Kamera yağmurun çizdiği çizgileri izleyerek Etiler’deki cam cepheye yaklaşırken içeride iki gerçek karşı karşıya gelir: yatakta kıpırdamadan yatan bir adam ve banknotları tıkırtıyla sayan bir kadın. Biri hiçbir şey yapamıyor görünürken her şeyi duymaktadır; diğeri her şeyi elde ettiğini sanarken en önemli şeyi kaybetmek üzeredir. Koridorda ağlayan mütevazı bir kadınsa bu evdeki tek hakikati taşır. Bu, paranın çıngırağını bastıran bir sesin —saf bir kalbin— hikâyesi. Ve evin tavanından aşağı doğru düşen bir yalanın, bir ömrü nasıl değiştirdiğinin.
Etiler’de yağmur başkadır. Yokuşlardan süzülen su boğazdan gelen rüzgâra karışır, akşamüstleri asfaltın üzerine sedef gibi bir parlaklık bırakır. Kemal Özkan, o parlaklığın çok üstünde, cam tavanlı yatak odasında tavana boşluk açar gibi bakıyordu. İpek pijamasının kolunda, şirketinin ilk projesinin logolu manşet düğmesi duruyordu; ironi: o manşeti şimdi kimse göremiyordu.
Dışarıdan bakan için Kemal taş kesilmişti; içeriden bakansa Kemal’in taş gibi duran her şeyine rağmen içinde kıpırdayan şeye tanıktı: bilinç.
Üç ay önce, tam da D-100’ün katedral gibi geniş bir kavşağında, “kazayı” yaratmıştı. Lüks SUV’ın kaputuna sahte bir çarpışmanın izleri; bir hastane raporunun kenarına ilişen, sinir sistemiyle ilgili muğlak cümleler; ve şirkete, aileye, basına tek bir cümle: “Boyundan aşağı felç.” Yalnız bir istisna: odaya giren çıkan herkesin dudaklarından dökülen her sözü işiten iki canlı göz.
Sebep, doğru kelimeyle, sevgiydi belki. Ama sevginin hangisi? PR dünyasında parlak bir yıldız olan Ayşe ile bir yıldır süren ilişki keman gibi ince, istiridye gibi kapalı, ve pırlanta gibi parlaktı. Bodrum koylarında sabahlamalar, Antalya’nın çıplak güneşine karşı güneş gözlükleri, yerli-yabancı markaların galalarında gülümseyen iki profil… Bir yerden sonra parıltının altındaki gölge büyür. Kemal’in kafasında da büyümüştü: “Beni mi seviyor, paramı mı?”
O gün odanın kapısı açıldığında Hermes’in turuncu poşeti ilk konuşan oldu. Ardından Ayşe’nin zamanı yarmayan bir gülümsemesi. Yatağın kenarına ilişti, bir dergiyi gelişigüzel çevirdi, bir süre sonra parmaklarının arasında kredi kartı fişi gibi kısacık bir sabırsızlıkla iç çekti. Kemal’in nefesi görünmez bir iplikle düğüm düğüm oldu. O sırada kapı yeniden aralandı.
Marya Yılmaz, Anadolu’dan kopup İstanbul’a tutunmuş, elleri deterjan, kalbi dualarla kabarmış kırklı yaşlarında bir kadın. Beş yıldır bu evin her köşesini kendi evinin mutfağı gibi bilen, çamaşır makinesinin “bitiyor” melodisini dahi ezbere bilen bir çalışan, ama aynı zamanda bir bekçi köpeği gibi sadık, anne eli gibi sıcak. İçeri girip örtüyü düzeltti, fısıltıyla sordu: “İyisiniz, değil mi Kemal Bey?” Sesindeki incelik, Ayşe’nin dergiden kaldırdığı bakışın keskinliğiyle kesişti.
“Boşuna konuşuyorsun,” dedi Ayşe, “duymuyor.” Sonra dergisine döndü.
Marya’nın gözleri doldu. Bir damla düşmedi; evde, damlaların düşmesine izin verilen tek yer duştu. Ama Kemal, içindeki barometreyle o havayı ölçtü. O anda ilk kez düşündü: “Ben kimi test ediyorum?”
Günler aynı ritüelle aktı. Her sabah Ayşe’nin ince topukları merdiveni bir, iki, üç diye tıkırdattı; o tıkırtıların arasaında telefon ekranının parıltısı, Forum İstanbul’da bir açılış, Bodrum’da bir hafta sonu, “Yine doktorlar umut vermedi…” cümlesi. Kemal, kendisini konuşulan bir dosya gibi dinledi. “Yük,” dedi bir yerde Ayşe; “geleceğimi düşünmeliyim.”
