İstanbul’da mart ayının ayazı, saat gece üç. İstiklal Caddesi bomboş, ışıklar sönük, dükkân kepenkleri kapalıydı. Bir kadın, kollarında ateşler içinde yanan iki yaşındaki çocuğuyla, sonsuzluğa uzanan bir tünelden geçiyormuş gibi koşuyordu.

Her adımda ciğerleri yanıyor, her nefeste boğazı kesiliyordu ama duramazdı; çünkü bu koşu sadece bir hastaneye değil, sakladığı bir gerçeğin üzerineydi.

Acil servisin otomatik kapıları açıldığında, karşısına çıkan beyaz önlüklü doktoru görür görmez dünya dondu. Üç yıl önce hiçbir açıklama yapmadan terk ettiği adam, şimdi kızına bakıyordu.

Ve Kerem’in yüzü, bir saniyenin içinde, hayatının en büyük bilmece­sinin cevabını bulmuş bir insanın ifadesine dönüştü: 1043 gündür aradığı “neden” artık kollarındaki küçük kızın gözlerinde saklıydı.

İstanbul, mart ayının ortasıydı. Geceler sert esen rüzgârla birlikte iyice ürpertici hale gelmiş, denizden gelen nemli soğuk kemiklerin içine işler olmuştu. Kartal’daki eski apartmanların arasında sıkışmış, dış cephesi dökülen üç katlı binanın ikinci katında küçük bir dairede ışık hâlâ yanıyordu. Saat 02.00’yi çoktan geçmişti.

O dairenin içinde, bir yatak odasıyla salon arasında gidip gelen genç bir kadın vardı: Elif Yılmaz, 29 yaşında, saçları gelişigüzel toplanmış, göz altları mor halkalarla çevrili, üzerinde gün boyu çıkarmaya fırsat bulamadığı gri eşofman altı ve solmuş bir tişört. Yorgunluk ona çoktan yerleşmişti; ama bu gece yorgunlukla bile mücadele edecek takati yoktu.

Yatakta yatan küçük kızına baktı. Zeynep’in küçücük vücudu battaniyenin altında titriyor, nefesi hızlı ve sığ alıp veriyordu. Yanakları al al, alnı ise alev gibi sıcaktı. Elif titreyen elleriyle tekrar termometreyi kızının koltuk altına yerleştirdi, cihaz öterken sanki kalbi de birlikte çarpıyordu.

Ekranda beliren sayı göğsüne bir yumruk gibi indi: 40.0°C

Bir saat önce 39,5 çıkmıştı. Ondan önce 38,5. Gün boyu soğuk kompres yapmış, parasetamol vermiş, üzerini açmış, sonra titreyince tekrar örtmüş, vantilatörü çalıştırmış, her şeyi denemişti. Ama Zeynep’in ateşi inmek yerine, her yarım saatte bir merdiven basamağı gibi yükselmişti.

Zeynep gözlerini yarı aralık açtı, dudakları kurumuştu. Kısık bir sesle, boğazı yanıyormuş gibi:

— Anne… yardım et…

Bu iki kelime, Elif’in boğazına oturan düğümü kopardı. İçinden geçen bütün “belki biraz daha beklerim, belki ilaç etkisini gösterir” cümleleri bir anda anlamsızlaştı.

Bu şehirde yalnızdı. Kartal’daki bir Migros’ta kasiyer olarak çalışıyor, ayda 3.500 lira maaş alıyor, 3.000 lirasını kiraya veriyor, kalanla hem kendi karnını hem kızının karnını doyurmaya, faturaları ödemeye ve Zeynep’in kreş parasını denkleştirmeye çalışıyordu. Babası yıllar önce kalp krizinden ölmüş, annesi ise Ankara’da, başka bir hayatta yaşıyordu.

Hamile kaldığını öğrendiği günden beri arkadaşlarının çoğu yavaş yavaş uzaklaşmıştı. Başta “yanındayız” demişlerdi, sonra “işim çıktı” bahanesiyle buluşmaları ertelemiş, en sonunda mesajlara bile cevap vermez olmuşlardı.

Elif bunu kabullenmişti: Bu şehirde, bu hayatta tam anlamıyla yalnızdı.

Ama bu gece, yalnızlık lüks değildi. Zeynep’in ateşi tehlikeli seviyeye yükselmişti. Artık “bekleyelim” diyecek zamanı yoktu.

En yakın hastane Kartal Devlet Hastanesi’ydi; yürüyerek on sokak ötede, ama oranın çocuk acil kısmı yoktu ve 3 yaş altı çocukları başka bir hastaneye sevk ediyorlardı. Bunu daha önce komşusunun çocuğunda yaşamıştı.

