Kaderin Dönüşü: Bir İp Cambazı Gibi Mohaç Ovasında Yürüyen Kanuni’nin Sessiz Dehası.
Büyük savaşlar, sadece kılıçların değil, aynı zamanda kaderin de çarpıştığı anlardır. 16. yüzyıl, kudretinin zirvesine tırmanan Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasındaki gerilimin doruk noktasıydı. Yılların biriktirdiği düşmanlık, 1526 yılının o sıcak yaz gününde, Macaristan’ın Mohaç Ovası’nda doruk noktasına ulaştı. Bu savaş sadece iki devleti değil, tüm Avrupa’nın geleceğini belirleyecekti.
Kanuni Sultan Süleyman, tahta çıktığından beri Avrupa’nın kalbine doğru ilerlemekte kararlıydı. Belgrad’ın fethi, bu kararlılığın sadece ilk adımıydı. Askeri kudretin gölgesinde ise, seferler kadar önemli bir diplomasi trafiği yürütülüyordu. Sarayın taş koridorlarında, Avrupa’nın dengelerini altüst edecek fısıltılar dolaşıyordu.
Bu fısıltıların en çarpıcısı, beklenmedik bir yerden gelen gizli bir mektuptu: Fransa Kralı I. François’nın annesinden.
Kral, Pavia Savaşı’nda Habsburg hükümdarı Şarlken’e esir düşmüş, Fransa’nın kaderi adeta bir satranç taşına dönüşmüştü. Çaresiz kalan kraliçe, Avrupa’daki dengeleri altüst edecek bir adım atarak, umudunu Osmanlı’ya bağlamıştı. Fransızların Habsburglarla boğuşması, Osmanlı için Macaristan kapılarını ardına kadar açıyordu.
Kanuni, Macaristan’ı fethederek Şarlken’e gerçek üstünlüğün kimde olduğunu göstermek niyetindeydi. Üstelik Macar Kralı II. Layoş’un, Şarlken’in kız kardeşiyle evlenmesi, Macaristan’ı Habsburg nüfuzuna daha da yaklaştırmıştı. Bu akrabalık bağı, Kral Layoş’un içini rahatlatmıyordu. Çünkü bu bağ, ne Belgrad’ın düşüşünü engellemiş ne de Osmanlı akınlarının sınırları zorlamasına çare olabilmişti.
Şimdi Layoş, yeniden Osmanlı ordusunun karşısına dikilecekti ve krallığının kaderi, yalnızca onun attığı adımlara bağlıydı.
Kralın çağrılarına kulak veren tek güçlü isim, yıllardır sınırları savunan ve Türk akınlarını durdurarak ün salmış Kaloçsa Başpiskoposu Paul Tomori’ydi. Tomori, Osmanlı tehdidi konusunda defalarca uyarmış, ancak destek bulamayınca görevinden çekilmişti. Ne var ki, kader kapısını yeniden çalıyordu. Layoş, yaklaşan fırtınayı durdurmak için Tomori’nin ordunun başına geçmesini istiyordu.
Ancak iki adam da aynı gerçeğin farkındaydı: Krallık hazinesi boştu ve bu savaşın yükünü taşımaktan çok uzaktı. Çaresiz kalan Layoş, Avrupa saraylarında para peşine düştü. Papalık, savaşın yönetiminde söz sahibi olmak şartıyla destek vereceğini bildirdi.
Papa’nın desteğini aldıktan sonra Layoş, nihayet Tomori’yi ikna etmeyi başardı. Osmanlı fırtınası yaklaşırken, Macar Krallığı’nın tüm umutları, Tomori’nin komutasında toplanan bu kırılgan gücün üzerine yüklenmişti.
23 Nisan 1526’da hazırlıklarını tamamlayan Sultan Süleyman, ihtişamlı bir törenle İstanbul’dan hareket etti. Ordu, Sofya’daki kuvvetlerle birleştikten sonra, yeni fethedilen Belgrad’a ulaştı. Savaş planları burada en ince ayrıntısına kadar şekillenecekti.
