Kilise, çiçek kokuları ve fısıltılarla doluydu; herkes gelini görmek için nefesini tutmuşken kapı aniden açıldı. Deri yelekli, dövmeli bir motosikletli içeri girdi ve doğrudan gelinin yanına yürüdü.

“Tehlikedeysin. Babammışım gibi davran,” diye fısıldadı Lucía’nın kulağına. O an, gelinin yüzünden rengi çekildi, damadın gözleri karardı, annenin kalbi göğsüne sığmaz oldu.

Kimse ne olduğunu anlamıyordu ama herkes aynı şeyi hissediyordu: Bu, sadece bir düğün değildi. Bu, bir kadının hayatını ya tamamen karartan ya da kurtaran bir saniyenin başlangıcıydı.

Lucía her zaman “sakin” diye tanımlanan kadınlardandı.

Öfkesini bağırarak değil, susarak gizleyen; karar almadan önce defalarca düşünen; plan yapmadan adım atmayan biri. Çocukluğundan beri annesi Elena’nın en çok sevdiği özelliği buydu: tutarlılığı.

İki yıl önce, babasını kaybettiklerinde, cenazede herkes ağlarken Lucía insanlara su dağıtmış, sandalye ayarlamış, annesinin omzunu sıvazlamıştı. Kendi acısını, başkalarının acısının arkasına saklamayı iyi biliyordu.

Öğretmendi. Devlet okulunda ilkokul öğrencilerine ders veriyor, küçük ellerin kâğıt üzerinde harflerle boğuşmasını sabırla izleyerek günlerini geçiriyordu. Evine döndüğünde, annesiyle paylaştıkları mütevazı dairede sakin bir rutinleri vardı:

Akşam yemeği, biraz televizyon, sonra Lucía’nın sessizce kitap okuduğu, Elena’nın da örgü ördüğü uzun geceler.

Her şey net, öngörülebilir ve güvenliydi.

Ta ki Daniel hayatlarına girene kadar.

Onunla bir arkadaşının doğum gününde tanışmıştı. Daniel, düzgün kesilmiş sakalları, pahalı görünen saati ve kendinden emin tavırlarıyla hemen dikkat çekmişti. İnsanlara nasıl bakacağını, nerede gülümseyip nerede ciddi kalacağını iyi bilen o tip erkeklerdendi.

Lucía, o gece kendisini ilk kez uzun zamandır “fark edilmiş” hissetmişti. Daniel’in soruları sıradan değildi; nerede çalıştığını, hangi filmleri sevdiğini, ne okuduğunu soruyor, sonra cevaplarını gerçekten dinliyormuş gibi başını sallıyordu.

Daha ilk buluşmalarında, Lucía annesine döndüğünde yüzünde yeni bir ışıltı vardı.

— Tanıştım biriyle, demişti. İyi biri gibi.

Elena başta temkinli ama destekleyiciydi. Kocasını kaybettikten sonra kızının yalnız kalmasından korkuyordu, ama aynı zamanda aceleyle verilecek kararlardan da endişe ediyordu. Yine de, Lucía’nın gözlerindeki mutluluğu gördükçe içindeki şüpheleri susturmaya çalışıyordu.

Daniel, aileyle tanışmaya geldiğinde üzerinde mükemmel oturan bir gömlek, elinde çiçekler ve hazır cümlelerle kapıda belirmişti. Elena’yla tokalaşırken hafifçe eğilmiş, saygılı bir tonla “Size ne kadar benzediğini şimdi daha iyi anlıyorum,” demişti.

Doğru şeyleri söylemeyi biliyordu.

İlk zamanlar, Elena’nın da hoşuna gitmişti bu hal. Çalışkandı, düzenli bir işi vardı, Lucía’ya nezaketle davranıyor gibi görünüyordu. Evden alırken kapıyı çalıyor, “Onu geç getirmem, merak etmeyin,” diyordu.

Ne var ki zaman geçtikçe Elena’nın dikkatini çeken küçük detaylar oluşmaya başladı.

Daniel, Lucía’yı yürürken sırtından hafifçe itiyor, restoranlarda sandalyeyi o seçiyor, “burada oturalım, ışık daha iyi” diyordu. Bunlar dışarıdan “şefkat ve özen” gibi görünebilirdi ama Elena, kızının omuzlarının her seferinde milimetrik bile olsa gerildiğini fark ediyordu.

Lucía, Daniel’in yanında daha dikkatli konuşuyor, cümle kurarken kelimeleri özenle seçiyor, “boş bulunup yanlış bir şey söylemekten” korkar gibi davranıyordu.

