KENDİ KANINI SATTI! Aylık Yüz Bin Kazandığım Gün Gelip Para İstediğinde, Üvey Babama TEK KURUŞ Vermedim… O Gece Yaşananlar Hayatımızı Sonsuza Dek DEĞİŞTİRDİ.
O adam benim okumam için kendi kanını satmıştı. Bugün, ben ayda yüz bin kazanırken, kapıma gelip para istediğinde, ona tek kuruş bile vermeyi reddettim. Sessizlik, evimizin lüks mermerlerini soğuk bir tokat gibi sardı. Yüzünde beliren o kırgın ifade, bana lisedeyken hastane kokan buruşuk banknotları uzattığı geceyi hatırlattı. Başımı iki yana sallayarak, o çaresiz bakışların önünde “Hayır” dedim. O an, ikimizin de kaderinin kırıldığı o son, belirleyici an oldu.
Hayatın kendisi, Brasília‘nın parıldayan gökdelenlerinden, benim büyüdüğüm yere, nehrin kıyısındaki o derme çatma, on metrekarelik kiralık odaya kadar uzanan bir uçurumdu. O on metrekarelik oda, duvarları nemden kabarmış, kışın buz gibi, yazın boğucu bir fırın gibiydi. Mahallemiz öyle bir yoksulluk yuvasıydı ki, masaya et geldiğinde, komşuların köpekleri bile sevinçten havlardı. Bizim dünyamız, hayatta kalmanın bile bir zafer sayıldığı bir yerdi.
Benim adım Elias. Üniversiteye kabul edildiğimde, elimde sadece bir onay kağıdı ve sefaletten kurtulmaya dair yanan bir hayal vardı. Annem on yaşımdayken vefat etmişti ve biyolojik babam, yüzünü bile hatırlayamayacağım kadar önce ortadan kaybolmuştu. Beni kucaklayan tek kişi, kan bağımız olmayan ama can bağımız olan bir adamdı: Üvey babam… daha doğrusu, benim gerçek babam dediğim adam.
O, annemin gençlik arkadaşıydı. Adı Joaquim‘di ama ben ona hep “Baba” derdim. Joaquim, hayatını el arabası iterek ya da motorlu bisikletiyle yük taşıyarak kazanıyordu. Günde on sekiz saat çalışır, yağmurda ıslanır, güneşte kavrulurdu. Annem vefat ettiğinde, kendi yoksulluğuna rağmen, omuzlarını dikleştirdi ve o meşhur, tok sesiyle: “Oğlan benimle kalacak,” dedi. O andan itibaren, benim hayatım onun omuzlarında taşınan ağır bir yük oldu.
Büyüdüğüm o on metrekarelik odada, çatlak pencereden sızan mum ışığında ders çalışırdım. Joaquim, okula gitmem için gece gündüz demeden canını dişine taktı, boynuna kadar borca girdi. Onun için eğitim, bizim sefalet zincirini kırmamızın tek yolu, benim güçlü ve belirgin bir duygusal bağlamımdı.
Vulnerabilidad, dolor o injusticia: Benim vulnerabilité’m, sadece gençliğimin masumiyeti değildi; o, her ay kira ödeme gününün gelişiyle odamıza çöken o görünmez kaygı bulutuydu. Joaquim’in sırtındaki yük, benim acımdı. Okul formamın yakası ne kadar temiz olsa da, içten içe onun ne kadar zorlandığını biliyordum. Erken çatışma sinyalleri (Señales tempranas de conflicto), benim ondan utanarak para istemeyişimdi. Omuzlarında taşıdığı o devasa ağırlığı bir de ben yüklemekten korkuyordum. Yoksulluk, bizi utangaç ve gururlu yapmıştı.
Bir keresinde, lise son sınıfta önemli bir kursa ihtiyacım oldu. Kitaplar, harçlar… Utancımdan dilim damağıma yapışmıştı. Üç gün boyunca, odaya sessizlik çöktü. Joaquim, her zamanki gibi, yemekten sonra eski püskü sandalyede uyuyakaldı. Ben ders çalışırken, masanın üzerinde bir miktar buruşuk, hastane kokan banknot gördüm. Yanında küçük bir not vardı: “Senin hakkın, oğlum. Korkma.”
O gece, Joaquim beni yanına çağırdı. Gözleri yorgun ama kararlıydı. “Oğlum,” dedi fısıldayarak, “Baban kan satmaya gitti. Biraz para verdiler. Al, senin olsun.”
