
E5 otoyolunun sıcağı akşam güneşini kavururken, mavi tırın frenleri gıcırdayarak yavaşladı. Konya bölgesinin içlerinden geçen uzun yol, turuncu ve pembenin gölgelerine boyanan bir gökyüzünün altında uzuyordu. 42 yaşındaki Ayşe Yılmaz, 15 yıllık şoförlüğünde çok şey görmüştü. Yollar ona hem yurt, hem yük, hem de sığınak olmuştu. Fakat o akşam, yol kenarında yeşil, eski bir sırt çantasına sarılmış bir küçük figür görünce, kalbi eski bir hatıranın kapısını aralar gibi hızlandı. Sekiz yaşından büyük olmayan kız, bej tişörtü toz içinde, kahverengi saçları dağınık; korku dolu gözlerle tıra bakıyor, ama saatlerdir oturduğu yerden kıpırdamıyordu.
Ayşe kabinden indi, yavaşça yaklaşarak seslendi: “Merhaba küçüğüm… Burada ne yapıyorsun?” Kız başını kaldırdı; yanaklarındaki kurumuş gözyaşı izleri ağır bir hikâyeyi fısıldıyordu. “Benim gidecek hiçbir yerim yok,” dedi. Adı Zeynep Demir’di. Ayşe’nin göğsünde bir sıkışma… Unutmayı seçtiği zamanları hatırlatan bir çanın uzak, içli sesi gibi. Zeynep’in sırt çantasını dünyadaki tek hazinesiymiş gibi kavrayışını fark etti. “Annen baban nerede?” diye sordu. Zeynep’in gözleri doldu: Babası uzakta çalışmaya gitmiş, “Elif” artık ilgilenmek istemediğini söylemişti. Elif, babasıyla evlenen kadındı. “Bu sabah beni buraya getirdi, biri beni alır dedi… Kimse gelmedi.”
Uçsuz bir yolun ortasında bir çocuğu bırakmak… Ayşe’nin boğazına acı bir öfke yükseldi. Etraf ıssızdı; otlaklar, seyrek ağaçlar ve iki yöne uzanan boş asfalt. “Aç mısın?” diye sordu. Zeynep utangaçça başını salladı. Ayşe elini uzattı; kısa bir tereddütten sonra Zeynep tuttu. Küçük ve soğuk—yaralı bir kuş gibi. Kabine çıktılar; bir jambonlu peynirli sandviç ve su… Zeynep yavaş yedi; umutsuz görünmemek ister gibi, ama her lokmayı iştahla.
“Babanın çalıştığı şirket?” diye sordu Ayşe. Zeynep düşündü: “Altın Kartal Nakliyat gibi… Kartal resmi vardı.” Ayşe bölgeyi iyi tanıyordu: Konya’da merkezi olan şirketlerden biriydi. “Adı?” “Mehmet. Mehmet Demir. O da tır sürüyordu; kırmızı bir tır.”
Ayşe’nin planı basitti: Kızı bir sonraki benzinliğe götürmek, yetkililere bildirmek. Doğru prosedür, akılcı çözüm; karmaşık işlere karışamazdı. Bir daha değil. Fakat Zeynep’in gözlerindeki o ifade—yıllar önce Ayşe’nin dünyası başına yıkıldığında taşıdığı o aynı, büyük, sessiz acı—onu tereddütte bıraktı. “Senin çocukların var mı?” diye sordu Zeynep ansızın. Soru, Ayşe’yi midesine yumruk yemiş gibi sarstı. “Bir kızım oldu… Gabriela,” diyebildi; sesi kısıktı.
“Burada mı yaşıyorsun?” Zeynep kabini inceledi; torpido gözündeki fotoğraflar, dikiz aynasına asılı haç, arka yatak üstü küçük televizyon… Ayşe gülümsedi; “Yoldayım daha çok. Bazen güzel, bazen yalnız.” Motoru çalıştırdığında güneş çoktan dağların ardına saklanmıştı. Ayşe, Zeynep’i Konya’ya kadar götürmeye karar verdi: Belki babasını bulur, en azından ne olduğunu öğrenirdi. Yol boyunca Zeynep sırt çantasına sarılıp uyuyakaldı. Ayşe sessizce sürdü; kızın varlığı, içinde sonsuza dek kaybolduğunu sandığı bir şeyi yerinden kımıldatıyordu.
Gece 11’e doğru Konya’ya vardılar. Ayşe, tanıdık bir istasyonda durdu: “Hasan!” diye seslendi, Zeynep uyurken kabinden indi. “Altın Kartal Nakliyat’tan Mehmet Demir’i tanıyor musun?” Hasan kaşını çizer gibi düşündü; ofise gidip dönerken yüzü endişeliydi: “Mehmet yaklaşık 15 gün önce Toroslar’ın inişinde kaza yaptı. Hastanede, durumu ağır…” Dünya Ayşe’nin etrafında durdu. Kabine baktı; Zeynep sakince uyuyordu—hayatın bir kez daha yıkılmak üzere olduğunu bilmeden.