Bir akşam, mutfakta bulaşık yıkarken Elena dayanamadı:

— Kızım, her şey yolunda mı?

Lucía gülümsedi, o tanıdık savunma gülümsemesiyle:

— Tabii ki, anne. Sadece yorgunum.

Ama elleri, tabağı çok sıkı tutuyordu. O kadar sıkı ki sabunlu cam parmaklarının arasından kaymaya hazırdı.

Elena, bir annenin içgüdüsüyle bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu, ama ne olduğunu tam koyamıyordu.

Bir gün, komşu kadınlardan biri kapıyı çalıp merakla sormuştu:

— Kızın iyi mi? Geçen gün Daniel’in arabasında ağlıyordu sanki. Onu camdan gördüm, sanki tartışıyorlardı.

Elena’nın içi titredi. Lucía’ya sorduğunda yine aynı cevabı aldı:

— Sinirlerim bozuldu sadece. Düğün yaklaştı, stres.

Düğün…

En çok orada Elena’nın içi cız etti.

Çünkü tanışmalarının üzerinden sadece 8 ay geçmişti.

Lucía, bir akşam salonda birden bire:

— Anne, biz evlenmeye karar verdik, dediğinde Elena’nın boğazına bir şey düğümlendi.

— Bu kadar çabuk mu?

— Birbirimizden eminiz, diye cevap verdi Lucía, cümleyi kursa da gözleri yerdeydi.

Elena o an, kızının ses tonunda bir “kaçma isteği” sezdi. Sanki evlilik, aşkla olduğu kadar bir sığınak, bir zorunluluk gibi de hissettiriyordu.

Ama Lucía, annesinin şüpheli bakışlarını görünce hemen ekledi:

— Gerçekten mutluyum, anne.

Kelime doğruydu, ama onu söylerken parmakları telefonunun kenarını beyazlatacak kadar sıkıyordu.

Günler geçtikçe Lucía daha çok özür dilemeye başladı.

“Üzgünüm.”
“Pardon.”
“Benim hatam.”

Bazen bardağı masaya biraz hızlı koyduğunda, bazen kapıyı tam kapatmadığında, bazen telefon geç çaldığında…

Sanki varlığı bile birilerini rahatsız edebilecekmiş gibi davranıyordu.

Elena tüm bunları izlerken içinden, “Keşke babası yaşasaydı, onunla konuşurdum,” diye geçirdi. Ama yalnızdı. Soru sorduğunda, Lucía hep aynı cevaba kaçıyordu:

— İyiyim. Sadece yorgunum.

Ve böylece, kimsenin adını koyamadığı bir sıkışmışlık, gün be gün büyümeye başladı.

Düğün günü, gökyüzü güneşli ama havada tuhaf bir basınç vardı. Sanki uzaklarda bir fırtına hazırlanıyor, ama henüz bulutlara bile yansımıyordu.

Kilise, beyaz ve pastel tonlarda çiçeklerle süslenmiş, banklara ince tüller bağlanmıştı. Davetliler yerlerine yerleşirken salon, parfüm, parlatılmış ayakkabı ve hafif heyecan kokuyordu.

Elena, birinci sırada oturuyordu. Elbiselerini defalarca düzeltmiş, saçını aynada birkaç kere kontrol etmiş ama içinden geçen sıkıntıyı hiçbir şey bastıramamıştı.

Lucía, kilisenin arkasındaki küçük odada hazırlanmaktaydı. Gelinliği sade ama zarifti; omuzlarından ince dantelli askılar süzülüyor, eteği yere doğru dalga dalga iniyordu. Elinde tuttuğu buket, ellerinin titreyişini gizleyecek kadar büyüktü.

Daniel ise altarın önünde, papazla kısa bir şeyler konuşuyor, arada bir misafirlere dönüp kibar gülümsemeler dağıtıyordu. Yüzündeki ifade kusursuzdu: hafif tebessüm, sakin duruş, “kontrol bende” diyen bir hava.

Elena, Lucía’nın salona girişini beklerken kızının odasında biraz önce gördüğü sahneyi düşündü.

Lucía, gelinliğinin içinde aynaya bakarken, Elena kapıdan içeri girmişti.

— Çok güzelsin, demişti, sesi duyguyla titreyerek.

Lucía dönüp ona gülümsemişti, ama gözlerinde sanki başka bir şey vardı: “Keşke…” ile başlayan bir cümle, ama sonu yok.

