İki Paşanın Sessiz Yemini: Sakarya Gecesi, Geri Çekilme mi Yoksa Ebedi Onur mu?
2 Eylül 1921. Gece yarısına yakın.
Anadolu’nun kalbi, Polatlı’nın sekiz kilometre güneyindeki toprak bir sığınakta atıyordu. Dışarıda yağan yağmur, siperleri çamura, havayı boğucu bir neme çevirmişti. Titrek bir gaz lambasının sarı ışığı, sığınağın içindeki iki adamın yüzlerindeki derin yorgunluk çizgilerini aydınlatıyordu.
Ankara’nın titrek ışıkları sadece elli kilometre uzaktaydı. O kadar yakın ki, düşman topçu ateşinin gümbürtüsü başkentten bile duyulabilirdi. Sanki dev bir çekiç, milletin kalbine inip duruyordu.
Masaya serilmiş büyük bir harita, savaşın acımasız ve karmaşık gerçekliğini gözler önüne seriyordu.
Birinci adam, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa idi. Kırk beş yaşındaydı. Yirmi iki gündür neredeyse hiç uyumamıştı. Gözleri kızarmış, yüzü sararmıştı, ancak duruşu hâlâ bir askerin çelik iradesini taşıyordu.
Parmağı haritada, az önce kaybedilen bir noktaya dokundu. Çal Dağı. Düşman bayrağı işareti, o kutsal tepeye iliştirilmişti.
“İki gün önce elimizdeydi,” dedi, sesi yorgunluktan kısık çıkıyordu. “Şimdi Yunanlıların elinde.”
İsmet Paşa, komutan olarak üzerine düşen görevin ağırlığını, nefesindeki her acı solukta hissediyordu.
Görev, Onur ve Acı Gerçekler
Diğer adam, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa idi. O da kırk beş yaşındaydı. Uzun boylu, dik duruşlu, sakin, hesaplı ve inanılmaz disiplinliydi. Kırk beş yıldır askerdi; hayatı cephelerde, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da ve Çanakkale’de geçmişti. Disiplinini hiçbir zaman bozmamıştı; en büyük fırtınalarda bile sükûnetini koruyan bir dağ gibiydi.
Şimdi sessizce, İsmet Paşa’yı izliyordu. Sözleri kesmek, onun adabında yoktu.
İsmet Paşa, parmağını haritada güneye kaydırdı. “Güney kanadımız çökmek üzere,” diye devam etti. Sesi alçaldı. “Soldaki birliklerimizde çıkan panik, alayın dörtte birini kaybettirdi.”
İsmet Paşa, elindeki defteri haritanın üzerine bıraktı. Kayıp raporlarıydı bunlar. Rakamlar, birer hançer gibiydi: On İkinci Grup %60 kayıp vermişti. Dördüncü Grup %45. Birinci Gruptaki üç alayın komuta kademesi neredeyse tamamen şehit olmuştu. Milletin en seçkin evlatları, bozkırın ortasında kanlarını akıtıyordu.
Fevzi Paşa, nihayet konuştu. Sesi alçaktı ama her kelime keskin ve netti.
“Sonuç?” diye sordu.
İsmet Paşa, haritaya tekrar baktı. Gözleri öyle yorgundu ki, neredeyse önünü göremiyordu.
“Fevzi Paşam,” dedi yavaşça. “Eğer yarın durumu toparlayamazsak… Ankara’yı boşaltmayı düşünmeliyiz. Daha doğuya çekilip, Kayseri’de yeniden toparlanmalıyız.”
Sığınakta ağır, boğucu bir sessizlik çöktü. Dışarıda yankılanan top sesleri, bu sessizliği parçaladı. Her top sesi, bir hayalin yıkılması demekti.
Fevzi Paşa’nın yüzü, bir taşın soğukluğuyla katılaşmıştı.
“Başkomutan Paşa’ya ne söyledin?” diye sordu.
“Henüz söylemedim,” diye itiraf etti İsmet Paşa. “Sizinle konuşmak istedim önce.”
