
İzmir’in en seçkin semtindeki Altın Sofra Lokantası, kristal avizelerin sarkıt ışıkları altında pırıl pırıl parlıyor, lekesiz örtüler ve zarif porselenlerle döşenmiş masalarıyla yalnızca kentin en varlıklılarını ağırlıyordu. Genç garson Canan, önlüğünü dördüncü kez düzelterek derin bir nefes aldı. Bu ihtişamlı mekânda ilk haftasıydı; her hareketi sanki bir mercek altındaymış gibi hissediyor, ellerindeki hafif titremeyi bastırmaya çalışıyordu. Mütevazı bir mahallede, üç çocuğunu tek başına büyüten güçlü bir annenin yanında büyümüş; dürüstlüğün ve başkalarına saygının insanın onuru olduğunu öğrenmişti. Üniversite okumak için çalışmış, yıllardır lokantalarda birikim yapmış, şimdi de ailesine daha iyi bir gelecek kurmanın eşiğindeydi.
Müdire Sema Hanım’ın “12 numaralı masa acil ilgi bekliyor” uyarısıyla Canan, güç ve zenginlik yayan bir çifte yaklaştı. Adam, Taner Bey: takım elbisesi yıllık maaşından pahalı, bakışlarında derin bir akıl ve dikkat. Kadın, Meltem Hanım: parlak mücevherler, ölçülü beden dili, yüzünde donuk ama çatlak bir gerginlik. Canan, içindeki çarpıntıya rağmen gülümsedi: “İyi akşamlar. Adım Canan. Bu akşam size ben bakacağım. Başlangıçta bir şey ikram edebilir miyim?”
Taner Bey sıcak bir tebessümle “Karar için bir iki dakika,” dedi. Meltem Hanım, altın yaldızlı menüden gözlerini zar zor kaldırdı: “Su tamamen soğuk olmalı. Önceki gibi ılık değil.” Sözlerinde buz gibi bir keskinlik vardı. Canan, sarsılmadan özür diledi ve taze su için mutfağa döndü. Uzaklaşırken çiftin kısık sesli ama ağır gerginlikle örülü konuşmasının kırıntıları kulağına çarpıyordu. Taner, yumuşak hareketlerle eşini yatıştırmaya çalışıyor; Meltem’in bastırılmış hayal kırıklığı yüzüne vuruyordu.
Mükemmel soğutulmuş suyla dönünce atmosferde görünmez bir fırtınanın izi vardı: Meltem’in gözleri kızarmış, sanki dökülmeyen yaşlarla bir savaştan çıkmış gibiydi. Taner, derin bir endişeyle onu izliyordu. Canan, profesyonel gülümsemeyi koruyarak sordu: “Sipariş için hazır mısınız?” Taner, “Biraz daha zaman,” dedi. Canan, cesaret toplayıp fısıldadı: “Şefin önerisi kuzu tandırdır, tavsiye ederim.” Bu küçük yakınlık girişimi, Meltem’in buzlu bakışına çarptı: “Tavsiye istersem verirsiniz. Su hâlâ yeterince soğuk değil.” Canan, annesinin ağrıyan ellerini, kardeşlerinin eksiklerini, kendi hayallerini düşünerek kendini tuttu.
Taner özür diledi, “Zor bir gün. Biraz daha su ve eşim için bir kadeh Bozcaada şarabı lütfen.” Mutfağa yönelirken şef Emre kulağına eğildi: “12 numarayı dert etme. Meltem Hanım böyledir. Her hafta gelir, herkesi azarlayıp hiçbir şeyi beğenmez. Ama kocası altın kalplidir.” Canan sordu: “Neden böyle?” Şef, sesi kısarak: “Söylentiye göre yıllar önce büyük bir acı yaşamış. O günden sonra hiç aynı olmamış.”