En yakın çocuk acil, 5 kilometre uzaktaki Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ydi. Normal bir gecede, bir taksiyle 15–20 dakikada gidilebilecek bir mesafe. Ama bu gece normal değildi.

Elif titreyen parmaklarıyla telefonunu aldı. Ekranın köşesindeki kırmızı batarya göstergesi gözünü acıttı: %2.

Yine de uygulamayı açtı, taksi çağırmayı denedi. Ekranda dönen küçük mavi çember, sanki onun kalp atışlarıydı. Sonra ekrana tek bir cümle düştü:

“Bölgede müsait araç bulunmamaktadır.”

Başka bir uygulama denedi, sonuç aynı. Son çare bir taksi durağını aradı. Hattın ucundaki otomatik ses, kusursuz bir kayıtsızlıkla şunu söyledi:

“Yaklaşık bekleme süreniz 45 dakikadır.”

Elif gözlerini kapadı. Zeynep artık ağlamıyordu. Çığlık atıyordu. O çığlık, bir annenin ruhunu parçalayan türdendi: İnce, çaresiz, ama çok gerçek.

O anda Elif’in zihninde bir şey kırıldı. Bütün planlar, bütün “acaba”lar, tüm mantıklı cümleler bir anda sessizleşti. Geriye sadece tek bir gerçek kaldı:

Bu çocuk onun kucağında ölmemeliydi.

Telefonu masaya bıraktı. Çantasını almayı unuttu. Şarjı bitmek üzere olan telefonu bile almadı. Sadece Zeynep’i, battaniyesini ve sırtına aceleyle geçirdiği montunu aldı. Kapıyı kilitlemeyi bile düşünmedi.

Koridora adım attığında, içeriye soğuk hava doldu. Apartmanın merdivenlerinden aşağı inerken kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Kartal Meydanı’na doğru koşmaya başladığında, İstanbul’un mart ayazı yüzüne tokat gibi çarpıyordu.

200 metreden sonra bacakları yanmaya başladı. 500 metreden sonra ciğerleri. Bir kilometreyi geçtiğinde, ayaklarına kurşun bağlanmış gibi hissetti.

Ama durmadı. Duramazdı. Çünkü bu sadece bir koşu değildi. Bu, hayatı boyunca aldığı en büyük kararın bedelini öderken, kızını yaşatmaya çalıştığı bir maratondu.

Kartal’ın dar sokaklarından çıktı, E-5’in yanındaki geniş yola ulaştı. Gece, olağanüstü sessizdi. Yoldan arada bir uzun farlarını yakmış bir araç geçiyor, gidişlerinin ardından sisli havada kısa süreliğine ışık izleri kalıyordu.

Elif, uzaktaki Taksim’i düşünerek değil, sadece bir sonraki adımı atmayı düşünerek koşuyordu. Çünkü hedefi düşünürse, oraya asla varamayacakmış gibi hissediyordu.

Kollarında Zeynep’in vücudu şimdi daha ağır geliyordu. Birkaç dakika önceki kontrolsüz titremeler yerini ürkütücü bir gevşekliğe bırakmıştı. Kızının başı, annesinin göğsüne düşmüş, kirpikleri birbirine yapışmıştı.

Elif, battaniyenin üzerinden bile yüzünden yükselen sıcaklığı hissedebiliyordu.

Bir otobüs durağının yanından geçtiğinde kısa bir an durakladı, acaba bir gece otobüsü gelir mi diye etrafa baktı. Durak boştu; reklam panosunda yanan ışık dışında hayat belirtisi yoktu.

Bir gecelik marketin kepenkleri kapalıydı. Önünde sigara içen birkaç genç vardı. Elif yanlarından geçerken içlerinden biri yüksek sesle bir şey bağırdı:

— Abla bir dakika, ne oldu?

Elif’in kulakları uğulduyordu. Kimseyi duymadı ya da duymamayı seçti. Koşmaya devam etti.

İstanbul, geceleri bile tam anlamıyla sessiz olmayan bir şehirdi; ama o gece, onun için sanki bütün dünya sesini kısmış, sadece kalbinin atışını ve kızının hızla gelen nefesini dinliyordu.

İstiklal Caddesi’ne ulaştığında saat neredeyse 03.00 olmuştu. Caddenin o alışıldık kalabalığı, gülüşler, müzik sesleri, turistler, seyyar satıcılar kaybolmuş; yerini boş vitrinlere yansıyan sokak lambası ışıklarına bırakmıştı.

Elif caddede koşarken üç taksi gördü. Hepsi doluydu. Elini kaldırdı, bağırdı, neredeyse kendini yola atacak gibi oldu. Taksiler süratle yanından geçti. Bir tanesinin içindeki yolcu, camdan ona kısa bir bakış attı; sonra başını çevirdi.