Elena, kızının avuçlarının ne kadar soğuk olduğunu fark etmişti.

— Tedirgin misin?

— Her gelin gibi, diye cevap vermişti Lucía, gözlerini kaçırarak.

Ama o anda Elena, kızının nefes alış verişinin hızlılığına takıldı.

Kilisede müzik başlamaya hazırlanırken, dışarıdan bir ses duyuldu:

Bir motosiklet.

Önce uzaktan, sonra kilisenin hemen önünde durduğunu gösteren metalik bir keskinlik. Gürültü, içerideki melodiyi bir an için bastırdı.

Davetliler rahatsızlıkla kıpırdandı, birkaç kişi başını çevirip kapıya baktı. Böyle bir günde, böyle bir yerde, kim kilisenin önüne bu şekilde gelirdi ki?

Kapı açıldı.

İçeri, siyah deri yelekli, kollarında dövmeler görünen, sakallı, sert bakışlı bir adam girdi. Elinde miğferi, omzunda rüzgârın dağıttığı saçlarıyla doğrudan orta koridordan ilerlemeye başladı.

Ayakkabılarının sesi, taş zeminde yankılanıyordu.

Kimse onu tanımıyordu.

Mırıldanmalar yükseldi:

— Bu kim?
— Yanlış yere mi geldi?
— Düğünde ne işi var?

Elena’nın içinden bir ürperti geçti. Bu adam, yanlışlıkla buraya gelmiş biri gibi yürümüyordu. Adımlarında çok net bir amaç vardı.

Daniel kaşlarını çattı, adama doğru bir adım atmak üzereydi ki motosikletli, bakışlarını ondan kaçırarak doğrudan Lucía’nın yanına ilerledi.

Lucía, koridordan altar’a doğru yürümek üzere olduğu yerde dondu kaldı.

Adam yanına geldi, eğildi ve kimsenin tam duyamayacağı bir sesle ama yeterince net konuştu:

— İyi dinle beni. Tehlikedeysin. Babammışım gibi davran.

Lucía’nın gözleri büyüdü. Gözbebekleri bir anda büyümüş, rengi solmuştu.

Ne demekti bu?

Tehlike mi?
Baba mı?
Bu adam kimdi?

Motosikletli, sanki bu anı defalarca kafasında canlandırmış gibi sakindi. Omuzlarını kasmadı, sesini yükseltmedi, sadece Lucía’nın gözlerine bakarak kararlı bakışını sürdürdü.

Davetliler yerlerinden kalkmaya, daha iyi görebilmek için boyunlarını uzatmaya başladı.

Elena, bir anda kalbinin hızlandığını hissetti. Kızı, buketi göğsüne sıkıştırmış, nefes nefese kalmıştı.

Daniel’in çenesi kasıldı. Yanlarına doğru sert bir adım attı.

— Ne yaptığını sanıyorsun? diye sordu, sesi düşük ama tehditkârdı.

Motosikletli, başını hafifçe çevirip ona baktı, sonra tekrar Lucía’ya döndü.

Elini hafifçe kaldırdı, bir sınır çizer gibi.

— Sakin ol, beyefendi. Kimseye zarar vermeye gelmedim.

Kilisede hava ağırlaştı. Sessizlik, fırtına öncesi puslu havaya benziyordu.

Tam o anda, kilisenin kapısı ikinci kez, bu kez çok daha sert bir şekilde açıldı.

Metalik bir gürültü, taş duvarda yankılandı.

İçeri, koyu renk takım elbiseli, geniş omuzlu bir adam girdi. Onun arkasından iki genç daha. Hepsinin yüzünde aynı gergin, kontrollü ifade.

Lucía’nın midesi burkuldu.

Onları tanıyordu.

Daniel’in “güvenlik için” etrafında tuttuğu adamlardı bunlar. Birkaç kez alışveriş merkezine giderken onları uzakta beklerken görmüş, Daniel’in “sadece seni güvende tutmak istiyorum,” cümlesini biraz fazla gerçekçi bulmuştu.

Şimdi kilisenin tam ortasındaydılar.

Motosikletlinin yüzündeki ifade, bir anlığına sertleşti. Sanki beklediği işaret gelmiş, içindeki “şüphe” yerini kesin inanca bırakmıştı.

Daniel, kontrolü eline almak istercesine öne çıktı.

— Lucía, sakın hareket etme, dedi. Sesinin tonunda, yalnızca “rica” değil, yıllardır büyüyen bir otorite alışkanlığı vardı.

