Kanunî’nin Belgrad Kapısında Duran Sessizliği: Bir Zaferin İlk Nefesi Hatıramdır

Belgrad’ın surları, sabahın ilk ışığında bile karanlık görünürdü.

O gün, Tuna’dan yükselen sis, taşların yüzüne bir kefen gibi çökmüştü. Top gürültüsünden önce, insanın içini titreten o sessizlik vardı; öyle bir sessizlik ki, sanki kuşlar bile kanadını çırpmaya çekiniyordu.

Ben o sessizliği hâlâ duyarım.

Sanki kulak değil de kalp işitiyordu.

Surların önünde dizilmiş askerlerin nefesi bir düzen tutmuştu. Kimi dua eder, kimi gözünü taşların üstüne diker, kimi de hiçbir şey söylemeden dudaklarını birbirine bastırırdı. Benim vazifem kılıç sallamak değildi; yazı ve kayıt işlerinde bulunur, gördüklerimi kâğıda geçirirdim. Lakin o gün kâğıdın da korkuya benzeyen bir ağırlığı vardı.

Çünkü karşımızda Belgrad vardı.

Ve arkamızda, ordugâhın en sakin yerinde bile adımlarına saygı duyulan bir isim: Kanunî Sultan Süleyman Han.

Onu ilk gördüğüm ânı anlatmak bile insanın sesini kısar. Yaşça çok genç görünürdü; fakat bakışında yaşlı bir sabır, uzun bir kader taşıyanların o ağır sükûneti vardı. Bir padişahın heybeti, gür sesle bağırmasında değil; lüzumsuz tek kelime söylemeden bir orduyu ayakta tutmasındaydı.

Ve o gün, Belgrad kapısında bekleyen şey yalnızca bir şehir değildi.

Genç bir hükümdarın, devletin emanetini omuzlarında nasıl taşıdığını bütün âlem görecekti.

Ordu yola düştüğünde, güneş daha İstanbul’un kubbelerine yeni değiyordu.

Büyük sefer hazırlığı sessiz yürür; gürültülü şeyler, kalbe güven vermez. Kervanlar gibi dizilen arabalar, mühimmat, erzak; sipahilerin atları; yeniçerilerin düzeni… Hepsinde bir “usul” vardı. Usul, Osmanlı’nın görünmeyen direğidir; kırıldığı yerde düzen bozulur.

Biz, adım adım Rumeli içlerine ilerlerken ben defterime yalnız tarih ve menzil yazmadım.

İnsanın içindeki hâlleri de yazdım.

Bir askerin akşam ateşine bakarken gözlerine dolan buğuyu… Bir başkasının annesinden kalan tespihi avucunda ezip durmasını… “Kısmetimizde ne varsa odur” deyip kendini teskin edişini…

Ve hepsinin üzerinde, padişahın görünmeyen gölgesi dolaşırdı.

Kanunî Sultan Süleyman Han, otağında bile yalnız değildi; onun yalnızlığı başka türlüydü. Yanında nice kul, nice devlet adamı bulunurdu ama bir kararın ağırlığını paylaşacak kimse yoktur. O karar, padişahın kalbine bir mühür gibi basılır.

Sefer boyunca pek çok kez padişahı uzaktan gördüm.

Bazen atının üzerinde, bazen harita önünde, bazen de yalnızca ufka bakarken… Kendisini seyredenlerin bakışında bir beklenti olurdu: “Bu genç hükümdar bizi nereye götürecek?”

O ise kendini göstermek için bakmazdı.

Sanki yalnız vazifesine bakardı.

Belgrad’a yaklaştıkça, toprak değişti.

Rüzgâr sertleşti. Akşamlar daha erken indi. Tuna’nın kokusu bile başka türlü geldi burnumuza; ağır ve soğuk. Nehir, bazen bir yol gibi, bazen bir engel gibi dururdu karşımızda. Suyun üstünden geçen sis, insana “Bu sefer kolay olmayacak” der gibiydi.

Bir menzilde, gece yarısı çadırların arasından geçerken, yeniçerilerin bir kısmının sessizce oturduğunu gördüm.

Kimse bağırmıyordu.

Kimse yiğitlik destanı anlatmıyordu.

İçlerinden biri, parmaklarını dizine vuruyor, başka biri gözünü ateşin kıvılcımına dikmişti. Bir başkası ise dudaklarını kımıldatıyor ama ses çıkmıyordu.