O an, Elif’in içinde soğuk bir yalnızlık duygusu yükseldi:

İki milyon insanın yaşadığı bu şehirde, kollarında ateşler içinde yanan bir çocukla tek başınaydı.

Kimsenin durup “yardım edebilir miyim?” demediği bir gecede, tek sığınağı uzaklarda, karanlığın içinde parıldayan bir kırmızı yazıydı: ACİL SERVİS

Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi, uzakta bir deniz feneri gibi görünmeye başladığında, Elif’in içinden yeni bir güç dalgası geçti. Son 300 metreyi, bacaklarındaki tüm ağırlığa, ciğerlerindeki tüm yanmaya rağmen neredeyse sprint atar gibi koştu.

Otomatik kapılar açıldı. İçeri girer girmez, yoğun beyaz ışık gözlerini kamaştırdı. Sokaktaki karanlıktan sonra, bu sterilliğin parlaklığı adeta başka bir dünyaya geçiş gibi hissettirdi.

Kabul masasındaki hemşire başını kaldırdı. Elif’in yüzüne, dağılmış saçlarına, morarmış göz altlarına, titreyen dudaklarına ve kollarında hareketsiz yatan çocuğa baktı.

Elif’in sesi, boğazına dolan düğüme rağmen bütün acil serviste duyulacak kadar yüksekti:

— Yardım edin! Lütfen… Çocuğum, 40 derece ateşi var!

Hemşire bir saniye bile tereddüt etmeden ayağa fırladı, alarm düğmesine bastı. Koridorun bir ucundan, beyaz önlüğü yürürken hafifçe dalgalanan genç bir doktor hızlı adımlarla yaklaştı.

Boynunda stetoskop, saçları hafif dağınık, bakışları alışkın bir aciliyet taşıyordu. Gecenin bu saatinde bile, yüz hatlarında disiplinli bir ciddiyet vardı.

Elif, gözlerini o yüze kaldırdığında zaman durdu.

Kalbi bir anlığına atmayı unuttu, nefesi kesildi.

“Hayır… Bu olamaz.”

Karşısında, 1043 gündür görmediği adam duruyordu: Kerem Demir. Üniversite aşkı, planlarını birlikte yaptığı adam, bir gün hiçbir açıklama yapmadan ondan uzaklaşıp giden değil; tam tersi, Elif’in hiçbir açıklama yapmadan hayatından çekildiği adam.

Gözleri buluştu. Bir saniyenin kesri kadar kısa, ama üç yıllık tüm acıyı içine sığdıracak kadar uzun bir an.

Kerem’in yüzündeki profesyonel ifade, bir anda kırıldı. Gözlerinde tanıdık bir şaşkınlık, derin bir incinmişlik, nefes kesen bir şok belirdi.

Sonra bakışı, Elif’in yüzünden kollarındaki çocuğa kaydı.

O an, beyninde yıldırım gibi bir hesaplama başladı.

Çocuğun yüzü. Kahverengi gözler. İnce dudaklar. Saçlarının hafif dalgası. Yanaklarının yuvarlaklığı.

Ve Kerem’in dünyası, ikinci kez paramparça oldu.

Kerem, doktor refleksiyle hareket etti. Duygularını bir kenara itti, yaklaştı ve uzattığı elleri titremeden konuştu:

— Çocuğu bana verin.

Sesi sakindi, profesyoneldi. Bu sakinlik, Elif’i daha da sarsıyordu. Çünkü onun sesini böyle duymaya alışkındı: Şefkatle, kahkahayla, umut dolu cümlelerle.

Elif’in bedeni otomatik olarak itaat etti. Zeynep’i Kerem’in kollarına verdi.

Kerem küçük kızı sedyeye yatırdı. Termometreyle ateşini ölçtü.

— 39.8…

Nabzını saydı.

— Nabız 120…

Zeynep’in göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Küçük parmakları istemsizce kıpırdıyordu.

Kerem hemşirelere kısa, net emirler verdi:

— Damar yolu açalım. Kan sayımı, CRP, elektrolitler. Ateş düşürücü IV. Soğuk kompres hazırlayın.

Hemşireler, onun alışık oldukları ciddi ama paniklemeyen tonuna hızla uyum sağladılar. Bu hastanede herkes Doktor Demir’i tanıyordu: Çok gülen bir adam değildi, ama pediatri servisinin en iyi genç hekimlerinden biriydi; çocuklara yaklaşımı, kararlarının isabeti ve sabahlara kadar kalıp çalışması herkesin dilindeydi.

On dakika sonra, Zeynep’in nefesi daha düzenli hale geldi. Ateşi yavaş yavaş 39’un altına inmeye başladı.

