“Yeter, eşyalarını topla ve hemen evimden çık.” Kendi kızı Sevim’in sesi, cam kırıklarından bile keskin, Gülizar’ın kalbini daha derinden yaralıyordu. Elli sekiz yaşındaki Gülizar, eşini kaybettikten sonra nasır tutmuş parmaklarıyla dikiş dikerek, taş merdivenler sile sile, ütüleyip temizleyip, tek başına kızını büyütmüştü. Şimdi ise değersiz, çöpe atılacak bir yük muamelesi görüyordu. Odanın köşesinde, on bir yaşındaki torunu Umut, dudaklarını ısırarak ağlamamak için direniyordu. Yalnızca o biliyordu: Anneannesinin yatmadan önce anlattığı sihirli masalları, sarılışının tarçın ve huzur kokusunu. “Zaten sadece ayak bağı oluyorsun, Sevim. Bir bardak bile tutamayan, işe yaramaz bir yaşlı,” diye ekledi damat Murat. Kayınvalidesinin kaderini belirlerken gözlerini televizyondan bile ayırmadı.

Gülizar’ın o evden götüreceği her şey bir eski valize sığdı: üç elbise, eskimiş bir çift ayakkabı. Ama kimsenin bilmediği bir şey daha vardı. Dik yürüyüşü çökmüş, saçları kırlaşmış bu kadının eski sütyeninin içinde katlanmış bir kâğıt duruyordu: İstanbul’un en büyük bankacılarını bile dize getirecek milyon dolarlık bir servetin kanıtı. O soğuk gece, kapı kapanırken Gülizar’ın kırışık yüzünden bir damla yaş süzüldü. Bu ne dışlanmaya ne de aşağılanmaya dair bir gözyaşıydı. Artık başka bir şey içindi: Çünkü nihayet o iki milyon dolarla ne yapacağını kesin olarak biliyordu. Ve vereceği karar, o ailenin kaderini sonsuza dek değiştirecekti.

 

Gülizar Hanım, titreyen parmaklarıyla sıcak tencereyi tutarken alnından süzülen teri bile fark etmedi. Eski apartman dairesinin mutfağı ocaktan yükselen buharla doluydu. Tencereyi masaya koyarken dizlerindeki sızı bir kez daha kendini hatırlattı. “Anne, yine mi düşüreceksin her şeyi?” Sevim’in jilet gibi sesi, yorgun bir yüreği lime lime eder gibi kesiyordu. Gülizar başını eğdi; utanç onun içini kemiriyordu. Elli sekiz yaşındaydı ama kızının evinde kendini yüz yaşında hissediyordu. Kocası Mehmet on beş yıl önce kalp krizinden gidince, hayatın bütün ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Terzilik yapmış, apartman merdivenleri silmiş, başkalarının evlerinde ütü yapmıştı—hepsi kızının iyi bir hayat sürmesi içindi. Ama şimdi sanki bunca fedakârlığın hiçbir değeri yoktu.

“Özür dilerim kızım,” diye mırıldandı kırışık dudakları, “ellerim eskisi gibi güçlü değil.” Sevim telefonundan başını kaldırmadan, küskün bir alayla, “Her seferinde aynı bahane. Bir tencereyi tutamıyorsan ne işe yarıyorsun bu evde?” diye hırpaladı. Oturma odasından televizyon sesi geliyordu; damat Murat kanepede yayılmış, varlığını bile umursamıyordu. Sanki evde bir hayalet gibi, kimsenin görmediği, duymadığı bir gölgeydi Gülizar.

Yemek boyunca derin bir sessizlik hâkimdi. Lokmalar Gülizar’ın boğazında düğümleniyordu; kızının alaycı bakışları, damadının kayıtsızlığı… Bu evde bir eşyadan, hatta bir yükten farksız hissediyordu. Sadece küçük Umut, masanın karşısından ona gizlice gülümsedi. On bir yaşındaki bu çocuk, Gülizar’ın hayattaki tek ışığıydı. Onunla her şey farklıydı: Masallarını dinler, çay demlerken yardım eder, pencere önündeki eski koltuğa birlikte çöreklenip kuşları izlerlerdi.

O gece, odanın köşesindeki dar yatağına çekildiğinde, Gülizar gözyaşlarını sessizce yastığa bıraktı. Kimse duymamalıydı ağladığını. Kimse bilmemeliydi kalbinin nasıl kırıldığını, her gün, her saat. Ama içinde, derinlerde sakladığı bir sır vardı. Öyle bir sır ki duyulduğunda diller tutulurdu. Yağmur damlalarının cama dokunuşunu dinlerken, bu sırrı daha ne kadar saklayabileceğini düşündü. Belki de zamanı gelmişti bazı gerçeklerin ortaya çıkmasına. Belki de kader ona oyunda son bir kart vermişti.

