İki Fincan Çayın Üstünde Bir Telgraf: Trikopis Başkomutan Olduğunu Esirken Öğrendi
Sessizlik.
Ağır bir sessizlik.
Küçük bir oda… taş duvarlar soğuk. Pencereden hafif bir ışık sızıyor. Güneş batıyor; Anadolu’nun tepeleri altın rengine bürünmüş, uzak köylerin üstüne yavaşça akşam çöküyor.
İki adam karşı karşıya oturuyor.
Aralarında bir masa.
Masanın üstünde hiçbir şey yok… iki fincan çaydan başka. Buhar yavaşça yükseliyor. O buhar, sanki konuşulmayan her şeyin yerine nefes alıyor.
Adamın biri ayağa kalktı.
Pencereye yürüdü.
Ellerini arkasında birleştirdi. Başını eğdi.
Dışarı baktı. Sanki evini düşünüyor… ailesini… belki de bir ömür boyunca peşinden koştuğu şeyi, bir anda elinden kayıp giden hayatını.
Diğeri yerinden kıpırdamadı.
Bekledi.
Acele etmedi.
Çayını yudumladı, gözünü penceredeki adamdan ayırmadan.
Sonra penceredeki adam döndü.
Yavaşça masaya geri geldi, oturdu. Fincanını aldı, içti.
Hâlâ kimse konuşmuyordu.
Ama bu seferki sessizlik başka bir sessizlikti. Daha az gergin… daha insani.
Masadaki adam konuştu sonunda.
Sesi sakindi, yumuşaktı; ama içinde otorite vardı.
“Nasılsınız?”
Penceredeki adam hemen cevap vermedi.
Sanki bir kelime aradı. Sanki “nasıl” sorusu, bir generalin dilinde bile ağırdı.
Sonra yorgun bir sesle söyledi:
“Yorgunum.”
Masadaki adam başını salladı.
“Anlarım.”
Bir an durdu.
“Savaş herkesi yorar.”
Tekrar sessizlik.
Penceredeki adam fincanını masaya bıraktı.
Karşısındaki adama ilk kez gerçekten baktı.
Üniforması farklıydı.
Türk üniforması.
Omuzlarında rütbeler… yüksek rütbeler.
Yüzü sakin. Gözleri keskin ama nazik. Genç görünüyordu; belki kırkına varmıştı ama gözleri yaşlıydı. Çok şey görmüş birinin gözleri… insanın içinde iz bırakan türden.
Penceredeki adam sordu.
Soru basitti, ama sanki odanın taş duvarlarına çarpıp yankılandı:
“Siz kimsiniz?”
Karşısındaki adam hafifçe gülümsedi.
Hafif bir gülümseme… ne zafer sarhoşluğu vardı içinde, ne küçümseme.
Sadece sükûnet.
“Mustafa Kemal.”
Penceredeki adam yutkundu.
Elindeki fincan bir an ağırlaştı.
Tabii… Mustafa Kemal.
Türk başkomutanı.
Anadolu’nun lideri.
Karşısındaki adam… çay içiyor, sakin oturuyor. Tehdit yok. Bağırma yok.
Sadece iki yorgun adam.
İki asker.
Kemal tekrar konuştu.
“İsminiz?”
Penceredeki adam tereddüt etti.
Bir esirin adı, bir anda kimliğe dönüşür. Sanki bütün hayatın bir tek kelimeye sıkışır.
Sonunda söyledi:
“Nikolaos Trikopis.”
Kemal başını salladı.
“General Trikopis…”
Durdu.
“Duymuştum adınızı.”
Trikopis acı acı güldü.
“Eminim duymuşsunuzdur. Düşmanınızım sonuçta.”
Kemal ona uzun uzun baktı.
O bakışta yargı yoktu, ama bir soru vardı.
“Düşman mıydınız… yoksa asker miydiniz?”
Trikopis dondu kaldı.
Bu soruyu beklemiyordu.
Sanki bir an, rütbeler düştü. Üniformalar sustu.
“Fark var mı?” diye sordu istemsizce.
Kemal’in cevabı netti.
“Evet. Büyük fark var.”
“Düşman nefret eder. Asker görev yapar.”
Durdu.
“Siz hangisisiniz?”
Trikopis düşündü.
Uzun düşündü.
Sonra sesinde ilk kez bir yumuşama oldu:
“Askerim. Sadece askerim.”