Masaya döndüğünde Meltem, şarabından bir yudum alıp ilk kez Canan’ın gözlerine baktı. O bakışta anlık bir tanıma mı, özlem mi vardı? “Teşekkür ederim,” dedi, tonu yumuşamış; hemen ardından tekrar sertleşerek, “Siparişlerimizi alacak mısınız, yoksa gecenin sonuna kadar bekleyelim mi?” Canan not defterini çıkarırken Taner’le göz göze geldi; adamın bakışında bir özrün yanında daha derin, sanki Canan’ı bir yerden tanıyormuş gibi düşünceli bir kıvılcım vardı. Meltem, “Izgara levrek, sebzesiz, sos ayrı,” diye buyurdu. “Şefe söyleyin, balık bir dakika bile fazla pişerse geri gönderirim.” Taner ise nazikçe, “Ben kuzu tandır alacağım. Tavsiyeniz için teşekkürler,” deyip göz kırptı. Canan not alırken Meltem’in parmağındaki nazar boncuklu, ince işçilikli yüzük gözünü aldı. “Güzel bir yüzük,” dedi ağzından kaçırıp pişman olarak. Meltem’in yüzünde bir anlık yumuşama belirdi: “Evet. Özel bir hatıra.”
Şef Emre levreği hazırlarken, “Her seferinde aynı ve her seferinde fazla pişmiş diyerek geri gönderir,” diye homurdandı. “Neden hep buraya gelirler? Bir şey arıyor olmalılar.” Canan diğer masalara koşuştururken 12 numarayı gözlüyordu. Taner’in bakışı sahiplenici değil; sanki eşinin tamamen kırılmasını önlemeye çalışan bir koruma hâliydi. Meltem telefonundan bir fotoğrafa baktı; gözleri doldu. Canan, ekranda yakaladığı bebek fotoğrafını unutamadı.
Yemekler geldiğinde levrek kusursuzdu. Meltem bir lokma aldı; o donuk maske iskambil şatosu gibi çöktü. Gözlerinden kontrolsüz yaşlar aktı. Öfke değil, çok daha derin, parçalı bir acıydı bu. “Bu… bu olamaz,” diye mırıldandı. Canan yanağına kadar tırmanan endişeyle eğildi: “Başka bir şey getireyim mi? Birini çağırmamı ister misiniz?” O anda Meltem ani bir hareketle ayağa fırladı, Canan’ın elindeki kırmızı şarap kadehleriyle çarpıştı. Kristalin kırılışı salonda patlama gibi yankılandı. Şarap Canan’ın üniformasını kana bulanmış gibi lekeledi; düşmeyi engelleme telaşıyla elbisesinin eteği büyük bir yırtık aldı. Salon, seçkin sohbetini kesip tek bir sahneye çevrildi.
“Bak ne yaptın!” diye bağırdı Meltem; ama sesinde öfkeden başka, yılların yükünü ilk rastladığı kişiye boşaltmanın dağınık acısı vardı. Canan, yırtık elbisesi ve lekeli üniformasıyla kristal parçalarını toplamak için eğildi. “Çok özür dilerim, tamamen kazaydı. Bütün zararları ben karşılayacağım,” dedi utanç ve sükûnet arasında.
Tam o an, Taner ayağa kalktı; beklenen öfke yoktu. Gözlerinde başkalarının görmediği bir şeyi kavramış gibi bir sarsılma, hatta bir tanıma. “Canan,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Sakin ol.” Gözleri genç kadının bileğine takıldı. Küçük bir kahverengi bene saplandı bakışı. Yüzünden rengi çekildi. Meltem telaşla, “Taner, ne oldu?” dedi. Taner’in sesi titredi: “Bileğindeki… O işaret. Doğuştan mı?”
Canan şaşırdı, bileğine baktı: çocukluğundan beri taşıdığı küçük doğum lekesi. “Evet, doğuştan. Ama neden?” O sırada Sema Hanım hızla yetişti: “Canan, hemen üstünü değiştir, biz temizleriz.” Taner beklenmedik bir otoriteyle, “Bir dakika,” dedi. Salon sessizleşti. Meltem şaşkın; kocasının bu kesinliğini hayatlarında yalnızca kritik anlarda görmüştü.
