Eski evin serin ve gölgeli bir köşesinde, on altı yaşındaki Hatice gözyaşlarını kimselere göstermemeye çalışarak oturuyordu. Üç yıl önce anne ve babasını bir trafik kazasında kaybettiğinden beri, evin ve tarlanın mirasçıları olan iki ağabeyinin—İbrahim ve Sami’nin—himayesine kalmış, ama bu himaye kısa sürede bir esaretin adı olmuştu. Hatice gece gündüz evin tüm işlerini üstleniyor; yemek pişiriyor, temizlik yapıyor, çamaşır yıkıyordu. Ağabeyleri ise nargile dumanı ve iskambil kağıtlarının tembel sesleri arasında günleri savuruyor, sorumluluklarını bir gölge gibi üzerinden silkelerken, kız kardeşlerinin okulunu da kendi çıkarlarına kurban etmişlerdi. Onu okulu bırakmaya zorlamışlar; “hizmetçi” saydıkları ellerine daha çok iş geçsin diye, eğitimini yarıda kesmişlerdi.

Gecelerden birinde, evin loş koridorunda uğursuz bir fısıltı dolaştı. Hatice kapının yanına sessizce sokuldu; içeriden yankılanan sözler yüreğini buz kesti: “Ondan kurtulmalıyız. Mirastaki payı satış fiyatının yarısını götürecek.” Tüyleri diken diken oldu. Artık yalnızca yük değil, çıkarlarının önünde engeldi. Ertesi sabah soğuk bakışlı büyük abi İbrahim, uzak dağdan odun getirmeye birlikte gitmelerini istedi. Hatice hasta olduğunu öne sürüp hayır demeye yeltendi; ama Sami’nin öfkesi, duvarları yalayan bir alev gibi yükseldi: “Nankör! Emirlerimize karşı mı geliyorsun? Seni yedirip içiren biziz!” Hatice, harap arabaya binerken kalbi yerinden fırlayacak gibi vuruyordu. İçinden bir ses, yaklaşan bir felaketin adımlarını sayıyordu.

Issız, güneş ışığını tıkayan koyu ağaçların çevrelediği bir dağ eteğine geldiklerinde, İbrahim onu yılların kokusunu taşıyan karanlık bir mağaraya yönlendirdi. Ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan Sami onu acımasızca içeri itti. Hatice çığlık attı; sesinin kayalara çarpıp yok oluşunu dinlerken, İbrahim mağaranın ağzını dev bir kayayla kapattı. “Bu senin kaderin, Hatice. Sonsuza dek hoşça kal,” dedi donuk bir sesle. Zifiri karanlıkta, elleri kanayana dek kayayı itmeye çalıştı; boşuna. Saatlerce bağırdı, sesi kısıldı. Açlık karnını oyuyor, susuzluk boğazını yakıyordu. Annesinin ölmeden önceki sözleri zihninde bir kandil gibi yandı: “Hatice’m, Allah seni asla yalnız bırakmaz. Ona güven.”

Başına çöken halsizliğin ortasında, bu ıssız karanlıkta sonunun geldiğini düşündü. Ama sonra—mağara girişinden ağır adımların toprağı titreten sesi, çatlaklardan sızan ince bir ışık… Elli yaşlarında, zarif giyimli, bastonlu bir adam—Hasan—nadir şifalı otlar aramak için dağda dolaşırken mağaradan gelen zayıf bir inilti duymuştu. Dikkatle yaklaştı: “Orada kimse var mı?” Hatice, kalan son gücüyle fısıltıyı çığlığa çevirdi: “Lütfen… kurtarın!” Hasan bütün gücünü toplayıp kayayı kenara itti; karşısında solgun yüzlü, bitkin bir kız belirdi. Hiç soru sormadan onu arabaya taşıdı ve şehre, özel hastaneye doğru hızlandı.

Acilde doktor, “Açlık ve susuzluktan ölmek üzereymiş. Birkaç saat daha kalsaydı…” dedi. Hasan, yatağın yanındaki sandalyede nöbet tutar gibi oturdu; içinde bu kızın hayatına ilahi bir takdirle dokunduğu hissi, ağır bir sorumlulukla birlikte yükseliyordu. Hatice gözlerini açtığında, anne ve babasının ölümünden beri yüzüne böyle şefkatle bakan bir yabancıyı görmemişti. “Siz kimsiniz… neden kurtardınız?” diye sordu titrek bir sesle. Hasan yumuşakça gülümsedi: “Ben Hasan. Bir insanı kurtarmak için sebebe ihtiyaç olmaz. Şimdi söyle, bunu sana kim yaptı?”

