KİBİR PRENSESİ VE MOTOR YAĞI KOKULU KURTARICISI: GÜVENİN SATIN ALINAMAYAN BEDELİ.

Milyoner kadın yalvarıyordu: “Ne istersen veririm, yeter ki bana zarar verme. Sana 50.000 Türk lirası verebilirim.” Oysa genç kadın, Erdem Kozmetik İmparatorluğu’nun dokunulmaz varisi Dilara Erdem, zenginliğin dibi görmez bir uçurumdan kurtarabileceği yanılsamasına tutunuyordu. Ancak ona yardım eli uzatan, motor yağı lekeleri içindeki yalnız baba, Serkan, hiçbir şey istemedi. Bu tepki, onu şaşırttı, zira Dilara ilk kez, paranın ve gücün mutlak bir hiç olduğu bir gerçeklikle yüzleşiyordu. Lüksün koruyamadığı ruhu, ancak basit bir insanlık eylemiyle teselli bulabilecekti.

İzmir’in üzerine öfkeyle boşalan sağanak yağmur, Kordon Otel’in pırıltılı gala gecesinin tüm izlerini silmeye çalışıyordu. Dilara Erdem, birkaç saat önce ışıltılı salonun kraliçesi, kıskanılan ve kelimesi merakla beklenen ulaşılmaz figürü, şimdi karanlık bir ara sokakta, bir insan kalıntısı hâline gelmişti. Gece boyunca üzerinde taşıdığı zarif abiye elbisesi, paramparça olmuş, titreyen vücudunun her noktasına yapışan bir kumaş yığınıydı. Gözyaşları, sokağın kirli sularına karışıyor, içindeki tarifsiz acı, sesi dahi çıkmayan derin bir çığlığa dönüşüyordu.

Arabasına bindiğinde evine doğru yola çıkmış, yıllardır sessizce hizmet eden şoförünün yol değiştirmesini hiç sorgulamamıştı. “Bulvar kapalı hanımefendi, çalışma var,” demişti sakin bir sesle. Dilara sorgulamaya gerek görmemişti. Neden yapsın ki? O adam, güvenilir adamıydı. Fakat birkaç dakika sonra araç karanlık bir ara sokağa girdiğinde, kalbi yerinden fırlayacak gibi atmaya başlamıştı. Araç durdu. Kapı açıldı.

İki maskeli adam onu içeriden, bir eşyaymış gibi çekip aldı. Ne olduğunu anlama fırsatı bile bulamadı. Sadece acıyı hissetti, korkuyu hissetti. Güvenli bildiği her şeyin parçalandığını hissetti. Çığlık attı, ama sesi yalnızca yağmurun gürültüsünde kayboldu. Ne kadar sürdüğünü bilmiyordu; belki dakikalar, belki saatler. Ama sonunda onu orada bıraktılar: sırılsıklam, yaralı, yapayalnız.

Hayır, tam olarak yalnız değildi. Bir adam yaklaştı. Yavaş adımlarla, tedbirliydi. Üzerinde yağlı bir iş tulumu, elleri motor yağıyla kaplıydı. Sıradan biriydi. Dilara ona bakarken gözlerinde tehdit aradı ama bulamadı. Adam, mesafesini koruyarak eğildi. “Sizi incitmeyeceğim,” dedi yumuşak bir sesle. “Size yardım etmek istiyorum.” Ceketini çıkarıp uzattı. Dilara o cekete sarıldı, sanki hayata tutunmasını sağlayacak son iplikmiş gibi.

Adam, adının Serkan olduğunu söyledi. Telefonunu çıkarıp acil servisi aradı. Sesinde ne bir panik izi ne de bir merak vardı. Sadece sakin, kararlı bir yardımseverlik. “Bir kadın saldırıya uğramış, yardıma ihtiyacı var,” dedi. Konumu verdi, durumu anlattı. Telefonu kapattı.

Dilara konuşamıyordu. Boğazı düğümlenmiş, zihni paramparça olmuştu. Travma o kadar tazeydi ki, nefes almak bile işkence gibi geliyordu.

Polis ve ambulans geldiğinde Dilara hâlâ tek kelime edememişti. Serkan, olayı sakince anlattı. Kadın memur not aldı, sorular sordu. Dilara, ancak bir fısıltıyla rica edebildi: “Lütfen benimle gelin.” O an, ilk kez Serkan’ın gözlerinin içine baktı. Yaşadığı kâbustan sonra bir insanda aradığı şeyi buldu: İnsanlık. Ve onu bulunca, içindeki kırık bir parça nafile de olsa yerine oturmaya çalıştı.

Ambulans geldiğinde, sağlık görevlileri Dilara’yı sedyeye yatırdı. Vücudu öylesine ağrıyordu ki, her dokunuş bir işkenceydi. Ama asıl acı bedende değil, ruhundaydı. Otuz yıllık hayatında hiç bu kadar çaresiz, bu kadar küçük hissetmemişti. Milyonlarca liralık serveti, ünü, gücü; hiçbiri onu bu gece koruyamamıştı.

Serkan, ambulansa doğru birkaç adım attı, sonra durdu. Gitmeli miydi? Kalmalı mıydı? Dilara, sedyede yatarken başını çevirdi ve ona baktı. O bakışta yalnızca korku değil, bir rica vardı. “Gelin lütfen,” dedi kırık bir sesle. Serkan tereddüt etti. Bu kadını tanımıyordu, ama o bakışları tanıyordu: Yardıma ihtiyacı olan birinin bakışlarıydı bunlar. İçinden bir ses, “Karışma, bu senin işin değil,” dese de, vicdanı izin vermedi. Ambulansa bindi.