Motosikletli yavaşça konuştu:

— Korkma. Sadece bana bak ve dediklerimi yap. Yalnız değilsin.

Bu cümle, kilisede yankılandı.

Elena ayağa fırladı.

— Ne oluyor burada? diye sordu. Sesinin titremesine rağmen kararlıydı.

Hiç kimse net bir cevap veremeden, gerilim daha da tırmandı.

Takım elbiseli adamlar bir adım ileri çıktı. Bazı misafirler refleks olarak geri çekildi, bazıları ise yerlerinden kalktı.

Motosikletli, Lucía ile Daniel arasında bir adım öne geçerek durdu; sanki görünmez bir çizgi çizmişti.

— Beyler, dedi net bir sesle. Bu genç kadını buradan zorla çıkarmak istiyorsanız, annesinin, bu kadar tanığın, papazın ve Tanrı’nın önünde yapmak zorundasınız. Var mı o cesaret?

Kilisede uğultular yükseldi.

Daniel’in yüzü kızardı. Çenesinin sağ tarafında bir kas sinirle seğiriyordu.

— O benim nişanlım, dedi. Bu adamın bizimle hiçbir ilgisi yok. Lucía, ona bakma bile.

Lucía, o anda bir şey yaptı. Belki hayatının en büyük, en küçük hareketi:

Başını kaldırıp Daniel’e baktı.

İlk kez, aylar sonra, gözlerini kaçırmadı.

— Daniel… ben böyle devam etmek istemiyorum, dedi.

Ses kırılgandı ama netti.

Kilisede bir uğultu daha yükseldi. Elena’nın boğazına kocaman bir düğüm oturdu. Kızının hiç söyleyemediği o cümle, sonunda dudaklarından dökülmüştü.

Takım elbiseli adamlar bir adım daha attı, ama bu sefer bazı davetliler araya girdi.

— Bir dakika!
— Bu ne demek oluyor?
— Burası düğün, mafya toplantısı değil!

Farkında olmadan bir insan duvarı oluşmuştu.

Motosikletli, fırsatı kaçırmadı. Sesini biraz yükselterek:

— Lucía, annenin yanına doğru bir adım at, dedi.

Lucía’nın bacakları titriyordu. Ama attığı o bir adım, içinde zincirle bağlı bir kapının açılma sesi gibiydi.

Daniel elini uzattı:

— Sakın!

Ama araya giren davetliler, onun ilerlemesini durdurdu.

O anda kilisenin havası tamamen değişmişti. Artık tek taraflı bir “kontrol” yoktu; tanıklar, sorular, şüpheler vardı.

Motosikletli, daha fazla saklamanın anlamı olmadığını biliyor gibiydi.

Omuzlarını dikleştirdi ve net bir sesle konuştu:

— Buraya bir mesaj yüzünden geldim, dedi.

Herkesin dikkati onda toplanmıştı.

— Bana bir süre önce isimsiz bir mesaj geldi. Bir kadının, istemediği bir ilişki içinde tutulduğunu ve bugün, düğünden sonra ülkeden çıkarılacağını yazıyordu. Fotoğrafını yolladılar. Sorguladım, araştırdım. Bugün, şimdi gelmezsem, bir daha asla gelemeyeceğimizi düşündüm.

Lucía’nın kalbinden, sanki buz gibi bir el geçti.

Düğünden sonra “küçük bir seyahat”ten bahsetmişti Daniel. “Sürpriz” demişti. “Seni güvende tutmak için…”

Kafasının bir köşesinde hep bir korku vardı, ama adını koymaya cesaret edememişti. “Abartıyorum herhalde,” diye susmuştu.

Şimdi, o isimsiz mesaj, kilisenin ortasında dile gelmiş bir gerçeğe dönüşmüştü.

Elena, kızını göğsüne bastırdı.

— Bunu mu planlıyordun? diye sordu Daniel’e, gözleri öfke ve şokla dolu.

Daniel ellerini iki yana açtı, mağdur rolü ararken sesi daha da yükseldi:

— Bu saçmalık! Her şeyi benim güvenliğin için yaptım, Lucía. Bu şehir tehlikeli. İnsanlara güvenemezsin. Ben sadece seni korumaya çalışıyordum!

Artık hiç kimse bu sözlere aynı eski anlamı yüklemiyordu.

“Koruma” kelimesi, Lucía’nın zihninde “kontrol” olarak yankılandı.