“Canan,” dedi Taner, “bize özel salona eşlik eder misin? Eşimin sana söylemesi gereken çok önemli bir şey var. Hayatını değiştirebilecek bir şey.” Sözler salona anlam verilmez bir sessizlik düşürdü. Canan, yüreğinde korku ve merak birbirine karışsa da, Taner’in gözlerindeki umutsuz umut ve acele onu başını sallamaya itti.
Hilal Salonuna geçtiler. Ceviz masa, deri koltuklar; ana salonun meraklı bakışlarından uzak, yoğun bir sessizlik. Sema kapıyı kapattı. Meltem’in elleri titriyordu; sanki sandalyenin arkalığı gerçekliğe son çapasıydı. “Oturun lütfen,” dedi Taner, yumuşak ama kararlı. “Anlatacaklarımız uzun ve zor olacak.”
Canan, kalbi gümbürderken oturdu. “Beyefendi, hanımefendi… sanırım bir yanlış anlaşılma var. Eğer az önceki kaza hakkındaysa, tüm masrafı karşılarım.”
“Kaza hakkında değil,” diye araya girdi Taner. “Canan, sana çok kişisel bir şey soracağım. Doğum günün ne zaman?”
Hazırlıksız yakalanan Canan, “Şubat,” dedi. “Neden?”
Meltem boğuk bir ses çıkarıp göğsüne ellerini bastı: “Aynı ay…” Taner fısıldadı: “15 Şubat mı?” Canan, “Evet,” dedi. O anda Meltem sandalyesini devirerek ayağa fırladı, yüzünden yılların buzları çatırdayarak dökülüyor gibiydi: “Taner… onca yıldan, her yüzde aradıktan sonra… o burada.”
“Hanımefendi, sizi tanımıyorum,” dedi Canan, geriye çekilerek.
Meltem yaklaştı, gözlerinde korku ile umut birbirini kovalıyordu: “Belki bilinçli değil, ama beni tanıyorsun. Ben seni tanıyorum. Bileğindeki o küçük işareti, gergin olduğunda gülümseyişini, bir şey anlamadığında başını eğişini…”
“Bu ne demek?” dedi Canan, sesi titrek. “Siz kimsiniz?”
Meltem, yılların ağırlığıyla iç çekti: “Ben senin annenim, Canan. Gerçek annen.”
Zemin kaydı. “Bu… imkânsız. Benim annem var; adı Nurten. Evlatlık değilim.”
Taner, yumuşak ama sağlam bir tonda, “Nurten Hanım ve Murat Bey seni büyük bir sevgiyle büyüttüler,” dedi. “Belli ki seni çok seviyorlar. Ama doğduğun günün şartları… zordu.”
Meltem, çantasından sararmış bir fotoğraf çıkardı. Kucağında yeni doğmuş bir bebek tutan çok genç bir Meltem: yüzünde sevinç, korku, sevgi ve keder birbirine dolanmış. Canan fotoğrafa bakarken içinin bir yerinde, bileğindeki lekeyle fotoğrafta görünen benzer bir izi fark etti. “Peki neden?” dedi yutkunarak. “Neden beni verdiniz? Neden şimdi?”
Meltem anlatmaya başladı: Genç bir üniversiteliyken Serkan’a—parlak bir tıp öğrencisine—aşık olmuştu. Sonra onun ölümcül, kalıtsal bir hastalık taşıdığını öğrenmişlerdi. “Sen doğmadan önce Serkan’ın durumu kötüleşti. Seni korku ve acının gölgesinde büyütmek istemedik,” dedi. Taner devam etti: “Serkan’ın son isteği, güvenli ve sevgi dolu bir aileydi. Hastalık korkusu olmadan.” Evlatlık kurumu, onu “kimsesiz bırakılmış” diye kaydetmişti ki bir ihtimal artsın.
“Öldü mü… Babam?” dedi Canan, bir fısıltı gibi.
Meltem başını eğdi: “Sen altı aylıkken. Son ana kadar fotoğrafına baktı. Seni çok sevdi.”
“Beni nasıl buldunuz?” diye sordu Canan.
“Emin değildik,” dedi Taner. “Ta ki bileğindeki işareti ve doğum tarihini görünceye kadar.”