Zeynep gözlerini araladı. Annesini aradı bakışlarıyla. Elif sedyenin yanına geldi, küçük elini avuçlarının arasına aldı.

— Buradayım kızım… buradayım…

Gözyaşları sessizce yanaklarından akıyordu. Sadece korkudan değil, karşısında duran adamın varlığının yarattığı fırtınadan da.

Kerem, elindeki stetoskopu yavaşça cebine koydu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden Zeynep’e baktı; sonra kafasında çoktan tamamladığı hesabı, sanki baştan yapıyormuş gibi tekrar etmeye başladı:

Elif’in onu terk ettiği gün: 1043 gün önce.
Hamilelik süresi: yaklaşık 270 gün.
Çocuğun tahmini yaşı: 2 yıl, birkaç ay.

1043 – 270 ≈ 773 gün.

Çocuk yaklaşık 24–25 aylık görünüyordu. Her şey tutuyordu. Matematik, korkutucu bir netlikle konuşuyordu.

Ama Kerem’in esas baktığı yer, matematik değildi. Zeynep’in yüzündeki detaylardı.

Kahverengi gözler.

O gözler… kendi gözleriyle aynı renkti.

Güldüğünde beliren hafif gamze, Elif’inkini andırıyordu. Kaşlarını çatış biçimi, göğüs kafesinin altında tanıdık bir sızı uyandırdı.

Kerem, Zeynep’ten başını kaldırıp Elif’e baktı.

Elif ona bakıyordu. Gözlerinde binlerce cümle vardı, ama dudaklarından hiçbiri dökülemiyordu.

O sessizlikte, kelimeler olmadan konuşan gözler şunu söylüyordu:

“Evet.”
“Üzgünüm.”
“Seçeneğim yoktu.”
“Lütfen benden nefret etme…”

Kerem nefret etmiyordu. İçinde daha ağır bir şey vardı: Üç yıl boyunca taşıdığı tüm acının, aslında eksik bir bilmece olduğunu fark etmenin ağırlığı.

Neden olduğunu bilmediği bir terk edilişin, bir anda anlam kazanmasının acısı.

Çocuk, gözlerinin önünde, kendi kızlarıydı.

Zeynep gözlem odasına alındı. Ateşi 38 dereceye düşmüştü, ama birkaç saat kontrol altında tutulacaktı. Hemşireler, küçük kızın üstünü örttü, monitörü ayarladı.

Elif sedyenin yanında oturuyor, kızının saçlarını okşuyor, her nefes alışını takip ediyordu. Kerem odanın kapısında bir süre bekledi. Onları izledi.

Sonra sessizce kapıyı kapattı.

Koridora çıktıklarında saat 04.00’e yaklaşıyordu. Acil servis alışılmadık derecede sakindi. Uzaklarda bir monitörün ritmik bip sesi duyuluyor, otomatik kapının açılıp kapanması arada bir metalik bir fısıltı gibi yankılanıyordu.

Elif ve Kerem, 1 metre mesafeyle karşılıklı duruyorlardı. Aralarındaki boşluk küçük görünse de aslında üç yıllık suskunluğun, sorulamamış soruların ve söylenmemiş gerçeklerin uçurumuydu.

İlk konuşan Kerem oldu. Sesi sakindi, ama her hecede titreyen bir şey vardı:

— Bu… benim kızım.

Bu bir soru değildi. Bir tespitti.

Elif’in dudakları titredi. Başını hafifçe salladı.

— Evet.

Kerem derin bir nefes aldı.

— Kaç yaşında?

— İki yaş… dört aylık.

Kerem’in zihni, gereksiz yere tekrar hesap yaptı. Her şey uyuyordu.

Sonra, boğazına oturan soruyu sordu:

— Neden?

Tek kelime. Ama üç yılın bütün ağırlığını taşıyan bir kelimeydi.

Elif gözlerini kapattı. Gözyaşları tekrar yanaklarından süzüldü. Sesini bulması birkaç saniye sürdü.

— Hamileydim… dedi kısık bir sesle. Cuma akşamı öğrendim. Test pozitifti. Çok korktum, Kerem. Bunu planlamamıştık. Sen uzmanlığın ortasındaydın. Günde 20 saat çalışıyordun. Yeni başlamıştım işe. Çok gençtik.

Kerem hiç itiraz etmedi. Sustukça, Elif konuşmaya devam etti.

— Sonra… Emirgan’da yaptığımız konuşmayı hatırlıyor musun? Dondurma yemiştik. “Çocuk ister misin?” diye sormuştum sana.

Kerem hatırlıyordu. O gün, gelecek hakkında konuşurken kendini mantıklı, sorumlu ve olgun sanmıştı. “Şimdi değil,” demişti. “Önce uzmanlık bitsin, işim otursun, sonra çocuk…”

Elif gözlerini açtı, Kerem’e baktı.