Ben de onlarla aynı havayı soluyordum.

Ve içimden geçen tek şey şuydu: İnsan, büyük bir işin eşiğinde çoğu zaman susar.

Belgrad’ın adı söylenince bile susar.

Belgrad’a vardığımız gün, şehir uzaktan bir taç gibi görünmedi.

Bir kilit gibi göründü.

Surlar, taşın inadıyla yükselmişti. Ve o taşların ardında bekleyen korku da, ümit de aynı derecede sertti. Bir şehrin savunması, yalnız taşla değil, o taşın ardında duranın kararlılığıyla olur.

Ordugâh kuruldu.

Otağ-ı hümâyun yerini buldu. Düzen, bir kez daha sessizce oturdu toprağa. Kimi kazma kürekle mevzi hazırladı, kimi zahireyi pay etti, kimi nöbet yerini belirledi. Toplar yerleştirildi; onların ağır gövdeleri toprağa otururken çıkan ses bile insanın içine bir işaret gibi düşer.

Ben defterime yazdım:

“Bugün Belgrad karşısında konak olundu.”

Ama yazmadığım şeyler daha çoktu.

Meselâ, rüzgârın surların üstünde dolaşırken çıkardığı uğultu.

Meselâ, askerlerin gözlerinde beliren o garip ışık: Hem korku, hem teslimiyet, hem de şeref.

Meselâ, Kanunî’nin otağının önünde durup şehre baktığı ân…

O anı görürken, içimden bir düşünce geçti; kendime bile söylemedim:

“İnsanın bakışı, bazen ferman gibidir.”

Padişahın bakışı surlara değdiğinde, sanki taş bile bunu hissetti.

Günler başladı.

Bir kuşatmanın günleri birbirine benzer; ama insanın içi her gün ayrı bir imtihandır. Sabah doğar, akşam iner. Nöbet değişir. Ekmek bölünür. Su taşınır. Yaralılar taşınır. Emirler gider gelir.

Lakin en çok da beklemek yorardı.

Beklemek, saldırmaktan daha ağırdır.

Çünkü saldırıda insan kendini unutabilir.

Bekleyişte insan kendini duyar.

Ordu içinde konuşmalar dolaşırdı. Kimi “Belgrad alınmadan dönülmez” derdi, kimi “Şehrin anahtarı Tuna’dır” diye fısıldardı. Ben bunları duyup yazmazdım; çünkü her söz kayıt değildir. Bazı sözler rüzgârda kalmalıdır.

Fakat bir şey açıktı:

Bu sefer, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın ilk büyük adımıydı.

Ve ilk adım, insanın kalbinde daima iz bırakır.

Bir gün, günün ortasında, padişahın yakınında bulunanların hareketlendiğini gördüm.

Herkes yerini aldı, sanki görünmeyen bir ip çekilmiş gibi. Ben de defterimi kapatıp kenarda durdum. O an padişah göründü.

Yürüyüşü sakin, bakışı netti.

Ne acele, ne tereddüt… İnsan bir işin içine böyle yürür: Kaderin çağırdığı yere.

Kanunî, şehre doğru baktı.

Surların üstünde hareket vardı. Gözle seçilemeyen küçük gölgeler… Bir şehrin korkusu da gölgeyle anlaşılır; insan kendini göstermek istemez.

Padişahın yanında bulunanlar fısıltıyla konuştu.

Ben duymadım.

Belki de duymamak daha hayırlıydı.

Çünkü ben, o an Kanunî’nin yüzünde gördüğüm şeyi unutmadım:

Sertlik değil.

Öfke hiç değil.

Daha ziyade, “emanet” duygusu.

Sanki bu sefer yalnız bir fetih değil; devletin nizamının devamı, halkın güveni, sınırların huzuru için bir vazifeydi.

O bakışta, kendini büyütme arzusu yoktu.

Vazifeyi büyütme arzusu vardı.

Akşam olduğunda, ordugâhta ateşler yandı.

Tencere kaynadı.

Ama kimsenin iştahı tam değildi. Ben bir köşede oturup ekmeği elime aldım; ısırmakla ısırmamak arasında kaldım. İnsan bazen ekmeği değil, düşünceyi çiğner.

Tuna’dan gelen rüzgâr yüzüme vurdu. O rüzgârda memleket kokusu aradım.