“Hastane uzak mı?” “Kırk dakika.” “Ailesi?” “Bilmiyorum,” dedi Hasan. Ayşe motoru çalıştırdı; Zeynep uyandı. “Konya’dayız,” dedi Ayşe; “Baban hakkında bir şey söylemem gerek.” Zeynep’in yüzü değişti; korku, sessizlik… “Kaza geçirdi; hastanede.” “İyileşecek mi?” Ayşe’nin cevabı yoktu. “Gidip öğrenelim.”
Hastanede nöbetçi hemşire, yoğun bakımda olduğu için yalnızca yakın aile fertlerinin görülebileceğini söyledi. “Ben kızıyım,” dedi Zeynep; sesi küçük ama kararlı. Ayşe, “Ailenin arkadaşıyım,” diyerek form doldurdu; kısa bir izinle içeri girdiler. Yatakta yatan adam tanınmayacak haldeydi; başı ve kolları sargılı, tüpler ve kablolar arasında. Zeynep Ayşe’nin elini bırakıp yaklaştı: “Baba…” Mehmet gözlerini açtı; yanağından bir damla süzüldü. “Prensesim… nasıl geldin?” “Elif beni yolda bıraktı. Ayşe teyze beni sana getirdi.” Mehmet, Ayşe’ye hem minnet hem şaşkınlıkla baktı: “Teşekkür ederim…”
Doktorlar omurga ameliyatı söylemişti; “Bir daha sürmeyebilirim,” dedi Mehmet; gözlerini kapattı. “Kızıma ne olacak?” Ayşe sordu: “Eşiniz?” “Elif gerçek eşim değil. Yanımda yaşayan, seyahatlerde Zeynep’e bakan bir kadındı. Zeynep’in annesi o üç yaşındayken kanserden öldü.” Zeynep usulca ağladı. “Elif onu yolda mı bıraktı?” Ayşe’nin sesi öfkeliydi. “Parayla kaldığını söylerdi,” dedi Mehmet; “kaza haberini alınca, beni geçindiremeyeceğimi düşünüp…”
Ziyaret süresi bitti; Zeynep babasının alnından öptü: “Seni seviyorum…” Odanın dışına çıktıklarında Ayşe kendini çözümü zor bir durumda buldu. Zeynep ona güvenle bakıyordu: “Şimdi bana ne olacak?” Prosedür belliydi: Yetkililere teslim etmek, çocuk koruma sistemi… Mantıklı yol. Fakat Zeynep’in gözlerinde gördüğü acı ve o güven… Ayşe, “Bir kaç günlüğüne benimle gelmek ister misin? Baban iyileşene kadar,” dedi. Zeynep’in yüzü aydınlandı: “Gerçekten?” “Kurallara uyarsan,” dedi Ayşe. “Tamam!” Ayşe’nin göğsünde tuhaf bir duygu—uzun zamandır hissetmediği “gerekli olma” hissi.
Kabinde Zeynep için arka kısımda küçük bir yatak hazırladı; Zeynep günlerdir ilk kez huzurla uzandı. “Beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim,” dedi karanlıkta. Ayşe’nin gözleri doldu. “Uyu küçüğüm. Yarın ne yapacağımıza bakarız.” Ama Ayşe biliyordu: Karar çoktan verilmişti. O çocuğu bırakamazdı.
Ertesi sabah hastane yakınında kahvaltı; Zeynep çırpılmış yumurta ve ekmeği iştahla yedi. “Evin var mı, yoksa hep kamyonda mı?” “İzmir’de küçük bir dairem var,” dedi Ayşe; “Basit.” “Benim için çok özel olurdu… Hiç kendime ait bir odam olmadı,” dedi Zeynep. Ayşe, birinin eve gelmesini beklemenin nasıl hissettireceğini düşündü.
Hastaneye döndüler; ameliyat başarılıydı ama iyileşme uzun sürecekti. Doktor, aylarca fizik tedavi ve “belki kalıcı kısıtlamalar” dedi. “Yani kamyon yok…” Mehmet gözlerini kapattı; umutsuzluk çöktü. Plan yaptılar: Zeynep geçici olarak Ayşe’de kalacak, sık sık hastaneye geleceklerdi. Ayşe amiri Ali’yle konuştu; kısa rotalar ve azaltılmış mesailer, bir aylık izin… “Çocuk bakmak oyun değil,” dedi Ali. “Biliyorum,” dedi Ayşe; “Geçici.” Ali kabul etti.
İzmir yolculuğu farklıydı; Zeynep pencereden her şeyi sordu: şehir adları, vites, yol kaliteleri… “Hep kamyoncu mu olmak istedin?” “Gençken öğretmen olmak isterdim,” dedi Ayşe. “Pişman mısın?” Ayşe gülümsedi: “Öğretmen olsaydım, belki E5’te karşına çıkmazdım.” Zeynep gülümsedi; Ayşe kalbinde sıcak bir kıvılcım hissetti.