“Peki şimdi?” dedi Canan, boğazındaki düğümle. “Ne olacak?”
Taner: “Biz hiçbir şey beklemiyoruz. Karar tamamen senin. Ne istiyorsan…” Meltem elini uzattı: “Seni tanımak istiyorum. Sadece tanımak.”
Canan’ın zihni iki yöne koşuyordu: Nurten—hastayken sabahlayan, oyunlarda en önde oturan, bayram baklavası kokan gerçek hayat; ve Meltem—onu doğuran, yıllarını arayarak geçiren, bileğinde aynı yıldız benek. “Neden onları seçtiniz?” diye sordu. “Bakamaz mıydınız?”
“Serkan’ın hastalığı genetikti,” dedi Meltem. “Sana geçmesinden korktuk. Tıp böyle değildi, genç ve çaresizdik. Ailelerimiz de yoktu. Seni sevgiyle büyütecek bir yuva istedik. Nurten ve Murat dürüst ve sevgili insanlardı.”
“Tanışmanız?” dedi Canan, Taner’e bakarak.
“Bir yardım kuruluşunda Meltem’i tanıdım,” diye gülümsedi Taner. “Serkan’ın ölümünden dört yıl sonra. İçinde saklı bir acı taşıdığını hemen anladım. Anlatması zaman aldı. Ama ‘başka birinin çocuğu’ değilsin. Meltem’in ve Serkan’ın çocuğusun. Kan bağları önemli ama tek değil. Nurten ve Murat’ın emek bağını da kimse silemez.”
“15 yıldır seni arıyoruz,” dedi Taner, gözleri dolarak. “Evlatlık kızımı arıyordum. Şimdi karşımda duruyorsun.”
Canan, bu gerçeğin Nurten ve Murat’a ihanet olup olmadığını fısıldadı. Çözüm nettir: iki aile bir araya gelmeliydi.
İlk buluşma, Canan’ın mütevazı evinde oldu. Nurten, titreyen ellerle kurabiye uzattı; Murat, misafirlerini saygıyla karşıladı. Meltem’in hikâyesini dinlediler. “Bize söylenmedi,” dedi Murat. “Aradığınızı bilmedik.” Nurten’in gözleri doldu: “O bize öz kızımız gibiydi… Hayır, zaten öz kızımız.” Meltem, “Ona çok iyi bakmışsınız,” dedi. İki anne—biri doğuran, biri büyüten—birbirlerine saygıyla baktı. İki baba—biri iş dünyasının ağır topu, biri emekli postacı—aynı zeminde buluştu: Canan’ı koruma arzusu.
Sonra kaçınılmaz soru geldi: Serkan’ın hastalığı ve Canan’a geçip geçmediği. Meltem zorlanarak söyledi: “Huntington. İlerleyici, kalıtsal bir nörolojik hastalık.” Taner ekledi: “Otozomal dominant. Risk %50.” Canan’ın yüreğinden soğuk bir sızı geçti: hayat üzerine atılmış bir yazı tura gibi.
“Test olmak istiyorum,” dedi. “Bilmek istiyorum.” Taner, Türkiye’nin saygın bir genetik uzmanı Doktor Selçuk Demir’den randevu aldı.
Hastane bekleme salonunda iki aile bir aradaydı; Taner volta atıyor, Murat gazeteye bakar gibi yapıp aynı sayfada kalıyor, Zehra Hanım—Serkan’ın annesi—tesbihiyle dua ediyordu. Taner, sürpriz yapmış ve Zehra Hanım’ı da getirmişti. Yaşlı kadın, torununu ilk kez görmenin titremesiyle, “Gözlerin Serkan’ın gözleri,” dedi. Canan, “Anneanne,” diyerek elini tuttu; bilmediği bir yakınlık dalgası içinden geçti.
Doktor Selçuk, kapsamlı bir bilgilendirme yaptı. “Sonuç?” dedi Canan, beklenmedik bir sükûnetle. “Genetik analizleriniz…” diye başladı doktor. Kapalı kapıların ardında üç kadın—Canan, Meltem, Nurten—el ele bu anın ağırlığını taşıdı.