Kemal başını salladı.
“Ben de.”
Ve o basit cümleyle odadaki hava değişti.
İki düşman değildi artık.
İki askerdi.
Savaştan yorgun… kayıplardan yorgun… hayattan yorgun.
Kemal ayağa kalktı.
Bir dolaba yürüdü. Açtı.
İçinden bir şişe çıkardı, iki küçük bardak koydu masaya.
“Rakı,” dedi.
Türk içkisi.
İkisine de doldurdu. Birini Trikopis’e uzattı.
Trikopis bardağa baktı.
Sonra Kemal’e.
“Esirler… içki içer mi?”
Kemal gülümsedi.
“Esirler hayır… ama generaller içer.”
Trikopis bardağı aldı.
Yavaşça kaldırdı.
Kemal de kaldırdı.
“Ne için?” diye sordu Trikopis.
Kemal bir an düşündü.
“Savaşın bitişine.”
Bir yudum içtiler.
Rakı acıydı, ama içten ısıtıyordu.
Trikopis öksürdü.
Kemal güldü, ilk kez.
“İlk kez mi?”
Trikopis başını salladı.
“Yunanlılar şarap içer. Rakı farklı.”
Kemal tekrar doldurdu.
“Alışırsınız.”
Sonra yavaş yavaş konuştular.
Savaştan değil.
Hayattan.
Kemal sordu:
“Aileniz var mı?”
Trikopis’in sesi kırıldı biraz.
“Eşim… iki oğlum. Atina’da.”
Kemal bir süre sessiz kaldı. O sessizlikte bile bir saygı vardı.
“Onları göreceksiniz yakında,” dedi.
Trikopis gözlerini kaldırdı.
“Nasıl biliyorsunuz?”
Kemal doğrudan cevap vermedi.
“Çünkü savaş sonsuz değil,” dedi.
“Her savaş biter.”
Trikopis bir yudum daha aldı.
“Bizimki de mi bitti?”
Kemal başını salladı.
“Evet. Sizin için bitti.”
Trikopis anlamaya çalıştı. Bu cümle, bir mağlubiyet ilanı gibi değil, bir gerçek gibi söylenmişti.
“Ne demek istiyorsunuz?” dedi.
Kemal masanın kenarındaki dosyaları aldı.
Bir dosya koydu Trikopis’in önüne.
“Bunlar,” dedi, “istihbarat raporları. Yunan ordusu hakkında. Komuta yapısı… pozisyonlar… kararlar…”
Trikopis kâğıtlara baktı ama dokunmadı.
“Neden gösteriyorsunuz?”
Kemal’in sesi sakindi.
“Çünkü içinde sizin adınız var.”
Trikopis’in kaşları çatıldı.
“Benim neden?”
Kemal bir kâğıt çıkardı. Okumaya başladı.
“19 Ağustos… Atina’dan telgraf. Konu: komuta değişikliği.”
Durdu, Trikopis’e baktı.
“Devam edeyim mi?”
Trikopis yutkundu.
Bir şey yanlış kokuyordu.
“Evet,” dedi kısık sesle.
Kemal okudu:
“General Anastazios Papulas görevden alındı. Yeni başkomutan…”
Durdu.
Trikopis’in yüzüne baktı.
“…General Nikolaos Trikopis.”
Oda, bir anda taş kesildi.
Tam sessizlik.
Trikopis’in ağzından bir fısıltı çıktı:
“Ne?”
Kemal tekrar etti.
“Siz… 19 Ağustos’tan beri Yunan ordusu başkomutanısınız.”
Trikopis başını iki yana salladı.
“Hayır. İmkânsız. Ben sadece tümen komutanıyım. Papulas hâlâ başkomutan.”
Kemal kâğıdı uzattı.
“Bu resmi telgraf. Kendiniz okuyun.”
Trikopis aldı.
Elleri titriyordu.
Bir kez okudu… iki kez… üç kez.
Gözleri büyüdü. Yüzü soldu.
“Ben… bilmiyordum,” dedi.
Kemal başını salladı.
“Biliyorum. Telgraf size ulaşmadı. Çünkü aynı gün Dumlupınar muharebesi başladı. Kaos oldu. İletişim kesildi.”
Bir an durdu.
“Ve siz… esir düştünüz.”
Trikopis kâğıda bakıyordu.
Sonra Kemal’e.
