Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine, ahşap kafeslerine ve çinilerine altın bir tül gibi yayarken, Divan-ı Hümayun’un kalbi olan At Meydanı’ndaki o görkemli konakta ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Saatlerce süren toplantıların, vezirlerin aceleci ayak seslerinin, kâtiplerin kalem hışırtılarının ve sayısız fermanın mühürlenme seslerinin ardından gelen bir sessizlikti bu.
74 yaşındaki Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, odasında tek başınaydı.
Yorgunluk, sadece 15 yıllık fiili imparatorluk yönetiminin değil, aynı zamanda kölelikten sadrazamlığa uzanan 60 yılı aşan bir ömrün omuzlarına yüklediği ağır bir cübbeydi.
Ama başı dimdikti.
Gözleri, yaşının getirdiği ağırlığa rağmen keskin ve berraktı. Hâlâ devleti görüyordu.
Hâlâ bütün imparatorluğun yükünü taşıyordu.
Dışarıda, konağın avlusuna bakan gölgeli bir köşede, hırpani derviş kıyafetleri içinde bir adam bekliyordu.
Rüzgâr, eski püskü cübbesini hafifçe sallıyordu.
Adam, ellerini cübbesinin kollarına sokmuş, sanki derin bir duaya dalmış gibi hareketsiz duruyordu.
Saray muhafızları onu görmüştü elbette. Avluda duran bir derviş, bu topraklarda alışılmadık bir manzara değildi.
Belki de bir dilek iletmeye gelmiş, bir arzu hâli sunacak, bir yardım talep edecekti.
Kimse sormadı. Kimse durdurmadı.
Sanki beklenen biriydi. Sanki bir misafirdi.
Sanki görünmezdi.
Sokollu, ikindi namazının son yankıları kulaklarında çınlarken kapıdan çıktı.
Adımları yavaştı ama kararlıydı.
15 yılın yorgunluğu adeta mermer döşemelerde yankılanıyordu.
Derviş, paşanın yaklaştığını görünce birkaç adım attı.
Hafifçe eğildi. Sesi kısıktı. Neredeyse bir fısıltıydı.
“Arzu hâl, efendim.”
Sokollu durdu. Durmak belki bir anlık nezaket, belki de 74 yaşının getirdiği yavaş bir tepkiydi.
Belki de sırf alışkanlık. İmparatorluğun kapısı herkese açıktı.
O an, derviş elini koynuna attı.
Güneşin son ışınları, kısa bir an için parlayan hançerin keskin yüzeyini öptü.
Bir şimşek çakmışçasına bir parlama.
Ve hançer, yaşlı Sadrazam’ın kalbine derin ve kesin bir şekilde saplandı.
Sokollu’nun gözleri büyüdü. Şok, inanamama ve ardından gelen tarifsiz bir acı.
Dizlerinin bağı çözüldü. Yere yığıldı.
Muhafızlar, sanki ağır çekimde hareket ediyorlarmış gibi geç kalmış bir hızla koştu.
Derviş yakalandı. Ancak vazife tamamlanmıştı.
Sokollu Mehmet Paşa, kendi kanının sıcaklığı içinde son nefesini verirken, son bir düşünce geçti zihninden.
Neden? Kimse durdurmadı. Neden kimse bu adamın yolunu kesmedi?
Bu, sadece bir suikast değildi; bu, Osmanlı tarihinin en büyük gizemlerinden biriydi.
Gerçekten sadece bir derviş miydi? Yoksa arkasında saray entrikası mı, hırslı bir vezir mi, yoksa eski, unutulmuş düşmanlar mı vardı?
Hikâye, Bosna’nın karlı dağlarında, Vişegrad kazasının Rudo nahiyesinde, Sokolovi köyünde başlar.
Yıl 1505. Kış, erkenden gelmişti o yıl.
Ortodoks Hristiyan bir ailenin evinde, gece vakti bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adı Bayo Sokolovi’ydi.
