O Haziran akşamı, gökyüzü kendini koyuvermişti ve İstanbul sokaklarını amansız bir yağmur dövüyordu. Şehrin en şık semtlerinden Nişantaşı’nda, Deniz Yıldızı Restoranı, kent silüetinde ıslak bir mücevher gibi parlıyordu. İçeride, lüksün sıcak kucağında, sohbetlerin uğultusu, şampanya kadehlerinin ve gümüş çatal bıçakların zarif şıngırtısına karışıyordu.

En sakin köşelerden birinde, kırklı yaşlarının başındaki İsviçreli milyoner Katerina Hoffman, yapayalnız oturuyordu. Mavi gözleri, pahalı dekoru, gülümseyen yüzleri ve kaygısızca yemek yiyen insanları huzursuzca tarıyordu. Göğsünde tarif edemediği bir ağırlık vardı. Nefesi giderek düzensizleşiyor, göğüs kafesi sıkışıyordu. Pahalı mücevherlerle süslü elleri, kalın menüyü tutmaya çalışırken titriyordu. Derinden, çok derinden yanlış giden bir şeyler vardı.

Garsonu çağırmaya çalıştı ama kelimeler ağzından anlamsız bir fısıltı gibi döküldü. Bir kısmı Türkçe, bir kısmı İngilizce, bir kısmı da ana dili olan Almanca’ydı. Sanki beynindeki tüm dil yolları aynı anda kısa devre yapmıştı.

Genç garson, nazik ama gözle görülür bir kafa karışıklığıyla yaklaştı. Hafifçe eğilerek, “Hanımefendi, iyi misiniz? Size bir konuda yardımcı olabilir miyim?” diye sordu.

Katerina cevap vermeye çalıştı. Normalde kararlı ve kendinden emin olan o çelik mavisi gözleri, şimdi sadece saf bir panik yansıtıyordu. Sesi titredi ve anlamsızca başını olumsuz anlamda salladı. Bu, garsonu daha da şaşırttı.

Diğer müşteriler, masalarına gelen lezzetli yemeklerden başlarını kaldırıp ona doğru meraklı, hatta biraz da yargılayıcı bakışlar atmaya başladı. Bazıları kendi aralarında fısıldaşıyor, bu zengin kadının garip davranışını yorumluyor, diğerleri ise bu utanç verici durumu fark etmemiş gibi davranarak şaraplarını yudulamaya devam ediyordu.

Restoranın uzak bir köşesinde, mutfağın girişine yakın, gölgelerin arasında küçük bir figür, sahneyi dikkatle izliyordu.

Ayla’ydı bu. Henüz on üç yaşındaydı ve aslında orada olmaması gerekiyordu. Bütün gün civardaki zenginlere el yapımı bilezikler satmaya çalıştıktan sonra, dışarıdaki kıyamet gibi kopan fırtınadan kaçmak için gizlice içeri süzülmüştü. Yönetim, akşam yemeği servisinin yoğunluğuyla o kadar meşguldü ki, bu davetsiz misafiri henüz fark etmemişti.

Ayla’nın esmer bir teni, derme çatma bir at kuyruğuyla toplanmış kıvırcık saçları ve göründüğünden çok daha fazlasını gören derin, bilge kahverengi gözleri vardı. Üzerinde zamanla solmuş basit bir tişört ve daha iyi günler görmüş bir kot şort vardı. Ayaklarında ise yağmurdan sırılsıklam olmuş lastik sandaletler.

Kız, krizdeki kadını dikkatle gözlemledi. Katerina’nın ifadesinde Ayla’nın çok iyi tanıdığı bir şey vardı. Bu, sadece sosyetik bir sinirlilik ya da geçici bir rahatsızlık değildi. Bu, korkuydu. Tıpkı kendisi gibi sokaklarda yaşayan, bir sonraki öğünün nereden geleceğini bilmeyen insanların gözlerinde defalarca gördüğü o içgüdüsel, hayatta kalma korkusuydu.

 

Garson, ne yapacağını bilemez halde, müdüre danışmak üzere giderken Katerina’ya son bir endişeli bakış atarak uzaklaştı. Milyoner kadın şimdi başı öne eğik, bir eli boğazında, sanki son nefesini kontrol etmeye çalışıyormuş gibi duruyordu. Omuzları hızlı ve düzensiz hareketlerle inip kalkıyordu. Boğuluyor gibiydi.

Ayla, içgüdüsel bir dürtüyle hareket etti. Neden yaptığını tam olarak bilmeden, masaların arasından bir gölge gibi gizlice süzülerek zor durumdaki kadına yaklaştı. Belki de bu, iki yıl önce büyükannesi Züleyha Hanım çok hastalandığından beri onu sokaklarda hayatta tutan aynı sezgiydi. Büyükannesinin hastalığı, onu bu dünyada neredeyse tek başına bırakmıştı.

Katerina’nın masasının yanında durdu. Alçak ama net bir sesle, “Hanımefendi,” dedi Türkçe, “Yardıma ihtiyacınız var mı?”

Kadın, bu beklenmedik sesle irkilerek başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı. Karşısında duran küçük, ıslak kızı görünce şaşırdı. Bu kez İngilizce olarak konuşmaya çalıştı, sesi boğuk ve kesikti. “Nefes… alamıyorum sanırım. Panik… atak geçiriyorum.”

Neyse ki Ayla, temel düzeyde İngilizce anlıyordu. Sahilde turistleri dinleyerek ve bazen ödünç aldığı cep telefonlarından, bazen de bir sosyal hizmet görevlisinden aldığı eski bir tableti kullanabildiği günlerde meydandaki halka açık internetten videolar izleyerek öğrenmişti.

