Kaderin Gözyaşları ve Bir Bey’in Sessiz Yemini: Kayı’dan Cihan Devleti’ne Akan Yol
Domaniç Ovası’nın, 1287 yılının o kanlı öğleden sonrası, sadece bir muharebenin değil, bir kaderin de döndüğü yer oldu. Hava, kılıçların keskin sesiyle, atların soluğuyla ve öfkenin uğultusuyla doluydu. Toz bulutlarının arasında, Osman Bey, gözleri dehşet ve hiddetle yanarak, ağabeyi Saru Batu Savcı Bey’in cansız bedenine baktı.
Savcı Bey’in göğsünden fışkıran kan, toprağın tozunu çamurlu bir kızıla boyamıştı. Bir anda, muharebenin tüm gürültüsü Osman Bey’in kulağında bir uğultuya dönüştü. O an, bir Bey’in sadece toprak kazanmak için savaşmadığını, aynı zamanda en değerli varlığını, can yoldaşını, abisini kaybettiğini anladı.
İnegöl Tekfuru Aya Nikola’nın ordusu karşılarında duruyordu. Zafer, bir an öne geçiyor, bir an geri düşüyordu. Ancak bu darbe, bu büyük kayıp, Osman Bey’in içindeki Türkmen ateşiyle beslenen o coşkuyu, inanılmaz bir öfkeye dönüştürdü.
O, bir anlık duraklamanın ardından, şehit ağabeyinin yanına çöktü. Başını, Savcı Bey’in hala sıcak olan göğsüne yasladı. Gözyaşları akmadı. Zira Bey’lere ağlamak yakışmazdı. Onların gözyaşları, ancak zaferin ve intikamın kılıcıyla akıtılabilirdi.
Kulağına fısıldadı: “Dinlen Ağabey. Sen vazifeni tamamladın. Artık bu yolda yalnız değiliz. Bu topraklar, senin kanınla sulanmıştır. Rahat uyu. Senin intikamın alınacak, senin hayalin olan o büyük nizam kurulacaktır.”
Osman Bey doğruldu. Kılıcını kavradı. Yüzünde artık ne bir keder ne de bir şüphe vardı. Sadece katılaşmış, çelik gibi bir azim. Yanındaki alplerine döndü. Gözleri, her bir alp’in ruhuna dokunuyordu.
“Alpler! Gördünüz! Onlar, bizim canımıza kastettiler! Bizim yuvamıza göz diktiler! Düşman, bu toprakta bizim kanımızla hesap ödemeden huzur bulamayacak! Savcı Bey’in ruhu için! Yürüyün!” diye haykırdı.
Bu haykırış, bir Bey’in emrinden çok, bir yoldaşın, bir kardeşin yakarışıydı. Alpler, bu derin kederin ve kutsal intikam arzusunun yarattığı öfkeyle, neye uğradığını şaşıran tekfur ordusunun içine bir sel gibi aktılar.
Düşmanın direnci, Osman Bey’in bu hiddetli ve adeta kutsanmış saldırısı karşısında dayanamadı. Aya Nikola’nın ordusu dağıldı. Domaniç Muharebesi, Savcı Bey’in şehadetiyle kazanıldı. Bir kayıp, büyük bir zaferin ve bir dönüşümün başlangıcı olmuştu.
Zaferin ertesi günü, Osman Bey, otağında tek başına oturuyordu. Bir yanda Karacahisar’ın kuşatma hazırlıkları, diğer yanda beyliğin geleceği… Ancak onun zihninde tek bir resim vardı: Ağabeyinin son nefesi.
Babası Ertuğrul Gazi’nin izinde yürüyordu. Lakin bu yol, yalnızca fetihlerle değil, aynı zamanda büyük fedakârlıklarla da örülüyordu. Bu topraklar, alın teriyle değil, canıyla kazanılıyordu. Bu, ona ağır bir yük yüklüyordu. O, artık sadece bir uç beyi değil, yitip gidenlerin de vebalini taşıyan bir babaydı.
Osman Bey, o günden sonra kararlarını daha dikkatli, daha stratejik vermeye başladı. Domaniç’teki yenilgi ve hemen ardından gelen zafer, ona şunu göstermişti: Sadece cesaret yetmezdi. Akıl, plan ve ittifak da gerekiyordu.