Ambulans hareket ederken Dilara gözlerini kapadı, ama kapayınca daha kötü oluyordu. Her kapandığında o yüzler, o eller, o sesler geri geliyordu. Gözlerini açık tutmaya çalıştı, Serkan’ın oturduğu yere baktı. O orada olduğu sürece, belki dayanabilirdi.

Hastanenin ışıkları gözlerini kamaştırdı. Etrafındaki insanlar onu sorularla bombardımana tuttu: Adınız ne? Ne oldu? Saldırganları tanıyor musunuz? Cevap veremedi. Ağzı kurumuş, dili tutulmuştu. Serkan yanında durarak durumu sakin bir şekilde açıkladı, polisin sorularını yanıtladı, detayları aktardı. Dilara için o an hayati bir şey değişti. Hayatında ilk kez tanımadığı biri, hiçbir çıkarı, hiçbir beklentisi olmadan onun için oradaydı. Sadece oradaydı. Ve bu, kırgın ruhunda minik bir ışık yakmıştı.

Hastane koridorları soğuk ve kokusuzdu, ama Dilara için bu sterilize edilmiş bir işkence kokusuydu. Muayene odasına götürüldüğünde, içindeki son kalan onur kırıntıları da elinden alınacaktı. Doktorlar ve hemşireler sanki bir nesneyi inceliyormuş gibi yaklaştılar. Her yara fotoğraflandı, her morluk kayda geçirildi. Sorular yağmur gibi yağdı: Bu nasıl oldu? Kaç kişiydi? Ne kadar sürdü? Direnebildiniz mi? Her soru, ruhundan bir parça daha koparıyordu. Dilara cevap vermeye çalıştı ama kelimeleri bulamıyordu. Gözleri tavana dikilmişti, floresan lambaların titreyişini sayıyordu. “1, 2, 3… Belki sayarsam bu biter,” diye düşündü, ama bitmiyordu. Vücuduna dokunan her el, onu yeniden o karanlık ara sokağa götürüyordu. Nefes alamıyordu, göğsü sıkışıyordu. Hemşire fark etti: “Derin nefes alın hanımefendi. Neredeyse bitti.” Ama Dilara çoktan bitmiş hissediyordu kendini.

Muayene odasının dışında Serkan bekliyordu. Üç saat olmuştu. Sert ahşap bankta oturmuş, ellerini kavuşturmuş yere bakıyordu. Aklından geçenleri bilmiyordu bile. Sadece orada olmak zorundaymış gibi hissediyordu. Gitmenin yanlış olacağını, onu yalnız bırakmanın vicdan azabı getireceğini biliyordu.

Kapı açıldı. Dilara çıktı. Yüzü solgun, gözleri kızarmıştı. Yürürken sendeledi. Hemşire kolundan tuttu. Serkan ayağa kalktı. Dilara onu görünce, ilk kez o gece dudaklarında bir şeyin kırıldığını hissetti. Ağlamadı, ağlayamadı. Sadece ona doğru yürüdü, yavaş adımlarla.

O anda, kapıdan şık giyimli, telaşlı bir kadın içeri daldı, telefonla konuşuyordu. “Evet, özel hastaneye nakil ayarlayın hemen,” dedi sert bir sesle. Serkan’ı görünce duraksadı. Kim bu adam? diye düşündü, ama Dilara’nın yanına koşarken sorularını bir kenara bıraktı. “Dilara Hanım, Allah’ım ne hâle geldiniz!” Kadın, gözyaşlarını tutmaya çalışarak, “Ben Selin, asistanınızım. Her şeyi hallettim. Sizi en iyi hastaneye götüreceğiz.”

Dilara başını salladı. “Hayır,” dedi zayıf bir sesle. “Burada kalacağım.”

Selin şaşırdı. “Ama hanımefendi, burada koşullar…”

“Burada kalacağım,” diye tekrarladı Dilara, bu sefer biraz daha kararlı. Sonra Serkan’a baktı. “O burada.”

Selin, Serkan’a döndü. İlk kez dikkatle baktı: Yağlı tulumu, motor yağıyla lekelenmiş elleri, sıradan görünümü. Kim bu adam? Ama soramadı, çünkü Dilara’nın gözlerindeki ifade her şeyi anlatıyordu. Bu adam, ona bir şekilde güven veriyordu.

Dedektifler geldiğinde Dilara’yı küçük bir odaya aldılar. Selin ve Serkan dışarıda beklemek zorunda kaldı. İçeride Dilara, titreyerek her ayrıntıyı anlatmaya çalıştı. Her kelime boğazına bir hançer gibi batıyordu, ama konuşmak zorundaydı, çünkü susmak onların kazanması demekti. İfade verme bir saat sürdü. Çıktığında tamamen bitkin düşmüştü. Gözleri camdan farksızdı. Selin kucakladı onu. “Hepsi geçecek. Söz veriyorum,” dedi. Ama Dilara biliyordu ki, bazı şeyler asla geçmezdi.

Koridorda, Serkan hâlâ oradaydı. Selin ona yaklaştı. “Siz kimsiniz?” diye sordu merakla.

“Serkan,” dedi adam. “Ben sadece oradaydım.”