Sonra tekrar kâğıda.
“Ben başkomutanım…”
Kelime ağzından çıkmak istemiyor gibiydi.
Kemal onu izledi.
Sessizce.
Sanki o an, bir insanın içine çöken yükü bozmaya kıyamıyordu.
Sonra Kemal konuştu:
“Nasıl esir düştünüz… hatırlıyor musunuz?”
Trikopis başını kaldırdı.
Hatırlıyor muydu?
Tabii hatırlıyordu.
Gözlerini kapadı.
Ve geri döndü.
26 Ağustos 1922.
Sabahın şafağı daha sökmemişti ama Trikopis uyanıktı.
Çadırında haritaya bakıyordu.
Durum kötüydü.
Çok kötü.
Türk ordusu iki gün önce saldırıya geçmişti. Hızlı… şiddetli… beklenmedik.
Yunan hatları kırılmış, birlikler dağılmış, geri çekilme emri gelmişti.
Ama geri çekilmek kâğıt üstünde kolaydır. Toprağın üstünde, açlığın içinde, korkunun içinde… başka türlü yaşanır.
Trikopis’in emrinde İkinci Kolordu vardı.
15.000 asker.
Yorgun, aç, moralsiz.
Ve kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya.
Yardımcısı Yüzbaşı Dimitrios içeri girdi.
“Komutanım… rapor.”
Trikopis başını kaldırdı.
“Dinliyorum.”
“Birinci tümen güneyde. Türkler yaklaşıyor. Üçüncü tümen batıda, yol kesildi. Dördüncü tümenle iletişim yok… muhtemelen dağıldı.”
Trikopis yumruğunu masaya vurdu.
“Atina’dan haber var mı?”
Dimitrios başını salladı.
“Hayır komutanım. Telgraf hatları koptu. Radyo çalışmıyor.”
Trikopis derin bir nefes aldı.
Yalnızdı.
Düşman topraklarında… iletişim yok… destek yok… ve Türk ordusu yaklaşıyordu.
“Geri çekilme rotası?” diye sordu.
Dimitrios haritayı gösterdi.
“İki seçenek var komutanım. Kuzey… daha kısa ama Türk birlikleri var. Güney… daha uzun ama belki açık.”
Trikopis düşündü.
Hızlı düşünmesi gerekiyordu.
Her saniye, bir askerin ömrüne dönüşebilirdi.
“Güney,” dedi.
“Güney rotasını kullanacağız. Bir saat içinde hareket.”
Ama bir saat içinde her şey değişti.
Türk topçuları ateş açtı.
Güney rotası kapandı.
Kuzeyde de ateş vardı.
Kuşatma daralıyordu.
Trikopis dışarı çıktı.
Duman… koşuşturma… yaralılar… panik… emirler… ağlayan sesler…
Dimitrios yanına geldi.
“Komutanım… her iki rota da kapalı.”
Trikopis etrafına baktı.
15.000 asker… kaçış yok.
“Savunma pozisyonu,” dedi.
“Burada direneceğiz.”
Direndiler.
Bir gün.
İki gün.
Üç gün.
Ama cephane bitti.
Su bitti.
Yemek bitti.
Türkler daha da yaklaştı.
29 Ağustos sabahı Dimitrios geldi.
Yüzü bembeyazdı.
“Komutanım… cephane bitti.”
Trikopis başını eğdi.
Biliyordu bu anın geleceğini… ama bilmek, acıyı azaltmıyordu.
“Beyaz bayrak,” dedi.
Sesi çatladı.
Dimitrios dondu kaldı.
“Komutanım…”
Trikopis tekrar etti.
“Teslim olacağız. Daha fazla kan dökülmesine gerek yok.”
On dakika sonra beyaz bayrak dalgalandı.
Ateş durdu.
Garip bir sessizlik.
Sonra Türk askerleri geldi.
Yavaşça… dikkatli… silahlar hazır.
Bir Türk subayı öne çıktı. Türkçe konuştu, sonra Yunanca:
“Silahlarınızı bırakın. Eller yukarı.”
Yunan askerleri itaat etti.
Yorgun… bitkin… ama hayattaydılar.
Subay Trikopis’e yaklaştı.
“Kim komutan?”
Trikopis öne çıktı.
“Ben.”
Subay selam verdi.
“General Trikopis… benimle gelin lütfen.”
Kibarlıkla.
Saygıyla.