— O gün söylediklerin, hamile olduğumu öğrenince kafamda yankılandı. Hazır olmadığını, çocuk baskısıyla çiftlerin dağıldığını, kariyerini riske atmak istemediğini… O an sadece şunu düşündüm: Eğer sana söylersem, kalırsın belki, ama hep şu soru aramızda olur. “Bu çocuğu gerçekten istedin mi, yoksa mecbur kaldığın için mi kaldın?”

Kerem’in elleri yumruk oldu. Sesi bu kez daha keskin çıktı:

— Buna karar vermek… senin hakkın değildi.

Elif başını eğdi.

— Biliyorum. Ve üç yıldır her gün bununla yaşıyorum. Zeynep güldüğünde senin de bunu görmen gerektiğini düşünerek… “Babasını ne zaman göreceğim?” diye sorduğunda içimden parçalar koparak… Her gün, yaptığım şey için kendimden nefret ederek.

Kerem, bir anlığına başını çevirip duvardaki beyaz fayanslara baktı. Gözlerinde biriken yaşları saklamaya çalışır gibi.

— Onu tek başına mı büyüttün?

— Evet.

— Nerede yaşıyorsun?

— Kartal’da. Bir oda bir salon.

— Çalışıyor musun?

— Migros’ta… kasiyerim.

Kerem’in içi burkuldu. Ekonomi okuyan, parlak bir geleceğe sahip olabilecek Elif, kasada saatlerce ayakta durarak hayatını kazanmaya çalışıyordu. Çünkü bir gün tek başına bir karar almış, bedelini de tek başına ödemek zorunda kalmıştı.

Kısa bir sessizlik oldu. Koridorun uzaklarından bir hemşirenin adım sesleri geldi, sonra kayboldu.

Kerem, duvara yaslanmış benekli ışıkların arasından Elif’e baktı:

— Paraya ihtiyacın var mı?

Elif anında başını salladı.

— Senden para istemiyorum.

Kerem’in sesi bu kez daha sertti:

— Bu, benim ne istediğimle ilgili değil. Bu, kızımın neye ihtiyacı olduğu ile ilgili.

Elif susunca devam etti:

— Nafaka ödeyeceğim. Geriye dönük, bilmediğim tüm aylar için. Avukatımın numarasını bırakırım. Sen de banka bilgilerini verirsin. Ama…

Durdu. Yutkundu. En zor kısmı şimdi söylüyordu:

— Ama onun hayatında hemen şimdi olamam. Henüz değil. Bunu sindirmek için zamana ihtiyacım var.

Bu cümleyi kurarken içinden bir şey kopuyordu. Çünkü o gece, Zeynep’in gözlerine baktığında içgüdüsel olarak koşup sarılmak istemişti.

Ama aynı anda, kendisini 1043 gün boyunca terk edilmiş sanan Kerem’in içindeki çocuğu da düşünüyordu. Hem baba, hem yas tutan bir adam olarak yaralıydı.

Kerem arkasını döndü.

— Kabul masasına numaranı bırak.

Koridor boyunca yürümeye başladı. Arkasına hiç bakmadı.

Baksaydı, sabahın 4’ünde, beyaz floresan ışıklarının altında tek başına kalan, elleri iki yana düşmüş, omuzları çökmüş, sessizce ağlayan Elif’i görecekti.

Belki geri dönerdi. Belki o an ikisini de kucaklayıp sarılırdı.

Ama henüz hazır değildi.

Kerem, sonraki 48 saat boyunca neredeyse hiç uyumadı. Bir nöbet, sonra bir nöbet daha. Arkadaşlarına göre her zamanki gibiydi: Fazla çalışan, az konuşan, hep dalgın görünen o pediatrist.

İçinde ise fırtına vardı.

Her boşlukta, kafasında aynı manzarayı tekrar tekrar oynattı: Acil serviste beliren Elif, kollarındaki çocuk, o kahverengi gözler…

Bir akşam odasına çekilip avukatını aradı. Durumu anlattı. Avukatı, babalık testi talep edebileceğini, hukuki olarak babalık haklarını tanımlatabileceğini, nafaka ve velayetle ilgili resmi yolları anlatmaya başladı.

Kerem sessizce dinledi.

— Teste gerek yok, dedi sonunda. Biliyorum. O benim kızım.

Bir iki gün sonra, Elif’in hesabına 20.000 lira gönderdi. Birikmiş neyi varsa. Mesaja kısa bir not yazdı:

“İlk iki yıl için. Her ay 3.000 lira göndereceğim.”

Hiç cevap gelmedi.