“Oradaydınız,” diye tekrarladı Selin. Sonra anladı. “Siz onu kurtaran kişisiniz.” Serkan başını salladı. Selin derin bir nefes aldı. “Teşekkür ederim. İyi ki oradaydınız.” Selin, Serkan’a Dilara’nın kim olduğunu anlattı: Erdem ailesinin varisi, ülkenin en zengin kadınlarından biri, kozmetik devi. Serkan sadece başını salladı. Bunların hiçbiri bir şey değiştirmiyordu. O kadın, şimdi bir kurban, bir hayatta kalan biriydi. Serveti değil, hayatı önemliydi.

Gece ilerledikçe hastane sessizleşti. Dilara’ya uyku ilacı verildi. Yatağına uzandı. Gözleri ağırlaşırken son bir kez Serkan’ı aradı. Koridorda oturuyordu, hâlâ gitmemişti. Ve o an, Dilara otuz yıldır öğrenemediği bir şeyi anladı: Zenginlik güvenlik getirmiyordu. Sadece insan olabilmek, sadece orada bulunmak; işte gerçek güç buydu. Ve bu yağlı tulumlu sıradan adam, ona bu gücü hatırlatmıştı. Uyumadan önceki son düşüncesi şuydu: Belki dünya düşündüğüm gibi değildi. Belki hâlâ iyi insanlar vardı.

Üç gün geçti. Dilara, Penthouse dairesinden dışarı çıkmadı. Karşı yakadaki görkemli dairesi, tavan camlarıyla şehre hâkim konumuyla bir zamanlar gücünün sembolüydü. Şimdi bir hapishaneydi. Her telefon titreyişinde başka bir tarafa bakıyordu. Basını göze alamıyordu. Ailesini göze alamıyordu. Hatta kendi yansımasını bile aynada görmekten korkuyordu, çünkü gördüğü kadın tanımadığı biriydi. Gözlerinin altı morarmış, dudakları kurumuştu. Saçlarını taramayı bırakmış, yemek yemiyor, su içmeyi bile unutuyordu. Sadece pencereden dışarı bakıyor, hayatın aktığını izliyordu. İnsanlar yürüyor, arabalar geçiyor, dünya dönüyordu. Ama onun dünyası durmuştu.

Komiser Mehmet Bey’in beklenmedik ziyareti, her şeyi değiştirdi. Kapı çaldığında Selin açtı. Komiser, yanında bir dosya getirmişti, yüzü ciddiydi. Dilara, oturma odasına ağır adımlarla geldi. Oturmaya bile gücü yoktu ama oturdu.

“Dilara Hanım, size göstermem gereken bir şey var,” dedi Komiser. Tabletin ekranını açtı. Kordon Oteli’nin güvenlik kameralarından bir görüntü oynatıldı. Otelin arka kapısı. Orada, güvenlik şefi Murat Doğan duruyordu: Otuz yıldır tanıdığı, güvendiği, ailenin bir parçası gibi gördüğü adam. Yanında iki maskeli erkek konuşuyorlardı. Murat telefona bakıyor, mesaj gönderiyordu. Sonra bir para zarfı uzatıyordu.

Dilara’nın kalbi durdu, nefesi kesildi.

Komiser başka bir kayıt oynattı. Şoförün aldığı yol. Murat’ın gönderdiği mesajlar ekranda belirdi: Yolu değiştir, Çarşı Sokağı’na git. Sonra başka bir mesaj: Hazır olun.

Her şey netleşiyordu. Murat bu işi planlamıştı. Onun güvenliğinden sorumlu olan adam, onu o karanlık sokağa yollamıştı.

“Tutuklandı,” dedi Komiser, “İki saat önce itiraf etti.”

Dilara ayağa kalktı, sendeledi. Selin kolundan tuttu ama tutamadı. Dilara yere çöktü. Ağlamıyordu, çığlık atmıyordu. Sadece nefes alamıyordu. Göğsü sıkışıyordu, boğuluyordu. “Su! Su getirin!” diye bağırdı Selin.

Komiser devam etti, çünkü söylemesi gereken daha fazla şey vardı. “Sorgulamada şunu söyledi: Sizi kürsüden indirmek istemiş. Sadece korkutmak istemiş. Sonrasını planlamadığını iddia ediyor.”

Dilara başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. “Kürsüden indirmek mi?” diye fısıldadı. Sesi titriyordu. “Beni… beni onlara yem olarak mı verdi?” Komiser sessizce başını salladı. O an içinde bir şey koptu. Dilara yere kustu. Selin koştu, havlu getirdi. Ama Dilara duramıyordu. Midesinde bir şey kalmadığı hâlde kusmaya devam etti. Vücudu titriyor, kasılıyordu.

Murat, on beş yıldır ailelerinin yanındaydı. Dilara çocukken onunla oynamıştı. Babasının en güvendiği kişiydi. Annesinin cenazesinde omzunda ağlamıştı. Ve şimdi… şimdi onun en karanlık korkularını gerçekleştiren kişiydi.

“Neden?” diye sordu Dilara, titreyerek. “Neden bana bunu yaptı?”

Komiser dosyayı kapattı. “Sorgulamada söylediklerine göre, sizi kibir sahibi buluyormuş. Zenginliğinizin farkında olmadığınızı, insanlara tepeden baktığınızı düşünüyormuş. Bir ders vermek istemiş.”

Ders vermek. Ona ders vermek için hayatını mahvetmişti. Ruhunu parçalamıştı. Güvenini yok etmişti.

Selin, Dilara’yı kucağına aldı. “Hepsi bitti. Artık güvendesiniz.” Ama Dilara biliyordu ki, güvende değildi. Çünkü güven diye bir şey kalmamıştı artık. Etrafındaki insanlar, yıllarca birlikte olduğu insanlar onu bu hâle getirmişlerdi. Ona en yakın olan, onu en çok incitmişti.