Daire basitti; bir yatak odası, küçük salon, mutfak… Zeynep büyülenmişti. “Odamı görebilir miyim?” Ayşe duraksadı: “Tek bir yatak odam var; salonda kanepede uyuman gerekecek.” “Sorun değil,” dedi Zeynep; “Daha önce hiç kanepede uyumadım.” “Ne demek?” “Elif’in evinde zeminde eski bir yatakta uyurdum. Bana ‘gerçek yatak hak etmiyorsun’ derdi.” Ayşe’nin boğazına öfke… “Burada düzgün bir yerde uyuyacaksın. Yarın kıyafetler ve okul malzemeleri alacağız.” “Okul mu?” “Seni yakındaki okula kaydedeceğim.” Zeynep endişeliydi: “Elif hep aptal olduğumu söylerdi…” Ayşe, “Elif yanılıyordu; çok zekisin,” dedi.
O gece Zeynep sıcak bir duş aldı; Ayşe kendi tişörtünden pijama yaptı. Zeynep, “Kişisel bir şey sorabilir miyim? Kızın… Ona ne oldu?” Ayşe kanepenin kenarında oturdu; kimseye anlatmadığı bir hikâyeyi, Zeynep’in samimiyetiyle paylaştı. Ahmet’le evliydi; kızları Fatma. Ahmet içmeye başlamış, sonra daha kötü; işini kaybetmiş, saldırganlaşmış… Ayşe Fatma’yı alıp evden ayrılmış ama mahkemede “tek başına bakamaz” denmiş; ikisi de kaybetmişti. Fatma koruyucu aileye verilmişti. Ayşe’nin yüzünden yaşlar süzüldü. “Sistem… Her zaman olması gerektiği gibi işlemiyor,” dedi. Zeynep onu kucakladı: “Belki o da seni her gün düşünüyor. Benim annem gibi.”
Sonraki günlerde Zeynep’in rutine uyumu Ayşe’yi şaşırttı; erken kalkıyor, kahvaltıya yardım ediyor, “Yardım etmek beni işe yarar hissettiriyor,” diyordu. Alışverişte ilk kez kendi kıyafetlerini seçti; açık mavi, küçük çiçekli elbise—yüzü sevinçle aydınlandı. Bir hikâye kitabı ve kahverengi peluş ayıcık aldı: “Adı Mehmet olsun.” Okula kayıtta müdür Hatice Hanım hikâyeyi dinledi, destekledi: “Bu kızın istikrara ve sevgiye ihtiyacı var.” Zeynep ilk gün gergindi; Ayşe okul kapısında söz verdi: “Saat beşte burada.” Zeynep iki arkadaş edindi; öğretmen Aylin “çok zeki” dedi. Ayşe gurur duydu.
Aylin’le konuşmada öğretmen “Zeynep olağanüstü; öğrenmeye istekli, yaşı için olgun,” dedi. Ayşe, “Fazla olgun… Yaşamaması gereken şeyler yaşadı,” diye iç çekti. Günler düzene girdi: Ayşe sabah bırakıp akşam aldı, ödevlere yardım etti; hafta sonları hastanede Mehmet’i ziyaret ettiler. Mehmet yavaş ama istikrarlı iyileşiyordu; ama gözlerindeki endişeyi Ayşe görüyordu.
Bahçede yalnız konuşurken Mehmet, “Taburcu olacağım ama aylarca fizik terapi… Kamyona dönemeyebilirim. İş olmadan Zeynep’i nasıl geçindireceğim? Doktorlar geçici koruyucu aile düşünebilir, dedi,” diye anlattı. Ayşe’nin içi buz kesti. “Ben bakabilirim,” dedi; “Patronla konuştum, yarı zamanlı çalışabilirim.” “Yasal olarak Zeynep vesayet altında olmalı,” dedi Mehmet; “Sosyal hizmet uzmanı geldi; durumumuzu değerlendirecek.”
O gece Ayşe uyuyamadı; Zeynep’in yüzünü izledi. Sabah Zeynep fark etti: “Üzgün müsün?” Ayşe gülümsemeye çalıştı; ama Zeynep zekiydi: “Bu benimle ilgili, değil mi?” Ayşe diz çöktü: “Sana bakmak yıllardır hayatımda olan en güzel şey. Gelecek hafta sosyal hizmet uzmanı gelecek; senin için en iyisini değerlendirecek.” Zeynep’in gözleri doldu: “Beni senden alırlarsa?” Ayşe sarıldı: “Ben de kalmanı istiyorum. Umut edelim.”