Bulamadım.

Belgrad’ın kokusu, taş ve su kokusuydu.

Ve uzaklık.

O gece defterime şunu yazdım:

“Bir şehrin kapısında beklemek, insanın kendi kapısında beklemesine benzer.”

Kuşatma uzadıkça, sabır daha kıymetli bir asker oldu.

Her sabah, sıradan gibi görünen işler yapılırdı.

Ama her işin içinde bir dua saklıydı. Bir ip çekilirken, bir kazma vurulurken, bir nöbet değişirken… İnsan sanki içinden sürekli “Ya Rabbi, yüzümüzü kara çıkarma” derdi.

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın adı ordugâhta bir rüzgâr gibi dolaşırdı.

Kimse onun hakkında yüksek sesle hüküm vermezdi.

Fakat herkes onun varlığını hissederdi.

Bir padişahın görünmesi, askerin omzunu düzeltir.

Bir padişahın sükûtu, askerin dilini tutar.

Ben, defterimi tutan ellerime baktım.

Titriyor muydu?

Bazen titriyordu.

Ama bu titreme korkudan mıydı, yoksa “şahitlik” yükünden mi, anlayamadım. Çünkü insan, tarihin içinde yaşarken tarihin farkında olmaz; sadece ağır bir gün yaşıyormuş gibi hisseder.

Bir gün, gökyüzü ansızın kapandı.

Yağmur yağdı.

Çamur, ordugâhın içine yürüdü. Ayaklar çamura battı. Elbiseler ağırlaştı. Ateşler zor yandı. Ama kimse şikâyet etmedi.

Osmanlı askeri şikâyeti diline kolay almaz.

Çünkü şikâyet, kaderle çekişmeye benzer.

Oysa biz kaderle çekişmezdik; kaderi omuzlardık.

Yağmurun altında, uzaktan surlara baktım.

Taşlar ıslanmış, daha koyu görünmüştü. Bir an “Bu taşlar da bizim gibi üşüyor mu?” diye düşünür gibi oldum. Sonra kendime kızdım.

Taş üşümez.

Ama insanın içindeki taş bile bazen üşür.

Günlerden bir gün, sabah erken saatlerde, ordu içinde bir hareketlilik oldu.

Bu hareket, sıradan bir nöbet değişimine benzemiyordu.

İnsanların gözleri daha dikkatli, adımları daha ölçülüydü. Ben de bir şeylerin yaklaştığını hissettim. Kuşatmanın bir noktaya vardığını… Beklemenin yerini kararın alacağını…

O gün, padişahın otağı tarafında, daha sık gidip gelen ulaklar gördüm.

Çadırların arası bir yol gibi değil, bir damar gibi çalışıyordu sanki.

Sonra, öğleye doğru, top sesleri yeniden duyuldu.

Ben sesin kendisinden çok, sesin ardından gelen kalp atışını hatırlarım. Her gürültüden sonra ordu bir an susar; herkes “Şimdi ne olacak?” der gibi susar.

İnsan, gürültüye değil, gürültüden sonra gelen sessizliğe dayanamaz.

Topların yerle bir ettiği taşları uzaktan seçmek mümkün değildi.

Ama havadaki toz değişir.

Rüzgârın taşıdığı koku değişir.

Ve en çok da insanın içindeki his değişir: Bekleyişten “eşik” hâline geçersin.

Bir ara, bir grup askerin yüzüne baktım.

Kimi gözlerini kapatıp dua ediyordu.

Kimi başını yukarı kaldırmıştı; sanki göğe bakıp “Şahit ol” diyordu.

Kimi de dudaklarını sıkmış, hiçbir şey yapmadan dimdik duruyordu.

İşte o dimdik duruş, bana Osmanlı’nın ne demek olduğunu anlatır:

İnsan kendini değil, vazifesini ayakta tutar.

Kanunî Sultan Süleyman Han’ı o gün yine uzaktan gördüm.

Bir an, kalabalığın içinde çok yalnız durdu.

Düşünsenize: Binlerce insanın ortasında, herkes sizin bir bakışınızdan mânâ çıkarıyor. Siz ise içinizde, yalnızca Allah’a arz edeceğiniz bir sorumluluk taşıyorsunuz.

Padişahın yüzünde bir yorgunluk gördüm.

Ama bu yorgunluk, uykusuzluk yorgunluğu değildi.