Komiser gittikten sonra Dilara yatağına gitti. Yorganın altına girdi ve dizlerini göğsüne çekti, küçük bir çocuk gibi kıvrıldı. Ağlamıyordu artık. Sadece boşluğa bakıyordu. Selin yanına oturdu. “Bir şey ister misiniz?” Dilara yanıt vermedi. Aklı başka yerdeydi. Murat’ın yüzünü düşünüyordu. Yıllarca nasıl gülebilmişti ona? Nasıl sabah selamlaşmışlardı? Nasıl her gün “Size güveniyorum,” diye tekrarlamıştı? Ve en kötüsü: Eğer o ihanet edebildiyse, başka kim edebilirdi? Dünyası yıkılıyordu. Temelleri çökmüştü. Bildiği her şey bir yalandı ve bu yalandan geriye sadece kırıklar kalmıştı. Gece karanlığı daireyi kapladığında, Dilara hâlâ hareketsiz yatıyordu. Gözleri açıktı, ama bir şey görmüyordu. Sadece içindeki boşluğu hissediyordu ve bu boşluk, her geçen saniye biraz daha büyüyordu. Erdem İmparatorluğu sessizce çöküyordu, ama çöküntü dışarıdan değil, içeriden geliyordu.

Dilara, hâlâ sarsılmış haldeyken, amcası Hakan Erdem’in ziyaretiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Adam salona girdiğinde, yüzünde şefkat yerine hesap vardı.

“Dilara, artık toparlanman gerekiyor,” dedi Hakan, soğuk bir profesyonellikle. “Şirketin imajı tehlikede. Basın her yerde senin adını yazıyor. Bu skandal hisseleri düşürüyor.”

Dilara ona baktı. Gözlerinde inançsızlık vardı. “Skandal mı?” diye fısıldadı. “Başıma gelenlere skandal mı diyorsun?”

“Yanlış anladın,” dedi Hakan. Ama yüzündeki ifade çok netti. “Tabii ki başına gelenleri kastetmiyorum ama gerçek şu ki, şirketin sana ihtiyacı var. Kamuoyuna açıklama yapmalısın. Güçlü görünmelisin.”

Güçlü mü? Dilara ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama dik durdu. “Saldırıya uğradım. Güvendiğim adam beni sattı. Ve sen benden imaj yönetimi mi istiyorsun?”

Hakan rahatsız oldu. “Bu aile işi Dilara. Annenin mirası bu şirket. Onu korumak senin görevin.”

Dilara acı bir şekilde güldü. “Görevim. Her şey hep görevdi zaten. Asla ben değildim. Sadece Erdem soyadıydı.”

Kuzenler de geldi. Aralarında Selim ve Ece vardı. Yüzlerinde sahte endişe taşıyorlardı. “İyi misin Dilara?” diye sordular, ama gözleri başka şeyler söylüyordu. Merak etmiyorlardı. Sadece kontrol ediyorlardı. Zayıflığını görüyorlar mıydı? İmparatorluk sarsılıyor muydu? Dilara onları izledi. Otuz yıl boyunca bu insanlarla yaşadı. Aile dediler, kan bağı dediler. Ama şimdi görüyordu; bunlar akbaba gibiydi ve o yaralıydı.

Herkes gittikten sonra Dilara aynaya baktı. Tanıdığı kadın orada yoktu. Yerine bitkin, mahvolmuş, kaybolmuş biri vardı. Dergilerde “Buz Kraliçesi” diye adlandırılan kadın, şimdi yalnızca kırık bir insandı.

Selin endişeyle yanına geldi. “Hanımefendi, belki bir terapiste görünmelisiniz.” Dilara başını salladı. Evet, belki de ihtiyacı olan buydu.

Birkaç gün sonra, önerilen psikiyatristi ziyaret etti. Doktor Leyla Hanım, nazik ama netti. Dinledi, sorular sordu, not aldı. “Dilara Hanım,” dedi doktor, “Sizin şu an en büyük ihtiyacınız, güven duygusunu yeniden inşa etmek. Güvendiğiniz, yanınızda olduğunda kendinizi rahat hissettiğiniz biri var mı?”

Dilara düşündü. Ailesi değildi. Gerçek arkadaşları yoktu. Yıllarca çevresinde dönenlerin hepsi ya çıkarları için oradaydı ya da korkudan. Ama bir isim geldi aklına: Serkan.

O gece, yatağında yatarken telefonu eline aldı. Aylardır Selin’den aldığı o numarayı aramaya cesaret edememişti. Şimdi, karanlıkta titreyerek numarayı çevirdi. Telefon çaldı. Bir kez, iki kez. Sonra açıldı. “Alo?” Serkan’ın sesi geldi. Sade, sıcak, tanıdık. Dilara ağzını açtı ama kelime çıkmadı. Boğazı düğümlenmişti. “Alo, kim o?” diye tekrarladı Serkan.

“Ben… Dilara,” dedi sonunda, sesi kırıktı.

Bir sessizlik oldu. Sonra Serkan yumuşak bir sesle sordu: “İyi misiniz?”

O üç kelime, Dilara’nın gözlerini doldurdu. İyi miydi? Hayır, değildi. Ama bunu soran biri vardı. Ve bu, her şeyden daha değerliydi. “Hayır,” dedi dürüstçe. “İyi değilim.”