Zehra Kaya, Perşembe sabahı geldi; ciddi, gri saçlı, dosya ve bloknotla. Daireyi inceledi; gelir, meslek, medeni durum, geçmiş… “Daha önce bir kız çocuğunun velayetini kaybetmişsiniz,” dedi; “Koşulları?” Ayşe yutkundu: “15 yıl oldu; eski eşimin sorunları… Benim ihmalim değildi.” Zehra ifadesiz not aldı: “Zeynep’le niyetiniz?” Ayşe kısa rotaları anlattı; Zeynep’le ayrı görüşme yaptı. Bir saat sonra: “Verileri inceleyip çocuğun en iyi çıkarı için karar vereceğim,” dedi. Zeynep koşup Ayşe’ye sarıldı: “Bana çok soru sordu; ben gerçeği söyledim—dünyadaki en iyi insansın.”
Cuma mektup geldi: Zeynep, babası tamamen iyileşene kadar “nitelikli bir koruyucu aile” yanına geçici yerleştirilecekti. Pazartesi 10:00; Mustafa ve Ayşe Öztürk… Zeynep ağladı: “İstemiyorum! Seninle kalmak istiyorum.” Ayşe ne yapsa… Yasal yol aylar sürer; kaçmak her şeyi kötüleştirir. Hastanede Mehmet öfkelendi: “Senden niye alıyorlar? Sen ona mükemmel bakıyorsun.” Zeynep beklenmedik kararlılıkla, “Savaşacağız,” dedi. “Zehra Hanım’a mektup yazacağım.”
O gece Zeynep hayatının en önemli mektubunu yazdı: “Ayşe beni akıllı ve özel olabileceğime inandırdı… Kabus gördüğümde sarılıyor… İlk kez sevildiğimi hissediyorum. O benim kalbimin annesi; lütfen bizi ayırmayın.” Pazartesi Zehra, Öztürklerle geldi. Zeynep Ayşe’nin arkasına saklandı; “Tanışmak istemiyorum; Ayşe ile kalmak istiyorum.” Ayşe mektubu uzattı; Zehra okudukça yüzü değişti. “Gerçekten o mu yazdı?” “Her kelimesini,” dedi Zeynep. Zehra diz çöküp sordu: “Kesin misin?” “Eminim. O artık benim ailem.” Zehra uzun düşündü: “Bir ay daha değerlendireceğim. Uyumu ve mutluluğunu gözlersem kararı yeniden ele alacağım.” Zeynep sevinçle Ayşe’ye sarıldı.
Bir ay boyunca düzen kusursuz işledi. Zeynep okulda parladı; Ayşe evi örnek tuttu; Mehmet devlet kliniğinde terapiye başladı, yavaş ama istikrarla. Bir gün Mehmet, “Tam iyileşsem bile Zeynep seninle daha mutlu olur,” dedi; “Babalık sadece kan değil; sevgi, ilgi, vakit…” Ayşe, Zeynep’e baktı—ödev başında, güvenle.
Süre sonunda Zehra geri geldi; “Ayşe sana gerçek bir anne gibi davranıyor mu?” “Evet,” dedi Zeynep; “Ödev, yemek, doktor, kitap…” “Beni seven biriyle kalmam neden zor?” diye sordu Zeynep. Zehra iç çekti: “Bazen kurallar gerçekten önemli olanı hesaba katmaz…” Mehmet de geldi; Zehra, “Velayeti Ayşe’ye devretmek istiyor musunuz?” diye sordu. Mehmet kızının elini tutup, “Mutlu olmanı istiyorum; Ayşe ile kalmak istiyorsan desteklerim,” dedi. Zeynep, “Onu her zaman ziyaret edebilecek miyim?” Ayşe, “Elbette,” dedi. Zehra not aldı: “Yasal süreci başlatacağım; birkaç ay sürebilir, ama mevcut durum devam edebilir.” Zeynep Zehra’ya sarıldı. Zehra ilk kez gülümsedi: “Bazen aile, kan bağından daha fazlasıdır.” O gece pizza ve filmle kutladılar. “Sana anne diyebilir miyim?” “Diyebilirsin, canım,” dedi Ayşe; gözleri yaşlı.
Huzur uzun sürmedi: Bir telefon—“Ben Ahmet Arslan; bir zamanlar kocandım.” Ayşe’nin kanı dondu. Ahmet, “Bir çocuğa baktığını duydum… Bir iyilik isteyecektim. Maddi olarak sıkıştım; 5.000 lira borç… Karşılıklı yardım: İlk kızını nasıl kaybettiğini kimseye anlatmam.” Tehdit açıktı. Ayşe telefonu kapadı; Zeynep okuldaydı. Mehmet’i arayıp anlattı; “Ödersem bitmez; ödemezsem sosyal hizmetleri zorlar,” dedi. Mehmet düşündü: “Zeynep’e gerçeği anlatmayı düşündün mü? Belki ondan duyması daha iyidir.” Ayşe tüm gece düşündü; sabah Zeynep’e oturup Fatma, Ahmet ve şantajı anlattı. Zeynep ciddiyetle, “Sence geçmişte yaptıkların bugün kim olduğunu değiştirir mi?” dedi. “Sen iyi bir annesin; 15 yıl öncesi bunu değiştirmez.” “Ama insanlar öyle görmeyebilir.” “O zaman onlara gösterelim. Mücadele edeceğiz.”