O an, tüm açıklık (luz), mekan (espacio) ve atmosfer (ambiente) değişti. Mum ışığı, Joaquim’in yüzündeki derin yorgunluğu ve gözlerinin kenarındaki fedakarlığı aydınlattı. Kendi kanını satıyordu. Defalarca. Sırf ben okuyabileyim diye. O an, acım, haksızlık duygusuyla birleşti. Ben kimdim ki, bu adam benim için bedenini feda ediyordu? O gece, bir bebek gibi ağladım. Bu, benim ve onun arasında, sessizlikle mühürlenmiş, kanla yazılmış bir anlaşma oldu. Gerçek babalık, kan bağının çok ötesindeydi.
Brasília’daki üniversiteden kabul mektubu geldiğinde, o on metrekarelik oda, sevinçten patlayacak gibi oldu. Joaquim beni kucakladı, gururdan neredeyse ağlıyordu. “Sen bir dâhisisin, oğlum,” dedi. “Kalbinden geleni yap. Sana bütün hayatım boyunca eşlik edemem ama bu hayattan kurtulmak için okumak zorundasın.”
Üniversite, benim için yeni bir dünyanın başlangıcıydı. Aynı zamanda ilk büyük kader darbesiydi (primer gran golpe del destino). Artık Joaquim yanımda değildi. Sabahları kafelerde çalışarak, öğleden sonraları özel dersler vererek geçiniyordum. Her ne olursa olsun, bir şekilde ayakta kalıyordum.
Ama Joaquim, o inatçı ihtiyar, her ay bana yardım göndermekten vazgeçmedi. Cebindeki son parayı bile olsa, gönderiyordu. Ben ona göndermemesini söylediğimde, cevabı hep aynıydı, bir mantra gibi: “Babanın parası, oğlunun hakkıdır, evlat.” Bu söz, benim üzerimde hem bir onur hem de humillación duygusu yaratıyordu. Onun yoksulluğunun, benim başarımın temeli olduğunu biliyordum. Bu, traición değil, bir tür ağır vicdan borcuydu.
Mezun olduğumda, uluslararası bir şirkette işe girdim. İlk maaşım beş bin Brezilya Reali’ydi (yaklaşık 5.000 TL). Hemen iki binini ona gönderdim. Ama kabul etmedi. “Sakla onu,” dedi. “İhtiyacın olacak. Ben zaten yaşlı bir adamım, bu kadar şeye ne gerek var?”
Yıllar su gibi aktı. Neredeyse on yıl geçti. Artık ben müdür olmuştum. Ayda otuz bin Reali’nin (yaklaşık 30.000 TL) üzerinde kazanıyordum. Hayatım, o on metrekarelik odadan, şehrin en lüks semtlerinden birindeki ferah daireme taşınmıştı. Ona, yanıma gelip benimle yaşamasını teklif ettim. Ama yine reddetti. Basit hayatına alıştığını ve kimseye yük olmak istemediğini söyledi. Onun inatçılığını bildiğim için, ısrarcı olmadım. Bu, benim hayatımın akışının, onun fedakarlığı sayesinde geri dönülmez bir şekilde değiştiği (la vida del personaje ya no vuelve a ser igual) anlamına geliyordu. Ancak bu değişim, vicdanımdaki o sızıyı dindirmiyordu.
Sonra o gün geldi. Beklemediğim bir anda, kapımda belirdi.
Kapıyı açtığımda, karşımda duran adam, benim hatırladığım güçlü, omuzları geniş Joaquim değildi. Zayıflamış, güneşten kavrulmuş, saçları tamamen beyazlamıştı. Bir zamanlar nehrin kıyısında her zorluğa göğüs germiş o adam, şimdi lüks dairemin eşiğinde, ürkek ve yorgun duruyordu.
Salonuma girdi. Utanarak, lüks koltuğumun kenarına oturdu. Yumuşak deri, onun nasırlı elleri ve eski, yamalı kıyafetleri arasında büyük bir gerilim (mayor tensión) yarattı. Gözleri, yerdeki halıyı deliyordu.
Neredeyse fısıltıyla konuştu: “Oğlum… Baban artık yaşlandı. Gözlerim eskisi gibi görmüyor, ellerim titriyor ve sık sık hastalanıyorum. Doktorlar yirmi bin Reali’ye mal olacak bir ameliyata ihtiyacım olduğunu söylüyor. Başka gidecek kimsem yok… Bu yüzden senden borç istemeye geldim.”