“Benimle birlikte nefes almaya çalışın,” dedi Ayla, sakinleştirici bir ses tonuyla, tekrar Türkçe’ye dönerek. Kadının onu taklit etmesi için kendi nefesini abartılı hareketlerle gösterdi. “Yavaşça nefes alın… ve verin.”

Ayla’yı şaşırtacak şekilde, Katerina onu anlamış gibi göründü. Çaresizlik içinde, küçük kızın talimatlarını izlemeye çalıştı.

Ayla, kadının karşısındaki boş sandalyeye usulca oturdu. O lüks restoranda, o pahalı sandalyede sırılsıklam kıyafetleriyle ne kadar yersiz durduğunu biliyordu ama umursamadı. Yavaş hareketlerle nefesini yönlendirmeye devam etti. “İçe çek… tut… yavaşça ver.”

“Beni… anlıyor musun?” diye sordu Katerina, titrek bir sesle, hâlâ İngilizce konuşarak.

“Evet, birazım,” diye yanıtladı Ayla, tereddütlü bir İngilizceyle. “Yavaş nefes al. Sakin ol.”

Yavaş yavaş, Katerina’nın hızlı nefesi normale dönmeye başladı. Omuzları gevşedi. Yüzüne, yavaş da olsa, rengi geri geliyordu. Panikle bulanıklaşan gözleri şimdi minnet ve yoğun bir merak karışımıyla karşısındaki bu küçük, beklenmedik kurtarıcıya sabitlenmişti.

“Teşekkür ederim,” dedi Katerina, diller arasında bocalayarak.

Ayla hafifçe gülümsedi. “Şimdi daha iyi misiniz?”

Katerina başıyla onayladı. Hâlâ kendini toparlıyordu. Ayla’ya şimdi daha dikkatli baktı. Basit, ıslak kıyafetlerini ve kızın genel durumunu fark etti.

O anda restoran müdürü, garson eşliğinde hızla yaklaştı. Profesyonel ama sert bir tonla, “Her şey yolunda mı hanımefendi?” diye sordu. Sonra bakışları Ayla’ya döndü; kınayıcı, soğuk bir bakıştı bu. “Bu kız… sizi rahatsız mı ediyor?”

Ayla tam kalkıp kaçmak için hamle yapmıştı ki, Katerina’nın sesi kararlılıkla duyuldu. Aksanlı Türkçesiyle, “Hayır,” dedi. “O bana yardım ediyor. Lütfen kalmasına izin verin.”

Müdür, Ayla’nın bu şık mekandaki varlığından açıkça rahatsız olarak tereddüt etti. “Nasıl isterseniz, hanımefendi. Daha iyi hissetmeniz için bir şey getirebilir miyim?”

“Su, lütfen. İkimiz için,” diye yanıtladı Katerina. Sesi giderek güçleniyordu.

Müdür uzaklaştığında, Ayla diğer müşterilerin meraklı bakışlarının farkında olarak sandalyede rahatsızca kıpırdandı. “Burada olmamalıydım,” dedi alçak sesle. “Sadece yağmur yüzünden girdim.”

Katerina bir an Ayla’nın yüzünü inceledi. “Ne yapacağını nereden biliyordun? Yani… panik atak konusunda bana yardım etmeyi.”

Ayla omuz silkti. “Büyükannem bazen böyle olurdu. Ona nasıl yardım edeceğimi o öğretti.”

Garson iki bardak su ve müdürün bir jesti olarak birkaç simit ile geri döndü. Zoraki bir gülümsemeyle masaya bıraktı. Katerina teşekkür etti ve garsonun uzaklaşmasını bekledi.

“Adın ne?” diye sordu, şimdi daha dikkatli bir Türkçeyle.

“Ayla. Ayla Acar.”

Katerina soyadını duyunca garip bir şey oldu. Gözleri bir anlığına irileşti. O isim, derin, unutulmuş bir anıyı tetiklemiş gibi bir an donakaldı. “Acar mı?” diye tekrarladı, neredeyse bir fısıltıyla.

Ayla tepkiyi fark etti ama sebebini anlayamadı. “Evet, Acar. Neden?”

Katerina hızla kendini toparladı. “Hiç. Sadece… uzun zaman önce tanıdığım birini hatırladım.” Bir yudum su aldı ve konuyu değiştirdi. “Buralarda mı yaşıyorsun, Ayla?”

Kız, bir yabancıya hayatıyla ilgili ayrıntıları açıklamakta isteksiz, tereddüt etti. “Sayılır. Gündüzleri meydanda bilezik satıyorum.”

“Peki ya ailen?”

“Babam yok. Annem…” Ayla durakladı. “Ben küçükken gitti. Büyükannem bana bakıyordu ama… o da hastalandı. Şimdi devlet hastanesinde ve ben de… kendi başımın çaresine bakıyorum.”

Katerina dikkatle dinledi. Gözleri hiç kızın yüzünden ayrılmadı. İfadesinde bir şeyler vardı; bir merhamet ve daha derin, daha kişisel, Ayla’nın çözemediği bir şey.

“Bu gece kalacak bir yerin var mı?” diye sordu Katerina.

“Var,” diye yanıtladı Ayla hızla, sorudan rahatsız olarak. “Selma Hanım diye bir teyze var. Çok yağmur yağdığında verandasında uyumama izin veriyor.”

Katerina düşünceli bir şekilde başını salladı. Panik atağından beri yüz ifadesi tamamen değişmişti. Şimdi odaklanmış, neredeyse hesapçı görünüyordu. “Yardımın için sana teşekkür etmek isterim, Ayla. Sana bir akşam yemeği ısmarlayabilir miyim?”

Ayla etrafına baktı. O ortama ait olmadığının bilincindeydi. “Gerek yok. Ben sadece herkesin yapacağı şeyi yaptım.”

“Ama herkes yapmazdı,” diye ısrar etti Katerina. “Lütfen, teşekkür etmeme izin ver.”