Kimse bilemezdi o gece, o küçücük elin yıllar sonra bir imparatorluğun kaderini tutacağını.
Sıradan bir köy, sıradan bir hayat.
Ancak Bayo, büyüdükçe farkını ortaya koydu. Zekiydi, meraklıydı ve dinlemeyi biliyordu.
Babası Dimitriye, oğlunu okuma yazma öğrenmesi için dayısının yanına, Mileşeva Manastırı’na gönderdi.
Manastırın soğuk, tütsü kokan duvarları arasında, mum ışığında büyüdü Bayo. İncil’i, duaları ezberledi. Yunanca ve Latince öğrendi.
Rahipler, gülümseyerek ona “küçük papaz” derlerdi.
15 yaşına geldiğinde, hayatı kitaplar ve dualar arasında, dingin ve sakin bir şekilde akıp gidecek gibi görünüyordu.
Sonra, o sonbahar günü geldi. Yeşilce Mehmet Bey, yaya başı olarak, yani devşirme toplamakla görevli olarak köye geldi.
Osmanlı’nın katı ama bir o kadar da adil sistemi buydu: Kan vergisi.
Hristiyan ailelerden en sağlıklı, en zeki oğlanlar seçilir, alınır, İstanbul’a götürülür, Müslüman yapılır ve devlete hizmet etmeleri için eğitilirdi.
Kimi için lanet, kimi içinse eşsiz bir fırsattı.
Mehmet Bey, manastırda uzun boylu, bakışlarında zekâ ve duruşunda asalet taşıyan genç Bayo’yu gördü.
“Bu çocuğu istiyorum,” dedi Dimitriye’ye. “Bu çocukta devlet ruhu var.”
Dimitriye’nin ve karısının yüreği çöktü. Gözyaşları, yalvarışlar fayda etmedi.
Mehmet Bey sabırla anlattı: “Oğlunuz imparatorlukta büyük bir adam olacak. Belki vezir, belki paşa. Siz burada fakirsiniz, o İstanbul’da zengin olacak.”
Gece boyu süren zorlu bir vicdan muhasebesinden sonra, Dimitriye ve karısı gözyaşları içinde razı oldu.
Bayo, 40 kadar devşirme çocuğuyla birlikte yola çıktığında, arkasına bakmadı. Bakamazdı.
Eğer baksaydı, kalbi dayanmazdı.
İçinde korku vardı, evet. Ama aynı zamanda bilinmeyene doğru bir çekim, büyük bir heyecan ve merak da vardı.
Edirne Sarayı’na vardıklarında sonbahar bitmiş, kış başlamıştı.
Sarayın hamamlarında yıkandılar, yeni giysiler giydiler.
Sonra imam geldi. Kelime-i Şehadet.
Bayo’nun sırası geldiğinde bir an tereddüt etti. Bu kelimeyi söylerse, artık Bayo olmayacaktı. Ailesinden tamamen kopacaktı.
Ama seçenek yoktu.
Kelimeyi söyledi. Adı konuldu: Mehmet.
Bayo o gün öldü. Mehmet doğdu.
Enderun eğitimi, disiplin, itaat ve mükemmelliğin katı bir bileşimiydi.
Türkçe, Arapça, Farsça dilleri. Savaş sanatları, binicilik, okçuluk. Ama en önemlisi: Nasıl yönetilir? Nasıl emir verilir? Nasıl susulur? Nasıl konuşulur?
Mehmet, her dersi sünger gibi içine çekti. Hızla öğrendi, hızla uyum sağladı.
Uzun boyu nedeniyle ona “Tavil Mehmet” (Uzun Mehmet) dediler. Ama herkes onu köyünün adıyla tanıdı: Sokollu.
Yıllar su gibi aktı. Edirne’den Topkapı Sarayı’nın Enderun’una yükseldi.