Trikopis arkasına baktı. Askerlerine.
15.000 adam… esir.
Onun yüzünden mi, savaş yüzünden mi… o an ayıramadı.
Yürüdü.
Bir çadıra götürüldü.
İçeride birkaç Türk subay vardı. Birinin rütbesi yüksekti.
“Oturun,” dedi.
Tercüman çevirdi.
Albay not aldı.
İsmini, rütbesini…
Sonra sordu:
“Siz başkomutan değil misiniz?”
Trikopis şaşırdı.
“Hayır. Ben tümen komutanıyım. Başkomutan Papulas.”
Türk subaylar birbirine baktı.
Fısıltıyla konuştu.
Sonra albay döndü:
“Bekleyin burada.”
Ve Trikopis bekledi.
Akşam oldu.
Bir araç geldi.
“Gelin,” dediler. “Genel karargâha gideceksiniz. Mustafa Kemal Paşa sizi görmek istiyor.”
Trikopis yutkundu.
Neden?
Bir tümen komutanı ne kadar önemli olabilirdi?
Yol boyunca o soruyu taşıdı.
Ta ki… o küçük taş binadaki odaya girene kadar.
Ve masada oturan adamın “Ben Mustafa Kemal” diyene kadar.
Trikopis gözlerini açtı.
Yine odaydı.
Kemal hâlâ karşısındaydı.
Kâğıdı elinde tutuyordu.
“Başkomutan…” diye fısıldadı Trikopis. “Ben hiç bilmedim.”
Kemal başını salladı.
“Biliyorum.”
Trikopis birden acı bir gülüş attı.
Kısa ama derin.
Kemal sordu:
“Neden gülüyorsunuz?”
Trikopis’in gözleri dolmuştu, ama gülüyordu.
“Çünkü ironik,” dedi.
“Hayatım boyunca bu rütbeyi bekledim. Çalıştım, savaştım, hizmet ettim… otuz yıl.”
Sesi titredi.
“Nihayet verdiler… ama ben bilmiyordum. Bilseydim belki… belki farklı kararlar verirdim. Belki askerlerimi kurtarabilirdim.”
Kemal öne eğildi.
Sesi ciddi ama nazikti.
“Hayır.”
Trikopis ona baktı.
“Ne demek hayır?”
“Fark etmezdi,” dedi Kemal.
“Başkomutan olduğunuzu bilseniz bile sonuç aynı olurdu.”
Trikopis kaşlarını çattı.
“Nereden biliyorsunuz?”
Kemal geriye yaslandı.
“Çünkü savaş rütbeyle kazanılmaz.”
Durdu.
“Koşullarla kazanılır.”
Parmaklarıyla tek tek saydı:
“Lojistik yetersizdi. İletişim kopuktu. Askerler yorgundu. Moral düşüktü.”
Bir an durdu.
“Ve biz hazırdık.”
Trikopis başını eğdi.
“Ben komutandım,” dedi. “Sorumluluk bendeydi. 15.000 asker bana güvendi… ve ben onları esir düşürdüm.”
Kemal başını salladı.
“Evet… esir düşürdünüz.”
Sonra ekledi:
“Ama öldürmediniz.”
Trikopis şaşırdı.
Kemal devam etti:
“Cephane bittiğinde beyaz bayrak çektiniz. Son kurşuna kadar savaşmadınız. Neden?”
Trikopis düşündü.
Çünkü anlamsızdı.
Çünkü daha fazla kanın anlamı yoktu.
“Tam olarak,” dedi Kemal.
“İşte iyi bir komutanın işareti budur. Ego değil… sorumluluk.”
“Gerçek onur, askerini korumaktır.”
Trikopis yutkundu.
Bunu ilk kez bir “düşman”dan duymuyordu sadece… ilk kez kendine böyle söyleyebiliyordu.
“Çoğu komutan düşmanı aşağılar,” dedi.
“Zavallılar der. Aptallar der. Siz… saygı gösteriyorsunuz.”
Kemal hafifçe gülümsedi.
“Çünkü düşmanı küçümserseniz kaybedersiniz,” dedi.
“Düşmanı anlarsanız kazanırsınız.”
Sonra bir cümle daha ekledi, Trikopis’in içine oturan:
“Sen kaybetmedin. Yunanistan kaybetti.”
“Atina kaybetti. Politikacılar kaybetti.”