O öğleden sonra Ahmet kapıya geldi. “Girebilir miyim?” “Hayır.” Zeynep’i odasına yolladı. Ahmet gülerek, “Sosyal hizmetler, bir kızını ihmal yüzünden kaybettiğini öğrenirse yazık olur.” “O ihmal değildi,” dedi Ayşe. “Sistem nasıl yorumlarsa…” Ayşe kendini tuttu: “Benden bir kızımı aldın; Zeynep’i alamayacaksın.” Ahmet gitti. Zeynep her şeyi duymuştu: “Onun kazanmasına izin veremeyiz.” “Zehra ile o konuşmadan önce biz konuşacağız,” dedi Zeynep.
Ertesi gün Ayşe Zehra’yı arayıp ofiste buluştu; geçmiş, Fatma, Ahmet, şantaj—hepsini anlattı. Zehra ciddiyetle dinledi: “Eşiniz bizimle iletişime geçti; çeşitli iddialarda bulundu. Dava kayıtlarını inceledim; iddialar doğru değil. Fatma’nın velayeti, ekonomik nedenler ve eşinizin dengesizliği yüzünden verilmiş. Sizin ihmaliniz yok; kayıtlar mücadelenizi gösteriyor.” Ayşe derin bir nefes aldı. “Bu ne demek?” “Hukuk birimi gerekli önlemleri alacak. Zeynep’in evlat edinme süreci normal ilerleyebilecek.” Ayşe eve döndüğünde Zeynep’e, “Başardık,” dedi; ikisi de ilk kez gerçekten güvende hissetti.
Yine beklenmedik bir kapı: “Ben Elif Aydın; sanırım üvey kızıma bakıyorsunuz.” Zeynep okuldaydı; Ayşe konuşmayı kabul etti. Elif şık ama yapay; “Zeynep’i evlat edinmek iyi fikir olmayabilir,” dedi. “Seni neden ilgilendiriyor? Onu yol kenarında terk ettin.” Elif utandı gibi yaptı: “Çaresizlik anıydı; param yoktu…” Ayşe sertleşti: “Sekiz yaşındaki çocuğa kötülük bahanesi olmaz.” Elif, “Geçmişi tartışmaya gelmedim; gelecek… Mehmet’le barıştım; birkaç ay içinde iyileşince Zeynep dönmeli,” dedi. “Mehmet biliyor mu?” “Dün döndüm; ikinci bir şans istiyorum.” Ayşe’nin yüzü taş kesildi: “Sen Zeynep’in annesi değilsin.” Elif gülümsedi: “Ama Mehmet’in babalık hakkı var. Kızını geri istemeye karar verirse…”
Ayşe, Mehmet’i aramadan dayanamayarak Zeynep’e durumu anlattı. Zeynep, “Babam bunu istemez,” dedi; “Ama Elif ikna ederse—biz önce konuşalım.” Kliniğe gittiler; Mehmet ter içinde egzersizdeydi. Zeynep sarıldı; “Elif bugün geldi,” dedi. Mehmet: “Dün pansiyona geldi; pişman olduğunu söyledi. Bilmiyorum… Samimi görünüyordu.” Zeynep uzaklaştı: “Baba, bana yaptıklarını unuttun mu?” “Unutmam. Ama insanlar değişebilir.” Ayşe, “Bazıları sadece işine geldiğinde değişmiş gibi yapar,” dedi. Mehmet ikilemdi; “Üçümüz bir aile olabiliriz” demişti Elif. Zeynep, “Ben Ayşe ile mutluyum,” dedi. “Belki böylesi daha iyidir,” diye mırıldandı Mehmet.
Elif kapıda belirdi; “Ne tesadüf,” dedi. Zeynep cesaretle: “Tesadüf değil; konuşmaya geldik.” Elif özür diledi, “Yeniden başlayabiliriz,” dedi. Zeynep Ayşe’nin elini tuttu: “Benim zaten bir ailem var.” Elif, Mehmet’e baktı: “Kızını evde istemiyor musun?” Mehmet, Zeynep’in gözlerindeki kırılganlığı görerek, “Onun için en iyisini istiyorum; en iyisi gerçek ailesiyle kalmasıdır,” dedi. Ayşe dayanamadı: “O en çok ihtiyaç duyduğunda ben baktım; sen ise onu yolda bıraktın.” Tartışma kızıştı; Zeynep ağlayarak, “Yeter!” diye bağırdı. “Benim yüzümden kavga etmeyin.”