Önce sıradan görevler: Berber, sonra Çeşnigir (Padişahın yemeklerini tadan), sonra Mirahor (Atlardan sorumlu).
1541’de Kapıcıbaşı oldu. Her basamakta, sarayın iç dinamiklerini, güç dengelerini, kimin kime dost, kimin kime düşman olduğunu öğrendi.
Gözlemledi, sustu, gerektiğinde konuştu. Ne göze battı ne de unutuldu.
1546 yılı, bir dönüm noktasıydı. Barbaros Hayrettin Paşa vefat etti. Kaptan-ı Derya makamı boştu.
Kanuni Sultan Süleyman, toplantıda vezirlere baktı.
“Sokollu Mehmet Paşa olsun,” dedi.
Vezirler şaşırdı. Adam, kara kökenli bir Kapıcıbaşı’ydı. Ne deniz kumandanlığı yapmıştı ne de donanma tecrübesi vardı.
Ancak Kanuni kararlıydı: “O idare etmesini bilir. Denizcilik öğrenilir, ama yönetim yeteneği öğrenilmez.”
Sokollu, 41 yaşında Osmanlı donanmasının başına geçti.
Dört yıl boyunca İstanbul tersanesini yeniledi, donanmayı güçlendirdi.
Denizleri hiç bilmeyen adam, kısa sürede dalgaların dilini öğrendi.
Sonraki yıllar, başarıdan başarıya koştu:
1550: Rumeli Beylerbeyi (Balkanların valisi gibiydi, memleketi Bosna’nın komşusu).
1551: Erdel Seferi Serdarı (80.000 kişilik orduyla Erdel’i aldı).
1553: Nahçıvan Seferi (İran sınırında büyük başarı).
Kanuni, o kadar memnun kaldı ki, dönüşte onu Üçüncü Vezirliğe yükseltti. Artık Kubbealtı Vezirlerinden biriydi.
Bosna’dan gelen devşirme çocuk, imparatorluğun en tepesindeki adamlar arasına girmişti.
Asıl sınav, 1559 yılında geldi: Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid arasındaki taht kavgası.
Konya Ovası’nda kardeşler karşı karşıya geldi.
Sokollu, tereddütsüz Şehzade Selim’in yanında yer aldı.
Bayezid yenildi, İran’a kaçtı. Sokollu kazanan taraftaydı ve Selim, bu sadakati asla unutmayacaktı.
1562: Muhteşem bir düğün. Sokollu Mehmet Paşa, Şehzade Selim’in kızı İsmihan Sultan ile evlendi.
Sokollu 57, İsmihan 16 yaşındaydı. Kâğıt üzerinde garip görünen bu evlilik, gerçek hayatta bir saygı ve sadakat bağıyla örüldü.
18 yıl boyunca birlikte yaşayacak, Kadırga’daki saraylarında mutlu bir hayat kuracaklardı.
1565: Semiz Ali Paşa vefat etti. Kanuni, vezirlerini topladı.
Gözleri Sokollu’ya döndü.
“Sen olacaksın,” dedi.
Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa.
60 yaşındaki Bosnalı devşirme çocuk, Osmanlı İmparatorluğu’nun en yüksek makamına ulaşmıştı.
43 yıl sürmüştü bu yolculuk: Karyağan köyünden İstanbul’un altın kubbelerine.
Ancak gerçek imtihan şimdi başlıyordu. Kanuni çok yaşlanmıştı.
Elleri titriyor, yürümekte zorlanıyordu. Ama gururu ve cesareti tamdı.
1566 yılının baharı, Avusturya’nın barış antlaşmasını çiğnediği haberleriyle huzursuzluk getirdi.
Kanuni, 71 yaşında, doktorlarının dinlenmesi yönündeki tüm uyarılarına rağmen son bir sefere karar verdi.
“Avusturya’nın burnunu sürtmeden ölmem!”
Sokollu’nun yüreği sızladı. Bu halde yola çıkabilir miydi? Ama padişahın gururunu kıramazdı.