Sonuçlar açıklandığında bekleme salonundaki hava kesildi. Üç kadın birlikte yürüdü; yüzlerinde okunamayan ifadeler. “Ne oldu?” dedi Murat, ayağa fırlayarak. Canan derin bir nefes aldı: “Genetik markörler negatif. Babamın hastalığı bana geçmemiş.” Oda bir anda çözülen bir gerilim teli gibi rahatladı. Taner başını göğe kaldırdı; Murat, Nurten’in elini sıktı; Zehra Hanım olduğu yerde secdeye kapanıp şükretmeye başladı.
Tam sevinç dalgası yükselirken Meltem, kolundaki saati düzeltti ve sakin ama titrek bir sesle ekledi: “Benim testlerimde bazı belirtiler görünüyor. Erken, ama izlenmesi gerekiyor.” Oda tekrar sessizliğe gömüldü. Canan’ın kalbi olduğu yerde büzüştü: Yıllar sonra bulduğu annesini kaybetme korkusu.
Taner karısına sarıldı: “Birlikte göğüsleyeceğiz.” Nurten, pratik bir sesle, “Belirtiler neler?” diye sordu. “Şimdilik hafif el titremeleri, konsantrasyon sorunları,” dedi Meltem. “İlerleyiş yavaş olabilir, modern tedavilerle kontrol edilebilir.”
“Şimdi ne yapacağız?” dedi Canan.
“Şimdi,” dedi Taner, liderliğin alışıldık sükûnetiyle, “hep birlikte yemeğe gidip hayatı kutlayacağız ve aile olarak ne yapabileceğimizi konuşacağız.”
Üsküdar’daki tarihi restoranda, Boğaz’ın iki yakasını birleştiren köprüler gibi aralarında köprüler kuruldu. “Yeni başlangıçlara,” diye ayranını kaldırdı Taner. Sonra Canan’a döndü: “Sana bir teklifim var. Şirket, evlat verilen çocuklar ve aileleri için bir destek programı başlatıyor. Sosyoloji mezunusun, birinci elden deneyimin var. Programı yönetmeni istiyorum.”
“Ben sadece bir garsonum,” dedi Canan şaşkınlıkla.
“Artık değilsin,” dedi Meltem gülümseyerek. Taner de ekledi: “Sema Hanım’la konuştum. Kariyerin için doğru olan bu.”
Nurten kızının kolunu sıktı: “Harika bir fırsat.” Murat onayladı: “Hep başkalarına yardım etmek istedin.”
“Bir şartla,” dedi Canan. “Nurten annem ve Murat babam da danışman olacak.”
“Harika,” dedi Meltem. Zehra Hanım da gönüllü destek sözü verdi. Meltem, “Serkan’ın anısına bir burs da açalım,” dedi. Taner “Onaylıyorum,” diye omzunu sıvazladı. Sohbet anılara döküldü: Nurten, bebekliğin komik anlarını; Murat, ilk bisiklete binişi; Zehra Hanım, Serkan’ın köy okulundaki başarısını; Meltem, “Seni ilk gördüğümde babanı gördüm,” dedi. Canan iki elini—iki annesini—tuttu: “Hastalık ne olursa olsun yalnız değilsin. Artık hiçbirimiz yalnız değiliz.”
Aylar aktı. Levent’te bir gökdelenin 15. katında “Yeni Başlangıçlar Vakfı” tabelası yükseldi. Canan, geniş camlardan kentin siluetine bakarken dosyalarla dolu masasında yüzlerce aileye ulaşmış olmanın şaşkın gururunu yaşıyordu. Nurten ve Murat, “Evlat edinme deneyimi danışmanları” olarak düzenli geliyor; Taner ve Meltem projeleri büyütüyor; Zehra Hanım köyünden arayıp moral veriyordu. O gün Taner ve Meltem küçük bir paket getirdi. Meltem’in elleri artık daha belirgin titriyordu. “Bunu sana vermek istiyorum,” dedi. Paketten Serkan’ın bağlaması ve Meltem’in bileğindeki ‘yıldız’la Canan’ınkini gösteren fotoğraf çıktı. “Çalabilir misin?” dedi Taner. “Hayır,” dedi Canan, “ama öğrenmek istiyorum.” Zehra Hanım görüntülü arayıp gülümsedi: “Ben de çalarım biraz. Sana öğretirim.”