Hatice’nin yüreğinde korku hâlâ bir sızıydı; “Ailemden bazıları… yaşamamı istemedi,” diyebildi. Hasan, kızın tereddüdünü fark edip üzerine gitmedi; güven yeniden yeşersin diye zamana bıraktı. İyileşmeye başlar başlamaz, onu şehrin varlıklı semtlerinden birindeki görkemli köşküne götürdü. Hasan’ın eşi Nadiye—çocuk sahibi olamamış, iyi kalpli, kırklarında bir kadın—Hatice’yi büyük bir sıcaklıkla karşıladı. Gözlerindeki derin hüzün, Hatice’nin gelişini hayattaki boşluğu dolduracak bir fırsat gibi görüyordu. Hizmetçilere “En güzel odayı hazırlayın,” dedi. Hatice günler geçtikçe güvende hissetmeye başladı; ama ağabeylerinin gölgesi, gecenin en küçük kıpırtısında bile zihnini yoklayan bir kabus gibi peşini bırakmıyordu.

Bir gece, Hatice salonda Hasan ile Nadiye’nin konuşmasını duydu; sessizce kapıya yaklaştı. Nadiye’nin endişesi derin bir çizgi gibi sesine vurmuştu: “Hasan, bu kızı kurtarman başımızı derde sokabilir. Ya ailesi gelip onu ararsa, bizi kaçırmakla suçlarsa?” Hasan’ın cevabı, karanlıkta yanan sabit bir meşale gibiydi: “Ne olursa olsun, onu öldürmeye çalışanların yanına dönmesine izin vermeyeceğim.”

Ertesi sabah Nadiye, Hatice’yle oturup elini tuttu: “Canım kızım, bize tüm gerçeği anlat. Sana yardım etmek istiyoruz.” Hatice, tutamadığı hıçkırıklar arasında, en küçük ayrıntıyı bile saklamadan anlattı: anne-babasının ölümünü; İbrahim ve Sami’nin evdeki zulmünü; arazinin satışı için duyduğu fısıltıları; dağa götürülüp mağaraya atıldığı o akşamı… Hasan ile Nadiye’nin sessizliği, sükûnetten değil, içlerinde kabaran adalet öfkesinden doğuyordu.

Hasan, “Miras hakkını kanıtlayacak bir şey var mı?” diye sordu. Hatice, babasının ölmeden önce verdiği zarfı hatırladı: “Evet; ama evdeki eski odamda.” Hasan kaşlarını çattı: “O zarfı almalıyız. Nasıl?” Hatice düşündü: “Her cuma saatlerce yakındaki kafeye giderler. Gizlice girip alabilirim.” Nadiye hemen karşı çıktı: “Hayır, çok tehlikeli. Erken dönerlerse?” Hatice’nin sesi, sarsak ama kararlıydı: “Bu benim hakkım. Kendim geri almalıyım.” Hasan, tereddütle de olsa kabul etti; fakat olası bir tehlikede anında müdahale etmek için şoförüyle birlikte eşlik edecekti.

Cuma günü, eski mahallenin kıyısında bekleyip İbrahim ve Sami’nin evden çıktığından emin oldular. Hatice, titreyen nefesini bastırarak içeri süzüldü. Eski odası toz içindeydi; sanki aylarca kimse girmemişti. Yatağın altını yokladı—mühürlü zarf yerindeydi. Tam çıkarken ön kapı birden açıldı. İbrahim erken dönmüştü. Hatice dondu; ağır adımları yaklaşırken onun öfkeli telefon konuşmasını duydu: “Tarlayı en kısa zamanda satmak istiyorum. Düşük fiyata razıyım.” Kaçış imkânsızdı. Derken arka bahçeye bakan küçük pencere aklına geldi. Sessizce kanadı açtı, zarfı göğsüne bastırıp kendini dışarı bıraktı. Duvardan tırmanırken arkasından “Kim var orada!” diye kükreyen İbrahim’in sesi geldi. Elini duvarda yaraladı ama koşmayı bırakmadı. İki sokak ötede Hasan’ın arabasına atladı. “Sür!” Hasan gazladı; mahalle aynalarda hızla küçüldü.

Köşkte, kütüphanede zarf açıldığında, içeriden babasının el yazısıyla yazılmış, resmi tasdikli vasiyetname çıktı: Hatice’nin mirasta kesin payı olduğu, mirasın tamamen bölüneceği, ev ve tarlanın üç kardeş arasında uygun biçimde paylaştırılacağı yazıyordu. Ve bir mektup: “Sevgili Hatice’m, bu mektubu okuyorsan artık yanında değilim. Ağabeylerin sana haksızlık edebilir. Bu yüzden bu belgeleri sana bıraktım. Allah’a güven, umudunu kaybetme. Zalimin zulmü sürse de hesabı sorulur.”