29 Nisan’da, muhteşem bir törenle İstanbul’dan ayrıldılar.
Halk, dualarla yollara dizildi. Kanuni, beyaz sakallı ve beyaz elbiseler içinde at üstündeydi.
Ancak gerçeği sadece yakınındakiler biliyordu: Padişah, şehir merkezlerinde halkın önünde ata biniyor, yol boyunca ise arabada, yorgun ve hasta bir şekilde ilerliyordu.
Yolculuk, Mayıs’tan Ağustos’a, tam üç ay sürdü. Kanuni her geçen gün kötüleşiyordu.
Sokollu, sürekli yanında, destekçisi ve yüreklendiricisiydi. Ancak içindeki korku büyüyordu:
Ya padişah yolda ölürse? Ya haber yayılırsa? Ya ordu dağılırsa?
5 Ağustos 1566’da nihayet Sigetvar Kalesi’nin önüne geldiler. Kale, inatçı komutan Mikloş Zrini’nin elinde, göründüğünden daha zorluydu.
Kuşatma başladığında, Kanuni artık çadırından çıkamaz hale gelmişti. Hastalığı ağırlaşmıştı.
Günlerdir yatıyordu ama kale direniyordu.
Bir hafta, iki hafta, üç hafta… Askerler ölüyordu ama kale dimdik ayaktaydı.
Sokollu, neredeyse hiç uyumuyordu. Geceleri siperlere iniyor, askerlerle yatıyor, onları cesaretlendiriyordu.
Bir gece, düşman ok yağmuru altındayken, Sır Kâtibi Feridun Ahmed Bey onu son anda çekti: “Paşam, öleceksiniz!”
Sokollu, yorgun bir gülümsemeyle yanıtladı: “Öleceğimiz gün bellidir. Bugün değil.”
Kanuni, çadırında son günlerini yaşıyordu. Gözleri bulanıklaşmıştı.
Sürekli soruyordu: “Sigetvar düştü mü? Bu lanet olası kale hala duruyor mu?”
Sokollu, her seferinde aynı yanıtı veriyordu: “Çok yakında hünkârım. Allah’ın izniyle çok yakında.”
6 Eylül akşamı, Kanuni Sultan Süleyman son saatlerini yaşıyordu.
Yanında Feridun Ahmed Bey, birkaç sadık hizmetkâr ve sessizce dua eden bir imam vardı.
6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan gece, gecenin en karanlık saatinde, Muhteşem Süleyman son nefesini verdi.
Oda aniden sessizleşti. Zaman durmuş gibiydi.
Feridun Ahmed Bey, titreyerek kalktı ve dışarı çıktı. Sokollu’yu çağırdı.
Sadrazam çadıra girdiğinde, 71 yaşındaki padişah yatağında hareketsiz yatıyordu. Ölmüştü.
Kale hala dışarıdaydı. Sefer yarımdı ve ordu bilmiyordu. Düşman bilmiyordu.
Sokollu, uzun süre baktı padişahına. Çenesi gerildi. Yumruklarını sıktı.
Sonra döndü. Oradaki herkese baktı birer birer.
“Bu bir sırdır,” dedi. Sesi buz gibiydi. “Padişah öldü, ama kimse bilmeyecek. Kale düşene kadar. Hayır, Şehzade Selim gelene kadar kimse bilmeyecek. Anladınız mı?”
Feridun, sesi titreyerek sordu: “Ama efendim, ordu öğrenirse…”
“Öğrenmeyecek!” diye kesti Sokollu. “Çünkü öğrenirse bu ordu dağılır. Sefer biter. Düşman cesaretlenir. Bir yıllık çaba, binlerce şehit, hepsi boşa gider. Hayır. Padişahımız, ordusu için son bir fedakârlık yapacak. Ölümünden sonra bile yaşayacak.”