Fevzi Paşa ayağa kalktı. Uzun boylu silueti, sığınağın duvarlarında dev bir gölge oluşturdu. Kelimeleri özenle seçerek, tane tane söyledi:
“İsmet Paşa. Eğer Ankara’yı kaybedersek, sadece bir şehri kaybetmeyiz. Meclisi kaybederiz. Hükümeti kaybederiz. Ve en önemlisi… milletin inancını kaybederiz.”
“Biliyorum!” İsmet Paşa’nın sesi, çaresizlik ve öfkenin acı bir karışımıyla yükseldi. “Ama orduyu kaybedersek, hiçbir şeyimiz kalmaz! Ne Meclis ne de inanç…”
Düşmanın Yorgunluğu ve Kazanmanın Sırrı
Fevzi Paşa, uzun, değerlendirici bir bakışla ona baktı.
“Mevcut durum nedir?” diye sordu, sesi yeniden profesyonel bir tona bürünmüştü.
İsmet Paşa, tekrar haritaya döndü. Yorgunluk yerini, vazgeçilmez asker kimliğine bırakmıştı.
“Yunan General Papulas, 120.000 askerle yirmi iki gündür taarruz ediyor,” dedi. “Bizim 96.000 askerimiz var. Sayılar aldatıcı olsa da, Yunan topçu üstünlüğü üçe bir. Mühimmat rezervleri ona bir aleyhimize.”
“Moralleri ne durumda?” diye sordu Fevzi Paşa.
“Düşman yorgun ama hâlâ kararlı,” diye cevapladı İsmet. “Bizimkiler ise… Paşam, gerçeği söylemem gerekirse, bazı birlikler artık dayanamıyor.”
Fevzi Paşa, yavaşça başını salladı. Sonra sığınağın duvarına yaslandı.
“Biliyorsun,” dedi, düşünceli bir sesle. “Almanlarla savaştığımda, Kafkasya’da bir Rus generali bana bir şey söylemişti. Esir düştükten sonra… ‘Fevzi,’ demişti, ‘Savaşı kaybeden taraf, geri çekilen taraf değildir. Savaşı kaybeden taraf, ilk terk eden taraftır.’“
İsmet Paşa, ona baktı. Gözlerinde yepyeni bir ışık beliriyordu.
“Ne öneriyorsunuz?” diye sordu.
Fevzi Paşa’nın gözlerinde, o meşhur, sarsılmaz kararlılık parladı.
“Geri çekilme değil,” dedi. “Karşı taarruz.”
Başkomutanın Sığınak’taki Gölgesi
Aynı anlarda, yirmi saat önce, daha doğuda, Alagöz karargâhında, başka bir adam uyumuyordu, uyuyamıyordu. Bu adam, savaşın ruhu ve milletin umudu olan Mustafa Kemal Paşa idi. Kırk yaşındaydı. On altı Ağustos’ta atından düşmüş, iki kaburgasını kırmıştı. Hâlâ her nefes almak acı veriyordu ama acı, umurunda bile değildi.
Karargâhın ahşap duvarlarına haritalar asılmıştı. Çal Dağı’nı gösteren son harita, kırmızı renkle düşman kontrolünde görünüyordu.
Kapı açıldı ve Fevzi Paşa girdi.
“Paşam,” dedi, resmi bir selamla.
Mustafa Kemal Paşa başını kaldırdı. Gözlerinde yorgunluk vardı ama zekâsı hâlâ keskindi.
“Durum?”
Fevzi Paşa, ağır adımlarla haritaya yaklaştı. Parmakları Çal Dağı’na dokundu. “Paşam. Güney kanadı zor durumda. İsmet Paşa endişeli.”
“Ne kadar endişeli?” diye sordu Mustafa Kemal.
Fevzi Paşa sessiz kaldı. Sonra söyledi: “Geri çekilmeden bahsediyor.”
Mustafa Kemal Paşa dondu. Saniyeler geçti. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Kırık kaburga acı verdi ama göstermedi.
“Geri mi çekilecek?” diye sordu. “Nereye?”
“Kayseri’ye. Oradan yeniden toparlanmak.”
Mustafa Kemal, haritaya yürüdü. Gözleri Ankara’yı buldu. Sonra Sakarya Nehri, sonra Kayseri.