Katerina’nın sesindeki bir şey, Ayla’nın insanlarda nadiren karşılaştığı bir samimiyet, kızın kabul etmesini sağladı. “Peki o zaman.”

Akşam yemeği sırasında Ayla, Katerina’nın hayatı, annesi ve büyükannesi hakkında şaşırtıcı derecede çok sayıda soru sorduğunu fark etti. Kadın gerçekten ilgili görünüyordu ama zaman zaman gözlerinin garip bir şekilde parladığı, sanki zaten şüphelendiği bir şeyi doğruluyormuş gibi baktığı anlar vardı.

“Annen nasıl biriydi?” diye sordu Katerina bir noktada.

Ayla çatalıyla oynadı, bir parça balığı tabağında itti. “Onu pek hatırlamıyorum. Ben yaklaşık beş yaşındayken evden ayrıldı. Büyükannem, Ankara’da şansını denemeye gittiğini, sonra bizi aldıracağını söylerdi. Ama… bir daha haber alamadık.”

“Peki ya baban?”

“Hiç tanımadım. Büyükannem onun yabancı olduğunu, annem burada, İstanbul’da lüks bir otelde çalışırken tanıştıklarını söylerdi.”

Katerina bir an sessiz kaldı, bilgiyi sindirir gibi. “Annenin adı neydi?”

“Jale. Jale Acar.”

Yine o garip bakış. Katerina bir yudum su aldı, sanki bir sonraki soruyu formüle etmek için zamana ihtiyacı varmış gibi. “Büyükannen hangi hastanede?”

“Devlet hastanesinde. İki yıl önce felç geçirdi. Her gün onu ziyarete giderdim ama şimdi sadece hafta sonları gidebiliyorum. Çünkü uzak ve… otobüs parası.”

Katerina nazikçe sözünü kesti. “Okula gitmiyor musun, Ayla?”

Kız gözlerini indirdi. “Geçen yıl bıraktım. Büyükannem hastalandıktan sonra zorlaştı. Devam etmeye çalıştım ama çalışmam, bilezikleri satmam gerekiyordu.” Bileğini kaldırdı, yaptığı renkli bileziklerden bazılarını gösterdi. “Okumayı seviyorum ama.”

“Neyi okumayı severdin?” diye sordu Katerina, mavi gözleri Ayla’nın ifadelerine dikkat kesilmiş.

“İngilizce ve matematiği,” diye yanıtladı Ayla küçük bir gülümsemeyle. “Öğretmenim çabuk öğrendiğimi söylerdi.”

Katerina da gülümsedi. “Öyle olduğunu görebiliyorum. Kendi kendine öğrenen birine göre İngilizcen iyiydi.”

Yemeği bitirdiklerinde dışarıdaki yağmur dinmişti. Katerina hesabı ödedi ve vedalaşmadan önce tereddüt eder gibi oldu. “Ayla, sana yardım etmek isterim. Yarın seninle buluşabilir miyim? Belki… okula dönmen hakkında konuşabiliriz.”

Ayla bir umut ve derin bir güvensizlik karışımı hissetti. Zengin ve yabancı bir kadın neden onunla ilgilensin ki? Yardım vaatleriyle yaklaşıp sonra ortadan kaybolan ilk kişi değildi bu. “Neden bana yardım etmek istiyorsunuz?”

Katerina bu doğrudan soruya şaşırmış gibiydi. “Çünkü… kimse yapmazken sen bana yardım ettin. Ve çünkü…” durakladı, kelimeleri dikkatle seçer gibi. “Çünkü sende gördüğüm potansiyele inanıyorum.”

Ayla bunun gerçeğin tamamı olmadığını hissedebiliyordu. Başka bir şey vardı, Katerina’nın söylemediği bir şey. Ama yardım olasılığı, belki okula dönebilme, büyükannesine daha iyi bakabilmek için kaynaklara sahip olma ihtimali, reddedilemeyecek kadar cazipti.

“Tamam. Sultanahmet Meydanı’nda, çeşmenin yakınında buluşabiliriz. Gündüzleri orada bileziklerimi satıyorum.”

Katerina başını salladı ve çantasından lüks bir kart çıkarıp Ayla’ya uzattı. “Telefon numaram. Öncesinde bir şeye ihtiyacın olursa arayabilirsin.”

Ayla kartı aldı. Altın harflerle basılmış ismi gözlemledi: Katerina Hoffman, Uluslararası Sanat Danışmanı.

“Gerçekten İsviçreli misiniz?” diye sordu Ayla, ülke adını dikkatle telaffuz ederek.

“Evet. Ama iş için çok seyahat ederim. Birkaç haftadır Türkiye’deyim.”

Restoranın kapısında vedalaştıklarında, Katerina Ayla’ya taksi için para teklif etti. Ama kız, yağmur dindiği için yürümeyi tercih ettiğini söyleyerek reddetti. Gerçek şu ki, Ayla’nın düşünmek, bu garip karşılaşmayı sindirmek için zamana ihtiyacı vardı.

Üsküdar’daki Selma Hanım’ın evine doğru ıslak caddelerde yürürken, Ayla Katerina’nın “Acar” soyadını ve annesi “Jale”nin adını duyunca verdiği tepkileri düşünmeden edemedi. Orada bir tanıma vardı, bundan emindi. Ama İsviçreli bir milyoner, yıllar önce ailesini terk eden basit bir otel hizmetçisi olan annesini nasıl tanıyabilirdi?

Selma Hanım’ın mütevazı evine vardığında, yaşlı hanımı hâlâ uyanık, verandada onu beklerken buldu. Ak saçlı, nazik yüzlü hanım, “Kızım, endişelendim. Bu kadar yağmurda…” Ayla’nın kıyafetlerine baktı. “Ama kupkurusun ve… mis gibi yemek kokuyorsun.”