Dündar Bey’in Sessiz İsyânı
Bu sırada, Osman Bey’in amcası Dündar Bey’in yüreğinde başka bir fırtına esiyordu. Ertuğrul Gazi’nin vasiyeti gereği Osman Bey’in beyliğin başına geçmesini kabul etmişti. Kardeşleri Gündüz Alp ve Savcı Bey gibi o da sadık kalmıştı.
Ancak içten içe, bu topraklarda en büyük Hakk’ın kendi olduğuna inanıyordu. Osman Bey’in gençliğini, ataklığını ve hırçın kararlarını sorguluyordu. Yaşının getirdiği bilgelikle, bu sürekli akınların Kayı’yı tüketeceğinden korkuyordu.
Bir gün, Osman Bey, Harmankaya Tekfuru Köse Mihal’den gelen istihbarat üzerine, Bilecik ve Yarhisar tekfurlarının kendisine bir tuzak kurduğunu öğrendi. Bilecik Tekfuru’nun oğlu ile Yarhisar Tekfuru’nun kızı Holofira’nın düğününe davet ediliyordu. Ancak amaç, onu kalede tuzağa düşürüp öldürmekti.
Osman Bey, alplerini topladı. Dündar Bey de oradaydı. Osman Bey planını açıkladı: Daveti kabul edecek, ancak kadın kılığına girmiş kırk yiğit alp ile kaleye girecekti. Destek kuvvetleri de arkadan gelecekti.
Dündar Bey hiddetlendi. Ayağa kalktı. Yüzünde endişe ve korku vardı. “Bu ne cüret yeğenim? Göz göre göre ölüme gitmek ne demektir? Bu topraklar bizimdir, kılıçla alınacaktır. Ama böyle bir tuzağa düşmek, bütün beyliğin başını belaya sokmaktır! Biraz sabır!”
Osman Bey’in sesi sertleşti. Yüzündeki ifade, Domaniç’teki o öfkeyi taşıyordu. “Amca! Tekfurlar barış vaadiyle bizi uyutmak istiyor. Bu, sadece bir düğün değil, bir fırsattır! Onların hilesini, kendi üzerlerine çevireceğiz. Bu bir görevdir, bir mecburiyettir!”
Dündar Bey’in dudakları titredi. “Senin bu aceleciliğin, bu atılganlığın hepimizi yoracak. Ben, bunca yıl Ertuğrul Bey’in yanında durdum. O, her zaman temkinliydi. Sen, Beyliğin sonunu getireceksin!”
O anda, otağda bir anlık sessizlik oldu. Bu sözler, sadece bir amcadan yeğene söylenmiş sözler değildi. Bunlar, bir itaatsizlik ve ihanet kokuyordu. Bir Bey’in kararına karşı çıkmak, beyliğin birliğini tehdit etmekti.
Osman Bey, amcasına doğru yürüdü. Gözleri, Dündar Bey’in gözlerine düştü. O anda, içindeki sevgi ve saygı büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. “Amca, sen bu beyliğin direğisin. Ama bu yolda tereddüt edenlere yer yoktur. Ya benimle yürürsün, ya da kenara çekilirsin.”
Dündar Bey otağı terk etti. Ancak gitmeden önce fısıldadığı bir söz, Osman Bey’in kulağında çınladı: “Biz, kanla beslenen bu savaşa hazır değiliz. Selçuklu’nun emrinde bir uç beyliği olmalıyız. Bu ihtiras, bize pahalıya mal olacak.”
Osman Bey, Bilecik’e doğru yola çıktı. Yanında, kadın kılığına girmiş kırk alp ve sadece hediye taşıyan birkaç kadın vardı. Kaleye ulaştığında, Bilecik Tekfuru’nun sırtlan gibi sırıtan yüzünü gördü.
Tekfur, tuzağın işe yaradığına emindi. Tam saldırı emrini verecekken, Osman Bey, yüksek bir sesle bağırdı: “Vakit gelmiştir!”
