezid’in adamlarıydı.
“Hekimbaşı Lari,” dedi elçi. “Padişahımız, sadakatinize müteşekkirdir. Ancak artık çok fazla biliyorsunuz.”
Lari, gülümsedi. Bekliyordu. Vicdanının sesini susturmak için çok fazla konuşmaya başlamıştı. Şehzade Bayezid’in adamları, ona yüksek dozda afyon içeren bir şerbet verdiler. Lari, şerbeti içti. Tadı, o dört yıl önce Fatih’e verdiği ilacın tadına benziyordu: acı, zehirli ve kaderin kokusunu taşıyan.
Lari’nin ölümü, Fatih’in ölümüyle başlayan bir zincirin son halkasıydı. Bir siyasi çıkar ağı, iki hekimin kaderini mühürlemişti.
Peki gerçek neydi?
Tarih sayfaları, bu sorunun cevabını vermiyor.
Acem Hamidettin Lari, sadece tahtın istikrarını sağlamak için mi zehirledi? Yoksa gerçekten, Bayezid’in hırsının uygulayıcısı mıydı? Zehrin dozunu bilerek mi ayarladı?
Yakup Paşa, Venedik’in 10.000 altınlık teklifini reddedemedi mi? Yoksa Lari’nin ilacındaki zehri fark edip, panzehirle durumu daha da mı kötüleştirdi? O, Fatih’e verilen rütbelere ve imkanlara ihanet eder miydi?
Bütün bu kanıtlar, rivayetler ve siyasi çıkar ilişkileri yan yana konulduğunda, tablo netleşiyor.
Fatih’in ani ölümü, yalnızca bir sağlık meselesi değil, büyük bir güç mücadelesinin sonucuydu. Bayezid, Lari, Yakup Paşa… Hepsi bu oyunun görünür ya da görünmez parçalarıydı.
Kesin olan tek şey: 3 Mayıs 1481’de, Gebze Hünkar Çayırı’nda sadece bir padişah değil, Osmanlı’nın en büyük imparatorluk projelerinden biri de öldü. Eğer Fatih o sefere çıkabilseydi, belki Mısır Osmanlı hakimiyetine girecek, Kahire aynı sancak altında birleşecekti. Fakat tarih başka bir yöne aktı.
Fatih Sultan Mehmet’in ölümü, hayatı gibi sırlarla dolu. Zehir mi, hastalık mı, yoksa ihanete karışmış devlet adamları mı?
Belki de bu sorunun cevabı, Fatih’in mübarek naaşının sessizliğinde ebediyen kalacak. Bedenindeki hızlı çürüme, modern tıbbın imkanlarıyla incelenebilseydi, belki de o meşum sır perdesi aralanabilirdi. Ancak kutsal emanete duyulan saygı, bu sırrın dokunulmazlığını sağlıyor.
Bizim elimizde kalan ise, bir hekimin vicdan azabı, bir devlet adamının hırsı ve cihan padişahının son nefesindeki o acımasız soru: Onur, sadakat ve görev… Bir siyasi çıkar uğruna, ne kadarı feda edilebilir?
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