Ayla gülümsedi, hanımın yanındaki ahşap banka oturdu. “Selma Hanım, bugün lüks bir restoranda akşam yemeği yediğime inanır mısınız?”

“Bu nasıl oldu, a kızım?” diye sordu hanım, gözlüklerini yüzünde düzelterek.

“Yabancı bir kadın orada panik atak geçiriyordu ve ben ona yardım ettim. Sonra teşekkür olarak bana akşam yemeği teklif etti.”

Selma Hanım, Ayla’ya gurur ve endişe karışımı bir ifadeyle baktı. “İyi bir kalbin var kızım, ama yabancılara karşı dikkatli olmalısın, tamam mı?”

“Biliyorum, Selma Hanım. Ama bu kadın farklı. Bana yardım etmek istiyor. Yarın okula dönmem hakkında konuşmak için buluşabileceğimizi söyledi.”

Hanım kaşlarını çattı. “Peki karşılığında bir şey istiyor mu?”

Ayla bir an düşündü. “Sanmıyorum. En azından bir şey istemedi. Ama…”

“Ama ne, kızım?”

“Annemin adını söylediğimde tuhaf oldu. Sanki onu tanıyormuş ya da kim olduğunu biliyormuş gibi.”

Selma Hanım bankta doğruldu. Kırışık yüzü ciddileşti. “Ayla, söz ver bana, dikkatli olacaksın. Dünya bedavadan hediye vermez. Eğer bu yabancı kadın seninle bu kadar ilgileniyorsa, anlatmadığı bir sebebi olabilir.”

Ayla, hanımın haklı olduğunu bilerek başını salladı. “Dikkatli olacağım. Söz veriyorum.”

O gece, Selma Hanım’ın korunaklı verandasının köşesinde, onun için hazırladığı ince şiltenin üzerinde yatarken, Ayla hâlâ yavaşça düşen yağmur damlalarını izliyordu. Elinde Katerina Hoffman’ın kartviziti vardı. Zihninde ise cevapsız sorular. Katerina Hoffman gerçekte kimdi? Jale Acar’ı nasıl tanıyabilirdi? Ve annesinin adını duyunca bakışları neden bu kadar değişmişti?

Uyku onu ele geçirmeye başlarken, Ayla ertesi günkü buluşmada Katerina’yı daha dikkatli gözlemlemeye karar verdi. Kadının gerçekte ne istediğini keşfetmeye çalışacaktı. Çünkü bir şey kesindi: Kimse bir sokak kızına iyi bir sebep olmadan bu kadar ilgi göstermezdi.

Şehrin diğer ucunda, Çırağan Palace Kempinski’nin lüks bir süitinde, Katerina Hoffman pencereden ışıklandırılmış şehri izliyordu. Ellerinde eski bir gümüş madalyon vardı. İçinde solgun bir fotoğraf. Resim, kameraya gülümseyen iki genç kadını gösteriyordu. Biri, gözle görülür şekilde daha genç olan Katerina’ydı. Diğeri ise, koyu saçlı ve gözleri Ayla’nınkine tekinsiz bir şekilde çok benzeyen bir Türk kadınıydı.

Katerina derin bir iç çekişle madalyonu kapattı. Yıllarca süren arayıştan sonra, aradığını sonunda bulmuş olabilir miydi? Ve daha da önemlisi, bundan sonra gelecek sonuçlara hazır mıydı?

Yağmur İstanbul’un üzerine yağmaya devam ediyor, sokakları yıkıyor ama görünüşte uzak hayatları birbirine bağlayan anıları ve sırları silemiyordu. Kader hamlesini yapmış, Ayla ve Katerina’yı yakınlaştırmıştı. Şimdi, gerçekler ne kadar acı verici olursa olsun, onları birleştiren görünmez bağları keşfetmek onlara kalmıştı.

Ertesi sabah, sanki bir önceki geceki fırtına hiç yaşanmamış gibi, güneş İstanbul’un üzerinde pırıl pırıl parlıyordu. Ayla her zamanki gibi erken uyandı. Selma Hanım’a sade bir kahvaltı hazırlamasına yardım etti ve el yapımı bileziklerle dolu küçük kutusunu taşıyarak Sultanahmet Meydanı’na doğru yola çıktı.

Meydan, o vardığında çoktan hareketlenmişti. Turistler çeşmeyi ve etraftaki tarihi binaları fotoğraflıyor, seyyar satıcılar haşlanmış mısır ve hediyelik eşyalar sunuyordu. Tipik İstanbul sıcağı yoğunlaşmaya başlıyor, bir başka kavurucu günün habercisi oluyordu.

Ayla, meydandaki bir bankın üzerine siyah bir bez parçası sererek küçük satış noktasını kurdu ve renkli bileziklerini sergiledi. Her biri sahilden topladığı ipler, boncuklar ve küçük deniz kabuklarıyla yapılmış eşsiz parçalardı. Bu, büyükannesinden öğrendiği ve şimdi hayatta kalmasını sağlayan bir zanaattı.

Parçaları düzenlerken, Ayla bir önceki geceki karşılaşmayı düşünüyordu. Katerina Hoffman’ın yabancı aksanı ve delici bakışlarıyla görüntüsü zihninden çıkmıyordu. O kadında tanıdık bir şeyler vardı, Ayla’nın açıklayamadığı bir şey. Ve annesinin adını duyunca verdiği o tepki… ne anlama gelebilirdi?

Öğlen sularında, sıcak en yüksek seviyedeyken ve satışlar yavaşladığında, Ayla meydanın diğer tarafında duran siyah, şık bir araba gördü. Kapı açıldı ve Katerina, masmavi gökyüzüyle tezat oluşturan açık renkli bir takımla dışarı çıktı. Uzaktan bile İsviçreli kadın dikkat çekiyordu; sadece olgun güzelliği ve doğal zarafetiyle değil, aynı zamanda duruşunda güven ve amaç yayan bir şeyle de.