Bir anda, o hediye taşıyan kadınlar, peçelerini atarak, kılıçlarını ve baltalarını çıkardılar. Kırk alp, kaledeki nöbetçilere saldırdı. Şaşkına dönen tekfur ordusu, neye uğradığını anlamadan bir karmaşanın içine düştü. Kapı, arkadan gelen destek kuvvetlerine açıldı. Bilecik düşmüştü.
Sadece zafer değil, aynı zamanda şeref de kazanılmıştı. Osman Bey, esir alınan Yarhisar Tekfuru’nun kızı Holofira’ya merhamet gösterdi. Onu, oğlu Orhan ile evlendirdi. Holofira, Müslüman olup Nilüfer adını aldı. Bu, Osmanlı’nın o hoşgörülü ve kucaklayıcı ruhunun ilk meyvelerinden biriydi.
Dündar Bey’in Sonu ve Beyliğin Yemini
Bilecik’in fethinden sonra, beyliğin gücü ve şanı her yere yayıldı. Osman Bey, bir uç beyi olmaktan çıkmış, kendi kararlarını veren, kendi yollarını çizen bir lidere dönüşmüştü.
Ancak Dündar Bey’in yüreğindeki hınç ve endişe dinmemişti. Osman Bey’in atılgan fetihleri onu korkutuyordu. Daha büyük bir kuvvet olan Bizans’ın, Kayı’yı bir anda yok edeceğinden endişeleniyordu.
Bir gün, beyler meclisinde, Osman Bey, yeni bir akın planını açıkladı. Hedef, Bizans’ın Marmara kıyılarındaki önemli bir kalesiydi.
Dündar Bey yeniden karşı çıktı. Sesi daha da yüksek ve isyankârdı. “Bırakın bu akınları! Bizans, büyük bir devlettir. Bizi ezmelerine sebep olacaksın. Huzuru bozma! Selçuklu’nun himayesi altındayız, bu yeterlidir!”
Osman Bey, o anda, Domaniç’teki o sessiz kederi ve Bilecik’teki kararlılığı birleştiren bir ifadeyle amcasına baktı. O, sadece toprak istemiyordu. O, yeni bir nizam, yeni bir devlet kuruyordu. Bu yolda, sadakat her şeyden önemliydi.
Dündar Bey’in sözleri, Kayı’nın varoluş felsefesine, Ertuğrul Gazi’nin davasına bir ihanetti. Bu bir siyasi anlaşmazlık değil, bir kader anlaşmazlığıydı. Bu tereddüt, beyliğin bütünlüğünü tehdit ediyordu.
Osman Bey, derin bir iç çekişle elini kılıcına attı. O an, bir yeğen değil, bir hükümdar gibi davrandı. Önünde duran, sadece akrabası değil, kurulacak olan devletin önündeki bir engeldi.
Rivayet olunur ki, Osman Bey’in elinden çıkan o kılıç, Dündar Bey’in hayatına son verdi. Bu, bir cinayet değil, bir devletin doğuşunun ilk ve en ağır kurbanıydı.
Osman Bey, amcasının cansız bedenine bakarken, yüzünde acı ve büyük bir hüzün vardı. O, sadece akrabasını değil, babasının kuşağından kalan son kısıtlamayı da ortadan kaldırmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Bu fedakârlık, bir imparatorluk inşa etmenin bedeliydi.
Bu olaydan sonra, beylik içinde hiçbir ses yükselmedi. Herkes, Osman Bey’in bu ağır ve acılı kararıyla, onun artık sıradan bir bey değil, kaderin bir elçisi olduğunu anladı.
Yeni Bir Başkent, Yeni Bir Ruh
Dündar Bey olayından sonra, Osman Bey fetihlere ara vermedi. Amacı, sadece toprak almak değil, bu yeni ruhu bir devlete dönüştürmekti.
1301 yılında, İznik’e yakın, stratejik bir konumda olan Yenişehir’i kurdu. Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bu bölge, artık beyliğin ilk başkenti oldu. Yenişehir’in kurulması, beyliğin sadece bir askeri güç değil, aynı zamanda idari ve siyasi bir örgütlenme içine girdiğinin de göstergesiydi.
