Kaderin İnce İpeği ve Sarayın Görünmez Gölgesi

Bir İmparatorluğun Sessiz Dokumacıları

Bir kadın düşünün. Cihan padişahının yatağını o hazırlıyor. Hürrem Sultan’ın zehrini o taşıyor. Ama adını hiçbir tarih kitabı yazmıyor. Gülnuşah… Sarayın o karanlık dehlizlerinde herkes Hürrem’i yöneten sanıyordu. Ama asıl ipler bu sessiz gölgenin parmaklarındaydı. Çünkü Gülnuşah sadece sırları bilmiyordu; o sırlarla koca bir imparatorluğun kaderini dokuyordu. Şehzade Mustafa’nın boğulduğu o ipeği hazırlayan da, Hürrem’i zirveye taşıyan o kanlı merdiveni kuran da onun aklıydı. Duvarların ardında kalan fısıltıların çığlığa dönüştüğü o gerçek hikayeye hazırsanız derin bir nefes alın.

Harem’de kılıçların çekilmediği ama kanın oluk oluk aktığı o amansız savaş… Mahi Devran Sultan’ın sönmeyen öfkesiyle Hürrem Sultan’ın yakıcı hırsı çarpışırken herkes gözünü sadece o parlayan tahta dikmişti. Oysa asıl oyun, tahtın vurduğu gölgenin en karanlık noktasında kuruluyordu. Gülnuşah o karmaşada sadece izlemiyor, suskunluğuyla cellatları göreve çağırıyordu. Bu gece duyacaklarınız, görünmez bir elin koca bir hanedanı nasıl parmağında oynattığının kanıtıdır.

Peki bu korkutucu güç nasıl doğdu? O görünmez el sarayın demir kapısından içeri ilk girdiğinde kalbi nasıl çarpıyordu? Gelin zihnimizi sakinleştirelim ve saatin yelkovanını geriye alalım. O entrikalarla dolu zihnin henüz masum bir kalp taşıdığı o ilk güne, her şeyin başladığı o ana gidelim. Çerkez dağlarının hırçın rüzgarlarından koparılmış narin bir çiçek misali Topkapı Sarayı’nın o uçsuz bucaksız, serin mermer koridorlarına savrulmuştum. Adım Gülnuşah’tı. Henüz 16 bahar görmüştüm. Ellerim dalından düşen bir yaprak gibi titriyor, kalbim göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu.

O zamanlar henüz bilmiyordum tabii. Efsunlu sarayın taş duvarları arasında sadece insanların değil koca imparatorlukların kaderinin de değiştiğini ve bu kaderin kadınların zarafetiyle, saklı sırlarıyla ve dudaklarından dökülen fısıltılarla yazıldığını henüz bilmiyordum. Harem-i Hümayun’un taşlığında biz yeni gelen cariyeler inci taneleri gibi sıraya dizilmiştik. Hepimiz başımızı öne eğmiş, nefesimizi tutmuş, o sessiz bekleyişin içindeydik. Derken koridorun ucundan bir hare dalgalandı. Sonra o geldi. Hürrem Sultan.

Namını, şöhretini daha saraya girmeden duymuştum. Cihan padişahının gönlüne taht kuran o efsanevi kadın. Ama onu hiç görmemiştim. Tam karşımda durduğunda sanki zaman yavaşladı. Öyle bir güzelliği vardı ki tarifi imkansızdı. Ancak onu asıl büyüleyici kılan gözlerindeki o derin ışıltıydı. Sanki baktığı her şeyi görüyor, görünenin ardındaki hakikati anlıyordu. Uzun uzun baktı yüzüme. Diğer kızların önünden bir rüzgar gibi geçip gitmişti ama benim karşımda durmuştu.

Bir heykeltıraşın eserini incelemesi gibi süzdü beni. “Sen,” diye fısıldadı. Sesi kadife gibi yumuşak ama bir o kadar da hükmediciydi. “Sen başkasın.” Ne demek istediğini o an kavrayamadım. Başımı saygıyla daha da eğdim. “Sultanım ben acizane hizmet etmek için buradayım.” Dudaklarından billur bir su gibi dökülen bir kahkaha yükseldi. Tatlı ama içinde sırlar barındıran bir gülüş. “Hizmet mi? Elbette hizmet edeceksin. Lakin nasıl bir hizmet? İşte onu zamanla anlayacaksın.”