“Sen görevini yaptın.”
Bu sözler, bir teselli değildi.
Bir hüküm de değildi.
Sadece gerçeğin çıplak hâliydi.
Ertesi gün Trikopis uyandığında oda temizdi.
Kahvaltı getirdiler: ekmek, peynir, zeytin, çay.
Basit ama temiz.
Bir Türk asker “Günaydın efendim” dedi.
Sonra İngilizce tekrar etti.
Trikopis şaşırdı. “Dövülmüş, aç bırakılmış esir” bekliyordu insan… ama burada yorgunluk vardı, kin yoktu.
Bir saat sonra onu diğer Yunan subayların yanına götürdüler.
Yüzlerce esir vardı… ama yaralarıyla değil, gözlerindeki yorgunlukla duruyorlardı.
Paşa’nın emri, dediler:
“Esirler askerce muamele görecek. Yemek, su, tıbbi bakım.”
Trikopis o an anladı: Bu, sadece savaş kazanmak değildi.
Bir karakter meselesiydi.
Sonra “veda” dediler.
Kemal son bir görüşme yapmak istiyordu.
Kemal masanın üstünde kâğıtları toplarken konuştu:
“İzmir’e gideceksiniz. Subaylar için ayrı kamp.”
“Mektup yazabileceksiniz. Ailenize.”
“Esir takası olacak.”
“Savaş yakında bitecek.”
Trikopis’in sesi kısıldı.
“Atina’da beni nasıl karşılayacaklar?”
Kemal ağır ağır konuştu:
“Onlar ne yapar bilmem. Ama siz utanç duymamalısınız.”
“İmkânsız bir durumda en iyi kararı verdiniz.”
Sonra Kemal masadan küçük bir kutu aldı.
Trikopis’e uzattı.
“Bu ne?”
“Açın.”
Trikopis açtı.
İçinde bir cep saati vardı.
Gümüş… eski ama güzel.
Kemal dedi ki:
“Babamın saatiydi. Bana miras kaldı.”
Durdu.
“Size veriyorum.”
Trikopis şok oldu.
“Hayır… kabul edemem.”
Kemal’in bakışı sakindi.
“Tam da bu yüzden veriyorum,” dedi.
“Onurlu bir düşmandınız. Onurlu düşmanlar hatırlanmalı.”
Trikopis saati aldı.
Sanki metal değil, bir yük tutuyordu.
Bir ders.
“Teşekkür ederim,” diyebildi.
Gözleri doldu.
Kemal elini uzattı.
Trikopis bir an durdu.
Düşmanın eli… ama aslında bir askerin eli.
Sıkıca sıktı.
İki komutan, iki yorgun insan, sessizce vedalaştı.
Arabaya binerken Trikopis arkasına baktı.
Kemal duvarın yanında duruyor, izliyordu.
Trikopis selam verdi.
Kemal selamı aldı.
Ve araç uzaklaştı.
Trikopis saatine baktı.
Ağırdı.
Sadece metal olarak değil.
Anlam olarak.
Dokuz ay sonra… 1923 Temmuz.
Lozan Anlaşması imzalandı.
Savaş resmen bitti.
Esirler döndü.
Pire Limanı…
Kalabalık vardı ama bir zafer kalabalığı değildi bu.
Sessiz bir bekleyiş.
Yenilgiden dönenlerin üstüne bağırılmaz; insanlar susar.
Trikopis gemiden indi.
Etrafına baktı.
Atina dokuz ay sonra eviydi ama yabancı geliyordu.
Karşıda eşi Maria vardı.
Gözleri dolu.
Koştu, sarıldılar.
Hiç konuşmadılar.
Sadece tuttular birbirlerini.
Çünkü bazı kavuşmalar kelime istemez.
Eve gittiler.
Atina’nın dışında küçük bir ev.
İki oğlan kapıda bekliyordu: Dimitris ve Yannis.
11 ve 8 yaş.
Babalarını görünce koştular.
Trikopis dizlerinin üzerine çöktü, onları tuttu.
“Ne kadar büyümüşsünüz,” dedi.
O gece sofrada sessizlik vardı.
Sonra Dimitris sordu:
“Baba… savaşta ne oldu?”
Maria hemen “Sorma” demek istedi ama Trikopis elini kaldırdı.
“Kaybettik oğlum,” dedi.
“Savaşı kaybettik.”