Plana göre, ana ordu hareket etmeden önce, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa ve Rumeli kuvvetleri, 2000 yeniçeri ile birlikte güzergâhtaki önemli kaleleri ele geçirecekti. Bu hedefler gerçekleştirildikten sonra, Drava nehrini geçerek Budin’e ilerlemek asıl hedef olacaktı.
Paul Tomori, Osmanlı ordusunun ilerleyişini adım adım izlemişti. Her düşen kalenin ardından durumu dikkatle değerlendiriyor, elindeki gücün kaybedilen kaleleri geri almak için yeterli olmadığını görüyordu. Bu yüzden asıl planını, Drava Nehri kıyılarında kurulacak sağlam bir savunma üzerine kurmuştu. Ona göre, Osmanlıları durdurmanın tek yolu, geçiş noktalarını tutmak ve nehir hattında direnmekti.
Tomori, dindar bir başpiskopos olmasının yanı sıra, yılların savaşçısıydı. Sınır boylarında geçen ömrü, ona Türk taktiklerini ve disiplinini öğretmişti. Bu yüzden duygusal kararlar yerine, askeri mantığa odaklanıyordu.
Ne var ki, Kral Layoş’un kararı bambaşkaydı. Askerlerin Tolna civarında toplanmasını buyurmuştu. Böylece Tomori’nin nehir hattındaki savunma planı, tamamen boşa çıkmıştı. Hayal kırıklığına uğrayan Tomori, Drava savunmasını terk etmek zorunda kaldı ve ordusuyla birlikte kuzeye çekildi. Kral, kararlaştırdıkları gibi Tolna bölgesindeki Mohaç’a ulaştı.
Layoş, 20 yaşında, tecrübesiz ama gururlu bir kraldı. Soyundan gelen ihtişamın, savaş tecrübesinin yerini alacağını sanıyordu. O an şunun farkındaydı: Karar anı kapıdaydı. Çünkü Sultan Süleyman’ın ordusu Drava’yı beklenenden çok daha çabuk geçmiş, iki ordu arasındaki mesafe kısalmıştı.
Üstelik Layoş’un savaşın başında çok önem verdiği Transilvanya destek kuvvetleri hala ortada yoktu. Kral bu yüzden Tomori’ye geri çekilmeyi, birkaç gün daha zaman kazanmayı teklif etti.
Tomori bu düşünceye karşı çıktı. Geri çekilmenin, zaten kırılgan olan askerlerin moralini yok edeceğini ve ordunun dağılma tehlikesi taşıdığını biliyordu. Ona göre, Osmanlıları durdurmak istiyorlarsa, bunu ancak burada, Mohaç Ovası’nda yapabilirlerdi. Karar bir an önce verilmeliydi, zira tereddüt, Macar Krallığı’nın sonu olabilirdi.
Layoş, her ne kadar bu planın çılgınca olduğunu düşünse de, Tomori’nin kararlılığı karşısında başka bir seçeneği kalmadığını biliyordu. Krallığın onuru, bir başpiskoposun askeri dehasına teslim edilmişti.
Sultan Süleyman’ın ordusu Mohaç Ovası’na yaklaştıkça, yaklaşan fırtınanın ayak sesleri Macar saflarında duyulur olmuştu. Drava’nın kısa sürede aşılması, Kanuni’yi bile şaşırtmıştı. Bu kolay geçiş, Macarların zayıf hazırlığını ve Osmanlı’nın manevra avantajını daha yolun başında ortaya koymuştu.
29 Ağustos 1526’ya gelindiğinde, dört ay süren uzun yürüyüş bitmiş, Osmanlı ordusu Mohaç Ovası’na ulaşmıştı. Ancak padişah, savaş alanına baktığında Macarların neden acele etmediğini hemen anlamıştı. Osmanlı ordusu, düzlüğe inebilmek için kaygan ve dar bir yamaçtan geçmek zorundaydı. Bu geçiş, yüz binlerce askerin bir anda hareket etmesini imkansız kılıyordu. Yapılacak tek bir hata, ordunun yamaçta sıkışmasına ve felakete yol açabilirdi.
Süleyman, komutanlarını topladı. Planı yeniden tartıştılar. Tam o sırada, Macar ordusunu ve onların savaş düzenini en iyi tanıyan isim söz aldı: Yılların akıncısı Malkoçoğlu.