Mehmet diz çöküp sordu: “Ne istiyorsun?” Zeynep: “Ayşe ile kalmak; seni her zaman ziyaret etmek.” Elif’e döndü: “Belki değiştin ama beni o gün nasıl hissettirdiğini unutamam; sana tekrar güvenemem.” Elif incinmiş göründü: “Hak ediyorum,” dedi. “Ayşe ile kal,” diye kabul etti; “Belki doğru kişi değilim.” Zeynep, “Baba kızar mısın?” “Asla,” dedi Mehmet; “Mutlu olduğunu görüyorum.”
O gece Zeynep huzurla uyudu. Ayşe ise hayatın aniden değişebileceğini, mutluluğun korunması gereken bir şey olduğunu biliyordu.
Bir hafta sonra şoke eden bir telefon: “Öztürk ve Ortakları Hukuk Bürosu; bir müvekkiliniz sizi arıyor—Fatma Arslan.” Dünya durdu. Yıllar önce kaybettiği kızı onu arıyordu. Ayşe iletişim bilgilerini aldı; mutfakta uzun süre oturdu. Zeynep geldi; Ayşe beyaz bir yüzle, “Diğer kızım benimle konuşmak istiyor,” dedi. “Bu iyi bir şey,” dedi Zeynep. Ayşe korkuyordu: “Benden nefret ediyor olabilir…” Zeynep elini tuttu: “Belki seni özlemiştir. Kalbini dinle.”
O gece Ayşe cesaret bulup aradı: “Fatma… Ben annen.” Telefonda uzun bir sessizlik, sonra: “Anne… inanamadım…” Fatma yetişkin bir sesti; ama Ayşe o küçük kızın yankılarını duydu. “Olan her şey için çok üzgünüm,” dedi Ayşe. Fatma, “Çocukken ne olduğunu anlamak istedim… Senin seçeneğin olmadığını, Ahmet’in zarar verdiğini anladım,” dedi. “Beni affeder misin?” “Affedecek bir şey yok; sen de kurbandın.” Saatlerce konuştular: Fatma hemşire olmuştu, evliydi, İstanbul’da yaşıyordu ve anneye dair güzel anılar saklamıştı. “Seni görmek istiyorum… Ve bir şey daha: Hamileyim; büyükanne olacaksın.” Ayşe telefonu düşürecek gibi oldu; “Aman tanrım!” Hafta sonu İzmir’e geleceklerdi.
Kapı çaldığında Ayşe derin bir nefes aldı; Fatma—yetişkin, güzel, hamilelik ışığıyla, yanında eşi Emre. “Anne,” dedi; sarıldılar, ağladılar; yirmi yılın özlemi bir anda akıyordu. Ayşe Zeynep’i, “Evlatlık kızım,” diye tanıştırdı. Fatma diz çöküp Zeynep’e, “Ayşe’ye benziyorsun,” dedi; Zeynep utangaç gülümsedi: “Kız kardeş mi oluyoruz?” “İstersek,” dedi Fatma; “Ben çok isterim.” Gün boyu konuştular; Fatma, Zeynep’in olgunluğuna ve Ayşe ile kurduğu sevgiye hayran kaldı. “Harika bir annesin,” dedi Fatma; “Kıskançlık duymuyorum; mutluyum. Sen mutlu olmayı hak ediyorsun.”
Vedalaşırken Fatma, “Bebek doğunca İstanbul’a gelin; büyükannesini ve Zeynep teyzesini tanısın,” dedi. “Söz,” dedi Ayşe. Zeynep, “Benden hoşlandığın için teşekkür ederim,” dedi; Fatma, “Anneme iyi baktığın için ben teşekkür ederim,” diye karşılık verdi. Ayşe ve Zeynep, “Ailemiz büyüdü,” diye sevindi.
Sonraki aylarda hayat mutlu ve istikrarlı bir rutinde aktı. Zeynep’in evlatlık süreci tamamlandı; resmen Ayşe’nin kızıydı. Mehmet fizik tedavide ilerledi; motor tecrübesiyle bir tamirhanede iş buldu. Fatma her hafta aradı; hamilelik haberleri, doğum planları… Elif tamamen uzaklaştı; Konya’dan ayrılmıştı. Ahmet bir daha rahatsız etmedi; Zehra söz verdiği yasal süreci yürüttü.
Zeynep bir gün “Benim gibi çocuklara yardım edebiliriz,” dedi. Ayşe, “Kardeşlerin olsun ister misin?” “Üzgün çocuklara yardım etmek isterim,” dedi Zeynep. Ayşe Zehra’yı aradı; geçici koruyucu aile olma süreci başladı; birkaç ay sonra onaylandılar. İlk çocuk: Emir, 6 yaşında; ihmal nedeniyle ayrılmış. Zeynep kendi deneyimini kullanarak Emir’e destek oldu; üç ay sonra özgüvenini kazanmış halde ayrıldı. Sonra bir kaza sonrası anne babasını kaybeden 5 yaşında bir kız, miras süreci bekleyen 7 yaşındaki ikizler, iki hafta kalan bir bebek… Her çocuk evde bir iz bıraktı.