“Fevzi Paşa,” dedi. Sesi alçaktı ama her kelimesi çekiç gibi beynine iniyordu. “Eğer Ankara’yı terk edersek, Meclis dağılır. İstanbul bizi tanımaz. Sevr geri gelir.”
“Biliyorum Paşam,” diye cevapladı Fevzi Paşa.
“O zaman?” diye sordu Mustafa Kemal.
Fevzi Paşa derin bir nefes aldı. “İsmet Paşa’nın endişesi anlaşılır. Ama ben sizden farklı düşünüyorum.”
“Anlat,” diye emretti Mustafa Kemal.
Stratejik Deha: Karşı Taarruz
“Yirmi iki gün oldu,” diye başladı Fevzi. “Yunan, 120.000 askerle başladı. İlk hafta güçlüydü. Şimdi üçüncü hafta. Artık yorgun.”
Haritaya dokundu. “Papulas’ın ikmal hatları 450 kilometre. Her gün 840 kamyon gerekiyor. Ama kamyonların yarısı bozuk. Su yokluğu var. Moral düşük.”
“Bizimkiler de yorgun,” dedi Mustafa Kemal.
“Evet,” diye kabul etti Fevzi. “Ama bizimkiler kendi topraklarında, kendi çeşmelerinde, kendi köylerinde. Yunanlılar ise 450 kilometre ötede, yabancılar.”
Mustafa Kemal düşündü.
“Önerin ne?” diye sordu.
“Karşı Taarruz,” diye cevapladı Fevzi.
“Hangi birlikle?”
“Mürettep Kolordu,” diye cevapladı Fevzi. “Hâlâ taze ve Süvari Fahrettin Bey komutasında hızlı hareket edebilir.”
Mustafa Kemal, haritaya eğildi. “Çal Dağı’nı geri almak mı?”
“Hayır.” Fevzi’nin parmağı başka bir noktaya gitti: Mangal Dağı.
“Yunan Üçüncü Kolordusu’nun yan kanadı. Zayıf. Eğer oradan vurursak, tüm Yunan kuşatmasını çökertebiliriz.”
Mustafa Kemal Paşa, uzun uzun düşündü.
“İsmet Paşa’yla konuştun mu?” diye sordu.
“Konuşmak üzereydim,” diye cevapladı Fevzi. “Ama size danışmak istedim.”
%50 Şans ve Liderlik Sorumluluğu
Mustafa Kemal Paşa, pencereye yürüdü. Dışarıda, elli kilometre uzaktaki Ankara’nın ışıkları görülebiliyordu.
“Fevzi Paşa,” dedi, sırtı dönük. “Sen Almanlarla savaştın. Ruslara karşı. Çanakkale’de İngilizlere karşı. Kırk beş yıldır askersin. Şimdi bana dürüstçe söyle. Karşı taarruz gerçekçi mi, yoksa umutsuz bir kumar mı?”
Fevzi Paşa hiç tereddüt etmedi.
“Paşam,” dedi, “Eğer geri çekilirsek, %100 Sevr’i kabul ederiz. Eğer karşı taarruza geçersek, belki %50 kazanırız. Ben %50’yi tercih ederim.“
Mustafa Kemal Paşa, yirmi iki gün sonra ilk defa gülümsedi.
“O zaman karşı taarruz olsun,” dedi. Ama gülümseme hemen kayboldu. “İsmet Paşa’yı ikna etmek, senin işin.”
Aynı gece saat yirmi üçte, Polatlı yakını sığınakta, Fevzi Paşa o görevi yerine getirmek için İsmet Paşa’nın karşısında duruyordu.
“Karşı taarruz mu?” dedi İsmet Paşa. Sesi inançsızdı. “Fevzi Paşam, ordunun durumunu görüyorsunuz.”
“Görüyorum,” diye cevapladı Fevzi Paşa.
“O zaman nasıl?” diye başladı İsmet, ama Fevzi araya girdi.
“İsmet Paşa,” dedi, sesi sakindi ama otoritesi kesindi. “Sana bir soru soracağım. Eğer geri çekilirsek, düşman bizi takip eder mi?”
İsmet duraksadı. “Eder,” dedi.