Zarif parmaklarıyla çenemi nazikçe kavrayıp yüzümü kaldırdı. Gözlerimin en derinime baktı. O an anladım ki bu kadın sıradan biri değildi. Bakışlarında öyle bir kudret vardı ki ruhumun en kuytu köşelerine bile ışık tutabiliyordu. “Adın ne senin?” “Gülnuşah sultanım.” “Gülnuşah…” Adımı tekrarlarken sesi bir şarkı gibi tınladı. Dudaklarında manidar bir tebessüm belirdi. “Güllerin şahı. Ne latif bir isim. Umarım isminin ağırlığını ve zarafetini taşıyabilirsin.”

Arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaşmaya başladı. Fakat birkaç adım sonra durdu. Omzunun üzerinden bana baktı. “Gülnuşah, beni takip et.” Diğer cariyeler şaşkınlık ve kıskançlık karışımı bakışlarla bizi izlerken ben büyülenmiş gibiydim. Emrine uydum. Haremin kimselerin bilmediği o sessiz derinliklerine doğru yürüdük. Küçük, loş ama huzur dolu bir odaya girdik. Kapı ardımızdan kapandığında dünya dışarıda kalmıştı.

“Otur,” dedi şefkatli bir sesle. Yere, yumuşak minderlerin üzerine eriştim. O da karşıma oturdu. Yakından bakınca gözlerindeki o ince yorgunluğu fark ettim. Sanki omuzlarında dünyanın yükünü taşıyordu da kimselere hissettirmiyordu. “Gülnuşah, sana bir sual edeceğim. Kalbini aç ve dürüst ol. Sence neden buradasın?” “Cariye olmak, hizmet etmek için sultanım.” “Hayır.” Elini hafifçe havaya kaldırdı. “Bu herkesin vereceği cevap. Sen farklı bir şey söylemelisin. Çünkü ruhun farklı.”

Düşündüm. Zihnimin odalarında dolaştım. Gerçekten neden buradaydım? “Bilmiyorum sultanım,” dedim fısıltıyla. “Belki de kaderim beni buraya sürükledi.” Gülümsedi. Bu kez yüzünde bir ablanın şefkati vardı. “Kader… Evet, belki de kader. Lakin unutma Gülnuşah, kaderi insan kendi elleriyle de işler. Sen de kendi kaderini bin nakış gibi ilmek ilmek işleyeceksin.” Biraz daha yaklaştı. Sesi bir sırrı paylaşır gibi alçaldı. “Bu sarayda herkesin bir vazifesi vardır. Kimi raks eder, kimi ut çalar, kimi şerbet sunar. Peki sen ne yapacaksın?”

“Siz ne emrederseniz sultanım.” “Ben senden dinlemeni istiyorum, görmeni istiyorum. Söylenmeyeni duymanı, görülmeyeni fark etmeni istiyorum.” Bir an duraksadı, gözleri kısıldı. “Ve en mühimi, susmanı istiyorum.” Kalbim göğsümde deli gibi atmaya başladı. Bu sözlerin ardındaki manayı çözmeye çalışıyordum. “Gülnuşah bu sarayda en büyük hazine bilgidir. Kim neyi biliyorsa o güçlüdür. Sen benim gören gözüm, duyan kulağım olacaksın.”

Korkuyla karışık bir hayranlık kapladı içimi. “Sultanım ben basit bir cariyeyim. Böylesine ağır bir yükü taşıyabilir miyim?” “Taşıyabilirsin,” dedi kararlılıkla. “Çünkü gözlerinde o zeka pırıltısını görüyorum. Ve bilmelisin ki zeki kadınlar bu sarayda ya çok güçlü olur ya da…” duraksadı. Derin bir nefes aldı. “…ya da çok tehlikeli.” Bakışlarını üzerime kilitledi. “Sen hangisini seçiyorsun Gülnuşah? Güçlü olmayı mı yoksa tehlikeli olmayı mı?”