Ertesi gün mutfakta gerginlik elle tutuluyordu. Tencerenin karıştırılma sesi bile Sevim’i rahatsız ediyordu. Pencere önündeki eski saatin tik takları, sanki Gülizar’ın çarpan kalbiyle aynı ritmi tutuyordu. “Anne, daha sessiz karıştıramaz mısın? Başım ağrıyor,” diye seslendi Sevim, telefondan gözünü bile kaldırmadan. “Akşama misafir geliyor, pilav iyi olsun,” dedi Gülizar yumuşak sesiyle. Murat televizyonun sesini kıstı, bıkkın bir ifadeyle, “Sevim’in annesinin yaptığı yemekler hep aynı—eskiden kalma, köy tadında şeyler. Artık modern mutfak var, anne.” Sözler sertti; “anne” kelimesi bile alay yüklüydü. Yıllarca Beyoğlu’nun iyi terzilerinden biri olan o eller şimdi kızının evinde değersizdi.

Sevim telefonunu bırakıp, “Bugün temizlikçi gelecekti, hastalanmış. Anne, sen halledersin değil mi? Camları sil, ortalığı süpür,” dedi. Gülizar başını salladı. Artık bu evde ücretsiz hizmetçiydi: yemek, temizlik, çamaşır… teşekkür bile yoktu. Umut sessizce çıkıp, “Babaanne, ben sana yardım ederim,” diye fısıldadı; Sevim anında kesti: “Umut, ödevlerin var. Odana git.”

Hazırlık telaşında, yorgun elleri cam bardakları dizerken bir bardak parmaklarının arasından kaydı. Keskin bir çatırtı… Cam parçaları masanın üstüne, zemine saçıldı. “Yeter artık!” Sevim fırladı. “Bir bardak tutamıyor musun? Ne işe yarıyorsun bu evde?” Gülizar dizlerinin üstüne çöktü; titreyen ellerle camları toplarken gözyaşları süzülüyordu. Sevim, “Bırak, elini keseceksin. Ben yaparım,” dedi—merhametsiz, öfkeli. “Zamanın geçti, anlamıyor musun? Burada sadece yük oluyorsun.”

O anda Gülizar’ın içinde, bardaktan daha derin bir şey kırıldı. “Bu gece gidiyorsun.” Sevim’in sözleri havayı bıçak gibi yardı. Gülizar dondu, cam kırıklarının arasında dizlerinin üstünde. “Ne?” Kızının onu evden kovduğuna inanası gelmiyordu. Murat koltuktan kalkıp, sahte bir üzgünlük takındı: “Anne hanım, biz de bunu söylemek istemezdik ama artık bakamıyoruz. Bir huzurevi en doğrusu.” Dünya başına yıkıldı. Umut koşup büyükannesine sarıldı: “Hayır anne, babaannemi gönderemezsiniz. O benim babaannem!” Sevim oğlunu sertçe geri çekti: “Bu yetişkinlerin kararı. Odana!”

Gülizar ağır ağır kalktı; bacakları onu güçlükle taşıyordu. Utanç, acı, reddedilmişlik—omuzlarına çöken ezici bir yük. “Eşyalarını topla, taksi çağıracağım,” dedi Sevim, sanki gereksiz bir eşyadan kurtulur gibi. Gülizar küçük bavula birkaç kıyafet attı. Eller otomatik, zihni donuktu. Yıllar önce kocasını kaybettiğinde bile bu kadar yalnız hissetmemişti; o zaman yanında kızı vardı. Şimdi kimse yoktu.

Umut gizlice odaya süzüldü, gözleri yaşlı: “Babaanne, gitme, seni özleyeceğim.” Gülizar torununa sarıldı; “Beni unutma, Umutum. Seni çok seviyorum.” Salon kapısına geldiğinde Sevim soğukça bekliyordu; Murat çoktan televizyona dönmüştü. Gülizar son kez evine, kızına baktı. Gözlerinde öfke yoktu, sadece derin bir hüzün. “Allah’a emanet ol, kızım,” dedi ve ağır adımlarla dışarı çıktı.

Sokak lambasının solgun ışığında, küçük bavuluyla bir başına. Nereye gideceğini bilmiyordu. Ama içindeki bir ses fısıldıyordu: “Daha bitmedi.”

Rüzgâr yüzünü kırbaçlarken, ağır bavuluyla adım adım ilerledi. Gökyüzü kapkaranlıktı; lambaların titrek ışığı yolunu güçlükle aydınlatıyordu. Dizleri titredi, kaldırımın kenarındaki banka çöktü. “Ya Rabbi, bu yaştan sonra sokakta kaldım,” diye mırıldandı. Tam o anda tanıdık bir ses: “Gülizar Hanım? Bu saatte burada ne yapıyorsun kızım?” Başını çevirdi; komşuları Şadiye Hanım. Altmışı geçmiş, gri saçlarını dağınık topuz yapan, yüzü kırışık ama gözleri güler bir kadın. Gülizar utançtan ve soğuktan titreyerek, “Kızım beni evden kovdu,” dedi. “Bardak kırdım diye… artık yükmüşüm.” Şadiye’nin gözleri öfkeyle parladı: “Nasıl yapar böyle bir şeyi? Sen onun anası değil misin? Vay vicdansız!”

“Gidecek yerim yok. Emekli maaşımı hep onlara veriyordum,” dedi Gülizar. Şadiye kararlıydı: “Kalk, bizim eve gidiyoruz. Osman Emmi kahvededir. Sana sıcak çorba yaparım. Sokakta bırakacak değilim.”