Osman Bey, eski silah arkadaşlarına, alplerine fethedilen toprakları dirlik olarak dağıttı. Eskişehir’i kardeşi Gündüz Bey’e, Karacahisar’ı oğlu Orhan Bey’e, İnegöl’ü Turgut Alp’e verdi. O, sadece bir komutan değil, aynı zamanda bir devlet adamı ve hakim gibi hareket ediyordu.
1302 yılında, Bizans İmparatoru II. Andronikos ve ortak imparatoru Mihail, artık bu büyüyen tehlikeyi görmezden gelemezdi. Merkezi ordularını toplayarak, Osman Bey’in üzerine gönderdiler.
Ancak Osman Bey, artık sadece cesur değil, aynı zamanda stratejik düşünüyordu. Menderes’te Mihail’in ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Ardından, Yalova yakınlarında, Büzolan komutasındaki paralı askerlerden oluşan Bizans ordusunu Bapheus Muharebesi’nde (Koyunhisar) ani bir baskınla dağıttı.
Bapheus, bir dönüm noktasıydı. Bizans, Osman Bey’in gücünü resmen tanımak zorunda kaldı ve barış istedi. Bu, küçük Kayı Beyliği’nin, koskoca bir imparatorluğa kendi varlığını kabul ettirmesi demekti. Artık o, Osmangazi idi. Cihanın, kurulacak bir devletin ayak seslerini duymaya başladığı gündü.
Bursa: Son Vasiyet
Yıllar geçtikçe, Osmangazi’nin bedeni yıpranıyordu. Artık otağında, bir Osmanlı Hanedan hastalığı olan gut ile mücadele ediyordu. Yatağa düşmüştü. Ancak zihni hala keskin ve kararlıydı.
Oğlunu, Orhan Bey’i yanına çağırdı. Orhan Bey, babasının karşısında, heybeti ve yorgunluğuyla duran bu büyük lidere baktı.
Osmangazi, kısık ama otoriter bir sesle konuştu: “Oğlum… Orhan. Gördün, bu devlet kanla, canla, fedakârlıkla kuruldu. Dündar’ın kanı, Savcı’nın şehadeti, Holofira’nın düğünü… Hepsi birer kurban idi.”
“Şimdi, geriye tek bir hedef kaldı. Batı Anadolu’nun anahtarı. Bursa.”
Bursa, yıllardır abluka altındaydı. Osmangazi, son yıllarını bu şehrin kuşatılmasına ayırmıştı. O, şehri görmek istiyordu. Fethedilmiş halini…
“Beni, Bursa’nın fethinden sonra Gümüşlü Kümbet’e göm. O şehir, bu devletin ruhu olacak. Oradan, bütün Batı’ya, bütün Cihan’a hükmedeceğiz.”
1324 yılı civarında, Orhan Bey, babasının vasiyetini yerine getirmek üzere Bursa’yı kuşattı. Osmangazi, Söğüt’te yatağında, son nefesini vermeyi bekliyordu.
Bazı rivayetlere göre, fethin haberini aldı. Bazıları ise, fetihten kısa bir süre önce, yüreği bu büyük davanın huzuruyla dolup taşarak vefat ettiğini söyler.
1326 yılında, Bursa fethedildi. Orhan Bey, babasının cansız bedenini alarak, onun vasiyeti üzerine Bursa’ya getirdi ve Gümüşlü Kümbet’e defnetti.
Osmangazi, küçük bir uç beyliğini, dört kat büyüterek, cihan devleti olacak bir fidanın tohumlarını atmıştı. O, sadece bir toprak fatihi değil, aynı zamanda sabrın, dizginlenmiş öfkenin ve davanın birleşimi olan bir vizyonerdi.
O’nun hikâyesi, Kayı’nın küçük obasında başlayan, ancak bütün dünyayı değiştiren büyük bir kaderin yansımasıdır. Topraklarında huzur içinde yatan o Bey, bize her daim şunu fısıldar: Dava büyükse, fedakârlık da büyük olmalıdır. Ve bu dava, sadece bir kılıç darbesiyle değil, aynı zamanda bir yürek ve imanla kazanılmıştır.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