Malkoçoğlu, zincirlerle birbirine bağlanmış Macar süvarilerinin ilk hücumda büyük tehlike yaratacağını biliyordu. Bu yüzden, önce sade ve hızlı birliklerin düzlüğe inmesi gerektiğini anlattı. Alan kontrol altına alındıktan sonra, ağır birlikler rahatça mevzilenebilirdi. Sultan ve İbrahim Paşa, bu öneriyi hemen benimsedi. Zira Osmanlı savaş ruhu, daima düşmanını tanımaktan ve aklın gereğini yapmaktan yanaydı.
Macarlar Mohaç’ta yaklaşık 50.000 kişilik kuvvetle bekliyordu. Layoş’un elindeki en büyük avantaj, Osmanlıların henüz tüm kuvvetleriyle ovaya inememiş olmalarıydı. Buna karşılık Kanuni’nin ordusu 80.000 civarındaydı ve plan kusursuz işletilirse, üstünlük tamamen Osmanlılarda olacaktı.
Sultan Süleyman ilk hamlesini yaptı ve Pargalı İbrahim Paşa’ya tımarlı sipahilerle birlikte ovaya inme emri verdi. Osmanlı ilerleyişi kademeli olacaktı. Sol kanattaki Rumeli birlikleri aşağıya inecek, Yeniçeriler ve Anadolu Kuvvetleri bekleyecekti. Malkoçoğlu ise olası bir taarruzda pusuya düşürmek üzere, düzlüğün kenarında tedbir alacaktı.
Fakat yağmurdan çamura dönmüş arazi intikali çok yavaşlatmıştı. İbrahim Paşa, ancak öğleden sonra harekete geçebildi. Bu ağır ilerleyişi fırsat bilen Paul Tomori, Kral Layoş’a saldırı için izin vermesi için adeta yalvarıyordu. Tomori’nin içindeki asker, beklemenin felaket getireceğini biliyordu. Ona göre, bir şok saldırısıyla Osmanlı’yı yamaçta yakalamak, tek şanslarıydı.
Layoş sonunda kararını verdi. Macar süvarileri hücuma geçecekti.
Macarların ani saldırısı, ovaya yeni inmekte olan Rumeli kuvvetlerini hazırlıksız yakaladı. Sipahilerin bir kısmı atlarına bile binemeden hücumu karşılamak zorunda kaldı. Savaş, Osmanlı için en kötü senaryoyla başlamıştı.
İşte tam o anda, Mohaç’ın kaderini değiştirecek hareket geldi.
Malkoçoğlu, akıncılarıyla birlikte saldırıya geçti ve Macar ordusunun sağ kanadını vurmaya başladı. Yanında, savaş meydanlarında delilikleri ve kanatlı zırhlarıyla bilinen Deliler Birliği vardı. Eğri kılıçları, mızrakları ve kartal kanadını andıran süslemeleriyle düşmanın içine korku salan bu birlik, saldırının ilk şiddetini kırmayı başardı.
İbrahim Paşa dağılmış kuvvetleri toparlamaya çalışırken, Tomori savaşın ortasında başı çekiyor, Macar saldırısının etkisi giderek büyüyordu. Layoş da bu başarı haberlerini alınca cesaretlendi. Krallığının kaderini değiştireceğini düşünerek, bütün kuvvetlerini savaş alanına sürdü.
Sultan Süleyman, bu tehlikeli durum karşısında Yeniçerilere ilerleme emri verdi. Fakat bataklık zemin ilerlemeyi zorlaştırıyordu.
Bu sırada, Osmanlı topları ateşe başladı. Ancak hızlı Macar süvarilerine karşı hedefi ıskalıyor, gülleler boş tarlalara düşüyordu. Bu hata, Tomori için büyük bir fırsattı. Macarlar hızla Osmanlı merkezine, hatta bizzat padişahın bulunduğu noktaya yaklaşmaya başladı. Süleyman’ın hayatı tehlike altındaydı.
Tam bu sırada, Sultan Süleyman’ın en güvendiği birlik devreye girdi: Tüfekli Yeniçeriler.