Takım elbiseli adamlar durumu tartmaya çalışıyor, kalabalığın öfkesini hissediyorlardı. Daniel’in yanında durdukça, kendilerinin de hedef haline geleceğini biliyorlardı.

Bir adım geri çekildiler.

Lucía, altar ile kapı arasında, hayatının en kritik kavşağındaydı.

Önünde, boş bir masa ve henüz kullanılmamış nikâh defteri. Arkasında, yıllardır büyüyen sessiz korkuları. Yanında, titreyen ama kararlı elleriyle ona sarılan annesi.

Ve hemen birkaç adım ötede, hiç tanımadığı ama ilk defa birinin açıkça “Sen tehlikedeydin, biz gördük,” diyen yabancı bir adam.

Gözleri doldu.

Ama bu sefer korkudan değil, fark edilmiş olmanın şaşkınlığından.

— Teşekkür ederim, diye fısıldadı, sesi tüm kilise için duyulmasa da, doğru yere ulaşacak kadar yüksekti.

Daniel, ne yapacağını bilemeyen bir çocuk gibi etrafına baktı.

— Lucía, bunu bana yapamazsın…

Lucía, omuzlarını dikleştirdi.

— Sen bana bunu yıllardır yapıyorsun, dedi.

Kilisede sessizlik çöktü.

Ve tam o an, Lucía ilk kez tam anlamıyla kendi tarafını seçmiş oldu.

Kilisede dakika dakika artan gerilim, şimdi kaynama noktasına yaklaşmıştı.

Bazı davetliler fısıldaşırken, bazıları telefonlarına davranıyor, kimisi de Elena’nın yanına gidip omzuna dokunuyordu. İnsanlar bir şeyler söylüyor, ama kelimeler birbirine karışıp uğultuya dönüşüyordu.

Papaz bile ne yapacağını bilemez halde, elindeki kitabı göğsüne bastırmış, bir adım geri çekilmişti.

Daniel, imajının ilk kez kontrolünden çıktığını fark ediyordu. Aylarca, yıllarca etrafına ördüğü “mükemmel adam” imajı, birkaç dakika içinde çatırdamıştı.

Birkaç adım atıp tekrar Lucía’ya yaklaşmaya çalıştı.

— Bak, dedi dişlerinin arasından. Bu adam kim biliyor musun? Tanımıyorsun bile. Buraya gelip hayatımızı karıştırmasına izin verecek misin?

Lucía, eskiden olsa hemen başını öne eğip, “özür dilerim” derdi. Ama şimdi annesinin kokusunu, motosikletlinin yanında hissettiği sessiz gücü ve kilisedeki tanıkların bakışlarını hissediyordu.

Artık yalnız olmadığını ilk kez bu kadar güçlü hissetti.

— Hayatımı zaten sen yeterince karıştırdın, Daniel, dedi.

Motosikletli, araya girme ihtiyacı hissetti.

— Beyefendi, dedi, sakin ama sert bir sesle. Bir kadın “istemiyorum” dediğinde, tartışma bitmiştir.

Daniel ona döndü.

— Sen kimsin?

Motosikletli, gözlerinin içine bakarak:

— Bu soruyu bugün lucía sormuyor artık. Bu yüzden buradayım.

Elena, kızını bırakmadan Daniel’e seslendi:

— Aylarca kızıma ne yaptın? Arabada neden ağlıyordu? Neden her konuda kendini suçlu hissediyordu?

Daniel’in yüzü kireç gibi oldu.

— Sen annesiyle konuşma, dedi, kontrolü tamamen kaybederek. Bu bizim meselemiz!

O anda bazı davetliler öne atıldı. Arka sıralardan bir adam:

— Artık hepimizin meselesi oldu bu, dedi.

Kilisede “Evet, doğru,” diyen sesler yükseldi. İnsanlar bir an önce bitmesini istediği bu tuhaf sahnenin içinde, içgüdüsel olarak adalete yakın hissettikleri tarafa kayıyorlardı.

Takım elbiseli iki adam birbirine kısa bir bakış attı. Kalabalığın karşısında durmanın mantıksızlığını anladılar ve geri adım atmaya başladılar.

Daniel ise hâlâ anlamak istemiyordu.

— Siz beni tanımıyorsunuz! Ben her şeyi onun için yaptım. Ben olmasam kim bilir nerede olurdu. Kim korurdu onu?

Lucía’nın dudakları titredi.

— Ben, dedi.

Bu kelime kilisede yankılandı:

— Ben.

— Ben kendimi korurum.