Aynı saatlerde Marya’nın ayak sesleri mutfağa, salona, yatak odasına, kütüphaneye düzen getirdi; çaydanlık kaynadı, domatesler doğrandı, Hürriyet’in üçüncü sayfası sesli gazete oldu. Tarkan çaldı; Kemal, bir notanın boynun altından geçip kalbe giden yolunu izledi. Sezen, “Tutuklu”yu söyledi; Kemal, kelimelerin bazen ne kadar doğru yere bastığına şaştı.
Yağmurlu bir öğleden sonra, pervazlarda su damlaları yarışırken, Marya yatağın yanında dikiş dikiyordu. Kemal’in “daima uyanık” gözlerinin farkında olmadan mırıldandı: “Ben buradayım. Aileni bilmem, o genç hanım hanım mı değil mi onu da bilmem; ama ben varım. Gitmem.” İğne iplik düğümlendi; Kemal’in boğazı da.
Marya’nın her kuruşu biriktirişini, üç yıldır aynı ceketi giyişini, Fatih’teki o küçük evden hiç şikâyet etmeyişini, ama buradaki çiçekleri bile kendi bahçesinden getirip vazoya koyduğunu Kemal tek tek yazdı zihninin kenarına. Belki de test, test olmaktan çıkıyordu.
O evi en çok kirleten, bir akşam ansızın salonda patlayan kahkahaydı. Ayşe, en yakın arkadaşı Selin’le geldi; Kemal’in en pahalı şarap koleksiyonundan seçtikleri kadehlerle salonun sıcak ışığına oturdular. Selin soruyu masum tutar gibi yaptı: “Niye hâlâ bu durumla uğraşıyorsun?” Ayşe’nin sesi cam kadehin ince duvarından yankılandı: “Evli değiliz, bütün parayı ailesi tutuyor. Ama seçenekler var.” Duvarlardan kaybolan sanat eserlerini fark etti Selin; Ayşe “önemsiz şeyler” dedi.
Marya o gece çantasını unuttuğu için geri döndü. Salona adım attığında, iki ince bileğin arasında sıkışmış bir ev gördü. “Affola,” dedi, “çanta için.” Ayşe “mesai bittiğinde burada işin yok,” dedi soğukça. Selin’le birlikte merdivenlerden yukarı çıkarken “neleri taşıyabileceğini” konuştular. Kemal o an anladı: Bu ev onun olmasına rağmen onun değil; bazı evler sahiplerini seçer.
Bir gün her şey değişti. Marya ilacı unutmuştu; geri döndü. Odaya girdiğinde Ayşe’yi Kemal’in özel klasörlerini karıştırırken buldu. Kenarda vasiyetname. Marya’nın sesi titrese de kararlıydı: “Bunlar Kemal Bey’in mahrem evrakları.” Ayşe yüzünü döndü; tehdit gözlerdeydi. “Köylü,” dedi, “gördüğünü unut, yoksa ‘Anadolu’ demeden işsiz kalırsın.” Marya, hem Anadolu’yu hem işsizliği görmüş bir kadın sabrıyla durdu. “Yanlış bir şey yapıyorsanız susmam,” dedi. Ayşe, “pratikte ölü,” diye haykırdı, “görmüyor, duymuyor, hissetmiyor.” Marya bağırmadı; “Belki cevap veremiyor, ama duyuyor,” dedi sadece. “Her gün ona okurum, konuşurum, şarkı söylerim. Duyduğuna inanırım.” O inanç cümlesi Kemal’in en derin yerine oturdu.
Yaz yaklaşırken, sıcak kentin camlarına yapıştı. Bir sabah Ayşe bir avukatla geldi. “Zihinsel yetersizlik,” diye başladı cümleler. “Vasi.” “Tam kontrol.” Doktorlar da gelecekti; raporlar, imzalar. Marya çiçekleriyle kapıda görünürken Ayşe onu itinayla kapının dışına itti. Ama kapının arkasında bir yürek kaldı; merdiven boşluğu kelimeleri taşıdı: “Hastanın kendi malını yönetmede yetersiz olduğu…” Marya’nın kanı çekildi; o akşam Kemal’in yanında her zamankinden uzun oturdu. “Duyuyorsanız bir işaret…” diye fısıldadı. O işaret için evren hazırlık yapıyordu.