Aradan bir hafta geçti. Kerem hâlâ işine gidip geliyor, çocukları muayene ediyor, annelere bilgi veriyor, ama kendi içinde başka bir şeye dönüşüyordu.

Artık kendini “terk edilmiş adam” olarak görmüyordu. Kendini, 2 yıl boyunca kızının varlığından habersiz yaşamış bir baba olarak görüyordu.

“Ne kaçırdım?” diye soruyordu sık sık.
İlk adımları? İlk kelimeleri? İlk “anne” deyişini, belki bir gün “baba” diyeceğini…

Zeynep hastalandığında Elif’in kimseye ulaşamayıp tek başına paniklediği geceleri hayal ediyordu. O anlarda kendini neden yanında değilmiş gibi hissediyor, boğazına bir düğüm oturuyordu.

Gecelerin birinde, Beyoğlu tarafında mecburi bir konsültasyondan dönerken, ayakları onu hiç farkında olmadan Gülhane Parkı’na götürdü. Hava açıktı, güneş soluk da olsa parlıyordu.

Parkın bir köşesinde küçük bir oyun alanı vardı. Renkli kaydırak, bir iki salıncak, etrafta koşturan çocuklar…

Ve o kalabalığın içinde, Kerem onu gördü.

Elif, bir bankta oturuyordu. Üzerinde kalın bir mont, yüzünde yorgun ama yumuşak bir ifade vardı. Gözleri oyun parkındaki küçük bir kıza kilitlenmişti.

Zeynep, sarı kaydırağın merdivenlerine tırmanmaya çalışıyordu. Düşmemek için çabalarken arada bir kahkaha atıyor, sonra başka çocukların peşinden koşuyordu.

Kerem, belli bir mesafede durdu. Ne kadar süre izlediğini bilmiyordu.

Zeynep bir anda ayağı kayıp dizlerinin üzerine düştü. Yere oturup ağlamaya başladı.

Elif, sanki o an sadece bunu bekliyormuş gibi anında fırladı. Koşup kızını kucağına aldı, dizlerini kontrol etti, hafifçe üfledi, sonra yaralanan yeri öptü.

Zeynep bir dakika içinde tekrar gülmeye, koşmaya başladı.

Kerem, o an Elif’e farklı bir gözle baktı.

Bundan üç yıl önce, üniversitede tanıdığı, kahkahası sokaklarda yankılanan genç kadını değil; kızını korumak için her şeyi yapmaya hazır bir anneyi gördü.

Elif’in gözlerindeki şeye dikkat etti: Her bakışında, her nefesinde, her hareketinde Zeynep vardı.

Onu incitmek için değil, onu korumak için gittiğini o an gerçekten, derin bir yerden anladı.

Yanılmıştı Elif. Çok yanılmıştı. Ama bunu aşktan yapmıştı.

Ve bu, her şeyi değiştirdi.

O gün yanlarına gitmedi. Sadece uzaktan izledi, sonra yavaşça uzaklaştı.

Eve döndüğünde, üç yıldır ertelediği şeyi yaptı: Ağladı.

Öfkeden değil, kırgınlıktan değil sadece. Kaybedilen zaman için, söylenmeyen cümleler için, bir daha geri gelmeyecek “ilkler” için.

Ve sonunda bir karar verdi.

Ertesi cumartesi, öğleden sonra Kartal’daki eski apartmanın önünde durdu. Elinde hiçbir şey yoktu, sadece titrek ama kararlı bir niyet.

Zili çaldı.

Kapı açıldığında, Elif’in gözlerinde tanıdık bir şok, ardından refleksif bir savunma ifadesi belirdi.

— Kerem…

— İçeri girebilir miyim?

Kısa bir sessizlikten sonra Elif kenara çekildi.

Daire küçüktü. Bir oda bir salon, dar bir mutfak, küçük bir banyo. Salonun köşesinde Elif’in yatağı, diğer tarafta Zeynep’in beşiği. Küçük bir masa, iki sandalye, birkaç raf. Her şey derli topluydu ama “fazla dolu” hissi veriyordu.

Zeynep halının üzerinde oturuyordu. Renkli küplerle kule yapıyordu. Kerem içeri girince başını kaldırdı.

Kahverengi gözleri, Kerem’in kalbini bir kez daha delip geçti.

Kerem, onun seviyesine inmek için çömeldi.

— Merhaba, dedi yumuşak bir sesle.

Zeynep ona merakla baktı. Korku yoktu bakışında. Yabancılara karşı her çocuğun sahip olduğu temkinli mesafe vardı sadece.

— Adın ne senin?

— Zeynep.

İlk kez sesini duyuyordu. İnce, berrak, çocukça.

Kerem gülümsedi.