Yannis masumca sordu:
“Ama sen başkomutandın değil mi?”
Trikopis acı acı gülümsedi.
“Evet… başkomutandım.”
Durdu.
“Ama öğrendiğimde çok geçti.”
O gece yatağa giderken çantasını açtı.
Küçük kutuyu çıkardı.
Maria baktı.
“Bu ne?”
Trikopis kutuyu açtı.
Gümüş cep saati.
“Hediye.”
“Kimden?”
Trikopis saate baktı.
Sonra Maria’ya.
“Mustafa Kemal’den.”
Maria’nın gözleri büyüdü.
“Türk komutandan mı?”
“Evet,” dedi Trikopis.
“Düşmandı… ama saygılıydı.”
Saati dolabın en üst rafına koydu.
“Bu saat,” dedi, “bir hatırlatma.”
“Neyin?”
Trikopis’in sesi alçaldı.
“Yenilsen bile onurunu koruyabileceğinin.”
“Kaybetsen bile saygıyı kazanabileceğinin.”
Yıllar geçti.
1938…
Trikopis yaşlandı.
Atina’da sessiz bir hayat.
Bir gün oğlu Dimitris geldi. Artık 27 yaşındaydı, kendisi de askerdi.
“Baba,” dedi, “savaştan hiç konuşmadın. Neler oldu?”
Trikopis pencereden dışarı baktı.
Uzun süre.
Sonra dolaba yürüdü.
En üst raftan kutuyu aldı.
“Bu,” dedi, “benim en değerli eşyam.”
Kutuyu açtı.
Saat.
Dimitris şaşırdı.
“Bu sadece saat.”
Trikopis oturdu.
“Dinlemek ister misin?”
Ve anlattı.
Dumlupınar’ı…
Beyaz bayrağı…
Mustafa Kemal’i…
Telgrafı…
“Başkomutansınız.”
Utancı, şaşkınlığı…
Ama en çok da, bir düşmanın onu aşağılamayışını.
Bir düşmanın “insan” gibi konuşmasını.
Dimitris sessizce dinledi.
Sonra sadece şunu dedi:
“Baba… o adam özel biriymiş.”
Trikopis başını salladı.
“Evet. Çünkü gerçek liderlik, kazanınca büyümek değil… kazanınca insan kalmaktır.”
Dimitris saate tekrar baktı.
“Sen savaşı kaybettin ama…”
Kelime bulamadı.
Trikopis gülümsedi.
“Belki savaşı kaybettim,” dedi.
“Ama kazandım başka bir şey.”
“Neyi?”
“Kendime saygıyı. Ve bir düşmanın saygısını.”
“Bunlar bazen zaferden daha değerli.”
1948…
Trikopis 72 yaşında, hasta yatağında.
Ailesi etrafında: Maria, Dimitris, Yannis… torunlar.
Dimitris eğildi.
“Baba… bir şey ister misin?”
Trikopis zor konuştu.
“Saati getir.”
Dimitris dolaba gitti.
Saati getirdi.
Trikopis eline aldı.
Titreyen parmaklarıyla sımsıkı tuttu.
“Bu saat,” diye fısıldadı, “hayatımın en değerli şeyi.”
Yannis sordu:
“Niye baba?”
Trikopis gözlerini kapattı.
“Çünkü bana gerçek zaferi öğretti.”
“Gerçek zafer ne?”
Trikopis’in sesi çok zayıftı:
“İnsanlığını korumaktır… savaşta bile… yenilgide bile…”
“Mustafa Kemal bana bunu öğretti.”
“O kazandı… ama beni insan gördü.”
“İşte gerçek büyüklük budur.”
Ve o gece Trikopis öldü.
Saat elindeydi.
Dimitris saati aldı, özenle.
“Baba…” diye fısıldadı. “Seni anlıyorum artık.”
O saat, ailede kaldı.
Nesiller boyu.
Bir hatırlatma olarak…
Savaşın, yenilginin…
Ama aynı zamanda onurun, saygının, insanlığın.
Çünkü tarih şunu gösterir:
Kazananlar unutulabilir.
Kaybedenler de unutulabilir.
Ama karakter…
asla unutulmaz.
Mustafa Kemal o gün bir esire saat vermedi sadece.
Bir ders verdi:
Zafer, düşmanı yenmek değildir.
Zafer, kazandıktan sonra insan kalmaktır.
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load