Güneşli bir İstanbul sabahı; nişantaşı kestanelerinin dumanı şehrin her sokağına incecik çekilen bir çizgi gibi sindi. Kemal, planı aklında milim milim kurmuştu. Test bitti. Hesap günü dediğin, intikâmı değil adaleti düşlerse güzeldir.
Ayşe erken geldi. Üzerinde yepyeni bir Chanel takım; boynundaki zincir güneşi içeride parlatıyordu. “Bugün büyük gün,” dedi. Saat tam 10:00’da Avukat Babiç ve iki doktor kapıda belirdi. Plan basitti: Doktorlar “zihinsel yetersizlik” imzasını atacak, Ayşe “geleceğin vasilik” formunu dolduracak, 50 milyon euroluk imparatorluk tek kaleme devredilecekti. Marya mutfakta domates çorbasına erişte kesiyordu. Salondaki seslerin tonundaki hoyrat rahatlık içini titretince kapının arkasına eğilip dinledi. “Kontrolü alınca evi satacağız,” dedi Ayşe. “Temizlikçi? Bugün kovdum.” Marya’nın dili damağı kurudu; yine de çorbanın altını kısarken ellerinin titremesine izin vermedi. Son bir kez odaya girdi; belki son vedaydı, belki son cesaret.
Yatağın yanına oturdu; çiçeklerin kokusunu başucuna bıraktı. Fısıldadı: “Ben elimden geleni yaptım, hakkınızı helâl edin. Siz iyi bir insansınız. Bana hep saygı duydunuz. Ben… yapamadım daha fazlasını.” Sesi kırıldı. “Onlar güçlü, ben köyden bir kadınım.”
Ve mucize soyunduğu gizden çıktı. Kemal’ın göz kapakları hareketsizliğin içinden bir sayfayı çevirir gibi aralandı. Gözleri Marya’nın gözleriyle buluştu. Dudaklarında sesle değil ruhla gelen bir gülümseme.
“Teşekkür ederim,” dedi, “bana gerçek aşkın nasıl göründüğünü gösterdiğin için. Sen sıradan bir kadın değilsin. Tanıdığım en olağanüstü kadınsın.”
Marya dondu kaldı; “halüsinasyon” kelimesi korku gibi boğazına düğümlendi. Kemal, üç ayı tek cümleye sığdırdı: “Her şeyi duydum, gördüm, hissettim. Bu bir testti. Kim beni ben olduğum için seviyor, kim param için, onu görmek istedim. Testi geçen tek kişi sensin.”
O an kapıdaki ayak sesleri sahneyi doldurdu. Ayşe, avukat ve doktorlar içeri girdiler, bekledikleri tabloyu buldular sanıp komut dağıtmaya yeltendiler. “Marya,” dedi Ayşe, “çık. Eşyalarını da topla.” Sözler odanın sıcağını üç derece düşürdü.
Kemal’in sesi, evin taşıyıcı kolonlarına kadar ulaştı: “Marya kalacak.” Sessizlik çınladı. Ayşe’nin yüzüne kireç sürülmüş gibi oldu. Avukatın klasöründen kâğıtlar döküldü. Doktorlardan biri refleksle geri adım attı.
Kemal yavaşça doğruldu; kollarını ve bacaklarını öyle doğal bir hareketle gerdi ki, üç aydır içten içe kilidi dönmüş bir kasanın klik sesi duyuldu sanki. Ayşe’ye baktı; kelimeleri, üç ayın stenografları gibi sırayla çıktı:
“Dubai planların… Fatih’te depoladığın tablolar… kasadan eksilen paralar… pahalı şarapların arkadaşlarına ikramı… beni zihinsel yetersiz ilan ettirme konuşmaların… Çatalca’daki bakımevi… ‘Yakında ölür, sorun çözülür’ diyerek güldüğün akşam…”
Avukat “yanlış anlaşılma” diye söze yeltenince Kemal, İstanbul Barosu’nu anmakla yetindi: “Polisi aramıyorum. Kurumunuz yeter.” Doktorlara döndü: “Gerçek muayene görmeden imza atmaya çalışıyorsunuz. Komisyonunuza ne dersiniz?”
Sonra Marya’nın ellerini tuttu. “Ben bir şey daha duydum,” dedi, “hiçbir şeyi olmayan bir kadının, elinde olan tek şeyi —yüreğini— bana vermesini.”