Katerina, sanki onu nerede bulacağını tam olarak biliyormuş gibi, dosdoğru ona doğru yürüdü. Bakışları kesiştiğinde, Ayla tuhaf bir endişe ve umut karışımı hissetti. Bir yanı, o kadının gerçekten ona yardım edebileceğine inanmak istiyordu. Diğer, daha temkinli yanı ise Selma Hanım’ın yabancılara fazla güvenmenin tehlikeleri hakkındaki sözlerini hatırlıyordu.

“Günaydın, Ayla,” diye selamladı Katerina, sıcak bir gülümsemeyle. “Bileziklerin çok güzel.”

“Teşekkür ederim,” diye yanıtladı Ayla, Katerina’nın sergilenen parçaları incelemesini izlerken. “Hepsini kendim yapıyorum.”

“Yetenekli olduğunu görebiliyorum.” Katerina, mavi iplikler ve küçük beyaz deniz kabuklarıyla örülmüş bir bileziği eline aldı. “Bu bana çocukluğumun denizini hatırlatıyor.”

“Deniz kenarında mı büyüdünüz?”

“Evet, İsviçre’de, Cenevre Gölü kıyısında küçük bir kasabada. Tam olarak bir deniz değil ama bir çocuk için yeterince büyük her su kütlesi sonsuz gibi görünür.” Katerina bileziğin parasını ödeyip bileğine taktı. “Öğle yemeği yedin mi?”

Ayla başını salladı. “Henüz yemedim.”

“Seni öğle yemeğine davet edebilir miyim? Yakınlarda, daha iyi konuşabileceğimiz sakin bir restoran var.”

Ayla tereddüt etti. Katerina’nın bahsettiği restoran, muhtemelen normalde hoş karşılanmayacağı başka bir şık yerdi. Öte yandan, açlık günlük bir gerçekti ve tam bir öğün yeme şansı cazipti.

“Önce eşyalarımı toplayabilir miyim?” diye sordu, bilezikleri işaret ederek.

“Elbette, bekleyeceğim.”

Ayla eşyalarını toplarken, şimdi meydanı dalgın bir ifadeyle izleyen Katerina’yı gizlice gözlemledi. Bu gizemli kadının aklından ne geçiyordu? Gerçekten ne istiyordu?

Katerina’nın onu götürdüğü restoran gerçekten de şıktı ama Deniz Yıldızı kadar korkutucu değildi. Tarihi Yarımada’da restore edilmiş bir konakta yer alıyordu ve veranda masaları Sultanahmet manzarası sunuyordu. Şef garson, Katerina’yı tanıyormuş gibi karşıladı ve onları gizlilik içinde konuşabilecekleri uzak bir masaya yönlendirdi.

“Buraya sık sık gelir misiniz?” diye sordu Ayla, diğer iyi giyimli müşteriler arasında kendini yersiz hissederek.

“Bazen. Bu yeri birkaç yıl önce İstanbul’a ilk gelişimde keşfettim.”

“Türkiye’ye hep gelir misiniz?”

Katerina cevap vermeden önce bir yudum su aldı. “Son beş yıldır sık sık geliyorum. Sanatla ilgili işim beni düzenli olarak Ankara’ya getiriyor ve fırsat buldukça diğer şehirleri de ziyaret ediyorum.”

“Neden İstanbul?”

Katerina’nın dudaklarında gizemli bir gülümseme belirdi. “Diyelim ki, bu şehrin benim için özel bir anlamı var.”

Garson siparişleri almak için geldi. Katerina, nadiren restoranlara gitme fırsatı bulan Ayla’ya her birini açıklayarak bazı tipik Türk mezeleri ve kebapları önerdi. Yeniden yalnız kaldıklarında, Katerina daha ciddi bir ifade takındı.

“Ayla, dün bana durumundan bahsettin. Okulu nasıl bıraktığından ve büyükannenin hastanede olduğundan. Sana gerçekten yardım etmek isterim.”

Ayla temkinli bir şekilde sandalyesinde doğruldu. “Nasıl yani… bana yardım etmek?”

“Öncelikle, okula dönmene yardım etmek istiyorum. Sana kaliteli bir eğitim alabileceğin özel bir okulun masraflarını karşılayabilirim.”

Ayla’nın gözleri irileşti. “Özel okul mu? Ama bu… bu çok pahalı olmalı.”

“Para benim için sorun değil,” dedi Katerina basitçe. “Ayrıca, barınma durumuna da yardım edebilirim. Senin yaşındaki bir kızın neredeyse sokakta yaşaması güvenli değil.”

Ayla’nın yüzü kızardı. “Ben sokakta yaşamıyorum. Selma Hanım bana bakıyor.”

“Affedersin, seni kırmak istemedim. Ama anla ki, daha fazla istikrarı, gerçekten senin olan bir yeri hak ediyorsun.”

Yemek geldi ve konuşmayı bir anlığına kesti. Ayla renkli ve aromatik tabakları gözlemledi. Midesinin guruldadığını hissetti. Açlığına rağmen, Katerina’nın teklifi onu rahatsız ediyordu. Çok cömertti. Açıklanamazdı.

“Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordu sonunda, Katerina’ya bakarak. “Beni doğru dürüst tanımıyorsunuz bile.”

Katerina onun bakışlarına karşılık verdi. “Birkaç sebebi var, Ayla. İlk olarak, daha önce de söylediğim gibi, ben savunmasızken sen bana yardım ettin. Ama dahası var…” Durakladı, kelimeleri ölçer gibi. “Benim hiç çocuğum olmadı. Hayatım işe, seyahatlere adandı. Şimdi, daha istikrarlı bir dönemdeyken, anlamlı bir şeyler yapmak, gerçekten bir şansı hak eden birine yardım etmek istiyorum.”