Serkan sessizce dinledi. Konuşmaya zorlamadı. Sadece oradaydı. “Sizinle konuşabilir miyim?” diye sordu Dilara. “Demek istediğim, buluşabilir miyiz?”

Serkan tereddüt etmedi. “Tabii. Ne zaman isterseniz.”

Birkaç gün sonra, Dilara kendini Alsancak’taki küçük bir kafeye giderken buldu. Kalbi çarpıyordu. Bu semt, başka bir dünyaydı. Halkla doluydu, gürültülüydü, gerçekti. Lüks restoranlar yerine sade bir yer. Ama işte bu yüzden güvendeydi. Serkan oradaydı. Bir köşe masada oturmuştu, elinde çay bardağı. Dilara’yı görünce ayağa kalktı. Bakışları yumuşaktı. Hüküm vermiyordu.

Dilara oturdu. Elleri titriyordu. “Teşekkür ederim,” dedi. “Geldiğiniz için.”

“Sorun değil,” dedi Serkan. Sonra bekledi. Konuşmaya zorlamadı. Sadece oradaydı. Ve Dilara, ilk kez o geceden beri nefes alabildiğini hissetti. Belki de dünya düşündüğü kadar karanlık değildi. Belki de hâlâ umut vardı. İşte bu küçük kafede, iki farklı dünyanın insanı karşı karşıya otururken Dilara bir şeyi anladı: Lüks ve güç onu korumamıştı. Ama dürüstlük ve insaniyet, belki koruyabilirdi.

Kafede oturmuş, Dilara ellerinde titreyen çay bardağına bakıyordu. Serkan karşısında sessizce bekliyordu. Konuşmak için acele etmiyordu. Sadece oradaydı. Bu sessizlik, Dilara için tuhaftı. Çünkü hayatında herkes her zaman bir şeyler söylemek, bir şeyler istemek zorundaydı. Ama Serkan farklıydı.

“Neden geldiniz?” diye sordu Dilara sonunda, sesini zor bularak. “Yani, beni tanımıyorsunuz bile.”

Serkan omuz silkti. “Bilmiyorum. Belki de sizi orada bırakıp gitmek yanlış geldi.”

“Yanlış mı?” Dilara başını kaldırdı. “Çoğu insan kaçardı. Karışmak istemezdi.”

“Ben çoğu insan değilim sanırım,” dedi Serkan, yumuşak bir gülümsemeyle.

Dilara ona baktı. İlk kez gerçekten baktı. Yüzü sade, sıradan bir yüzdü. Model gibi değildi. Zengin gibi de değildi. Ama dürüsttü. Gözlerinde bir saflık, bir doğruluk vardı ki, Dilara yıllardır böyle bir bakışla karşılaşmamıştı.

“O gece…” diye başladı Dilara ama kelimeleri bulamadı. Boğazı düğümlendi. “O gece siz bana insanca davrandınız.”

Serkan öne eğildi. “Siz de bir insansınız. Başka türlü nasıl davranacaktım?”

Bu basit cümle, Dilara’nın içine bir şey sapladı. Bir insandı. Evet, bir insandı. Ama çevresi onu asla öyle görmemişti. Hep bir marka, bir isim, bir varis olarak görmüşlerdi. Serkan ise, ilk karşılaştıklarında bile onu sadece yardıma muhtaç bir insan olarak görmüştü.

“Ben…” Dilara gözlerini sildi. “Ben size minnettar olduğumu söylemek istedim ve bir şey daha sormak istedim. Sizin… benimle vakit geçirmenizin bir sakıncası var mı?”

Serkan şaşırdı. “Ne demek istiyorsunuz?”

Dilara derin bir nefes aldı. “Psikiyatristim bana güvendiğim biriyle vakit geçirmemi söyledi ve ben… sizden başka kimseye güvenemiyorum artık.”

Serkan geriye yaslandı. Düşündü. “Beni tanımıyorsunuz bile,” dedi nazikçe. “Belki ben de tehlikeliyimdir.”

“Değilsiniz,” dedi Dilara hemen. “Öyle olsaydınız, o gece fırsatı çoktan kullanmıştınız.”

Serkan başını salladı. “Tamam, ama ben sıradan bir adamım Dilara Hanım. Lüks hayatınıza uygun biri değilim.”

“Lüks hayatım beni koruyamadı,” dedi Dilara acıyla. “Belki de sıradan olan daha iyidir.”

Gün boyu konuştular. Serkan kendi hayatını anlattı. Küçük bir tamirhanede çalışıyordu. Babası vefat etmişti. Annesi hasta bakıyordu. Yeğeni Nehir’i büyük bir sevgiyle yetiştiriyordu. Hayatı zordu, ama dürüsttü. Hiç kimseye borcu yoktu. Hiç kimseyi aldatmamıştı. Dilara dinledikçe hayret etti. Bu adam ne kadar farklıydı. Servet peşinde değildi. Şöhret peşinde değildi. Sadece yaşıyordu. Dürüstçe yaşıyordu.

Haftalar geçtikçe buluşmalar çoğaldı. Serkan onu basit yerlere götürdü. Kordon’da yürüyüşe çıktılar. Çarşıda seyyar tezgâhlardan simitle çay içtiler. Dilara, ilk kez hayatında plastik sandalyede oturdu. Kâğıt bardaktan çay içti ve garip bir şekilde, hiçbir lüks restoranda hissetmediği rahatlığı hissetti.