O gece, tarihin en riskli ve cesur kararlarından biri alındı.
Padişahın cesedinin iç organları çıkarıldı. Tahnit edildi. Gül suyu, misk ve amber sürüldü.
Bozulmasın, giz belli olmasın diye her önlem alındı.
Gece yarısı, sadece beş kişinin katıldığı gizli bir cenaze namazı kılındı.
Sonra Kanuni’nin cesedi, tahtının altına, geçici bir mezara gizlendi. İç organları ise çadırın hemen dışına toprağa gömüldü.
7 Eylül sabahı, güneş doğduğunda, kimse bir şeyin değiştiğini fark etmedi. Kale hala duruyordu.
Öğleden sonra, Zrini son bir umutla 600 adamıyla dışarı çıktı. Bir intihar hareketi.
Osmanlı askerleri onu püskürttü. Zrini göğsüne iki kurşun, başına bir ok aldı.
Düştü ve öldü. İç kale de düştü. Sigetvar fethedilmişti.
Sokollu hemen harekete geçti. Feridun’a bir mektup yazdırdı.
Gizli bir kurye ile Kütahya’da bulunan Şehzade Selim’e gönderildi: “Babanız vefat etti. Hemen gelin, ama gizli ve sessizce. Kimse bilmesin henüz.”
Şehzade Selim, Belgrad’a kadar uzun bir yolculuğa çıktı.
Bu haftalar boyunca Sokollu Mehmet Paşa, tarihin en büyük tiyatro oyununu sahneledi.
Her sabah çadırda padişah adına işler yürütüldü. Emirler verildi. Mektuplar yazıldı. Kanuni’nin tuğrası çekildi.
Sadrazam, sanki padişahla konuşuyormuş gibi çadıra girip çıktı.
Askerlere duyuruldu: “Padişahımız çok hasta. Ziyaretçi kabul etmiyor. Dua edin.”
Yemekler, üç öğün çadıra götürüldü ve boş tabaklar geri geldi.
Kimse sormadı. Kimse şüphelenmeye cesaret edemedi. Sormak, şüphe uyandırmak demekti ve şüphe ihanet demekti.
Rivayetlere göre, sırrı öğrenenler sessizce ortadan kaldırıldı.
Sokollu, bu sırrın korunması için her şeyi yapabilecek durumdaydı.
Ordu, yavaş yavaş Belgrad’a doğru ilerledi. Sokollu’nun omuzlarındaki yük ağırlaştı.
Her sabah uyandığında, “Bugün mü patlar bu bomba?” diye düşündü. Ama sakin kaldı. Yüzünde hiçbir endişe belirtisi göstermedi.
42 gün.
Tam 42 gün boyunca, bir imparatorluk, ölü bir padişahla yönetildi. Ve kimse fark etmedi.
Sonunda, Şehzade Selim’in Rumeli’ye geçtiği haberi geldi. Sokollu derin bir nefes aldı. Zamanıydı.
Orduyu Belgrad’a soktu. Şehre girerlerken bir emir verdi: Hafızlar Kur’an okusun.
Kur’an sesleri yükseldi. Vezirler, paşalar başlarına siyah sarıklar giydiler.
Askerler birbirlerine baktı. Bir şeyler döndüğünü anladılar.
Sonra haber yayıldı. Önce fısıltıyla, sonra yüksek sesle:
“Kanuni Sultan Süleyman vefat etmiştir.”
Ordu dondu. Binlerce adamın aynı anda yaşadığı şok, bir feryada dönüştü.
Gökyüzü inledi: “Hay Sultan Süleyman Han! Hay Muhteşem Padişah!”
Ağladılar, dövündüler. Askerler, çocuklar gibi hıçkırıyordu.
Sokollu, atının üstünde duruyordu. Gözleri kurudu ama yüreği ağırdı.
42 gündür taşıdığı yük, şimdi bütün ordunun omuzlarına düşmüştü.