Pijamasının cebinden küçük bir kutu çıkardı; nesiller boyu aktarılan Özkan aile yüzüğü. Dizinin üzerine çöktü. “Benimle evlenir misin? Eşim, ortağım, çocuklarımın annesi olur musun?”
Marya’nın dünyası, köydeki kilisenin avlusunda oyun oynayan çocukların coşkusuyla dönmeye başladı. Gözyaşları tesbih taneleri gibi döküldü. “Evet,” dedi.
Ayşe’nin sesi çığlıkla tükürdü: “O bir temizlikçi!” Kemal’in bakışı buz kesti. “Evet, temiz kalpli çünkü. Senin hiç olamadığın kadar.”
Kapıya güvenlik çağrıldı. Ayşe’ye çaldıklarını iade etmesi için 24 saat verildi. “Yoksa,” dedi Kemal, “bu sefer polis.” Ayşe aynada kendini son kez kontrol eden biri gibi bir an durdu; sonra hayatının kapısından dışarı çıktı.
Gece, evin odaları yıllardır unuttuğu bir şeyi duydu: iki insanın sabahı beklemeden içini dökmesi. Kemal anlattı: Korkular, şüpheler, bencillik. “Felç”in sadece bedende değil ruhta da olabildiği. “Birini en kötü hâlimde de kalacak mı diye görmek istedim.” Marya anlattı: anne-babasız büyümeyi, evlilik hayallerini ertelemeyi, şehirde tek başına ayakta kalmayı. Kelimeler, iki ayrı kıtayı birleştiren köprü gibi birbirine uzandı.
Düğün, üç ay sonraya planlandı; gösteriş değil, gerçek. Beypazarı’nda küçük Aziz Murat Kilisesi’nin avlusunda, beyaz bir masa, üstünde Anadolu’nun en sade çiçekleri. Kemal’in davet listesi kısaydı: gerçek arkadaşlar. PR kameraları değil, köyden gelen çocuklar koşturdu; Marya’nın kız kardeşi Aysel, duygusunu saklamayı bilmeyen gözleriyle en ön sırada oturdu.
Evet’ler sade ve yüksek değildi; alçak ve netti. İmzalar atıldı; iki hayat şimdi ortak deftere yazılıydı.
Sonrası, daha büyük bir “evet” gerektiriyordu: Hayatı değiştirmek. Kemal bir yönetim kurulu toplantısında ilk kez bu kadar uzun sustu; sonra tek cümle: “Artık sadece lüks konut değil, uygun fiyatlı konut.” Şirkette “marka” kelimesinden daha çok “insan” kelimesi duyulur oldu. Kaliteyi ucuza satmak, marjları değil yüzleri büyüttü. Öte yandan “Sevgi Elleri” adı verilen bir vakıf kuruldu. Marya, müdür. Yönetim, raporlar, projeler; ama günün sonunda yaptığı en büyük iş, evlere girmek, masalara oturmak, insanların gözlerine “seni duyuyorum” demekti.
İstanbul’un adaları arasında gidip gelen bir vapur gibi, vakıf da şehirden şehre umut taşıdı. Yalnız yaşlıların evine soba kurdular, okul harçlığını denkleştiremeyen çocuklara burs verdiler, borcundan ötürü kapısı mühürlenecek bir aileyi kapı önünden aldılar. Marya iki dil daha öğrendi ama dilinden düşürmediği söz şuydu: “Eğitim mühim; karakter daha mühim.” Kemal, toplantı aralarında ofisten çıkar, bir inşaat sahasına gidip işçilerle aynı termos çaydan içti; gri takım elbise beton tozuna bulandı.
Evleri bir yuva gibi dolup taşmaya başladı. Cumartesi akşamları bahçede küçük bir ziyafet: Marya’nın eliyle dolmalar, Kemal’in çocuklara anlattığı masallar. Kızları Zehra’nın saçına taktığı tokalar, oğulları Mehmet’in “Baba, niye yürüyemiyormuş gibi yaptın?” sorusu. Kemal cevabı cebinden değil kalbinden çıkardı: “Bazen en önemli şeyleri anlamak için zor zamanlar gerekir. Annen öğretti: bankadaki para değil, kalpteki para servettir.”
O akşamların birinde, ışıkların sarıya döndüğü bir vakit, Marya kemerini gevşetip bir soru sordu: “O testi yaptığın için pişman mısın?” Kemal gülümsedi: “Pişman olduğum tek şey, seni daha önce fark etmemek.”