O an Lucía, sadece Daniel’e değil, kendi içindeki “zayıfım, yalnızım, mecburum” diyen seslere de meydan okuyordu.

Papaz, sonunda bir adım öne çıktı.

— Evlat, dedi Daniel’e. Evlilik, iki kişinin özgür iradesiyle atılan bir adımdır. Burada, şu anda bunu göremiyorum.

Bu söz, sanki bir mühür gibi indi ortama.

Motosikletli, bunu bir işaret saydı.

Elena’ya baktı:

— Kızınızı alıp buradan çıkmanız en iyisi. Dışarıda konuşursunuz.

Elena başını salladı.

— Haklısın, dedi.

Lucía, altar’dan annesine doğru yürürken bacaklarının hâlâ titrediğini fark etti. Ama her adımında, titremenin azaldığını, nefesinin biraz daha düzene girdiğini hissetti.

Daniel son bir hamle yapmaya kalktı:

— Lucía! Bir dakika, sadece bir dakika konuşalım.

Lucía arkasına baktı.

Yıllardır onu içten içe eriten o tanıdık bakışla değil, yepyeni bir gözle baktı:

— Seninle aylardır konuşuyorum, Daniel. Ama sadece sen kendini duydun. Artık dinleyecek bir şeyim kalmadı.

Cümle bittiğinde, Daniel’in omuzları çöktü. Hor görme, öfke, çaresizlik… Hepsi aynı anda yüzüne yayıldı.

O kontrol takıntılı adam, ilk kez gerçek anlamda kontrolünü kaybetmişti.

Takım elbiseli adamlar, ortamın tamamen aleyhine döndüğünü görünce, sessizce yanına gelip:

— Patron, çıkalım, dediler.

Daniel direnmek istediyse de, etrafındaki bakışları görünce sustu.

Birkaç davetli, öfkeyle ve haklı bir tepkiyle onu kapıya kadar eşlik ederken, kilisenin içinde kalanlar Lucía’ya dönmüştü.

Lucía, altar’a kısa bir göz attı. Üzerinde beyaz örtü, yan tarafında boş nikâh defteri duruyordu.

Bir an için, birkaç dakika önce neredeyse imza atacağı hayatı düşündü: Bitmeyen açıklamalar, telefon kontrolü, “sana güveniyorum ama insanlar kötü”, “ben olmasam ne yaparsın” cümleleri… Ve belki gerçekten, bugün bitse bile yarın bir uçak biletiyle bambaşka bir ülkeye, bambaşka bir kafese taşınacak bir hayat.

Sonra annesinin eline sıkıca sarıldı.

Motosikletliye bakarak:

— Kim olduğunu bile bilmiyorum, dedi. Ama zamanında geldin.

Motosikletli, başını hafifçe eğdi.

— İsmim önemli değil, dedi. Önemli olan, artık buradan kendi isteğinle çıkıyor olman.

Lucía’nın dudaklarına hafif bir gülümseme geldi. Gözleri hâlâ yaşlıydı ama bu seferki yaşlar, sadece korkunun değil, aynı zamanda dayanmanın da iziydi.

Kiliseden çıkarken, taş zeminde topuklarının sesi yankılanıyordu. Bu ses, biraz önce içeri girerken korkuyla atan kalbinin değil, şimdi karar vermiş bir kadının adımlarını taşıyordu.

Dışarıda hava serindi.

Lucía derin bir nefes aldı.

Aylar sonra, boğazından geçen havanın bu kadar berrak, bu kadar serbest hissettirdiğini ilk kez fark ediyordu.

Kiliseden çıkar çıkmaz, Elena kızını sıkıca kucakladı.

— Kızım… keşke daha önce konuşsaydın benimle, dedi, sesi titreyerek.

Lucía, annesinin omzuna başını koydu.

— Ben de keşke, anne, dedi. Ama korktuğumda önce kendimden şüphe etmeye alışmışım. Sanki hissettiklerim abartıymış gibi. Sanki “iyi” bir kadın olmak için susmam gerekiyormuş gibi.

Motosikletli, onlardan birkaç adım ötede durmuş, kilisenin kapısına yaslanan kalabalığı izliyordu. O da derin bir nefes aldı, sanki bu an, onun için de uzun bir gerilimin çözülmesiydi.

Elena, adama döndü.

— Gerçekten… kimden mesaj aldın?

Adam bir an duraksadı.

— Bunu söylemem doğru değil, dedi. Önemli olan, sizi uyaran birinin olması. Bazen içeriden bir ses susamayınca, bir şekilde dışarıya sızar.