Nehir’le tanıştıklarında, küçük kız ona şüpheyle baktı. “Siz zengin birisiniz, değil mi?” diye sordu doğrudan. Dilara gülümsedi. “Vardı. Artık o kadar da değil.” Nehir kafasını salladı. “İyi. Çünkü dayım zenginlerden hoşlanmaz. Onlar sahte olur.” Serkan utanarak müdahale etti. “Nehir, bu kabalık.” “Hayır,” dedi Dilara. “O haklı. Çoğu zengin gerçekten sahte.” Nehir şaşırdı, sonra gülümsedi ve o günden sonra Dilara’yı kabul etti.

Bir gün Serkan, Dilara’yı tamirhanesine götürdü. Küçük, yağlı, dağınık bir yerdi, ama orada çalışan herkes birbirine saygılıydı, birbirine yardım ediyordu. Patronları Rıza Usta, Dilara’yı görünce şaşırdı. “Bu hanımefendi kim, Serkan?” “Bir arkadaşım,” dedi Serkan basitçe. Rıza Usta başını salladı. “Buyurun, hoş geldiniz.” Dilara orada saatlerce kaldı. Serkan’ın nasıl çalıştığını izledi. Motorları nasıl tamir ettiğini, müşterilerle nasıl konuştuğunu gördü. Her hareketi dürüsttü. Her sözü samimiydi. Hiç kimseyi kandırmıyordu, hiç kimseyi sömürmüyordu.

Akşam eve dönerken Dilara sessizdi. Selin onu arabayla aldı. “Nasıl geçti gününüz?” diye sordu. “İyi,” dedi Dilara. Ama aslında iyi değildi. Kafası karışıktı. Çünkü ilk kez hayatında, kendinden tamamen farklı bir dünyayla tanışıyordu. Ve o dünya, o dünya daha gerçekti.

Gece yatağında uzanırken Serkan’ı düşündü. O kadar farklıydı ki bildiği herkesten. Ama bu farklılık onu korkutmuyordu. Aksine, rahatlatıyordu. Belki de hayat yeniden başlayabilirdi. Belki de ikinci bir şans vardı, ama bu sefer lüksün içinde değil, gerçeğin içinde.

Üç ay geçmişti. Dilara yavaş yavaş kendini toparlıyordu. Terapiye gidiyordu. Serkan’la vakit geçiriyordu. Hatta bazen gülümsüyordu. Ama yara hâlâ tazeydi ve bazı günler eski Dilara geri geliyordu: Korkmuş, kırılmış, kayıp hisseden Dilara.

O gece, Dilara ve Serkan Konak Meydanı’nda yürüyüşe çıkmıştı. Hava soğuktu ama gökyüzü berraktı. İnsanlar etraflarından geçiyor, hayat akıyordu. Her şey normaldi. Ta ki o adamı görene kadar. Yanlarından bir erkek geçiyordu. Vücut yapısı benzerdi. Yüzü karanlıktaydı. Ama yürüyüşü… yürüyüşü Dilara’nın içine bir şey sapladı. Kalbi hızlandı. Elleri terledi, nefes alamadı. Geriye gitti. Ayakları takıldı. Serkan hemen döndü. “Dilara Hanım, ne oldu?”

Dilara cevap veremedi. Göğsü sıkışıyordu, boğuluyordu. Dünya dönüyordu. Gözleri bulanıklaştı. O adamları görüyordu. Yine o ara sokaktaydı. Yağmur yağıyordu. Eller ona dokunuyordu. “Hayır! Hayır! Hayır!”

“Dilara!” Serkan kollarından tuttu. “Bana bakın. Ben Serkan’ım. Güvendesiniz.” Ama Dilara onu duymuyordu. Sadece panik vardı. Saf panik. Çığlık atmaya başladı. İnsanlar dönüp baktı. Serkan umursamadı. Dilara’yı kucakladı, yakındaki bir banka oturttu. “Nefes alın,” dedi sakince. “Benimle birlikte. İçeri, dışarı… İçeri, dışarı…”

Dilara titreyerek nefes almaya çalıştı, ama göğsü hâlâ sıkışıktı. Serkan ellerini tuttu. “Siz güvendesiniz. Ben buradayım. Kimse size zarar veremez.”

Dakikalar geçti. Yavaş yavaş Dilara’nın nefesi düzeldi. Titreme azaldı. Etrafına baktı. İnsanlar uzaklaşmıştı. Serkan hâlâ oradaydı, ellerini tutuyordu.

“Üzgünüm,” dedi Dilara kırık bir sesle. “Ben… kontrol edemedim.”

“Sorun değil,” dedi Serkan yumuşakça. “Panik atağıydı. Normaldir.”

“Normal değil,” Dilara başını salladı. “Üç ay oldu. Hâlâ bir adamın yürüyüşünden korkuyorum.”

Serkan sessizce dinledi. Sonra konuştu. “Biliyor musunuz? Babam vefat ettiğinde ben on iki yaşındaydım. Bir yıl boyunca, her sabah kalktığımda onu mutfakta bekledim. Çay demlerken göreceğimi sanıyordum ama yoktu. Ve her sabah yeniden kırıldım.”

Dilara ona baktı. “Ne yapmıştın?”

“Hiçbir şey. Sadece kabullendim. Acının geçmesini beklemedim. Acıyla yaşamayı öğrendim.

Dilara gözyaşlarını tutamadı. “Ama ben güçsüz hissediyorum. Her an kırılabilecekmiş gibi.”

“Güçsüz değilsiniz,” dedi Serkan kararlılıkla. “Bugün yürüyordunuz, dışarıdasınız, yaşıyorsunuz. İşte güç bu.”