Ayla bunun gerçeğin tamamı olmadığını hissedebiliyordu. Katerina’nın gözlerinde bir şey vardı, sözlerine ihanet eden ince bir tereddüt. “Sadece bu mu, gerçekten?”

Katerina’nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Yaşına göre çok zekisin. Hayır, sadece bu değil.” Derin bir nefes aldı. “Gerçek şu ki… ben senin anneni tanıyordum, Ayla.”

 

Bu ifşanın şoku, Ayla’yı dondurdu. Çatalı, ağzına yarı yolda kalmıştı. “Annemi mi… tanıyordunuz? Nasıl? Ne zaman?”

“Yıllar önceydi. İş için Türkiye’deydim, İstanbul’daki bazı sanatçıları ziyaret ediyordum. Jale, kaldığım otelde çalışıyordu. Biz… arkadaş olduk.”

Ayla bilgiyi yavaşça sindirdi. Katerina’nın Jale’nin adını duyunca bu şekilde tepki vermesinin nedeni buydu. Ama bir şeyler hâlâ oturmuyordu. “Eğer onun arkadaşıysanız, neden sizi daha önce hiç görmedik? Neden sadece şimdi ortaya çıkıyorsunuz?”

“İsviçre’ye döndüğümde irtibatı kaybettik. O zamanlar internet bugünkü gibi değildi ve Jale’nin kendi telefonu yoktu. Türkiye’ye sonraki ziyaretlerimde onu bulmaya çalıştım ama artık otelde çalışmıyordu ve kimse nereye gittiğini bilmiyordu.” Katerina, düşüncelerini toparlamak için zamana ihtiyacı varmış gibi bir yudum su aldı. “Dün adını söylediğinde ve annenden bahsettiğinde, aynı kişi olabileceğini fark ettim. Aranızdaki benzerlik… dikkat çekici.”

Ayla duyduklarını anlamlandırmaya çalıştı. Eğer Katerina gerçekten annesini tanıdıysa, belki onun hakkında, aileyi neden terk ettiği hakkında daha fazla şey biliyordur. “Annemin şimdi nerede olduğunu biliyor musunuz?”

Katerina’nın gözlerinden bir anlık bir şey geçti; suçluluk mu, hüzün mü? “Hayır. Maalesef bilmiyorum. Dediğim gibi, yıllar önce irtibatı kaybettik.”

Ayla gözlerini tabağına indirdi. Daha önce çok iştah açıcı görünen yemek, şimdi bu ifşaatlar karşısında daha az önemli görünüyordu. “Büyükannem her zaman onun Ankara’ya şansını denemeye gittiğini, sonra bizi aldıracağını söylerdi.”

“Jale, Ankara hakkında çok konuşurdu,” diye onayladı Katerina. “Orada moda alanında çalışmayı hayal ediyordu.”

“Sizce hâlâ orada mı?”

“Mümkün.” Katerina devam etmeden önce tereddüt etti. “Ayla, biliyorum, bütün bunlar senin için çok kafa karıştırıcı olmalı. Yıllar sonra böyle ortaya çıkıp yardım teklif etmek… Güvensizliğini anlıyorum. Ama niyetimin iyi olduğunu bilmeni isterim. Dün seni, karşılığında hiçbir şey beklemeden bir yabancıya yardım ederken görmek, bana annenin her zaman gösterdiği nezaketi hatırlattı. Bir şekilde… karşılığını verebilmek isterim.”

Ayla, Katerina’yı dikkatle izledi. Sözlerinde samimiyet vardı ama aynı zamanda söylenmemiş bir şeyler de vardı. “Eğer yardımınızı kabul edersem,” dedi Ayla yavaşça, “Annemi bulmama yardım edecek misiniz?”

Soru, Katerina’yı hazırlıksız yakaladı. Çatalını tabağın üzerine koydu, gözleri uzak bir noktaya sabitlendi. “Deneyebilirim. İmkanlarım var, bağlantılarım var. Başarılı olacağımıza söz veremem ama… elimden geleni yapacağıma söz verebilirim.”

Şimdilik bu yeterliydi. Ayla başını sallayarak tekrar yemeğe döndü. Aralarındaki sessizlik, sorulmamış sorularla, kısmen ortaya çıkarılmış gerçeklerle doluydu.

Öğle yemeğinden sonra Katerina, Ayla’yı Tarihi Yarımada’da bir gezintiye davet etti. Şehri bir yabancının gözünden görmek garipti. Ayla’nın sıradan saydığı yerler, Katerina’nın mimari ve her binanın arkasındaki zengin tarih hakkındaki coşkulu yorumlarıyla yeni bir boyut kazanıyordu.

Bir sanat malzemeleri dükkanının önünden geçerken Katerina vitrinde durdu. “Çizim yapmayı sever misin, Ayla?”

“Severdim. Okuldayken. Resim öğretmenim yeteneğim olduğunu söylerdi.”

“İçeri girelim. Sana bir şey göstermek istiyorum.”

Dükkanın içinde Katerina, farklı boyama tekniklerini, fırçaların ve boyaların kalitesinin nasıl değerlendirileceğini anlattı. Bilgisi etkileyiciydi ve Ayla ilk kez kartvizitte bahsedilen “Uluslararası Sanat Danışmanı”nı gözünün önüne getirebildi.

Dükkandan bir torba dolusu malzemeyle çıktılar; çizim defterleri, renkli kalemler, sulu boyalar. Katerina bunların karşılıksız hediyeler olduğunda, sadece Ayla’nın yeteneğini keşfetmesi için bir teşvik olduğunda ısrar etti. Öğleden sonra ilerledikçe, Ayla direncinin yavaş yavaş kırıldığını hissetti. Katerina’da gerçekten büyüleyici bir şey vardı; sanata olan tutkusu, dünya bilgisi, detaylara olan dikkati. Annesinin bu sofistike kadınla nasıl arkadaş olabileceğini hayal etmek zor değildi.