Bu, karar yorgunluğuydu.

Çünkü karar, insanın içinden bir parçayı koparır; kopan parça da bir daha eski yerine dönmez.

Akşam üstü, ordugâhta bir sükûnet yayıldı.

Sanki herkes aynı şeyi düşünüyordu.

Bir fetih, sadece kapıların açılması değildir.

Bir fetih, kalplerin de açılmasıdır.

Kapı zorla açılır belki; ama kalp, ancak adaletle, sabırla, merhametle açılır.

Ben bu sözleri büyük büyük düşünceler diye yazmıyorum.

Biz o günler bunları “hissettik”.

İnsanın eli kılıçta olsa da, kalbi her zaman kılıçta değildir.

Kalp, çoğu zaman dua ile doludur.

Derken gün geldi.

Belgrad’ın üzerinde gökyüzü daha açık görünüyordu. Rüzgâr daha net esiyor, sis daha az dolaşıyordu. Sanki tabiat bile “artık hüküm zamanı” diyordu.

O sabah, herkes daha erken uyandı.

Kimse çağırmadan.

Çünkü insan, önemli günleri içinden bir sesle hisseder.

Ben de erkenden kalktım, defterimi aldım. Bir köşede durup olan biteni yazmak için değil; belki de kendi kalbimi toparlamak için defterimi elime aldım.

Surların üstünde hareket arttı.

Ordu içinde emirler daha sık duyuldu; fakat yine bağırış çağırış yoktu. Osmanlı’da düzen, bağırarak kurulmaz.

Düzen, herkesin haddini bilmesiyle kurulur.

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın otağı tarafında bir toplanma oldu.

Uzakta durduğum hâlde, o topluluğun ağırlığını hissettim. O ağırlık, bir kararın nihayete ermesiydi.

Bir süre sonra, şehir tarafından da bir hareket görüldü.

Bir işaret mi verildi, bir haber mi geldi, ben tam seçemedim.

Ama kalbim hızlandı.

Çünkü şunu anladım: Bu iş, artık yalnız bizim bekleyişimiz değil. Şehir de bir şey söylüyor.

O an, kendi kendime fısıldadım:

“Bütün kapılar bir gün açılır… Ya anahtarla, ya kaderle.”

Gün içinde haberler yayıldı.

Ordu içinde herkes birbirine “Duydun mu?” der gibi bakıyordu; ama diliyle çok konuşmuyordu. Çünkü fazla konuşmak, sevinci bile hafifletir.

Bir de, insanın sevinci bile edep ister.

Ben, padişahın bulunduğu tarafa doğru bakarken, içimde garip bir titreme oldu.

Bu titreme, “Zafer geliyor” titremesi değildi yalnız.

Bu, “Bu zaferin hesabı da var” titremesiydi.

Osmanlı’da zafer, şükür ister.

Şükür, sessizlik ister.

Ve şükür, kendini büyük görmemeyi ister.

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın adını o gün içimden çok geçirdim.

Bir padişah için “ilk” olan şey, millet için de “ilk” olur. Çünkü padişahın adımı, devletin adımıdır.

Ve devletin adımı, insanların hayatına dokunur.

Belgrad’ın alınışı, yalnız taşın yer değiştirmesi değildi.

Bu, hududun nefes almasıydı.

Bu, yolların emniyeti, ocakların huzuru, sınırların nizamıydı.

Böyle düşününce, insanın içindeki korku bile terbiye olur.

Korku, vazifenin altında küçülür.

Sonunda, Belgrad’ın kapıları Osmanlı’ya açıldı.

Bu anı anlatırken bile sesim içimde kısılır. Çünkü bazı anlar vardır; insan sevinir ama bağırmaz. Gözleri dolar ama ağlamaz. Dizleri titrer ama yere çökmez.

Ordu içinde bir hareket oldu.

Fakat taşkınlık olmadı.

İnsanlar birbirine baktı; bakışlarda “Elhamdülillah” vardı, “Hamd olsun” vardı. Kimi secdeye kapandı, kimi gözlerini göğe kaldırdı. Ben ise defterimi açtım, elim titreyerek bir satır yazdım:

“Belgrad fetholundu.”

Bu kadar.

Fakat o iki kelimenin içine, bir ömrün ağırlığı sığar.