O an, zaman dondu. Ona baktım. Gözlerimde, yıllar öncesinden sahneler canlandı:
Hasta olduğum geceler bana hazırladığı nane çayları.
Okulda unuttuğum çantamı getirmek için sağanak yağmurda sırılsıklam gelişi.
Derslerimden dönmemi beklerken, eski bir sandalyede uyuyakaldığı o sabahın erken saatleri.
Bütün bu anlar, benim lüks hayatımın ve yüksek maaşımın önünde duran karşıt güçlerdi (fuerzas opuestas). Benim vicdanım ve onun çaresizliği arasında yoğun bir çatışma (Confrontación directa) yaşanıyordu. Gözlerim doldu, ama ağlamadım.
Sakin, neredeyse soğuk bir sesle, gözlerinin içine baktım:
“Yapamam. Sana tek kuruş bile vermeyeceğim.”
Sessizlik, bir bıçak gibi keskinleşti. Joaquim’in gözleri yaşla doldu, ama öfkelenmedi. Yavaşça, sanki kapısı yüzüne kapanmış bir dilenci gibi, başını salladı ve ayağa kalktı. Sırtı bükülmüş, omuzları çökmüş, sadece kemikten ibaret bir gölge gibiydi. Okuyucunun baskı, ıstırap ve aciliyet (presión, angustia y urgencia) hissetmesi gereken an buydu. Joaquim’in odayı terk etmeye başlaması, benim vicdanımın çöküşü anlamına geliyordu.
Joaquim kapı koluna uzanmadan hemen önce, yerimden fırladım.
Elini tuttum ve diz çöktüm.
“Baba…”
Bu tek kelime, on yıllık mesafeyi, on yıllık utancı ve on yıllık borcu sildi.
Gözlerimi onun yaşlı, yorgun gözlerine kenetledim. Gerçek (La verdad) şimdi ortaya çıkıyordu: Konuşmak zorundaydım.
—Sen benim gerçek babamsın. Baba ve oğul arasında borçtan nasıl bahsedebiliriz? Sen bana bütün hayatını verdin. Şimdi izin ver, hayatının geri kalanında sana ben bakayım.
Kelimelerim, havayı yaran bir kılıç gibiydi. Yüksek sesle ve kararlı konuştum.
—Önceden, ‘Babanın parası, oğlunun hakkıdır’ derdin. Şimdi, benim param senin hakkındır.
İşte o an, yıkıldı ve ağladı. Kırılmıştı. Onu sıkıca kucakladım, kabustan uyanmış korkmuş bir çocuk gibi. Sırtı sadece kemikten ibaretti ve titriyordu. Onun titreyişi, benim de ağlamama neden oldu. Bu, kaderimde kesin bir değişiklikti (Cambio definitivo en el destino). Artık müdür, işadamı ya da zengin oğul değildim; sadece bir babanın oğluydum.
Karar (Decisión clave) netti: Artık borç yoktu. Sadece sorumluluk ve koşulsuz sevgi vardı. Bu karar, onun ameliyat parasını vermekten çok daha fazlasıydı; ona ait olduğu yeri, ailedeki yerini iade ediyordum.
O günden itibaren, Joaquim bizimle yaşıyor. Eşim itiraz etmedi; aksine, ona sevgiyle bakıyor. Yaşlı bir adam olmasına rağmen, ev işlerine elinden geldiğince yardım ediyor. Fırsat buldukça birlikte gezmeye, seyahat etmeye çıkıyoruz. O artık yük değil, dairemin ve hayatımın en değerli parçası. O, benim geçmişimi, vicdanımı ve en büyük zaferimi temsil ediyor. Onunla geçirdiğim her an, bana, o on metrekarelik odadaki gerçek değeri hatırlatıyor.
Bana sık sık soruyorlar: “Üvey babana neden bu kadar iyi davranıyorsun ki, okuldayken sana zar zor bir şeyler verebiliyordu?”
Ben sadece gülümsüyorum ve cevap veriyorum: “O, benim eğitimimin parasını kendi kanıyla ve yıllarıyla ödedi. Kan bağımız yok ama beni öz babamdan daha çok sevdi. Eğer ona bakmayacaksam, o zaman hayat ne için ki?”
Bu dünyada parayla ödenmeyecek borçlar vardır. Ama şükran duyma konusunda, borcu eksiksiz, içtenlikle ve kalpten ödemek için asla geç değildir.
Gerçek bir miras, cüzdanda değil, vicdanda taşınır.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