O gece Serkan, Dilara’yı evine kadar götürdü. Kapıda durdu. “İyi misiniz? İçeri girmemi ister misiniz?” Dilara başını salladı. “İyiyim ama teşekkür ederim. Siz olmasaydınız…” “Ben hep buradayım,” dedi Serkan basitçe. “Ne zaman ihtiyacınız olsa.”

Dilara içeri girdi. Selin onu karşıladı, endişeyle baktı. “Bir şey mi oldu?” “Hayır,” dedi Dilara. Sonra gülümsedi. “Aslında bir şey oldu, ama iyi bir şey.”

O gece yatağında yatarken, Dilara derin bir şey hissetti. İlk kez o geceyi yaşamadığını fark etti. Bu anı yaşıyordu. Ve yanında biri vardı. Serkan bir kahraman gibi değil, sadece bir insan olarak oradaydı. Ama işte bu yeterliydi.

Ertesi gün Dilara, Serkan’ı aradı. “Seninle bir yere gitmek istiyorum.” “Nereye?” “O sokağa.” Serkan tereddüt etti. “Emin misiniz?” “Hayır. Ama yapmam gereken bir şey.”

Birkaç gün sonra ikisi birlikte o ara sokağa gitti. Dilara titreyerek durdu. Sokak hâlâ karanlıktı, hâlâ kirliydi, ama boştu. Sadece duvarlar, sadece taşlar. “Burada durmak istemiyorum,” dedi Dilara. “Ama burada olmam gerekiyordu. Çünkü bu yer artık beni kontrol etmeyecek.” Serkan başını salladı. “Siz güçlüsünüz Dilara Hanım.” Dilara geri döndü, sokaktan çıktı ve çıkarken bir şeyi hissetti: Özgürlük. Küçük, kırılgan ama gerçek bir özgürlük. Belki de iyileşmek, acıyı silmek değildi. Belki de acıyla yaşamayı öğrenmekti. Ve Dilara ilk adımı atmıştı.

Bir ay daha geçti. Dilara artık her gün Serkan’ın tamirhanesine gidiyordu. İlk başta sadece ziyaret ediyordu. Sonra yardım etmeye başladı. Faturaları düzenledi. Randevuları organize etti. Müşteri kayıtlarını sisteme geçirdi. Elleri hiç yağ görmemiş, hiç tornavida tutmamıştı. Ama şimdi öğreniyordu. Rıza Usta şaşkınlıkla izliyordu onu. “Hanımefendi, siz neden burada çalışıyorsunuz? Sizin gibi biri…” “Sizin gibi biri mi?” diye sordu Dilara, gülümseyerek. “Ben de insanım. Çalışabilirim.” Rıza Usta gülümsüyordu.

Nehir, tamirhanede Dilara’yı görmeye alışmıştı. Artık okuldan sonra geliyordu. Ödevlerini orada yapıyordu. Dilara ona yardım etti. Matematiğini birlikte çözdüler. Kız ona ısınmaya başlamıştı. “Dilara abla,” dedi bir gün Nehir, “Sen gerçekten zengin miydin?” “Evet,” dedi Dilara dürüstçe. “Peki şimdi neden burada yağ kokusu içinde oturuyorsun?” Dilara gülümsedi. “Çünkü burası gerçek ve ben gerçeği özledim.” Nehir başını salladı. Çocuk aklıyla bile anlıyordu: Bu kadın farklıydı.

Ama Dilara’nın ailesi anlamadı. Amcası Hakan öfkeyle tamirhanede belirdiğinde herkes şaşırdı. Lüks arabası tamirhanenin önüne park etti. Takım elbisesiyle içeri girdi. Etrafına tepeden baktı.

“Dilara, seninle konuşmam gerek,” dedi sert bir sesle.

Dilara elindeki dosyaları bıraktı. “Burada konuşabiliriz.”

“Burada mı?” Hakan etrafına baktı iğrenerek. “Bu pislikte mi?”

Serkan araya girdi. “Efendim, lütfen saygılı olun.”

Hakan, Serkan’a baktı. Tepeden tırnağa süzdü. “Sen kimsin?”

“Tamirhanenin sahibiyim,” dedi Serkan, sakin ama kararlı bir sesle.

“Ah, işte bu mu?” Hakan Dilara’ya döndü. “Bu adam mı? Onun için mi ailenin şirketini terk ettin?”

Dilara ayağa kalktı. “Şirketi terk etmedim. Şirketten terk edildim. Ve evet, Serkan benim arkadaşım.”

“Arkadaş mı?” Hakan acı bir şekilde güldü. “Seni kullanıyor Dilara, paranın peşinde.”

Serkan adım attı. “Efendim, paranızın hiçbir değeri yok benim için. Lütfen gidin.”

Hakan öfkeyle baktı. “Sen bana ne söylüyorsun?”

“Serkan haklı,” dedi Dilara. “Git Hakan amca. Burada işin yok.”

Hakan kıpkırmızı oldu. “Anneni hayal kırıklığına uğratıyorsun. Babana ihanet ediyorsun ve kendini bu sefalete gömüyorsun.”

“Sefalet mi?” Dilara etrafına baktı. “Burası sefalet değil. Burası dürüstlük. Sizin dünyanızdan daha temiz.”

Hakan son bir kez baktı, başını salladı. “Pişman olacaksın. Hepiniz pişman olacaksınız.” Çıkarken kapıyı çarptı.