Biliyordu ki, 42 gün önce açıklasaydı, burada ordu olmazdı. Sigetvar düşmemişti. İmparatorluk kaos içindeydi.
Ama şimdi ordu buradaydı. Zafer kazanılmıştı. Yeni padişah yoldaydı.
Sokollu, atına mahmuz vurdu. Askerlerin arasına girdi. Öyle bir sesle bağırdı ki, herkes duydu:
“Ağlayın! Ağlamak hakkınız! Muhteşem sultanımızı kaybettik! Ama başınızı kaldırın! Çünkü yeni padişahınız geliyor! Sultan Selim Han geliyor! O, babasının mirasını taşıyacak! Ayağa kalkın! Siz, Osmanlı’nın askerlerisiniz!”
Askerler, yaşlı Sadrazam’a baktı. Sert, ama baba gibiydi. 15 yıldır yanlarındaydı. Ona güvendiler.
Yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladılar.
Birkaç gün sonra II. Selim, orduya katıldı. Cülus töreni yapıldı. Biat alındı.
Kanuni’nin cesedi, İstanbul’a doğru yola çıkarıldı. Süleymaniye Camii’nin avlusundaki ihtişamlı türbesine konulacaktı.
Sokollu Mehmet Paşa, işini yapmıştı. İmkânsız olanı başarmıştı.
Bir padişahın ölümünü 42 gün gizlemiş, orduyu bir arada tutmuş, seferi tamamlamış ve yeni padişahı tahta çıkarmıştı.
Tarih bunu asla unutmayacaktı.
Şimdi, gerçek dönemi başlıyordu. II. Selim, babası gibi değildi. Savaşlardan hoşlanmıyordu. Daha zayıf bir karakteri vardı.
Gerçek güç artık Sadrazam’ın elindeydi.
Bu, 15 yıllık fiili hükümdarlığın başlangıcıydı. Sokollu, imparatorluğun gölge imparatoru olacaktı.
Ama o 15 yılın sonu, acı ve gizem doluydu.
Sigetvar’da Kanuni’yi kurtaran adam, 13 yıl sonra kendi konağında, bir derviş kılıklı adamın hançerine kurban gidecekti.
1570 yılı. Selim tahttaydı, ama gerçek hükümdar başkasıydı.
Topkapı Sarayı’nın Divanhanesi’nde kararlar alınırken, padişah bazen haremde vakit geçiriyordu.
İmparatorluğun gerçek gücü, 65 yaşındaki Sadrazam’ın elindeydi.
Sokollu, her sabah erkenden kalkıyor, konağındaki çalışma odasına geçiyordu.
İmparatorluğun dört bir yanından gelen haberler, raporlar, şikâyetler… Hepsini not alıyor, kararlar veriyordu.
Eşi İsmihan Sultan, bazen endişeleniyordu: “Kendinizi yoruyorsunuz. Biraz dinlenin.”
Sokollu gülümserdi: “İmparatorluk dinlenmez. Ben dinlenirsem kim çalışacak?”
O yılın baharı, Kıbrıs meselesiyle başladı. Akdeniz’in ortasında, Venedik’in elindeki zengin ve stratejik ada.
Bazı vezirler, özellikle Lala Mustafa Paşa, adanın alınmasını istiyordu.
Lala Mustafa Paşa, yüksek sesle divanda ısrar ediyordu: “Kıbrıs bizim olmalı! Venedik zayıf, fırsat bu fırsat!”
Sokollu ise karşıydı. Sakin ama ağır ağır konuştu: “Venedik’le savaşırsak, Papa devreye girer. İspanya devreye girer. Bir Haçlı İttifakı kurulur. O zaman kaybedecek çok şeyimiz olur.”
Lala Mustafa, kasıtlı bir gülümsemeyle sataştı: “Korkuyorsunuz. Yaşlandınız. Riske girmeyi unuttunuz.”