Bu soru hayatımın dönüm noktasıydı. İçimden yükselen o cesur sese engel olamadım. “İkisini birden olmayı seçiyorum sultanım.” İşte o an odadaki hava değişti. Hürrem Sultan’ın gözlerinde bir memnuniyet kıvılcımı çaktı. Artık sadece bir cariye değildim. Büyük bir hikayenin parçası olmuştum. “Mükemmel cevap Gülnuşah. Mükemmel.” Ayağa kalktı. Kaftanının etekleri hışırdadı. “Şimdi git. Yarın sabah gün doğarken gelip beni bulacaksın. İlk vazifen o zaman başlayacak.”

Kapıya doğru süzülürken sesi beni durdurdu. “Gülnuşah bu konuştuklarımız bu odanın duvarları arasında kalacak. Sırrımız mezara kadar bizimle.” “Anladım sultanım. Sırrınız sırrımdır.” Ve bir şey daha; yüzü gölgede kalmış olsa da sesindeki sıcaklığı hissettim. “Yalnız kaldığımızda, kapılar kapandığında bana sadece Hürrem diyebilirsin. Efendimiz demene lüzum yok. Çünkü artık biz kader yoldaşıyız.”

O gece yatağıma uzandığımda gözüme uyku girmedi. Tavandaki gölgeleri izlerken aklım karmakarışıktı. Nereye gidiyordum? Beni nasıl bir istikbal bekliyordu? Hayatımda ilk kez varlığımın bir anlamı olduğunu hissediyordum. İlk kez birinin bana inandığını. O an bilemezdim tabii. Bu güvenin beni nerelere sürükleyeceğini, bu yoldaşlığın koca bir imparatorluğun kaderine nasıl dokunacağını ve en önemlisi bu ihtişamlı oyunun bedelinin ne kadar ağır olacağını.

Seher vaktinin o efsunlu serinliği saray bahçelerine henüz çökmüştü. Gökyüzü lacivertten turuncuya dönerken ben çoktan ayaktaydım. İlk vazifemi alacaktım. Hürrem Sultan’ın dairesine vardığımda koridorlar derin bir sessizlik içindeydi. Kapı aralandı. “Gülnuşah gel.” İçeri süzüldüm. Hürrem Sultan pencerenin önünde ayakta durmuş, uyanan İstanbul’u izliyordu. “Bugün senin sadakatini teraziye koyacağız. Eğer bu imtihanı geçersen sırlarımın kapısı sana sonuna kadar açılacak.”

“Ne yapmamı emredersiniz?” “Mahi Devran Sultanı bilir misin?” “Elbette sultanım. Şehzade Mustafa’nın validesi.” “O benim bu saraydaki en büyük gölgem. Onun dairesine gideceksin. Hizmetine girmek istediğini söyleyeceksin. Ve o kapıların ardında ne konuşuluyor, kime ne yazılıyor, hepsini görüp duyacaksın.” İçim ürperdi. Bu ateşle oynamaktı. “Lakin yakalanırsan, beni hiç tanımadığını söyleyeceksin. Beni asla ele vermeyeceksin.” “Anlaştık sultanım.”

O sabah üzerimdeki her türlü süsü çıkardım. En sade kıyafetlerimi giydim. Mahi Devran Sultan’ın dairesine vardığımda kalbimin sesini bastırdım. İçeri alındığımda odayı kaplayan ağır gül kokusu genzimi yaktı. Mahi Devran Sultan sedirinde oturuyordu. Güzelliği hüzünlü bir sonbahar akşamı gibiydi. “Sen de kimsin?” diye sordu. “Adım Gülnuşah sultanım. Zat-ı alinize hizmet etmek isterim.” Beni süzdü. “Toy cariyeler daha makbuldür. Sadakatleri kirlenmemiştir. Hizmetime gir o vakit.”

Günler geçti. Ben bir gölge gibiydim. Sessiz, itaatkar ve daima tetikte. Üçüncü günün akşamında bir şey fark ettim. Mahi Devran Sultan yatsı ezanından sonra haremin arka bahçesine iniyordu. Yalnız başına. Dördüncü gece onu takip ettim. Eski mermer çeşmenin yanına gitti, bir taşın altından bir mektup çıkardı. Okudu ve sonra kağıdı su kanalına attı. Beşinci gece o gelmeden evvel bahçeye indim, çalılıkların arasına sindim.