Beyazıt Meydanı’ndaki bir kafede otururken, Katerina sonunda somut teklifini sundu.

“Ayla, özel derslerle başlamaya ne dersin? Resmen bir okula başlamadan önce kaybettiğin okul içeriğini telafi etmenin bir yolu olurdu. Sana gelebilecek iyi öğretmenler tanıyorum.”

Kız, Katerina’nın onun için sipariş ettiği dondurmayı karıştırdı. “Peki nerede kalırdım? Selma Hanım’ın evinde mi?”

“Daha iyi bir şey düşündüm. Sahile yakın iki yatak odalı bir daire kiraladım. Küçük ama konforlu. İkinci yatak odasında kalabilirsin. Kendi alanın, çalışma malzemelerin olurdu. Öğretmenlerin seni ziyaret etmesi de daha kolay olurdu.”

Ayla kaşlarını çattı. “Benimle… yaşamanızı mı istiyorsunuz?”

“Sadece İstanbul’dayken. İş için çok seyahat ediyorum. Ama ben dışarıdayken seninle kalması için birini tutabilirim. Belki bir hizmetli.”

Teklif cazip ama aynı zamanda korkutucuydu. Ne kadar nazik görünse de bir yabancıyla yaşamak büyük bir adımdı. “Peki ya büyükannem? Onu terk edemem.”

Katerina’nın gözleri yumuşadı. “Elbette edemezsin. Onu birlikte ziyaret edebiliriz. Belki… onun için daha iyi bir tedavi bile bulabiliriz. Özel bir hastanede.”

Ayla’nın boğazı düğümlendi. Büyükannesinin daha iyi bakım görmesi olasılığı, her zaman arzuladığı ama asla sunamadığı bir şeydi. “Bunu… gerçekten yapar mıydınız?”

“Evet, Ayla. Dediğim gibi, ikinize de yardım etmek istiyorum.”

Akşamüstü Katerina onu Selma Hanım’ın evinin kapısına bıraktığında, Ayla’nın kafası karışıktı. Başı o kadar çok olasılıkla, o kadar çok vaatle dönüyordu ki. Katerina, teklifi sakin bir şekilde, karar vermek için acele etmeden düşünmesini istemişti. İki gün sonra tekrar buluşmak üzere anlaştılar.

Selma Hanım bir şeylerin değiştiğini hemen fark etti. Alışveriş torbalarına ve Ayla’nın düşünceli yüz ifadesine merakla baktı. “E kızım, şu yabancıyla buluşman nasıl geçti?”

Küçük mutfakta otururken, Selma Hanım kahve hazırlarken, Ayla her şeyi anlattı. Öğle yemeğini, hediyeleri, barınma ve eğitim teklifini, büyükanneye daha iyi tedavi imkanını ve son olarak, Katerina’nın annesini tanıdığı gerçeğini.

“Peki ona inanıyor musun?” diye sordu Selma Hanım, kırışık alnını buruşturarak.

“Bilmiyorum. Annem hakkında, onun Ankara’yı, modayı hayal etmesi hakkında bir şeyler biliyordu.”

“Bunu uydurmak zor değil, kızım.”

Ayla içini çekti. “Biliyorum. Ama neden böyle bir hikaye uydursun ki? Neden bana yardım etme zahmetine girsin?”

Selma Hanım masaya oturdu. Nasırlı elleri kahve fincanını sardı. “Bazı insanlar gerçekten iyilikten yardım eder, Ayla. Ama başka nedenleri olanlar da vardır. Bu kadın kendini yalnız hissediyor olabilir. Bir tür kefaret arıyor olabilir. Ya da…” Tereddüt etti. “Bilmediğimiz art niyetleri olabilir.”

“Bana zarar vermek istediğini mi düşünüyorsunuz?”

“İllaki değil. Ama onunla yaşamayı kabul etmeden önce daha fazlasını bilmemiz gerekiyor. Anneni tanıdığını, arkadaş olduklarını söyledin. Ama aralarında başka ne vardı? Neden şimdi seninle bu kadar ilgileniyor? Ve eğer o kadar yakınlarsa, neden daha önce anneni hiç aramamış?”

Selma Hanım’ın soruları, Ayla’nın zihninde zaten oluşmaya başlayan şüpheleri yansıtıyordu. Katerina’nın nezaketine rağmen, hikayesinde tam olarak uyuşmayan bir şeyler vardı.

“O zaman ne yapmalıyım?”

Selma Hanım bir an düşündü. “Dersleri, malzemeleri kabul et. Bakalım gerçekten söz verdiği gibi büyükannene yardım edecek mi. Ama onun dairesine taşınma. En azından şimdilik. Şimdilik benimle burada kalmayı tercih ettiğini, onu daha iyi tanıyana kadar beklemek istediğini söyle.”

Bu, mantıklı bir plan gibi görünüyordu. Ayla, kendisi için bir nevi ikinci büyükanne haline gelen hanımın rehberliğiyle biraz daha güvende hissederek başını salladı.

“Ve Ayla,” diye ekledi Selma Hanım, kızın çenesini nazikçe tutarak onu gözlerinin içine bakmaya zorlayarak, “Her şeye çok dikkat et. Detaylara, anlattığı hikayelere, sorduğu sorulara. Bazen insanlar, kimsenin izlemediğini düşündüklerinde, amaçladıklarından daha fazlasını ortaya çıkarırlar.”