Lucía düşündü.

Daniel’in telefonlarını, gizli konuşmalarını, kapı önünde fısıldaşan adamları…

Belki şirketteki biri. Belki vicdanı rahatsız olmuş bir çalışan. Belki de hiç tanımadığı bir tanık.

Kim olursa olsun, o anonim el uzanmış, Lucía’nın kaderine ince bir çizgi çekmişti.

Elena tekrar motosikletliye döndü.

— Yine de… teşekkür ederim, dedi.

Adam hafifçe gülümsedi.

— Ben sadece kapıyı açtım, hanımefendi. İçeriden çıkmayı seçen kızınız oldu.

Lucía bu cümlede kendi gücünü duydu.

Aylarca, belki yıllarca kendini zayıf, mecbur, borçlu hissetmişti. Şimdi, ilk kez birinin ona “Sen seçtin,” dediğini duyuyordu. Bu, ağır ama özgürleştirici bir cümleydi.

O akşam, Elena ve Lucía eve döndüklerinde, ilk yaptıkları şey gelinliği çıkarmak olmadı. Oturup konuştular.

Saatlerce.

Lucía, ilişkilerinin ilk gününden itibaren Daniel’in davranışlarını anlattı. Başta çok nazik, çok ilgili, çok “koruyucu” görünen tavırların, nasıl yavaş yavaş nefesini kesen bir duvara dönüştüğünü…

— Önce sadece “Merak ettim, mesaj at” diyordu, dedi. Sonra “Nerede olduğunu yaz, fotoğraf at.” Bir süre sonra, “Arkadaşlarınla dışarı çıkma, onlar seni anlamıyor,” demeye başladı.

Elena, kızının gözlerinin içindeki yorgunluğu fark ediyordu.

— Ben de… dinledim, dedi Lucía, kendine kızar gibi. Ona hak veriyordum. “O beni seviyor, o yüzden böyle,” diyordum.

En kötüsü, bunu inanarak söylemesiydi.

— Bir gün bana, “Sen kendini koruyamazsın, çok saf ve iyi niyetlisin, seni kandırırlar,” dedi. O cümle… içime işledi. Sanki gerçekten kendi başıma yaşayamayacak kadar zayıfmışım gibi hissettim.

Elena, kızının elini tuttu.

— Zayıf değilsin, dedi. Sadece sevdin. İnsan sevince bazen gözü kör olur, kalbi de kendine karşı bile acımasız olabilir.

Lucía, kilisede motosikletlinin söylediklerini hatırladı:

“Bazen hayat seni bir anda gerçeğin önüne koyar, artık görmezden geleme diye.”

İşte tam olarak buydu.

Daniel’in “güvenlik” adı altında kurduğu kontrol düzeni, kilisedeki kalabalığın, motosikletlinin, annesinin ve kendi cesaretinin birleşimiyle paramparça olmuştu.

Ve Lucía, artık sadece “kurban” değil, “karar veren” olmak istiyordu.

O gece, düğün pastası kesilmedi. İmzalar atılmadı. Gelinlik, sandalyenin üzerine dikkatlice bırakıldı.

Sabaha karşı, yorgunluktan bitmiş halde kanepeye uzandıklarında Elena, kızının saçlarını okşadı.

— Bundan sonra ne yapmak istiyorsun?

Lucía, tavana bakarak düşündü.

— Önce bir süre hiçbir şey yapmamak istiyorum, dedi. Kendimi suçlamadan durmayı, bir erkeğin onayı olmadan nefes almayı, biri kızdığında hemen “Ben ne yaptım?” dememeyi öğrenmek istiyorum.

Sonra başını annesine çevirdi.

— Ve bir de… başka kadınlar böyle bir ilişkinin “normal” olmadığını bilsin istiyorum.

Bu, hikâyenin onun içindeki gerçek çözüm noktasıydı.

Kendi yaşadığını, utanç değil, uyarı olarak taşıma kararı.

Aradan aylar geçti.

Lucía, öğretmenliğine geri döndü. Sınıfta çocukların “Öğretmenim!” diye koşarak ona sarıldığı her gün, hangi sevgilerin onu iyileştirdiğini, hangilerinin tükettiğini daha iyi ayırt eder hale geldi.

Elena, kızının yavaş yavaş eski neşeli halini bulduğunu gördükçe her gece şükretti.

Daniel ise, hayatlarından tamamen çıktı. Arada bir aradığı oldu, uzun mesajlar yazdığı, “Beni yanlış anladın,” dediği… Lucía bu mesajları okudu, ama artık içine çekmedi.