Fatma Efe adında bir oğlan doğurdu; Ayşe ve Zeynep İstanbul’a gitti. Ayşe torununu kucağına alınca dünya güzelleşti; Zeynep büyükanne ve teyze olmanın sevincini yaşadı. “Bana iyi bir anne olmayı öğrettin,” dedi Fatma; Ayşe, “Harika bir anne olacaksın,” diye karşılık verdi.
Dönüşte Zeynep, “Hayatımız nasıl değişti,” dedi. “İki yıl önce yol kenarındaydım; şimdi kocaman bir aile…” “Hiçbir şeyden pişman mısın?” Ayşe, “Hayır,” dedi; “Zor anlar bile bizi buraya getirdi.” Yıllar geçti; Zeynep hukuk okumaya karar verdi: “Benim gibi çocuklara yardım etmek istiyorum.” Mezun olup aile ve çocuk hukuku bürosunda çalıştı; ilk davasında dağılmış bir aileyi bir araya getirdi: “Bizim hikâyeden öğrendiklerimi kullandım.” Mehmet de kazasından doğan tecrübeyle şoförlere güvenlik seminerleri verdi: “Hayattaki her şey doğru kullanılırsa iyi bir amaca hizmet eder,” dedi Ayşe.
Koruyucu ailelik sürdü; onlarca çocuk geldi, sevgi ve güvenle ayrıldı. Bir aile yemeğinde Zeynep, “Yardım ettiğimiz her çocuk sevgiyi bilerek büyüyecek,” dedi. Ayşe, “Bir sevgi çemberi—asla kırılmayan,” diye ekledi.
On yıl sonra yeni evlerinin bahçesinde, daha büyük bir yuva—misafir çocuklara yer açmak için. Zeynep 28 yaşında, 5 ve 7 yaşındaki iki çocukla oynarken Ayşe’ye yaklaştı: “İlk gece bana ‘Yolda ne yapıyorsun?’ demiştin… Bugün biliyorum: Seni bekliyordum. Ailemiz de bizi bekliyordu.” Ayşe kızını kucakladı; zorlu ve güzel anların minnettarlığıyla doldu.
Güneş batarken aile verandada toplandı. Mehmet, “Gün batımını eskiden yalnızlık sanırdım; şimdi aileyi ve şükranı hatırlatıyor,” dedi. “Benim için hayatımın başladığı günü,” dedi Ayşe. Fatma sordu: “Zeynep’le kalmaya ne zaman karar verdin?” Ayşe düşündü: “Bir an değil, süreçti. Ama bir an seçersem: bana kızım olup olmadığını sorduğunda ve benim acım için üzüldüğünde. Sekiz yaşındaki terk edilmiş bir çocuk, kızını kaybetmiş bir yetişkin için üzülüyordu. O an Zeynep’in özel olduğunu anladım.” Zeynep, “Ben de seninle kalmak istediğini, beni ilk benzinliğe bırakmadığında anladım,” dedi. Emre, “Birbirinizi nasıl tamamladığınızı görmek güzel,” dedi.
Koruma altındaki çocuklar yaklaştı: “Bizimle sonsuza kadar ilgilenecek misiniz?” Ayşe, “İhtiyacınız olduğu sürece… Sonrasında bile ailemizin parçasısınız,” dedi. “Söz mü?” “Söz.” Küçük oğlan Zeynep’e, “Buraya gelmeden önce üzgün müydün?” diye sordu. “Çok üzgündüm; şimdi dünyanın en mutlusu.” “Ben de mutlu olur muyum?” Zeynep diz çöktü: “Şimdiden oluyorsun; gülümsemen söylüyor.” “Mutluluk böyle… Yavaş başlar, kalbi kaplayana kadar büyür.”
Gece ritüelinde Mehmet yol hikâyeleri anlattı; Fatma ninni söyledi; Emre küçük sihir numaraları yaptı; Ayşe ve Zeynep iyi geceler öpücükleri verdi. Çocuklar uyuyunca yetişkinler salonda toplandı. Fatma, “İyi bir anne olamayacağımdan korkmuştum,” dedi; “Ama senin şefkatini hatırladım. En güzel örneğim sendin.” Zeynep, “Neden gerçek bir aile olduğumuza eminim biliyor musun? Çünkü sana duyduğum sevgi Fatma’nın, Efe’nin, Elif’in duyduğu sevgiyle aynı. Sana nasıl geldiğimizin önemi yok,” dedi. Ayşe, “Her birinizi kalbimde büyütmüşüm gibi seviyorum,” diye karşılık verdi. Mehmet, “Hayatlarımızı değiştirdiğin için teşekkürler,” dedi. Ayşe, “Bana yeniden anne olma şansını verdiniz,” dedi. Mehmet gülümsedi: “Sen her zaman anneydin; biz o yolu açtık.”