O gece uyumadan önce Ayla, Katerina’nın aldığı çizim defterlerinden birini açtı. Yeni renkli kalemlerle, yanında sakladığı birkaç solgun fotoğrafa dayanarak annesinin yüzünü çizmeye başladı. Genç bir yüzdü; büyük gözleri ve kolay bir gülümsemesi vardı. Yanına, tereddütle, Katerina’nın yüzünü çizmeye başladı. Aralarında benzerlikler var mıydı? Yüz hatlarında değil. Katerina Avrupalıydı, daha köşeli hatlara sahipti. Annesinin ise birçok Türk kadınına özgü yuvarlak bir yüzü vardı. Ama bakışlarında bir şey vardı. Onları kağıt üzerinde birleştiren bir yoğunluk.

Annesi ve Katerina arasında gerçekte ne olmuştu? İsviçreli kadın neyi anlatmıyordu?

Ertesi sabah Ayla bir karar verdi. Katerina’nın birlikte yaşama teklifini hemen kabul etmeyecekti ama dersler ve büyükannesinin tedavisi konusunda ona yardım etmesine izin verecekti. Bu sırada gözlemleyecek, araştıracak, bu yabancının ani ilgisinin ardındaki gizemi çözmeye çalışacaktı. Çünkü bir şey kesindi: Nazik gülümsemelerin ve cömert vaatlerin arkasında, Katerina Hoffman sırlar saklıyordu. Ve Ayla, bu kadar çok ihtiyaç duyduğu yardımı riske atmak anlamına gelse bile, onları keşfetmeye kararlıydı.

Sonraki günler Ayla’nın hayatına hızlı değişiklikler getirdi. Katerina sözüne sadık kalarak, haftada üç kez Selma Hanım’ın evinde Ayla’yı ziyaret etmeye başlayan özel bir öğretmen tuttu. Pedagojiden yeni mezun genç bir kadın olan Aylin Hoca’nın dinamik öğretim yöntemi, Ayla’yı kısa sürede kazandı. Matematik, Türkçe ve İngilizce dersleri, günlerinin en önemli anları haline geldi.

Katerina, Ayla’nın büyükannesi hakkındaki sözünü de tuttu. Yağmurlu bir öğleden sonra, Ayla’yı onu ziyaret etmek için devlet hastanesine götürdü ve doktorlarla konuştuktan sonra, onu rehabilitasyon konusunda uzmanlaşmış özel bir kliniğe transfer etme sürecini başlattı.

“Züleyha Hanım orada günlük fizyoterapi alabilecek,” diye açıkladı Katerina hastaneden dönerken. “Doktorlar, onun hareket kabiliyetinin kısmen geri kazanılması konusunda iyimser.”

Ayla’nın gözleri doldu. Büyükannesinin hak ettiği bakımı aldığını görmek, hiç mümkün olacağını hayal etmediği bir şeydi. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı, sesi duygudan boğuklaşarak. Katerina sadece onun elini sıktı, gözleri de nemliydi.

Haftalar geçtikçe, Ayla sessiz soruşturmasına devam etti. Katerina’nın annesi hakkında konuştuklarında her tepkisini, her tereddüdünü, her kaçamak bakışını gözlemledi. İsviçreli kadın gerçekten yardım etmeye istekli görünüyordu ama uzaklaştığı, paylaşmadığı düşüncelere daldığı anlar oluyordu.

Bir öğleden sonra, Katerina verandada bir iş telefonuyla konuşurken, Ayla salon masasındaki bir evrak dosyasını fark etti. Merakı, mahremiyete olan saygısından daha ağır bastı. Hızla dosyayı açtı ve kağıtları karıştırmaya başladı. Çoğu onun için anlaşılmaz olan Almanca veya Fransızca belgelerdi. Ama aralarında, kalbinin hızlanmasına neden olan bir şey buldu.

Bir zarfın içine kısmen gizlenmiş eski bir fotoğraf.

Kameraya gülümseyen iki genç kadını gösteriyordu. Biri açıkça daha genç, saçları daha uzun olan Katerina’ydı. Diğeri ise…

“Ne yapıyorsun?”

Ayla irkildi. Katerina kapıda duruyordu. Cep telefonu hâlâ elinde. Yüzü bir şok ve başka bir şeyin, bir korkunun maskesiydi.

“Özür dilerim. Ben…” Ayla suçüstü yakalandığını bilerek kekeledi. “Fotoğrafı gördüm ve…”

Katerina hızla yaklaştı. Fotoğrafı Ayla’nın ellerinden kaptı. Bir anlığına, normalde sakin olan yüz ifadesi bir duygu karışımı gösterdi: öfke, hüzün, ıstırap. “Benim eşyalarımı karıştırmamalısın,” dedi, sesi gergindi. Fotoğrafı tekrar zarfa koyarken…

“Fotoğraftaki o kadın… benim annem, değil mi?” diye sordu Ayla, azarlamayı görmezden gelerek.

Katerina cevap vermeden önce uzun bir an ona baktı.

“Evet. O Jale.”

“Çok yakın görünüyordunuz.”

“Öyleydik.” Katerina zarfı dosyaya koydu ve sıkıca kapattı. “Daha önce söylediğim gibi. İstanbul’da kaldığım süre boyunca arkadaştık.”

 

Ayla, kadının gergin tavrını ve kaçamak cevabını fark etti. Katerina’nın gözlerinde, sadece eski bir arkadaşını hatırlamanın hüznünden daha fazlası vardı. Orada bir sırrın ağırlığı, yıllardır taşınan bir yükün izleri vardı. İsviçreli milyoner, basit bir otel çalışanından daha fazlasını tanıyordu. Ayla artık emindi; Katerina’nın İstanbul’a dönüşünün, ona yardım etme konusundaki bu yakıcı isteğinin ve annesinin adını duyduğunda yaşadığı o derin sarsıntının nedeni, basit bir dostluktan çok daha karmaşıktı. Ve bu fotoğraf, o karmaşık geçmişin kilitli kapısının anahtarıydı.