Bir akşam, telefonuna gelen uzun bir metnin sonuna kadar geldi, sonra sakince sildi.

Kendi kendine:

— Artık anlamasını beklemiyorum, dedi. Önemli olan, benim anlamış olmam.

Motosikletliyi tekrar görmedi.

Bu, bir film olsaydı belki gün batımında tekrar karşılaşırlar, kimlikler açıklanır, başka bir hikâye başlardı. Ama gerçek hayatta bazı insanlar, sadece en kritik anda hayatına girip sonra sessizce çıkarlar.

Yine de, Lucía bazen trafikte bir motosiklet sesi duyduğunda dalıp gidiyordu.

“Biri, hiç tanımadığı bir kadın için bu riski aldı,” diye düşünüyordu.

Bir gün okuldaki rehber öğretmen, Lucía’dan rica etti:

— Veliler için ilişkilerde sınırlar ve şiddet hakkında bir konuşma yapar mısın? Senin gibi birinin anlatması daha etkili olur.

Lucía önce “Ben kimim ki?” demek istedi.

Sonra kilisede söylediği o “Ben” kelimesini hatırladı.

— Evet, dedi. Anlatırım.

Toplantı günü, okulun küçük salonunda 20-30 kadar kadın oturuyordu. Bazıları eşleriyle gelmişti, bazıları yalnızdı.

Lucía, elindeki notlara bakmadan konuşmaya başladı:

— Bazılarımız, sevgiyle kontrolü karıştırıyoruz. “Kıskanıyor, çünkü seviyor,” diyoruz. “Beni takip ediyor, çünkü merak ediyor,” diye açıklamaya çalışıyoruz. Ama bir gün aynaya baktığımızda, kendimize “Ben ne istiyorum?” diye soramaz hale gelmişsek… orada problem var.

Kadınlardan bazıları başlarını salladı, bazıları gözlerini kaçırdı.

Lucía, kilisedeki halini hatırladı.

— Bir gün biri bana, “Tehlikedeysin, bunu gör,” demeseydi, belki de bugün burada olmazdım, dedi. Ama en önemlisi o değil. Asıl önemli olan, sonunda ben de kendime aynı şeyi söyleyebildiğim gündü: “Böyle yaşamak istemiyorum.”

Konuşması bittiğinde salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra bir kadın el kaldırdı, gözleri doluydu:

— Ben de… ben de sanırım bazı şeyleri normal sandım, dedi.

İşte o anda Lucía, başına gelenin sadece kendi trajedisi değil, başkalarına uzanabilecek bir el olduğunu anladı.

Akşam eve döndüğünde, Elena balkonda çay içiyordu.

— Nasıl geçti? diye sordu.

Lucía gülümsedi.

— İyi. Yoruldum ama hafifledim.

Bir an sessizlik oldu. Şehir ışıkları, uzakta yanan küçük umutlar gibiydi.

— Anne, biliyor musun, dedi. En çok neyi öğrendim?

Elena gözlerini ona çevirdi.

— Ne kızım?

Lucía, uzun zamandır içinde sakladığı cümleyi sonunda ortaya çıkardı:

— Bir insanın iyi giyinmesi, doğru cümleler kurması, herkesin önünde nazik görünmesi, onun iyi biri olduğu anlamına gelmiyor. Maskeler çok güçlü olabiliyormuş.

Derin bir nefes aldı.

— Ama saygı ve özgürlük… onlar pazarlık konusu değilmiş.

Elena başını salladı.

— Evet, dedi. O ikisi, asla.

Lucía, o gece yatağına uzandığında kiliseyi düşündü. Buketi elinde, kalbi göğsüne sığmazken duyduğu o fısıltıyı:

“Tehlikedeysin. Babammışım gibi davran.”

Belki de hayat bazen bize, tam da en kör olduğumuz anda böyle bir cümleyle tokat atıyordu.

Ve bazı yabancılar, hiç tanımadığımız halde, yıllardır beklediğimiz cümleyi ağızlarından çıkarabiliyordu.

Gözlerini kapattı.

Artık kontrollü bir kafeste değil, kendi seçtiği bir hayatta nefes alıyordu.

Ve uzaktan gelen bir motosiklet sesi duyduğunda, içinden sadece tek bir şey geçti:

“Bir daha asla, kendimi küçülttüğüm bir sevgiye razı olmayacağım.”

O an biliyordu ki, gerçekten özgürdü.