— Çok güzel bir ismin var. Benim adım da Kerem.

Zeynep başını hafif eğdi, sonra tekrar küplerine döndü.

Kerem ayağa kalktı, Elif’e döndü. Elif, duvara yakın durmuş, elleri birbirine kenetlenmiş şekilde onu izliyordu. Vücudu gergin, nefesi hızlıydı.

Kerem, kendisi için bile şaşırtıcı derecede net bir sesle konuştu:

— Onun hayatında olmak istiyorum.

Elif’in dudakları aralandı, ama kelimeler çıkmadı.

— Nasıl yapacağımı bilmiyorum, iyi bir baba olup olamayacağımı da… Ama denemek istiyorum. O benim kızım. İki yıl kaybettim. Daha fazlasını kaybetmek istemiyorum.

Bu cümle, Elif’in savunmasını çatlatan ilk darbeydi. Gözlerinden yaşlar süzüldü, ama bu sefer sadece suçluluk değil, hafif bir umut da taşıyorlardı.

— Emin misin? dedi titreyen bir sesle.

Kerem, içtenlikle cevap verdi:

— Hiçbir şeyden yüzde yüz emin değilim. Ama şundan eminim: Denemezsem, hayatım boyunca pişman olacağım.

O günden sonra, Kerem her cumartesi gelmeye başladı.

İlk başta sadece bir saat kalıyordu. Zeynep’le oyun oynuyor, ona resimli kitaplar okuyor, küplerden kuleler yapıyordu. Elif kenardan izliyor, arada bir mutfakta oyalanıyormuş gibi yapıyor ama gözünü hiçbir zaman ikisinden ayırmıyordu.

Sonra o bir saat iki saate, yarım güne dönüştü.

Zeynep önce “Kerem” dedi, sonra “Kelem” diye düzeltmeden söylemeye çalıştı; iki ay sonra kapı çaldığında koşarak “Kerem geldi!” diye sevinçle bağıracak hale geldi.

Üçüncü ayın sonunda Kerem vedalaşmak istediğinde, Zeynep’in gözleri doldu.

— Gitme…

O gece, Kerem artık sadece kendi hayatını değil, üç kişinin hayatını da etkilediğini bütün hücreleriyle hissetti.

Bu küçük dairenin içinde, eksik parçalarla, hatalarla dolu ama sevgiyle örülen bir aile oluşmaya başlamıştı.

Elif’le uzun sohbetler yaptılar. Geçmişi, verdikleri kararları, söyledikleri incitici cümleleri, korkularını, pişmanlıklarını konuştular.

Kerem, Emirgan’daki o konuşma için, gelecekle ilgili kurduğu sert cümleler için özür diledi.

— Keşke o zaman bana söyleseydin, dedi. Korkar mıydım? Evet. Hazır mıydım? Hayır. Ama seni asla yalnız bırakmazdım.

Elif ona baktı, artık eskisi kadar savunmada değil, daha çok yorgun ama açık bir bakışla:

— Biliyorum… Şimdi biliyorum. Ama o zaman farklı biriyim ben de.

Kerem, maddi olarak daha fazla destek olmak istediğini söyledi. Daha büyük bir ev, Zeynep için kendi odası, Elif için daha rahat bir çalışma düzeni…

Elif ilk başta reddetti:

— Paranı istemiyorum. Sadece baba olmanı istiyorum.

Ama Kerem’in kararlılığı, Elif’in içinde bir yerde kilitli olan “yardım isteme” kapısını araladı.

— Bana yük gibi düşünme, dedi Kerem. Bunu yükümlülük olarak değil, baba olarak yapacağım.

Sonunda Elif kabul etti.

Bir yıl içinde hayatları tanınmayacak kadar değişti.

Kadıköy’de, park manzaralı, üç odalı bir daireye taşındılar. Elif, yüksek lisans için tekrar üniversiteye döndü; finans alanında uzmanlaşmayı planlıyordu. Zeynep kreşe başladı.

Kerem, hastanedeki nöbetlerini azalttı. Zeynep’in sabah kahvaltılarında, akşam yemeklerinde ve uyku öncesi masal saatlerinde yanında olmayı öncelik haline getirdi.

Zeynep şimdi üç yaşındaydı. Tam cümlelerle konuşuyor, bitmeyen sorular soruyor, dinozorları, çizgi film karakterlerini, çilekli dondurmayı ve en çok da söz verip her seferinde gelen babasını seviyordu.

Bir akşamüstü, güneş batarken İstanbul’u turuncuya boyuyordu. Elif ve Kerem, Kadıköy’deki evlerinin balkonunda oturuyordu. Uzakta şehrin ışıkları yanmaya başlamış, mart ayının ayazı bu sefer içerden izlenebilecek kadar yumuşamıştı.