Hatice, babasının satırlarında onun sıcak elini yeniden omzunda hissetti; hıçkırıkları dinmedi. Hasan, güvenilir bir dostu—dürüstlüğüyle tanınan zeki avukat Hamit’i—köşke çağırdı. Hamit belgeleri uzun uzun inceledi: “Bunlar çok güçlü. Ama dava kolay olmayacak. İbrahim kurnazdır; sahte belge üretmeye kalkabilir.” Hatice’nin yüreği sıkıştı: “Ne yapacağız?” Hamit gülümsedi: “Ondanm daha zeki olacağız. Önce vasiyetnameyi derhal mahkemeye kaydedeceğiz. Sonra komşu şahitliklerini toplayacağız.”

O günlerde mahallede “Hatice kayıp” haberini yayan ağabeyler, suçu üzerlerinden atmak istercesine polise gidip onu “zihinsel engelli, evden kaçan” diye ihbar ettiler. Fakat görevli polis Kamil, keskin bakışlı bir adamdı. “Madem bu kadar endişelisiniz, neden iki hafta sonra bildirdiniz?” diye sordu. İbrahim sendeledi: “Döneceğini düşündük…” Kamil inanmamıştı; güncel fotoğraf ve ayrıntılar istedi.

Bu sırada avukat Hamit delil peşine düşmüş, komşularla konuşmuştu. Yirmi yıllık komşu Sait teyze, gözyaşları içinde Hatice’ye nasıl hizmetçi gibi davranıldığını, çığlıklarını, ağlamalarını anlattı. “Araya girmek istedim, ama İbrahim’den korktum. Çok şiddetli, acımasızdır.” Hamit bu ifadeleri resmîleştirdi.

Bir ay geçti. Hatice köşkte güvende görünse de içindeki korku hiçbir gece tam sönmüyordu. Nadiye ona yemek pişirmeyi, derin okumayı öğretiyor; Hatice’nin okuldan kopmuş olsa da zeki ve öğrenmeye aç ruhunu besliyordu. Nadiye, evde özel ders vermesi ve liseye hazırlaması için, otuzlarında kültürlü ve nazik bir öğretmen—Selma’yı—tuttu. Selma kısa sürede Hatice’ye yakın oldu. Bir derste, Hatice bir şiir okurken ağlamaya başladı. Selma yanı başına oturup sordu: “Seni üzen nedir?” Hatice, kelimeleri güçlükle seçerek, “Annem… Çok özlüyorum. O olsaydı bunların hiçbiri olmazdı,” dedi. Selma sarıldı: “Annen senin direncinle gurur duyuyor. Sakın pes etme.”

Hamit davayı titizlikle hazırladı; ilk duruşma günü belli oldu. Ama duruşmadan bir hafta önce, şok edici bir haber: Hamit’in ofisinden dava dosyası çalınmıştı. Hırsızlar, başka hiçbir şeye dokunmadan yalnızca dosyayı almıştı. Herkes bunun İbrahim’in işi olduğunu anladı. Hatice’nin yüzü bembeyaz kesildi. Hamit sakin kaldı: “Endişe yok. Tüm belgelerin yedekleri güvende. Vasiyetnameyi de bir hafta önce mahkemeye kaydettirdim.” Hatice ilk kez derin bir nefes aldı. Hasan, köşke sürekli güvenlik koydu; “Bir daha kimse sana dokunamayacak,” diye yemin etti.

İlk duruşma günü, Hatice’nin kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. İbrahim ve Sami, avukatlarıyla birlikte salonun öbür yanında oturuyor; bakışları nefret ve öfke saçıyordu. Hatice, mağaranın karanlığını gözlerinde gördüğü İbrahim’e bakınca titredi. Nadiye, elini sıktı: “Güçlü ol, kızım. Hak yerini bulacak.” Duruşma başladı. Hamit, vasiyetnameyi ve belgeleri hakime sundu. İbrahim’in avukatı—kurnaz Raşit—yüksek sesle itiraz etti: “Bu kız, evden kaçmış ve yalan uydurmaktadır. Vasiyetname sahte!” Hatice dayanamayıp çıkıştı: “Yalan söylüyorsun! İbrahim ve Sami beni öldürmeye çalıştılar!” Hakim sükûnet istedi; belgelerin bilirkişi incelemesi için duruşmayı erteledi.

Mahkeme salonundan çıkarken Hatice’nin içine ağır bir hayal kırıklığı çöktü: Adalet yavaş yürüyordu. Tam o sırada, İbrahim yanaşıp “Gel bizimle eve dön, her şeyi unutalım. Biz senin kardeşleriniz,” diye seslendi. Hasan arabadan indi; gür ve sarsılmaz bir sesle, “Uzak dur ondan, zalim. Sen ‘kardeş’ adını hak etmiyorsun,” dedi. İbrahim geri çekilip fısıldadı: “Bunun için pişman olacaksın, yabancı!” O gece, Hasan’ın ticari depolarından birinde yangın çıktı; milyonlarca liralık mal yandı. Herkes, bunun bir kaza değil, planlı bir sabotaj olduğunun farkındaydı. Hasan’ın yüzündeki sükûnet sarsılmadı: “Önemli değil. Para telafi edilir. Onur ve adalet telafi edilmez.” Hatice, Hasan’ın metaneti karşısında hayranlık ve suçluluk arasında sıkıştı: “Hasan amca, özür dilerim. Size dert oldum.” Hasan gözlerindeki yaşa rağmen dimdik kaldı: “Gerçek bir insan zalimin önünde eğilmez. Bedeli ne olursa olsun.”