Sokollu’nun çenesi gerildi. Soğuk bir sesle yanıtladı: “Ben yaşlandım belki, ama aklım hâlâ yerinde. Sizin gibi hırslı gençlerin aksine, sonuçları görme yeteneğim var.”
Ancak II. Selim, Lala Mustafa’yı dinledi. Belki bir zafer istiyordu, belki de Sokollu’nun gölgesinden sıkılmıştı.
Karar verildi: Kıbrıs Seferi başlayacaktı.
Sokollu, o gün konağına dönerken ağırdı. Biliyordu: Bir felaket yaklaşıyordu.
1570 yazı. Lala Mustafa Paşa komutasında 60.000 asker Kıbrıs’a çıktı.
Kuşatma acımasızdı. Lefkoşa düştü. Ardından Magosa kuşatıldı.
Ağustos 1571’de, Venedikli komutan Bragadin teslim oldu. Lala Mustafa, sözünü tutmadı. Bragadin’in derisi yüzüldü. Korkunç bir intikamdı.
Avrupa, bu vahşeti duyunca dehşete düştü. Sokollu’nun korktuğu şey gerçekleşti.
Venedik, Roma’ya koştu. Papa V. Pius, tüm Hristiyan dünyasına çağrı yaptı: “Osmanlı durdurulmalı!”
İspanya Kralı Felipe, Cenova, Malta Şövalyeleri katıldı.
15 Mayıs 1571’de, Roma’da Kutsal İttifak Antlaşması imzalandı. Osmanlı’ya karşı dev bir Haçlı Donanması kurulacaktı.
Sokollu bu haberi aldığında, uzun süre sessiz kaldı. Feridun Ahmed Bey’e döndü.
“Hazırlanacağız,” dedi yorgun bir sesle. “Savaş geliyor.”
7 Ekim 1571 sabahı.
İnebahtı Körfezi’nde, iki dev donanma karşı karşıya geldi.
Haçlılar taze, dinç ve kararlıydı. Komutanları, 24 yaşındaki genç ve hırslı Don Juan d’Austria idi.
Osmanlı donanması ise yaz boyunca Adriyatik’te yıpranmıştı. Komutanları, deniz savaşlarında tecrübesiz olan Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa ve Vezir Pertev Paşa’ydı.
Savaş öğleden sonra başladı. Haçlı donanmasının ağır topçusu, Osmanlı gemilerini hunharca vurdu.
Sonra gemiler çarpıştı. Kılıçlar çalındı. Kan, denizin sularını kırmızıya boyadı.
Müezzinzade Ali Paşa, merkez gemisinde kahramanca savaştı ama sonunda vuruldu, başı kesildi ve bir mızrağa geçirildi.
Komutanını kaybeden merkez filo çöktü.
Sadece sağ cenahta, deneyimli denizci Uluç Ali Paşa, 32 gemiyle ustaca manevralar yaparak savaş alanından çıkmayı başardı.
Geri kalan Osmanlı donanması ise mahvoldu.
190 gemi battı veya Haçlı eline geçti. 20.000 asker öldü. Osmanlı’nın Akdeniz’deki gücü, bir günde yok oldu.
7 Ekim, Hristiyan dünyasında bayram ilan edildi. “Osmanlı’nın yenilmezlik efsanesi bitti!” diye haykırdılar.
Haber, Uluç Ali’nin kuryesiyle İstanbul’a ulaştı.
Mektup, Sokollu’nun eline geçtiğinde, yaşlı Sadrazam bir süre okumadı.
Sadece tuttu ve baktı.
Sonra okudu. Yüzü bembeyaz oldu ama gözlerindeki kararlılık kaybolmadı.
Bu, bir imparatorluk için bir felaketti.
Divan toplandı. Vezirler, paşalar şok içindeydi. Lala Mustafa Paşa bile şaşkındı.
“Felaket!” diye bağırdı bir vezir. “Donanmamız yok oldu!”