“Kayseri’ye kadar?”
“Muhtemelen.”
“O zaman,” diye devam etti Fevzi. “Geri çekilirken savaşmak mı daha kolay, yoksa kararlı bir taarruz yapmak mı?”
İsmet Paşa, bu basit ama derin soru karşısında cevap veremedi.
Mangal Dağı’nın Kaderi
Fevzi, haritaya eğildi. Parmağı Mangal Dağı’nı gösterdi. “Bak. Yunan Üçüncü Kolordusu burada. Zayıf. İkmal hattı 80 kilometre. Su kaynağı yok. Moral düşük.”
“Mürettep Kolorduyla mı vuracaksınız?” diye sordu İsmet.
“Evet,” dedi Fevzi. “Fahrettin Bey’le. Süvari. Hızlı gece harekâtı. Şafakta Mangal Dağı’nı alırız.”
“Eğer başarısız olursak?” diye sordu İsmet.
Fevzi Paşa doğruldu. Gözleri İsmet’inkilerle buluştu. “Başarısız olursak… Zaten kaybediyoruz. Ama en azından ayakta ölürüz. Onurumuzla…”
Sessizlik oldu. İsmet Paşa, haritaya baktı, hesapladı, değerlendirdi. Geri çekilmek, her kumandanın kâbusuydu.
“Başkomutan Paşa ne diyor?” diye sordu.
“Onaylıyor,” diye cevapladı Fevzi.
İsmet Paşa derin bir nefes aldı.
“Peki,” dedi. “Karşı taarruz yapalım. Ama bir şartla: Eğer başarısız olursak, geri çekilme kararını ben veririm ve kimse müdahale etmez.”
Fevzi Paşa düşündü. Sonra başını salladı. “Anlaştık.”
İki adam birbirine baktı. Yirmi iki gün süren savunma savaşı, şimdi yeni bir aşamaya giriyordu. Kaderleri, o gece, o sığınakta çizilmişti.
On beş kilometre uzakta, Yunan General Papulas da tam aynı kararı veriyordu: “Yarın son saldırıyı yapıyoruz. Sonra geri çekiliyoruz.”
İki ordu, iki komutan, iki son şans. Sabah her şeyin kaderini belirleyecekti.
Miralay Fahrettin Bey’in Hançeri
3 Eylül 1921. Saat 04.30. Polatlı’nın on iki kilometre doğusu.
Karanlıkta at kişnemeleri duyuluyordu. Ayak sesleri, fısıltılar. Miralay Fahrettin Bey, otuz sekiz yaşındaydı. Süvari kolordu komutanıydı. Fevzi Paşa, onu üç saat önce çağırmıştı: “Mangal Dağı’nı alacaksınız. Gün doğmadan.”
Fahrettin Bey, şimdi 2.400 süvarisini hazırlıyordu. Komutanlarını topladı.
“Dinleyin,” dedi, sesi alçaktı. “Bu gece başarısız olursak, savaşı kaybederiz. Ama başarılı olursak…” gülümsedi, “Yunan ordusunun beline saplanan hançer oluruz.”
Onbaşı Hasan, “Komutanım, kaç Yunan var Mangal Dağı’nda?” diye sordu.
“İstihbarat diyor ki, 800,” diye cevapladı Fahrettin. “Ama yorgun, susuz.”
“Biz kaç kişiyiz?” diye sordu Hasan.
“2.400,” dedi Fahrettin.
Onbaşı Hasan gülümsedi. “O zaman sayıca üstünüz. İlk defa!”
Gerginlik, kısa bir kahkahayla kırıldı.
Saat 05.00. Hareket başladı. 2.400 süvari, karanlıkta ilerledi. Atlar sessiz, askerler sessiz. Fahrettin Bey öndeydi, yıldızlara bakarak yönünü buluyordu.
Saat 06.45. Şafak sökmek üzere. Gökyüzü doğuda pembeye dönüyordu. Fahrettin Bey’in süvarileri, Mangal Dağı’nın 200 metre altındaydı. Yunan kampı sessizdi. Uyuyorlardı.
Fahrettin sinyali verdi: TAARRUZ!