Aylar süren davada her duruşma, hak ile batıl arasında yeni bir cephe gibiydi. Bir sonraki celsede İbrahim beklenmedik bir hamle yaptı: Sözde “orijinal” bir vasiyetname sundu—mirasın yalnızca erkek çocuklara bırakıldığını iddia ediyordu. Salon buz kesildi. Hamit, iki vasiyetnamenin de uzman incelemesine gönderilmesini talep etti. Bir ay boyunca Hatice’nin uykularını kemiren belirsizlik, nihayet yerini gerçeğe bıraktı: Hatice’nin sunduğu vasiyetnamenin asıl olduğu, İbrahim’in getirdiğininse açıkça sahte olduğu bilirkişi raporuyla sabitlendi. Mahkeme, bu sahtekârlığın ağırlığına uygun bir hüküm verdi: İbrahim ve Sami’ye üç yıl hapis; Hatice’nin miras ve tüm haklarının eksiksiz iadesi.

Karar okunduğunda Hatice’nin içinden bir düğüm çözüldü; gözlerinden yaşlar boşandı—hüzün ve ferahlığın acı-tatlı karışımı. Adalet, gecikse de gelmişti; babasının mektubundaki “hesap” yerini bulmuştu. Ama bu hikâyenin yükü, mahkeme duvarlarında kalmayacak kadar derindi.

İki yıl sonra, Hatice bir üniversitenin hukuk bölümünde öğrenciydi. Notları parlak, bakışları artık ürkek değil kararlıydı; ezilenlerin sesi olmak için hazırlanan bir genç kadın. Hasan ve Nadiye, onu resmen evlat edinmeye karar verdi; nüfus kaydında yeni bir isim çiçek açtı: Hatice Hasan. Bu sadece soyadının değişimi değildi; şefkatle kurulmuş bir yuvanın, emekle örülmüş bir güvenin, hakla taçlanmış bir hayatın tesciliydi.

Hatice, bir gün hapishaneye gidip ağabeylerini ziyaret etti. Parmaklıkların ardında gözlerinden sızan pişmanlığı gördüğünde, içindeki acı geçmişin külü gibi havalandı. Sessiz, net ve ağırbaşlı konuştu: “Sizi Allah rızası için affettim. Ama bu yara—hiç silinmeyecek.” Ardından hafifçe başını eğdi: “Bizi takip ettiğiniz için teşekkür ederim.” Bu söz, bir dönemin kapanış mührü oldu; nefreti değil, adaleti ve hafızayı seçen bir kalbin son cümlesi.

Yıllar boyu süren bu hikâye—mağaranın zifiri karanlığından mahkeme salonlarının beyaz ışığına, bir köşkün sıcak yuvasından bir genç kadının kürsüsüne—tek bir hakikati yazdı: Zulüm ne kadar güçlü görünürse görünsün, hakikat ve sabır onu aşındırır. Bir insanı karanlıktan çıkaran bazen bir bastonla yürüyen iyi bir adamdır; bazen bir mektubun solmayan satırları; bazen de bir kız çocuğunun, içindeki korkuya rağmen ileriye attığı adımdır.

Hatice, artık yalnızca kendi kaderini değil, başkalarının da yolunu aydınlatmak için çalışıyordu. Adaletin dili, onun dudaklarında hem net hem şefkatliydi. Hasan’ın sözü kulaklarında hep taze kaldı: “Para telafi edilir. Onur ve adalet telafi edilmez.” Nadiye’nin sıcaklığı, Selma’nın sarılışı, Kamil’in şüphesi, Hamit’in zekâsı… Hepsi, bir genç kızın hayatında birer harf oldu; “insanlık” kelimesini birlikte yazdılar.

Ve bir yerde, bir mektubun son cümlesi gibi fısıldadı zaman: “Zalimin zulmü sürer; ama hesabı mutlaka sorulur.” Hatice’nin hikâyesi, zulmeden ve zulme uğrayan herkes için bir ders olsun diye, sessizce kapandı. Ardında bıraktığı iz, ne bir mağaranın duvarında ne bir mahkemenin tutanaklarında; dokunduğu kalplerde kaldı.

Başka bir hikâyede buluşmak üzere. Allah’a emanet olun.