Gece serin havasında balkonda Ayşe ve Zeynep yan yana oturdular. “Hiç o gün yolu farklı seçseydin diye düşündün mü?” “Bazen,” dedi Ayşe; “Sonra bırakıyorum—önemi yok. Önemli olan şimdi ve vardığımız yer.” Zeynep, “Hayatımız hayal edebileceğimin ötesinde,” dedi. Ayşe’nin alnına bir öpücük: “İyi geceler anne.” “İyi geceler kızım.”
Ayşe yıldızlara baktı; 15 yıl önceki yalnız kadınla bugünkü mutlu anne, sevgi dolu büyükanne, başkalarının hayatında fark yaratan kişi arasındaki uzun yolu düşündü. Her şey, ıssız bir yolda bir merhamet anıyla başlamıştı. Durmayı seçtiğinde… Görmezden gelmek yerine önemsemeyi seçtiğinde. “Teşekkürler,” diye fısıldadı evrene; “Bana ikinci bir şans verdiğin için.” Hafif bir esinti bahçedeki ağaçları salladı; Zeynep’in ektiği çiçeklerin kokusu içeri doldu. Ayşe, Zeynep’in odasına son bir bakış attı; geçici kalan küçük kızla aynı odada, huzurla uyuyor. Kendi odasına çekildi; uyumadan önce—on yıldır her gece—o yolda durduğu için şükretti. Çünkü bazı kararlar her şeyi değiştirir, bazı değişiklikler kalıcıdır.
– Sosyal hizmet mektubu: Zeynep’in “nitelikli koruyucu aileye” yerleştirilme kararı; Ayşe ve Zeynep’i ayırıp “prosedür”le teselli eden resmi bir hüküm. O an, ikisinin de en derin korkuları yüzeye çıktı.
– Zeynep’in mektubu: Titreyen harflerin ardında çelik gibi bir irade; “kalbin annesi”nin yanında kalma talebi. Bu mektup, Zehra’nın yüzünde görünen değişimin ve bir aylık “umut” sürecinin kapısını araladı.
– Bir aylık sınav: Ev, okul, hastane; düzen ve sevgi, raporların yerine konuştu. Ayşe ve Zeynep bir aile olduklarını kanıtladılar.
– Ahmet’in şantajı: Geçmişi bir silah gibi masaya koyan soğuk ses; “5.000 lira” ve tehdit. Ayşe gerçeği seçti; Zehra’ya her şeyi anlattı, kayıtlar doğruları söyledi; tehdit boşa düştü.
– Elif’in dönüşü: “İkinci şans” talebi; ikna oyunu. Zeynep’in doğrudan ve dürüst sözü, “Güvenemem,” diyerek kapıları kapattı. Mehmet, “Onun için en iyisi,” diyerek kızının yanında durdu.
Bu çizgide gerilim yükseldi, maske düştü ve hakikat kazandı: Hukukun ve prosedürlerin ağına girip içinden sevgiyle çıkmayı başardılar.
Resmi evlat edinme süreci tamamlandığında, Zeynep artık Ayşe’nin kızıydı. Mehmet yeni işinde, Fatma yeni anneliğinde, Emre sıcak bir damat, Efe ve Marina neşeli torunlar… Ayşe ve Zeynep’in evi, geçici koruyucu ailelikle bir sevgi istasyonuna dönüştü. Onlarca çocuk, o kapıdan girip sevgiyi öğrenerek çıktı; kimileri ailelerine döndü, kimileri yeni yuvalarına yerleşti—hepsi biraz daha güçlü.
Zeynep hukukta kendi yolunu açtı; “Kendi için savaşamayanların mücadelesini veriyorum,” dedi. Mehmet, “Her şey doğru kullanılırsa iyi bir amaca hizmet eder,” diye yollarda anlattı. Aile büyüdü; sevgi çemberi genişledi, hiç kırılmadı.
On yıl sonra, bahçede gün batımı yine turuncu ve pembe; o ilk akşamın rengine benzer. Zeynep gülerek, “Cevabı biliyorum,” dedi: “O gün yolda seni bekliyordum… Ailemiz de bizi.” Ayşe yıldızlara baktı; “Bazı kararlar her şeyi değiştirir,” diye fısıldadı. Durmayı seçmek… Görmeyi seçmek… Bir çocuğun elini tutmayı seçmek…
Bu, mavi tırın fren sesinden başlayan bir yoldu. Kader, Ayşe ve Zeynep’i birbirlerinin yoluna koydu—ama devamını onlar yazdı: cesaretle, dürüstlükle, sevgiyle. Ve gerçek sevgi, her zaman bir yol buldu.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