2.400 süvari, sessizlikten çığlığa patladı. Atlar hızlandı. Süngüler parladı. Yunan kampı paniğe kapıldı. “Türkler!” diye bağırdılar.
Sekiz yüz Yunan askeri uykudan uyanarak silahlarına sarıldı. Ama çok geçti. Türk süvarileri, çoktan kampa dalmıştı.
On beş dakika… Sadece on beş dakika süren kaotik çarpışma. Sonra Yunan direnci çöktü. Yunan askerleri kaçtı, dağın batı yamacından aşağı.
Saat 07.00. Mangal Dağı’nın zirvesinde Türk bayrağı dalgalandı.
Fahrettin Bey, zirveden Yunan hatlarına baktı. Üçüncü Kolordu’nun sağ kanadı açılmıştı.
“Haberci!” diye bağırdı. “Fevzi Paşa’ya bildir: Mangal Dağı elimizde!”
Papulas’ın Şoku ve Geri Çekilme Emri
3 Eylül 1921. Saat 08.00. Yunan karargâhı, Sivrihisar.
General Papulas kahvaltı ediyordu. Kapı açıldı. Yüzbaşı Sarıyanis koşarak girdi.
“Paşam!” diye bağırdı. “Mangal Dağı düştü!”
Papulas kahve fincanını düşürdü. “Ne?”
“Türk süvarileri gece saldırdı. Sekiz yüz askerimiz kaçtı. Üçüncü Kolordu’nun sağ kanadı açık.”
Papulas, haritaya koştu. Mangal Dağı. Kritik nokta. Üçüncü Kolordu’nun ikmal hattı oradan geçiyordu.
“Trikupis’e haber verin!” dedi. “Derhal karşı saldırı!”
Ama çok geçti. Türk süvarileri sadece Mangal Dağı’nı almamıştı. Şimdi Üçüncü Kolordu’nun ikmal yolunu kesiyorlardı.
Saat 10.00. Papulas’a bir başka rapor geldi. “Paşam,” dedi haberci. “Çal Dağı’nda da Türk hareketi var. Birinci Kolordu baskı altında.”
Papulas anladı. Türkler sadece savunmuyordu. Karşı taarruz yapıyordu.
“Lanet olsun,” diye mırıldandı. “Fevzi Paşa’nın işi bu. Mustafa Kemal değil. Fevzi…”
Ne yapmalıyız?” diye sordu Sarıyanis.
Papulas haritaya baktı, hesapladı: Yirmi iki gün, 23.000 kayıp, moral düşük, ikmal kritik.
“Geri çekiliyoruz,” dedi.
“Ama Paşam…” Sarıyanis itiraz etti.
“Geri çekiliyoruz!” Papulas, sesini yükseltti. “Yarın şafakta. Tüm ordular Sakarya’nın batısına.”
Papulas, yorgun gözlerle Sarıyanis’e döndü. “Ben bu harekâtı istemedim,” dedi, sesi kırıktı. “Ama yeterince Yunan oğlu öldü. Artık bitirme zamanı.”
Zaferin Sessiz Sahipleri
4 Eylül 1921. Saat 06.00. Polatlı karargâhı.
İsmet Paşa, Fevzi Paşa ile karşı karşıyaydı. Elinde rapor vardı.
“Yunanlılar geri çekiliyor,” dedi. Sesinde, inanamama vardı. “Papulas, tüm ordularına geri çekilme emri vermiş.”
Fevzi Paşa, hiçbir ifade göstermedi. Sadece başını salladı. “Takip edeceğiz.”
“Ama ordumuz yorgun,” dedi İsmet.
“Yorgun ama galip,” diye araya girdi Fevzi. “İsmet Paşa, düşmanı kovalamak şart. Toparlanmalarına izin verirsek, tekrar gelirler.”
İsmet Paşa düşündü. Sonra kabul etti. “Haklısınız,” dedi.
İki adam birbirine baktı. Fevzi Paşa elini uzattı.
“İsmet Paşa,” dedi. “İki gün önce geri çekilmek istedin, ama direndin. Sen çok başarılı bir komutansın.”