Kanunî Sultan Süleyman Han, o gün bir hükümdar gibi değil; bir emanetçi gibi durdu gözümde. Zaferin ortasında kendini kaybetmeyen bir sükûnetle…

Çünkü zafer, insanı büyütmez.

Zafer, insanı imtihan eder.

Padişahın yüzünde o imtihanın vakarı vardı.

Ne aşırı bir sevinç, ne aşırı bir sertlik… Bir denge. Bir ölçü. Bir devlet terbiyesi.

İşte ben o gün anladım ki, “Kanunî” denilen şey yalnız kanun koymak değildir.

Kanunî, önce kendi nefsine kanun koyandır.

Şehir içine dair çok şey anlatılır.

Lakin ben burada taşların arasındaki hayatı uzun uzun yazmayacağım. Çünkü benim hatırladığım, daha çok insanın içindeki hâllerdi.

Belgrad’ın alınışıyla birlikte, ordugâhta gece daha farklı indi.

Ateşler yakıldı.

Ekmek pay edildi.

Birbirine sarılanlar oldu, sessizce şükredenler oldu. Bazıları, hiçbir şey söylemeden oturdu. Çünkü insan bazen sevinci bile yalnız yaşar.

Ben, o gece Tuna kıyısına yakın bir yerde durup suya baktım.

Su, aynı suydu.

Ama ben aynı ben değildim.

Kuşatma günleri insana bir şey öğretir: Sabırla yapılan iş, insanın içine iz bırakır. O iz, kılıç izi gibi görünmez.

Ama daha derin olur.

Uzaktan, padişahın otağı tarafına baktım.

Orada ışıklar daha düzenli yanardı. Orada konuşmalar daha ölçülü olurdu. Orada sevinç bile edep içinde yaşanırdı.

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın o gece ne düşündüğünü bilemem.

Ama şunu bilirim: Bir hükümdar, zafer gecesi en çok şunu düşünür—“Bu yük daha yeni başlıyor.”

Çünkü ilk fetih, son fethe benzemez.

İlk fetih, insanın kalbine bir mühür vurur.

O mühür, hem şeref, hem sorumluluktur.

Ertesi gün, güneş surların üstüne daha açık vurdu.

Taşların rengi değişmiş gibiydi.

Belki de değişen taş değildi; bizim bakışımızdı.

Ben defterime bir şeyler daha yazdım: Tarih, yer, düzen… Fakat satır aralarında, yazmadığım bir cümle daha vardı:

“Bu fetih, bir şehrin değil; bir devrin kapısını açtı.”

Yine de bunu yüksek sesle söylemedim.

Tarih, yüksek sesle yazılmaz.

Tarih, bazen bir kâtibin titreyen eliyle, bazen bir askerin sessiz duasıyla, bazen bir padişahın gecenin ortasında tek başına verdiği kararla yazılır.

Belgrad’dan sonra yollar devam etti.

Hayat devam etti.

Fakat benim içimde bir şey durdu: O ilk sessizlik… Surların önündeki o ağır sabah… Tuna’nın sisinde kaybolan nefesler…

Ve en çok da Kanunî Sultan Süleyman Han’ın bakışı.

Bir şehre değil, vazifeye bakan bir bakış.

Ben şimdi bu hatırayı yazarken bile, kendimi o sabahın içinde buluyorum.

Sanki hâlâ o sis var.

Sanki hâlâ taşlar karanlık.

Sanki hâlâ bir top sesi gelmeden önce, insanın kalbini yoklayan o sessizlik…

Belgrad alındı, evet.

Ama bende kalan, zaferin gürültüsü değil.

Zaferin edebidir.

İnsanı taşkınlığa değil, şükre çağıran o ağır hâl…

Ve şunu da öğrendim: Büyük işler, büyük sözlerle değil; büyük sükûtla tamam olur.

Hatıralar da böyledir.

İnsan en çok, söyleyemediklerini hatırlar.

Benim Belgrad hatıram, işte o söyleyemediklerimin içinden doğar.

Kaderin bir kapıyı açtığı, insanların başını eğip “Hamd olsun” dediği, genç bir padişahın omuzlarına daha büyük bir emanetin indiği o gün…

Belki bir gün, Tuna yine sislenir.

Belki bir gün, bir başka kâtip başka bir deftere başka bir tarih yazar.

Ama Belgrad kapısında duyduğum o sessizlik…

Benim içimde hep aynı kalır.