Sabaha karşı bir gölge yaklaştı, taşı kaldırıp oraya yeni bir kağıt bıraktı. Mahi Devran gelmeden evvel mektubu aldım. Ay ışığında okudum: “Sultanım hazırlıklar tamam. İbrahim Paşa ile ittifakımız meyvesini verecek. Hürrem’in nüfuzunu kırmak için gerekli adımlar atılıyor.” Kanım dondu. Bu sadece saray dedikodusu değildi; bu bir ittifaktı. Mektubu yerine bıraktım ama kelimeleri zihnime kazıdım.

Şafak sökerken Hürrem’in yanına vardım. Duyduklarımı anlattım. Yüzündeki ifade hiç değişmedi. Sadece gözlerinde keskin bir zekanın pırıltısı belirdi. “Mükemmel,” dedi sakin bir sesle. “Düşmanının planını bilmek kılıcını kınından çekmekten daha güçlüdür. Bırakalım bizi habersiz sansınlar.” Artık Hürrem’in gören gözüydüm. “Gülnuşah, elimizdeki bu bilgi kınından çekilmiş bir kılıç gibidir. Lakin biz daha ince bir oyun kuracağız.”

Mahi Devran’ı kendi korkularıyla savaştıracaktık. O gece Hürrem Sultan ile sahte mektuplar yazdık. Mahi Devran’a gelen mektupların yazı stilini taklit ettik. İlk mektubu bıraktım: “Sultanım, tedbirli olmalıyız. Hürrem’in kulakları duvarların ardındadır.” Ertesi gece ikinci mektup: “İbrahim Paşa ile görüşmek tehlikeli. Sadakatinden şüphe duyduklarımız var.” Bu satırlar Mahi Devran’ın ruhuna zehir gibi işledi. Artık kendi gölgesinden bile şüphe eder olmuştu.

Ve üçüncü mektup: “Hürrem her şeyi biliyor. Kendinizi koruyun.” Bu darbe ile Mahi Devran paniğe kapıldı. Cariyelerini topladı, odasında bağırışlar yükseldi. Çaresizlik içinde Valide Sultan’ın kapısına dayandı ama Valide Sultan onun bu telaşlı hallerini vesvese sayıp geri gönderdi. Hürrem ile boğazı izlerken bana döndü: “Bu zafer senindir Gülnuşah. Tek bir damla kan dökmeden mağlup ettik. Sen artık bu sarayın sır katibisin.”

Hürrem ile aramızdaki bağ her geçen gün derinleşti. Gece yarıları kapılar kapandığında o güçlü sultan gider, yerini Aleksandra’ya bırakırdı. “Zirveler ıssızdır Gülnuşah,” derdi. “Bu sarayda herkesin yüzünde bir maske vardır. Güç insanı taşlaştırır.” Bana güveniyordu çünkü benim bir ikbal peşimde olmadığımı biliyordu. Bir gün müjdeli haber geldi: Hürrem gebeydi. Bu haberi aylarca herkesten, hatta padişahtan bile sakladık.

Zorlu günlerdi. Sabah bulantılarını gizlemek için oyunlar kurdum. Karnı belli olmasın diye bol kaftanlar diktirdim. Sultan Süleyman öğrendiğinde dünyalar onun olmuştu. Ama Hürrem biliyordu; bu sarayda her çocuk yeni bir savaş demekti. O anlarda bilemezdim tabii; bu yoldaşlığın beni nerelere sürükleyeceğini. Ama o gece içimde yıldızlar kadar parlak bir umut vardı.

Gülnuşah’ın sarayın soğuk taş duvarları arasına sakladığı sırlar, bu gece sizin de sırdaşınız olsun. Eğer bu anlatı ruhuna dokunduysa, bu görünmez aileye katılmak için buradayım demen benim için çok kıymetli. Peki şu an baş ucunda bu hikaye yankılanırken sen hangi şehrin sessizliğindesin? Zira biz de bu karanlık gecenin birbirini görmeden tanıyan sırdaşlarıyız.