İsmet, eli sıktı. Gözlerinde saygı vardı. “Fevzi Paşam,” dedi. “Karşı taarruz senin fikrindi ve haklıydın.”
Sonra Fevzi gülümsedi. Nadir bir gülümseme. “Savaşı kazandıran sadece bir fikir değildir, onu uygulayan komutandır. Sen uyguladın. Sen kazandın.”
Kapı açıldı. Haberci girdi. “Paşalar! Başkomutan Paşa geliyor!”
Mustafa Kemal Paşa karargâha girdi. Kaburga bandajları hâlâ göğsündeydi ama gözlerinde zafer ışığı vardı.
“Paşalar,” dedi. “Büyük Millet Meclisi’nden haber geldi. Sakarya Zaferi’ni kutluyorlar!“
Fevzi ve İsmet ayağa kalktı. Selam verdiler.
Mustafa Kemal onlara baktı. Fevzi Paşa’ya döndü: “Senin disiplinin ve stratejik zekân bu zaferi kazandı.” İsmet Paşa’ya döndü: “Senin direncin ve komutanlık becerin, ordumuzun çökmesini önledi. İkinize de Türk milleti borçlu.”
Yirmi iki gün, yirmi iki gece. 39.289 şehit ve kayıp. Ama Türkiye hayattaydı.
Miras: Ne Geri Çekilmek Ne de Terk Etmek
13 Eylül 1921‘de Yunan ordusu tamamen geri çekildi. Türk kayıpları çok ağırdı ama kazanılan zaferin değeri paha biçilmezdi. Bu muharebeye, subay kayıpları nedeniyle “Subay Muharebesi” adı verildi. Mustafa Kemal Paşa ise bu savaşı Sakarya Melhame-i Kübrası (Sakarya Büyük Kan Göl) olarak adlandırdı.
Bu savaş, sadece askeri bir zafer değildi.
1683’te İkinci Viyana kuşatması ile başlayan 238 yıllık Türk geri çekilmesi, 13 Eylül 1921’de durdu. Sakarya’dan sonra Türkler, bir daha geri çekilmedi. Bir yıl sonra Büyük Taarruz geldi, iki yıl sonra Lozan oldu, üç yıl sonra Cumhuriyet kuruldu.
Ama her şey o gece başladı. 2 Eylül 1921, saat 23.00. Bir sığınakta, iki adam, bir harita, bir karar: Geri çekilme mi, taarruz mu?
Fevzi Paşa: “Taarruz.”
İsmet Paşa: “Kabul.”
Mustafa Kemal: “Onay.”
Ve Türkiye, bu kararlılıkla kurtuldu.
Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün o geceki tartışması, bize şunu öğretti: Komutanlar fikir ayrılığına düşebilir ama saygıyla tartışmak cesarettir. Egoyu bir kenara bırakıp doğruyu dinlemek akıllılıktır. Ve en önemlisi, en umutsuz anda bile riski göze alıp kararlı bir adım atmak liderliktir.
Yıllar sonra bir söyleşide İsmet İnönü o geceyi şöyle anlatacaktı: “Fevzi Paşa bana en önemli dersi verdi: Cesaret. Bazen kazanmak için risk almak gerekir. Ben orduyu korumak istiyordum. Fevzi Paşa orduyu kullanmak istiyordu. O haklı çıktı. Çünkü korunan ordu er ya da geç kaybeder. Kullanan ordu kazanır.”
Mustafa Kemal Paşa ise, zaferden sonra Fevzi Paşa’ya yazdığı mektupta, onun stratejik dehasına minnet duyduğunu belirtmişti: “İsmet Paşa orduyu düşünüyordu. Sen davayı düşündün. İkisi de haklıydı. Ama senin bakış açın daha geniş, daha uzun vadeliydi. Sana minnettarım.”
Sakarya’nın mirası, bir milletin kaderinin, en zorlu anda dahi, onur, görev ve karşılıklı saygı üzerine kurulu iki liderin stratejik zekâsıyla nasıl değişebileceğinin en büyük kanıtıdır.
O geceki sessiz yemin, millete ebedi bir onur ve bağımsızlık armağan etti.
News
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
End of content
No more pages to load