Ayşe’nin hikâyesi kentin kılcallarında hızla dolaştı. Hukuk savaşları kısa sürdü; PR sektörü uzun sürdüremedi. Dosyaların satır aralarında dolaşan niyetler, markaların “değerler” bloklarında yer bulamadı. Şehir onu çekirdeğine değil kenarına itti; İzmir’e döndü, bir mağazada satış danışmanı olarak yeni bir sayfa açtı. Bazı hikâyelerin en adil cezası yalnızca “devam” edememektir.
Yıldönümlerinde Kemal ve Marya, ilk resmî randevularının geçtiği kabağa değil; vakıfla destekledikleri bir ailenin işlettiği Etiler’deki küçük lokantaya uğradılar. İki kişilik bir masa, üstünde taze nane. Kemal, her lokmanın arasında fısıldadı: “Teşekkür ederim.” Marya “Neye?” dedi. “Gerçek aşkı gösterdiğin için,” dedi Kemal. “Parayla alınmayan şeyleri öğrettiğin için. En savunmasız hâlimde bile ‘evet’ dediğin için.” Marya başını yana eğdi: “Ben de sana teşekkür ederim. Hayalini kurduğum aileyi, cesaret edemediğim hayatı verdin. Aşkın her şeyi yenebileceğini gösterdin.”
Bir gazeteci, bir akşamüstü, bu hikâyeyi yazmak için onların evine geldiğinde Kemal şu cümleyi kurdu: “Üç ay felçli gibi yattım. Ama hakikati söyleyeyim: yıllar önce felç oldum. Korku, şüphe, bencillik felç etmişti beni. Marya yürümeyi öğretti.” Bu cümle manşetten içeri girdi; okurun gözünün içine değil kalbinin orta yerine düştü.
Sevgi Elleri, üçüncü yılında, Türkiye’nin dört bir yanındaki 5.000 aileye dokunmuştu. Bazıları birer filtre kahve fotoğrafı değil, mutfak tüpü taşıyordu artık; bazı çocuklar montsuz bir kış değil, sıcak bir sınıf gördü; bazı yaşlılar ilaç saatini yalnızca alarmla değil, kapı ziliyle hatırladı —çünkü birileri geldi.
Etiler’deki ev, bir kartvizitten çok bir sığınak gibi anıldı. Bahçedeki iki ağaç —biri zeytin, biri çınar— her yaz biraz daha büyüdü. Çınarın gövdesine kırmızı bir kurdele bağlandı: “Aile.” Zeytinin dallarında mavi boncuklar sallandı: “Nazar değil, naz.”
Kemal’in şirketinin web sitesinde ilk kez “Sosyal Etki” sekmesi açıldı; grafiklerin arasında insanlar, insanların arasında hikâyeler, hikâyelerin arasında küçük ayrıntılar vardı: “Hacer Teyze için yeni soba alındı,” “İhsan’ın gözlüğü yenilendi,” “Dicle’nin üniversite kaydı yapıldı.” Bu küçük satırlar Kemal’in en büyük proje teslimlerinden daha ağır basmaya başladı.
Bir board toplantısında, kârdan çok “minnet” konuşuldu. “Bir hayalim var,” dedi Kemal, “şirketimizin birinci sayfa haberi, bir gün bir sitede ‘gökdelen değil, yuva inşa ettik’ cümlesi olur.” Marya, toplantı salonunda, arka sırada oturan bir idareci gibi değil, kalbi orada atan bir ortak gibi gülümsedi.
Bir akşamüstü yağmur tekrar başladı. Etiler’in camlarında su yolları çizilirken Kemal ve Marya, cumbalı pencereden dışarıyı izledi. Çocuklar içeride puzzle yapıyor, mutfaklar mis gibi çörek kokuyordu. Kemal, Marya’nın elini tuttu. “Biliyor musun?” dedi. “O gün tavana bakarken, tavandan çok içime bakıyormuşum.”
Marya başını onun omzuna koydu. “Ve orada,” dedi, “aramızdaki tek doğruyu bulmuşsun: paranın olmadığı, ama kalbin olduğu yer.”
Yağmurun sesi, bir gün, çok çok eskiden, bir evin içinde ağlayan mütevazı bir kadının gözyaşının sesi gibiydi. O ses artık acı değil, şifa taşıyordu. Bu evde yalan susmuş, sevgi konuşmuştu. Hikâyenin anaforu tek cümleye dökülmüştü: Zenginlik banka hesabında değil, kim olduğunda. Ve kim olduğun, en çok, kim kalırken belli olur.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