Sokollu, ayağa kalktı. Yüksek, otoriter bir sesle konuştu:
“Ey vezirler! Ey paşalar! Size ne söylüyorum: Biz Kıbrıs’ı almakla, sizin bir kolunuzu kesmiş olduk. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sakalımızı tıraş ettiniz! Kesilen kol geri gelmez! Ama tıraş edilen sakal, eskisinden daha gür biter!”
Bu sözler, tarihe geçti. Sokollu’nun dehası, tam da bu kriz anında ortaya çıktı.
Moral çökmüşken, o, soğukkanlılığını korudu.
Hemen emirler verdi: “İstanbul tersanelerinde hemen hazırlıklar başlasın! Marangozlar, demirciler, kürekçiler, herkes iş başına! En hızlı gemiler, en iyi ustalar! Bir yıl içinde eskisinden daha büyük bir donanma istiyoruz!”
Ve dediğini yaptı.
Bir yıl içinde, 1572 baharında, İstanbul’dan eskisinden daha güçlü, 250 gemilik yeni bir donanma denize açıldı.
Haçlı İttifakı şaşkındı. Onlar zaferlerinin tadını çıkarırken, Osmanlı bir yıl içinde ayağa kalkmıştı.
Sokollu’nun dehası, imparatorluğu kurtarmıştı.
Bundan sonraki yıllar, imparatorluğun gölge hükümdarı olarak geçti.
Sokollu, Venedik ile barış imzaladı (1573). Avusturya ile barışı uzattı (1574). Rusya’ya karşı başarılı bir Astrahan Seferi düzenledi (1569).
Ancak tahtta, II. Selim yerine, III. Murat geçmişti (1574).
Yeni padişah, annesi Nurbanu Sultan’ın ve saraydaki diğer etkili kişilerin etkisi altındaydı.
Sokollu’nun gücü sarsılmaya başlamıştı.
III. Murat, sadrazamının gölgesinde kalmaktan rahatsızdı. Lala Mustafa Paşa, Koca Sinan Paşa gibi rakipler, Sadrazam’ın kuyusunu kazmaya devam ediyordu.
Sokollu, gücünü korudu. Ama artık bir yalnızdı.
O eski kararlı bakışları, giderek yorgun bir hüzünle doluyordu.
Yine de, devleti onurlu bir şekilde yönetmeye devam etti.
Ve o son ikindi vakti geldi.
11 Ekim 1579. At Meydanı’ndaki konak.
Sokollu, o gün vezirlerin, kâtiplerin, muhafızların sessizliğinde, bir derviş kılığındaki adamın hançeriyle yere yığıldı.
Acı, şok, hüzün.
Son bir düşünce: Neden kimse durdurmadı?
O derviş, aslında Saray tarafından gönderilen, kurban edildiği söylenen bir deli miydi?
Yoksa Lala Mustafa Paşa’nın, Koca Sinan Paşa’nın veya diğer rakiplerin intikamı mıydı?
Belki de III. Murat’ın annesi Nurbanu Sultan’ın, oğlunun üzerindeki gölgeyi kaldırma girişimiydi?
Cevabı, Sokollu’nun kanının aktığı mermerlerde kaldı.
Sokollu Mehmet Paşa’nın ölümüyle, Kanuni’nin yetiştirdiği son büyük devlet adamı da gitmiş oldu.
İmparatorluk, bir daha asla o kadar güçlü bir sadrazam göremeyecekti. Güç, parçalanacak, saray entrikaları başlayacak ve çöküş, yavaş yavaş hızlanacaktı.
Sokollu’nun Bosna’dan başlayıp imparatorluğun zirvesine uzanan hayatı, zafer, görev ve nihayetinde bir ihanet gölgesiyle bitmişti.
Ama adını tarihe, bir devin gölgesinde bile dev olarak kalabilen son hükümdar olarak yazdırmıştı.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