Zeynep odasında uyuyordu. Masanın üzerinde yarım kalmış bir puzzle, kanepede açılmış bir masal kitabı…

Elif, şehir manzarasına bakarken usulca sordu:

— Hâlâ o geceyi düşünüyor musun? Hastaneye koştuğum geceyi?

Kerem başını salladı.

— Her zaman.

— Pişman mısın?

Kerem uzun süre sustu. Kafasında o geceyi, ondan önceki üç yılı ve son bir yılda olanları tarttı.

— Kaybettiğim zaman için pişmanım, dedi sonunda. İlk adımlarını göremediğim için, ilk kelimelerini duyamadığım için. Kendimi üç yıl boyunca yanlış hikâyeye inandırdığım için. Ama bugün olduğumuz halimizden pişman değilim. Çünkü o zaman farklı biriydim. Baba olmaya hazır değildim.

Elif, elini onun elinin üzerine koydu.

— Bir gün… seninle gerçekten birlikte olur muyuz? Yani sadece Zeynep’in annesi ve babası olarak değil de…

Sözünü tamamlamakta zorlandı.

Kerem, parmaklarını onun parmaklarının arasında kenetledi.

— Bilmiyorum, dedi dürüstçe. Belki bir gün. Ama şimdi… şimdi iyi ebeveynler olmamız gerekiyor. Geri kalan her şey, zamanı gelirse gelir.

Bu cevap, bir “evet” değildi. Ama bir “hayır” da değildi. Ve artık acele etmeyi öğrenmişlerdi.

Çünkü hayat onlara şunu öğretmişti: Bazı şeyler zorlanamaz.

Yıllar geçti. Zeynep sekiz yaşına geldi. Üçüncü sınıfa gidiyor, okuldan eve geldiğinde bazen matematik ödevine sinirleniyor, bazen annesine sarılıp “Bugün çok güzel bir gün oldu,” diyordu.

Ebeveynlerinin evli olmadığını biliyordu. Arkadaşlarının ailelerinin onunkinden farklı göründüğünü fark ediyordu. Ama kendini eksik hissetmiyordu.

Çünkü hem annesi, hem babası, onu sevgiyle büyütmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Annesi onun için hayaller kuruyor, babası o hayallerin zemini olsun diye gece gündüz çalışıyordu.

Elif ve Kerem, çift olarak asla resmen “birlikte” olmadılar. Aynı evi paylaştıkları zaman oldu, ayrı evlerde yaşadıkları dönemler oldu. Ama Zeynep için her zaman aynı masada, aynı tarafta oturdular.

Bazen akşam yemeklerinde, Zeynep televizyona dalmışken göz göze geldiler. O bakışlarda eski bir aşkın yankısı, yeni bir ihtimalin sessizliği vardı.

Ama acele etmediler. Çünkü artık biliyorlardı: Aşk, sadece iki kişinin birbirini çok sevmesi değildi. Bazen, affedebilmekti. Bazen, birlikte susabilmekti. Bazen, bir çocuğun odasından gelen ağlama sesiyle aynı anda fırlayabilmekti.

Bir gece, Zeynep kabus görerek uyandı.

— Anne! Baba!

Sesi titriyordu.

Elif ve Kerem aynı anda koşup odasına girdiler. Kerem Zeynep’i kucağına aldı, Elif saçını okşadı. Birlikte ninni mırıldandılar. Zeynep’in kalbi yavaş yavaş sakinleşti, nefesi düzene girdi.

Bir süre sonra, küçük kız yeniden uykuya daldı. Başını babasının omzuna yaslamış, küçük eli annesinin parmağını sıkıca tutuyordu.

Kerem, kızına ve Elif’e baktı.

“Bu,” diye düşündü, “mutluluk.”

Mükemmel değildi. İlk planladığı gibi hiç değildi. Ama gerçekti, emek isteyen, zor ama derin bir mutluluktu.

Ve üç yıl boyunca dünyanın yanlış yerinde olduğunu hissettikten sonra, ilk kez tam olarak olması gereken yerde olduğunu biliyordu.

Elif de, Kerem de artık şunu anlamıştı:

Hayat, planladığımız gibi gitmez çoğu zaman. Ama bazen, tam da o beklenmedik virajlarda, harabelerin ortasında, en gerçek, en inatçı, en dönüştürücü sevgiyi buluruz.

Ve o sevgi, klasik masallardaki gibi “sonsuz mutluluk” vaat etmez belki; ama affetmeyi, kalmayı, yeniden başlamayı öğretir.

İşte bu yüzden, onların hikâyesi klasik bir aşk hikâyesi değildi.

Ama gerçekti.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi.