Karlara Karışan Sessiz Yemin: Bir Çiftçinin Vatanı İçin Yüzünü Verdiği Destan
10 Aralık 1939, Kollağa Bölgesi. Sabahın ayazı, karla birlikte ciğerlere işleyen, keskin bir hançer gibiydi. Saat altıydı ve Simo Heyha, üç saattir hareket etmiyordu. Üç saat, o ince kar tabakasının altında, tek bir kas titremesi, tek bir bilinçli soluk almaksızın. Dışarıdan bakıldığında o bir insan değil, beyaz ormanın donmuş bir parçasıydı; tabiatın kendisinin sessiz, kararlı bir uzantısı.
Parmakları uyuşmuştu; acı hissizliğe dönmüştü. Soğuk, eti kemikten ayırmaya çalışıyordu ama Simo için bunun hiçbir önemi yoktu. Zira, tetiğe dokunan işaret parmağı hâlâ canlıydı, damarlarındaki kanın akışını hissediyordu. O tek parmak, bir milletin kaderini taşımak için yeterliydi. Ağzında eriyen kar, dilini ve damaklarını uyuşturuyordu ama bu bir zorunluluktu. Dudaklarından çıkan nefes, buhar olup görünmemeliydi. Simo, tamamen görünmez olmuştu; doğanın perdesi onu özenle örtüyordu.
İki yüz metre ötede, Sovyet subayı, haritasını tutmuş, konuşuyor, hararetli el kol hareketleriyle emirlerini aktarıyordu. Hata yapıyordu. Karşılaşılabilir bir düşmandı çünkü hareket eden hedefler, sessizliği bir zırh gibi kuşanmış bir avcı için daima daha kolay görülürdü. Simo’nun parmağı, M28/30 model, emektar tüfeğinin soğuk tetiği üzerinde durdu. Bir anlık duraksama. Nefes. Yarım nefes. Akciğerler duruldu. Denge tamamdı. Pat.
Subay, karın üzerine bir çuval gibi sessizce yığıldı. Etrafındaki askerler ne olduğunu hemen anlayamadılar. Belki tökezledi, belki kalbi dayanamadı diye düşündüler. Soğuğun ve savaşın akla getirdiği tuhaf tesadüflerdi bunlar. Ancak kar üzerindeki koyu, hızla yayılan kırmızıyı gördüklerinde panik başladı. Simo hareket etmedi. Kayaklarını henüz takmamıştı. Bekleyecekti. Çünkü tecrübe ona öğretmişti: Panik, daima ikinci bir fırsat, ikinci bir hedef yaratırdı.
On saniye geçti. Bir başka subay, panikle ilk düşene yardım etmek için koştu. Epeyce cesurdu. Yere eğildi, yaralı arkadaşına ulaşmaya çalışırken kendi canını ortaya koyuyordu. Pat. O da düştü. Şimdi panik, kontrol edilemez bir fırtınaya dönüşmüştü.
Simo, tam o an, kayaklarını iple bağladı. Üç saniyede ustalıkla geriye doğru süzüldü. Ağaçların arasına geçti. Karın üzerinde sessiz, beyaz bir gölge gibi kayarak uzaklaştı. Ruslar, sesin geldiğini sandıkları ormanlık bölgeye yüzlerce mermi sıktılar. Öfkeyle, korkuyla ateş ediyorlardı ama orada Simo değil, sadece rüzgârın dallar arasında dolaşan uğultusu vardı. Beyaz ölüm, gelmiş ve gitmişti.
10 Gün Önce: Çiftçi ve Vatan
Bundan sadece on gün öncesine kadar, Simo Heyha, Rau Cervide’deki küçük çiftliğinde toprakla haşır neşir olan, sessiz bir çiftçiydi. Otuz dört yaşındaydı, bir metre altmış santim boyunda, sıradan bir adam. Konuşmaktan çok dinlemeyi, insan kalabalığından çok ormanın fısıltılarını seven bir ruhtu.
Ama sonra savaş geldi. Savaş, demir bir tokmak gibi iniyordu ve insanların doğasını değiştiriyordu. Bazılarını korkağa, bazılarını kahramana, bazılarını ise ölüme çeviriyordu.
30 Kasım’da, Moskova’da, Stalin emretmişti: On beş gün içinde Helsinki düşecek. Bu emir bir kahkaha tufanıyla verilmişti. Bir milyon asker, altı bin tank, üç bin uçak, Finlandiya sınırına yığılmıştı. Karşısında ise sadece otuz bin kişilik, derme çatma bir Fin ordusu vardı. Sovyet generalleri gülmüştü. “Kolay iş,” demişlerdi.
Ancak, iş kolay olmamıştı. Zira Finliler sayıyla değil, akılla, inançla ve vatan sevgisiyle savaşıyordu. Ormanlar onların evi, kar onların silahı, sessizlik onların kadim müttefikiydi. Ve Simo. Simo, bu üç unsuru da ustaca kullanan, tabiatın kendisiyle bütünleşmiş bir ruhtu.
Simo, 1 Aralık sabahı askeri kurye kapısını çaldığında başını salladı. Evine döndü, dedesinden kalma o eski tüfeği, M28/30’u aldı. Modern değildi, optik dürbünü yoktu. Subaylar yeni model teklif etmişti ama Simo reddetmişti. Çünkü biliyordu: Optik dürbün üç ölümcül problem yaratırdı: Soğukta buğulanma, güneşte parlama ve nişan almak için başı birkaç santim fazla kaldırma zorunluluğu. O birkaç santim, yaşam ile ölüm arasındaki ince sınırdı. Simo, basit demir nişangâh kullanacaktı. Gözle bakacak, rüzgârı hissedecek, atışı ruhuyla yapacaktı.
Çantasını hazırladı, beyaz kamuflajını giydi, kapıyı kilitledi ve geriye dönüp evine baktı. Kim bilir, belki son kez görüyordu o sıcak ocağı. Ama vicdanı rahattı; bu bir görevdi. Vatan, bu soğuk, sessiz topraklar, korunmak zorundaydı.
11 Aralık Akşamı: Komutanın Acı Gülüşü
Rus kampında, Komutan Korolov masasının başında, gaz lambasının loş ışığında oturuyordu. Rapor okuyordu ama rakamlara inanamıyordu. Son üç günde kaybedilen subay sayısı: on yedi. Hepsi keskin nişancı tarafından. Hepsi tek atışla. Ve en kötüsü: Yerini tespit edemedik.
Yardımcısı Petrov titrek bir sesle araya girdi: “Komutanım, belki bir ekip… On kişi falan?” Korolov başını iki yana salladı. “Hayır. Eylemler tek elden çıkıyor. Taktik aynı, sabır aynı. Bu bir kişi. Ama kim?”
Petrov, elindeki haritaya baktı. “Kollağa bölgesinde yerel halk kayıtlarına baktık. Bir isim sıkça geçiyor: Simo Heyha. Çiftçi, avcı. Kısa bir süre askerlik yapmış.” “Çiftçi mi?” Korolov acıyla güldü. Gülerken dahi sesi yorgun, umutsuzdu. “Bir çiftçi on yedi subayı mı öldürdü?” “Görünüşe göre… Evet, Komutanım.”
Korolov, pencereden dışarı baktı. Gözleri, zifiri karanlık ormana takıldı. Sonsuz bir sessizlik vardı o ormanda. O sessizliğin bir yerinde, bir çiftçi onları izliyordu ve onlar, onu görmeyi bile beceremiyorlardı. Bu, kibrin aldığı en ağır derslerden biriydi.
13 Aralık: Hayaletin Fısıltısı
Özel Dimitri Volkov, yirmi üç yaşındaydı ve üç gündür Kollağa yakınlarındaydı. Üç gündür uyuyamıyordu. Çünkü her gece birisi ölüyordu. Sessizce. Kimse nasıl olduğunu görmüyordu.
Çadırdan çıkarken, arkadaşı Pavel ona yaklaştı. “Dimitri, duydum… Senin mangandan biri daha mı gitmiş? Doğru mu?” “Doğru,” diye cevapladı Dimitri, sesi boğuktu. “Dün gece nöbetçiydi. Sabah bulduk. Alnında tek bir delik.” “Ses duydunuz mu?” “Hiç. Hiçbir şey.”
Pavel, titreyerek geriledi. “Bu adam… Hayalet olamaz mı? Yani, gerçekten insan mı?” Dimitri cevap vermedi. Bilmiyordu. Belki gerçekten Fin ormanlarının ruhuydu bu. Belki ölülerin intikamıydı. Ama bildiği bir şey vardı: Bu adam durdurulmalıydı. Yoksa ordu, moral olarak çökecekti. Korku, kurşundan daha hızlı yayılıyordu.
15 Aralık: Vicdanın Muhasebesi
Simo, küçük defterine notlarını yazıyordu. Soğukta kalemi tutmak zordu ama yazdı: “15 gün. Toplam 43. Ruslar hâlâ öğrenemiyor. Hâlâ aynı hatalar. Subaylar açıkta duruyor. Askerler panik yapıyor. Kolay hedefler.”
Defteri kapattı. M28/30’u temizledi. Bu eski tüfeğe duyduğu güven, modern silahlara duyulandan daha derindi. O, bir atışı zihninde canlandırıyor, rüzgârın sesini duyuyor, karın kokusunu alıyor ve sadece nefesiyle birlikte tetiği çekiyordu. Bu, makineleşmiş bir savaşta unutulan, kadim bir avcılık sanatıydı.
O gece kulübesinde bazen düşünürdü. “Bunlar da insandı. Rus askerleri. Onların da ailesi vardı, annesi, belki çocukları.” Vicdanı, sessizliğin en derininde bir fısıltıydı. Ama sonra hatırlardı. Onlar buraya gelmişti. Finlandiya’ya saldırmışlardı. Eğer durdurulmazlarsa, Fin köylerini yakacak, Fin çocuklarını öldüreceklerdi.
Seçim yapmak zorundaydı. Ya vatanın selameti, ya kendi vicdanının rahatlığı. Vatan kazanmıştı. Ama vicdanının sesi hiç susmuyordu. Geceleyin, o ses hep oradaydı: “43 insan. 43.” Simo gözlerini kapatırdı. Uyumaya çalışırdı ama uyku gelmezdi. Sadece düşen yüzler, şaşkın yüzler görürdü. Ama sabah geldiğinde, görev onu çağırırdı. Kalkar, tüfeğini alır, yine ormana çıkardı. Savaş bitene kadar durulmayacaktı.
17 Aralık: Beyaz Ölüm Emri
Moskova’dan telgraf geldi. Stalin’in emri: “Beyaz Ölümü bulun, öldürün. Ne pahasına olursa olsun.” Artık bir ismi vardı. “Belaya Smert.” Beyaz Ölüm. Bu isim, Rus askerleri arasında fısıldanıyordu; korkuyla, saygıyla, derin bir nefretle.
Komutan Korolyov, özel bir tim oluşturdu. Yirmi keskin nişancı. En iyiler. Moskova’dan, Leningrad’dan, Stalingrad’dan gelmişlerdi. Hepsi tecrübeliydi. Hepsi kendinden emindi.
İlk gün ormana girdiler. Pozisyonlarına yerleşip beklemeye başladılar. Akşam, üçü dönmedi. İkinci gün, dördü daha kayboldu. Üçüncü gün, iki tane daha. Bir hafta sonra, yirmi nişancıdan sadece sekizi kalmıştı. Gerisi ölü ya da kayıp, fark etmiyordu.
Petrov, artık inanamıyordu. “Nasıl? Nasıl bir adam, yirmi profesyoneli öldürebilir?” Korolov, cevabı bilmiyordu. Sadece bir şeyi biliyordu: Beyaz Ölüm normal bir insan değildi. Belki gerçekten ormanın ruhuydu. Belki kardan, soğuktan, sessizlikten yaratılmış bir hayaletti.
20 Aralık: Simo’nun Derin Yorgunluğu
Rus kampında artık herkes biliyordu: Kollağa’da bir hayalet vardı. Görmeden öldürüyor, ses çıkarmadan geliyor ve kimse onu durduramıyordu. Askerler gönüllü olmak istemiyordu. Subaylar, Kollağa’ya gitmemek için bahane arıyordu. Çünkü orası, Beyaz Ölüm’ün hüküm sürdüğü yerdi.
Stalin’in on beş günlük planı çökmüştü. Dört hafta olmuştu. Helsinki hâlâ çok uzaktaydı ve bir köylü, eski bir tüfekle, Kızıl Ordu’yu durduruyordu. Tarih, kibirli generallere acımasız bir ders veriyordu: Kibir, en büyük düşmandır.
Simo ise mutlu değildi. Dokuz günde otuz bir, toplamda çok daha fazla hayat almıştı. Öldürmek, mutluluk değil, sadece yorgunluk getiriyordu. Derin, bitmeyen bir ruh yorgunluğu. Ama durmuyordu. Savaş devam ettiği sürece, o da devam edecekti. Bu, vatanı için üstlendiği ağır bir kaderdi; kişisel huzurunun, ulusal onur için kurban edilmesi.
21 Aralık: Profesyonellerin Çaresizliği
Moskova’nın en iyi keskin nişancı okulundan mezun Yüzbaşı Vadim Kozlov, kendinden emindi. Planı kâğıt üzerinde mükemmeldi: Yem olarak askerler gönderecek, Simo ateş ettiğinde çapraz atışla yerini tespit edeceklerdi.
İkinci gün, öğleden sonra uzakta bir atış sesi duyuldu. Kozlov, radyoyla Pozisyon 3’e rapor sordu. Sessizlik. Kontrol ettiler: Nişancı ölmüştü. Alnında delik. Ama Simo, ateş etmeden önce onların pozisyonlarını görmüştü. Onlar Simo’yu hiç görememişlerdi.
21 Aralık’ta Kozlov son bir deneme yaptı. Tek başına, Simo gibi ormana girdi. Sabahtan akşama kadar bekledi. Hiçbir şey olmadı. Güneş batıyordu. Kozlov, yenildiğini anladı. Kalkmaya hazırlandı. O an Simo ateş etti. Ama Kozlov’a değil, yoldan geçen askere. Simo, Kozlov’un orada olduğunu sabahtan beri biliyordu. Onu kasıtlı olarak bekletmiş, yormuştu. Kozlov, hareket edince pozisyonunu belli etmişti.
Simo, tüfeği çevirdi, Kozlov’a nişan aldı ama ateş etmedi. Çünkü Kozlov, artık bir tehdit değildi. Ruhsal olarak yenilmişti. Onu öldürmeye gerek yoktu. Kozlov, bunu anladı. Yere oturdu. Elleri titredi. Hayatında ilk kez yenildiğini kabul etti ve ağladı. Ertesi gün Moskova’ya döndü. Raporu şuydu: “Simo Heyha, öldürülemez. Önerim: Finlandiya’dan çekilin.”
25 Aralık: Gönüllü Kurban
Noel yaklaşıyordu ama Simo için tatil yoktu. Defterine yazdı: “25 gün. Toplam 112. Ruh yoruluyor. Her atış bir parçamı götürüyor.” Ama vazgeçmiyordu. Savaş, onun kişisel fedakârlığının en üst noktasıydı. O, vatanı için, Fin çocukları için, kendi huzurunu kurban etmişti.
Rus kampında panik büyüyordu. Askerler Kollağa’ya gitmek istemiyordu. Komutan Korolov, Moskova’ya rapor yazdı: “Moral çöktü. Askerler itaat etmiyor. Beyaz Ölüm efsanesi orduyu felç etti.”
30 Aralık 1939: Kaderin Darbesi
O gün, Simo her zamanki gibi pozisyonundaydı. Bir subaya nişan aldı. Ama aynı anda, bir Rus nişancısı uluslararası yasalara aykırı, yasak bir mermi, patlayıcı mermi kullanmıştı. Simo’yu görmüştü.
Ateş etti. Mermi, Simo’nun sol yanağına çarptı ve patladı. Simo, karın üzerine düştü. Yüzünün sol yarısı parçalanmıştı. Çenesi uçmuştu. Kan, karları kırmızıya boyamıştı. Ruslar sevindi: Beyaz Ölüm öldü!
Ama Simo ölmemişti. Kalbi hâlâ atıyordu. Fin askerleri onu buldu, sürünerek hastaneye taşıdı. Doktorlar, “Yaşamaz,” dedi ama Simo, inatla hayata tutundu. Yedi gün komada kaldı.
31 Aralık 1939: Mucize ve İnat
Hastane, saat 14. Doktor Lauri Calio, elli üç yaşında, tecrübeli bir cerrahtı. Simo’ya baktığında düşündü: “Ölecek. Yüzünün yarısı yok. Çene parçalanmış. Kan kaybı çok fazla.”
Hemşire, “Doktor, nabız çok zayıf. Ne yapacağız?” “Ameliyat. Hemen. Şansı yüzde beş.”
Dört saat sürdü ameliyat. Yüzdeki kemik parçaları toplandı. Damarlar dikildi. Ama çene kayıptı. Doktor Calio, ameliyat bittiğinde şaşkındı. “Bu adam nasıl hâlâ yaşıyor?” Normal bir insan, böyle bir yarayı görünce şoktan ölürdü. Ama Simo farklıydı. O, bir iradenin, bir görevin vücut bulmuş haliydi.
31 Aralık gece yarısı, Simo komadaydı ama beyni çalışıyordu. Kâbuslar görüyordu. Karlar, orman ve yüzler, yüzlerce düşen yüz. Uyanmaya çalıştı ama vücudu cevap vermiyordu. En kötüsü, çenesinin olmamasından kaynaklanan dayanılmaz sessizlikti. Konuşamamak, bir avcı için ölümden beter bir yalnızlıktı.
6 Ocak 1940: Uyanış
Simo, yavaşça gözlerini açtı. Tavan beyazdı. Hastane. Acı vardı ama dayanılabilir hale gelmişti. Konuşmaya çalıştı, sesi çıkmadı. Çene yoktu.
Doktor Calio yanına geldi. “Simo, beni duyuyor musun?” Simo göz kırptı. Evet. “İyi. Sen… Sen yaşadın. Mucize.” “Yüzün ağır hasar gördü ama yaşıyorsun. Savaş… Savaş bitti. Senin için bitti. Anladın mı?” Simo tekrar göz kırptı. Anlamıştı. Artık ormana dönemezdi ama yaşıyordu. Hala yaşıyordu.
13 Mart 1940: Ateşkes ve Onur
Savaş, üç ay on üç gün sürdü. Stalin’in on beş günlük planı, tam bir felaketti. Rus kayıpları 200.000 ölü. Fin kayıpları 25.000. Finlandiya toprak kaybetti ama bağımsızlığını korudu. Dünya gördü: Küçük bir ulus, büyük bir kalple neleri başarabilirdi.
Dimitri Volkov, Rusya’ya dönerken trenin penceresinden arkasına baktı. Bir daha asla, dedi kendi kendine. Bir daha asla o lanet ormanlara. O, sadece bir düşmandan değil, yenilmez bir efsaneden kaçıyordu.
15 Mart: Zorunlu Yaşam
Simo, hastanede ilk adımını attı. Titrek, zayıf. Pencereye yürüdü. Dışarı baktı. Kar eriyordu. Bahar geliyordu. Yaşamıştı. Ama ne pahasına? Yüzü paramparça, ruhu yaralıydı.
Doktor, “Simo, yirmi altı ameliyat gerekecek. Uzun bir süreç.” Simo başını salladı. Kabul. Çünkü başka seçenek yoktu.
Nisan ayında insanlar gelmeye başladı. Simo Heyha’yı, kahramanı görmek istiyorlardı. Ama Simo yorgundu. O, bir kahraman değil, bir görev adamıydı. Kapıyı kapatıp ziyaretçileri geri çevirdi. Sadece huzur istiyordu.
Mayıs: Yüzler ve Pişmanlık
Simo, defterine yazmaya başladı. “Savaş bitti. Ben yaşadım ama benim için bitmiyor. Çünkü her gece o yüzleri görüyorum. 505 insan. Düşman değil, insandı. Ve ben onları öldürdüm. Değdi mi? Bilmiyorum. Sadece bildiğim: Bir daha asla. Bir daha asla tetiğe basmayacağım.”
Öldürmek, onun için bir yük olmuştu. Bir ulusun varlığını korumak için ödenmesi gereken kişisel, tarifsiz bir yük. Vatanını korumuştu ama kendi iç huzurunu kaybetmişti.
Haziran: Dönüş
Doktor Calio, “Simo, eve gidebilirsin,” dedi. Simo ayağa kalktı. Yavaşça elini uzattı. “Teşekkür ederim doktor. Bana hayat verdiniz.” “Ben sadece ameliyat yaptım. Hayat onu sen verdin. Vazgeçmedin. İnat ettin.” Simo, kapıdan çıkarken son bir soru sordu. “Doktor, ben… Ben normal hayata dönebilir miyim?” Doktor düşündü. “Fiziksel olarak? Evet. Ruhsal olarak? Bilmiyorum, Simo. Bilmiyorum.”
Simo başını salladı. Güneş yüzüne vurdu. Acıttı ama güzeldi. Artık o eski çiftçi Simo değildi. Beyaz Ölüm’dü, efsaneydi. Ve efsaneler asla normal olamazdı.
1945: Ormanın Tesellisi
Beş yıl sonra. Simo, Rau Cervide yakınlarında ormanda yürüyordu. Yüzü hâlâ yaralıydı, çarpıktı. İnsanlar onu görünce çekiniyordu, çocuklar korkuyordu. Bu yüzden ormanı seçmişti. Orman yargılamazdı.
Av yapmıyordu artık. Sadece yürüyordu. Ormanda bir huzur vardı. Bir geyik gördü. Durdu. Geyik de durdu. Uzun süre baktılar birbirlerine. Simo, çarpık bir gülümsemeyle geyiğe fısıldadı: “Git. Ben artık avlamıyorum.”
1963: Sessizliğin Anlamı
Genç bir gazeteci geldi. Simo Heyha’yı buldu. “Bay Heyha, 505 insan… Nasıl hissettiriyor?” Simo düşündü. “Her zaman bu soruyu soruyorlar. Ben onları o zaman insan olarak görmedim. Hedef olarak gördüm. Şimdi… Şimdi insan olarak görüyorum. Ve ağır geliyor.” “Pişman mısınız?” “Hayır. Çünkü alternatif Finlandiya’nın kaybı olurdu. Ama mutlu muyum? Hayır. Öldürmek mutluluk getirmez. Sadece sessizlik getirir.” Sözlerini bitirdi: “Ben kahraman değilim. Sadece görevimi yaptım. Kahramanlar, Kollağa’da ölenlerdir.”
1985: İki Yaşlı Adam
Yaşlı bir Rus geldi. Dimitri Volkov. Kollağa’da savaşmıştı. Simo’yu buldu. “Siz Simo Heyha?” “Evet. Ben.” “Ben Dimitri Volkov. Siz beni öldürmediniz ama arkadaşlarımı öldürdünüz.” Sessizlik. Ağır, uzun bir sessizlik. Simo, onu içeri davet etti. İkisi de konuşmadı dakikalarca. Sonra Dimitri, “Belki sizi görmek istedim. Belki anlamak istedim. Siz… Nasıl öldürdünüz? Bu kadar kolay değildi.” “Ve hâlâ kolay değil,” dedi Simo. “Ben de her gün hatırlıyorum. O ormanı, o korkuyu.”
Artık düşman değillerdi. Aynı kabusu paylaşan iki yaşlı adamdı. Dimitri giderken, “Affediyor musunuz beni? Ben de size korkunç şeyler yapmaya geldim,” dedi. Simo elini uzattı. Dimitri sıktı. “Affedecek bir şey yok. Biz sadece askerleriz. Emirleri alan insanlar.” Simo, nefreti bile karın altında bırakmıştı.
2002: Sonsöz
Nisan 2002. Simo Heyha, doksan altı yaşındaydı. Bakım evindeydi. Torunu Sofia geldi. “Büyükbaba, okulda sizin hikâyenizi öğrettiler. Öğretmen, ‘Büyükbabanız kahraman’ dedi.” “Öğretmen yanlış,” dedi Simo. “Ben kahraman değilim. Hayatta kalan sadece. Çoğu kişi öldü. Ben yaşadım. Bu beni şanslı yapar, kahraman değil.” Sözünü kesti: “Savaş, kahramanlık değil, trajedi. İnsanlar ölür, aileler yıkılır. Kazananlar, sadece yaşayan, kaybedenlerdir. Unutma.”
Simo, o akşam uyudu. Sabah uyanmadı. Doksan altı yıllık zorlu, onurlu bir hayat bitmişti. Cenazesinde binlerce kişi vardı. Askerler, siviller. Bir general konuştu: “Simo Heyha, Finlandiya’nın en büyük askeri. O bir semboldü. Küçük Ulus’un büyük kalbinin sembolü.”
Mezarında beyaz bir taş. Sadece: Simo Heyha. 1905–2002. Huzur içinde yat.
Bugün Finlandiya’da kar yağdığında, insanlar hâlâ Beyaz Ölüm’ü anlatır. Simo’nun hikâyesi ders kitaplarında, anılarda. En önemli ders şudur: Kibir yener gibi görünür ama sabır kazanır. Bir milyon askere karşı, bir adam, sabırla, kararlılıkla durmuştur. Çünkü Simo, Simo umuttu. Ve umut, en güçlü silahtı.
Simo Heyha artık yok. Ama ruhu hâlâ o ormanlarda. Hâlâ o karların arasında fısıldıyor: “Vatanını sev ama savaşı sevme. Çünkü savaş, hiç kimseyi kahraman yapmaz. Sadece hayatta kalanları yalnız bırakır.”
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