Topların ardına gizlenen bu birlik, düşman tam menzile girdiğinde ilk yaylım ateşini yaptı. Gökyüzü bir anda dumanla kaplandı. Gürültü, ovayı yankılattı. Yüzlerce Macar askeri aynı anda yere serildi. Ardından ikinci, üçüncü yaylım ateşi geldi. Bu ateş gücü, Macarların bilmediği bir felaketti.
Tomori ve Layoş, zafere çok yaklaştıklarını sanarken, bir anda dehşete kapıldılar. Macar safları paniğe kapıldı. Askerler kaçarken birbirlerini ezmeye başladı. Savaşın gidişatı, saniyeler içinde değişmişti.
İbrahim Paşa yeniden savaş alanına döndü. Malkoçoğlu, Macar kampını ateşe verdi. Kamp alanından yükselen duman, Macar ordusunun moralini tamamen çökertti. Osmanlı ordusu, planladığı gibi düşmanı çember içine almayı başarmıştı.
Paul Tomori ise, etrafının sarıldığını geç fark etti ve son saldırısı sırasında, onuruyla savaşarak hayatını kaybetti.
Kral Layoş, artık ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Ordusunun kırıldığını, en güvendiği komutanlarının öldüğünü görünce, savaşı kaybettiğini anladı. Krallığını kurtarmak için çareyi kaçmakta buldu. Ancak ağır zırhıyla bataklığa dönüşmüş bir nehirden geçmeye çalışırken, atıyla birlikte boğularak acı bir sonla öldü. Henüz 20 yaşındaydı. Ne bir veliaht bırakmıştı, ne de bir vasiyet. Macar Krallığı’nın kaderi, bir su birikintisinde son bulmuştu.
Mohaç Ovası’nda kalan az sayıdaki Macar piyadesi kısa sürede dağıldı. Yeniçeriler, savaş alanını kontrol altına aldı ve Sultan Süleyman’ın zafer alanına girişini bekledi.
Kanuni, Mohaç zaferiyle Avrupa’da tartışmasız bir güç haline geldi. Bu zafer, Osmanlı’nın sadece askeri gücünün değil, aynı zamanda stratejik dehasının da bir kanıtıydı. Habsburg topraklarına ilerlemesini engelleyecek hiçbir siyasal güç kalmamıştı.
Süleyman, savaş alanında dolaşırken yüzünde derin bir hüzün vardı. Bu zaferin ardındaki insani bedeli biliyordu. Gözleri, cesaretiyle çarpışan ama sonu hüsran olan genç Kral Layoş’un trajik sonunu ve Tomori gibi onurlu bir askerin fedakârlığını görmüştü.
Bu zafer, Osmanlı’nın Patience (Sabır), Duty (Görev) ve Honor (Onur) gibi değerlerle nasıl büyük sonuçlar elde ettiğini gösteriyordu. Savaşı aceleci bir Macar gururu değil, sarsılmaz bir Osmanlı planı kazanmıştı.
Mohaç, sadece bir savaş değil, bir devrin kapanışıydı. Macar Krallığı’nın çöküşü, Osmanlı’nın Avrupa’nın merkezine doğru ilerleyişini simgeliyordu. Bu zafer, Kanuni’yi Batı dünyasının en korkulan ve saygı duyulan hükümdarı yaptı.
Ancak tarih, sadece kazananları değil, kaybedenlerin trajedisini de hatırlatır. Layoş’un aceleciliği, Tomori’nin askeri mantığına rağmen krallığın sonunu getirmişti. Onur, ne kadar değerli olursa olsun, bazen stratejinin gölgesinde kalırdı.
Mohaç Ovası’nda yatan binlerce askerin sessizliği, bize şunu fısıldar: Devletlerin kaderi, sadece kılıçların keskinliğine değil, liderlerin soğukkanlılığına ve planlarının derinliğine bağlıdır. Kanuni, o gün Mohaç’ta sadece bir orduyu değil, Avrupa’nın dengelerini altüst eden bir dönemi de fethetmiştir.
Mohaç’ın yankısı, bugün bile Avrupa’nın koridorlarında hissedilmeye devam etmektedir.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