Sessizlik çöktü. Rıza Usta şaşkınlıkla izlemişti her şeyi. Serkan endişeyle Dilara’ya baktı. “İyi misiniz?” Dilara titriyordu. Ama bu sefer korkudan değil, öfkedendi. “İyiyim. Sadece bıktım. Onların dünyasından, kurallarından, sahte sevgilerinden bıktım.”

O gece Dilara, Penthouse dairesine döndüğünde bir karar vermişti. Selin’i çağırdı. “Şirketteki hisselerimi satmak istiyorum.”

Selin şok oldu. “Ne? Ama hanımefendi! Bu sizin annenizden miras…”

“Annemin mirası bir yük,” dedi Dilara. “Taşıyamıyorum artık. Satılsın. Yüzde yirmisi bende kalsın. Geri kalanını şirket yönetimine devredeyim.”

“Emin misiniz?”

“Hiç bu kadar emin olmamıştım.”

Birkaç gün sonra avukatlarla toplantı yapıldı. Hakan öfkeyle karşı çıktı. “Bu delilik! Anneni mezarında ters çeviriyorsun!” Dilara soğuk bir şekilde baktı. “Annem beni sevmedi. Sadece imajını korudu ve ben artık kimsenin imajı olmayacağım.”

İmzalar atıldı. Erdem Kozmetik’in kontrolü şirket yönetimine geçti. Dilara artık sadece küçük bir hissedardı. Karar verme yetkisi yoktu ama özgürdü.

Eve dönerken Serkan’ı aradı. “Yaptım,” dedi. “Ne yaptınız?” “Özgürleştim.” Serkan sessizce dinledi. Sonra sordu: “Pişman mısınız?” Dilara gülümsedi. İlk kez içtenlikle gülümsedi. “Hayır. İlk kez pişman değilim.”

O gece lüks dairesinde oturdu, ama artık burası yabancı geliyordu. Çok büyük, çok soğuk, çok boş. Alsancak’taki sıradan bir daire düşündü. Nehir’in kahkahaları, Serkan’ın sessiz varlığı, tamirhanenin yağ kokusu. Belki de gerçek ev dört duvar değildi. Belki de gerçek ev, kalpte olan yerdi ve Dilara’nın kalbi artık başka bir yerdeydi.

Taşınma günü geldiğinde Selin inanamıyordu. “Hanımefendi, gerçekten emin misiniz? Bu daire yüz metrekare bile değil!” Dilara, Alsancak’taki küçük daireye baktı. İki oda, küçük bir salon, mutfak ve balkon. Penthouse’una göre hiçbir şeydi. Ama balkondan meydan görünüyordu. Çocukların oynadığı park görünüyordu. Hayat görünüyordu. “Mükemmel,” dedi Dilara.

Eşyalarını paketlerken, sahip olduğu şeylerin çoğuna ihtiyacı olmadığını fark etti. Tasarımcı elbiseler, pahalı ayakkabılar, lüks aksesuarlar… Bunların hiçbiri artık ona ait değildi. Hepsini bağışladı. Selin gözyaşlarıyla izledi. “Annenizin koleksiyonları…” “Annemin hayatıydı. Benim değil,” dedi Dilara. “Ben kendi hayatımı yaşayacağım.”

Nehir, taşınmada yardım etti. Kutuları taşıdı, eşyaları yerleştirdi. Heyecanla koşturdu. “Dilara abla, bu daire çok güzel! Bizim eve yakın!” Serkan sessizce izliyordu. Dilara’nın bu kararını onayladığından emin değildi. “Gerçekten burada mutlu olabilecek misiniz?” diye sordu. Dilara ona baktı. “Bilmiyorum, ama denemek istiyorum.”

İlk gece yeni dairesinde yalnız kaldı. Sessizlik farklıydı. Penthouse’taki sessizlik boğucu, soğuk, korkutucuydu. Buradaki sessizlik huzurluydu. Sokaktan sesler geliyordu: Çocukların bağırışları, komşuların konuşmaları, hayatın sesleri. Uyuyamadı. Ama bu sefer korku yüzünden değil, heyecan yüzünden. İlk kez kendi seçtiği bir yerde uyuyordu. Kendi kararıyla, kendi isteğiyle.

Sabah erkenden Nehir kapıyı çaldı. “Günaydın! Dayım simit aldı. Çay hazır!” Dilara gülümsedi. Üzerinde Serkan’ın tamirhanesinde aldığı basit, rahat bir tişört vardı. Makyajsızdı. Mutfağa gitti. Küçük ama güneşli mutfak. Serkan, ocağın başında çay demliyordu. Nehir, masada oturmuş, simidi kemiriyordu.

“Günaydın,” dedi Dilara, sesi huzurluydu. “Simit ve çay, mükemmel bir kahvaltı.”

Serkan döndü, ona gülümsedi. “Öğreniyorsunuz,” dedi.

Dilara gülümsedi. Pencerelerden giren güneş ışığı, küçük daireyi dolduruyordu. Lüks yoktu. Güç yoktu. Sadece dürüstlük, sıcaklık ve gerçek bir aile hissi vardı. Oturdu, simidinden bir ısırık aldı. Hayatının en basit ama en gerçek lezzetiydi.

Dilara, elinde sıcak çay bardağıyla, Serkan’a ve Nehir’e baktı. Eski hayatının kâbusu bitmişti. Yeni hayatının mücadelesi şimdi başlıyordu. Güven sarsılmıştı, ama insanlık yeniden yeşermişti. Zenginliğin, gösterişin ve unvanların ardında bıraktığı boşluk, şimdi bir tamirhanenin yağı, bir bardak çayın sıcaklığı ve bir çocuğun kahkahasıyla doluyordu.