Kader, beklenmedik bir adım daha attı: Serkan’ın anısı bursunun ilk öğrencisi Hakan, nörogenetikte doktora onayı aldı; yeni bir klinik protokolün hastalığın ilerleyişini anlamlı biçimde yavaşlatabileceği müjdesini getirdi. Meltem’in gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı: “Serkan… İnsanlara yardım etmek isterdi. Şimdi adı umut olacak.”
İki yıl sonra Çengelköy’de, Boğaz akşam güneşiyle altın rengine boyanırken Meltem tekerlekli sandalyesinde oturmuş, Canan’ın bağlamadan döktüğü ezgiyi dinliyordu. Hastalık beklenenden hızlı ilerlemiş; altı aydır yürüyemiyordu. Ama zihni berraktı; gözlerindeki ışık sönmemişti. “Çok güzel çalıyorsun,” dedi. “Tıpkı baban gibi.” Canan tellerin üzerinde sustu: “Zehra anneanne iyi bir öğretmen. Onunla her hafta sonu köyde buluşmak, hem onu hem babamın çocukluğunu tanımak tarifsiz.”
Bahçe kapısı açıldı; Nurten ve Murat tepsilerle geldiler. “Meşhur künefemiz,” diye neşeyle seslendi Nurten. Taner çalışma odasından çıktı: “Toplantı bitti, geliyorum.” Vakıf, ulusal ölçekte tanınan bir kurum olmuş; Türkiye’nin dört bir yanında evlat edinme süreçlerine destek veriyordu. Canan yalnızca bir yönetici değil, umut veren bir hikâyeydi.
Taner yanlarında genç bir adamla belirdi: “Hepinize Doktor Hakan Yıldız’ı tanıştırayım. Serkan’ın anısı bursunun ilk mezunu.” Hakan saygıyla eğildi: “Hikâyenizden çok etkilendim. Klinik deneylere başlıyoruz; yeni protokol binlerce hastaya umut olabilir.”
Canan, iki ailesine baktı: acıların ve kayıpların sevgi ve anlayışla yer değiştirdiği o büyük masaya. Serkan’ın bağlamasını kucağına aldı, babası için bestelediği parçayı çalmaya başladı. Ezgi hüzünle umut arasında ince bir köprüydü; kayıp ve buluşmanın, ayrılık ve kavuşmanın diliydi. Nurten, Murat’ın elini tuttu: “İyi ki seni bulduk, kızım.” “Siz de iyi ki benim hayatımın en büyük hediyesisiniz,” dedi Canan. “Hepiniz.”
Gün batımında çaylar ve künefeler paylaşıldı; gülüşler, anılar havada dans etti. Meltem, kızının elini sıkarken düşündü: Hayatının en zor kararı, en güzel hediyeye dönüşmüştü. Taner kadehini kaldırdı: “Bazı yolculuklar dolanbaçlı olsa da sonunda bizi eve götürür.”
Canan etrafındaki yüzlere, gözlerdeki ışığa baktı. Anladı ki “ev” bir adres değil, bir duyguydu: sevdiği insanların yanında, kalbin sıcaklığında bulunan sığınak. Güneş Boğaz’ın ardında kaybolurken gökyüzünde yıldızlar birer birer belirdi—tıpkı bir zamanlar karanlık olan hayatında yavaş yavaş parlayan yıldızlar gibi. Ve o ilk gece Altın Sofra’da, kristallerin kırıldığı, bir maskenin düştüğü anı düşündü. O kırılma, hepsini birleştiren ilk çatlak olmuştu.
Artık biliyordu: Gerçek, acıtsa da iyileştirirdi. Sevgi, geç kalmış gibi görünse de yolları bulurdu. Ve bazen, tek bir küçük işaret—bir bilekteki yıldız, bir bardak su, bir tabak levrek—koca bir hayatı baştan yazardı.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