Şadiye’nin küçük ama tertemiz evinde sıcaklık vardı: soluk sarı duvarlar, usul usul yanan soba, ütülü perdeler, sevgiyle korunmuş eski eşyalar. “Otur, çay demleyeyim,” dedi Şadiye. Gülizar’ın omuzları çökmüş, elleri dizlerinde kenetliydi; kaybeden bir insanın çaresizliği yüzüne sinmişti. Şadiye çayı koydu, yanına oturdu: “Anlat, nasıl oldu? O kız seni nasıl kovar? Ömrünü ona verdin.” Gülizar, Murat’ın soğukluğunu, Sevim’in sevgisizliğini, evde görünmez oluşunu anlattı. Sonra sesi kısıldı, sanki bir sırrı fısıldar gibi: “Şadi… kimseye anlatmayacaksın.” “Mezara kadar,” dedi Şadiye. “Ben para biriktirdim. Çok para. Sevim bile bilmiyor.” “Para mı? Ne parası?” “İki milyon dolar.” Çay bardağı Şadiye’nin elinde havada asılı kaldı. “Ne diyorsun?” Gülizar’ın sesi ağırdı: “Babamdan Anadolu’da bir arazi kalmıştı. ‘Değersiz’ dediler. Satmadım. Vergisini zor da olsa ödedim. İki ay önce demir yolu geçecekmiş; servet teklif ettiler. Parayı vakıf aracılığıyla adıma gizlice aktardılar. Şimdi evden kovuldum işte.”

Sabah güneşi Şadiye’nin oturma odasına dolarken, Gülizar battaniyeye sarınmış uyanıyordu. Vücudu ağrıyordu ama içi garip hafifti; sanki o evden çıkarken ruhundaki ağırlığı da geride bırakmıştı. Mutfağa girdiğinde, Şadiye yumurta pişiriyor, masada taze ekmek, zeytin, peynir duruyordu. “Bak Osman Emmi de geldi,” dedi Şadiye. Yetmişlerinde, bıyıklı, ince yapılı Osman amca gazeteden başını kaldırıp gülümsedi: “Hoş geldin bacım. Başın sağ olsun—kızının değil, senin. Evlat acısı bu.”

Kahvaltıda Gülizar uzun zamandır ilk kez değer gördü; kimse azarlamadı, kimse küçümsemedi. Yemekten sonra, kararını açıkladı: “Size yardım etmek istiyorum.” Şadiye itiraz etti: “Sadaka kabul etmeyiz.” “Bu sadaka değil,” dedi Gülizar. “İnsan gibi muamele gördüm sizden. Evinizi onartmak, Osman amcanın ilaçlarını almak, faturalarınızı ödemek istiyorum.” Gözleri kararlıydı. Bir hafta onların yanında kaldı; sabahları kahvaltı hazırladı, ev işlerine yardım etti, akşamları Osman amcanın eski İstanbul hikâyelerini dinledi. İlk kez bir ailenin parçası gibi hissetti kendini.

Sonra bankaya gitti; şık giyinmiş, saçlarını özenle toplamıştı. Müdürle özel görüştü, hesaptan büyük miktar çekti. Eve döndüğünde Şadiye dolma sarıyor, Osman amca bahçede tavla oynuyordu. Gülizar ciddi bir sesle, “Bu zarfta elli bin lira var,” dedi. “Evinizin tamiri için.” Şadiye’nin elleri titredi: “Olmaz, para için yapmadık.” “Lütfen,” dedi Gülizar, “bu minnetin karşılığı değil bile. Huzurevine de başvuracağım; gitmeden size olan borcumu ödemek istiyorum.” Şadiye gözyaşları içinde başını salladı; Osman amca, “Allah senden razı olsun,” diye mırıldandı. O gece Gülizar, kızının evinde hiç tatmadığı bir duyguyla uyudu: Sevildiğini ve değer gördüğünü bilmenin huzuruyla.

Bahar Huzurevi’ne iki hafta sonra yerleşti. Şehrin dışında, ağaçların arasında sakin bir yerdi; odalar temiz ama basit, personel nazik, bina bakımsız: dökük boyalar, eskimiş mobilyalar, çatlak pencereler. Müdiresi Nermin Hanım’a, “Büyük bir bağış yapmak istiyorum,” dedi. “Bu binayı yenilemek, odaları düzenlemek, bahçeyi güzelleştirmek için.” “Ne kadar?” “Beş yüz bin dolar. Tek şartım: İsmim gizli kalacak.” Nermin Hanım’ın gözleri doldu. İki hafta içinde huzurevi baştan aşağı yenilendi; duvarlar boyandı, pencereler değişti, bahçeye çiçekler ekildi, odalara yeni yatak ve dolaplar geldi, yemekler düzeldi, sağlık ekipmanları yenilendi. Kimse bu değişimin arkasındaki ismi bilmiyordu; Gülizar köşesinden, gözlerinde parıltıyla izliyordu. Para, ancak böyle kullanıldığında anlam kazanıyordu.

Bir cumartesi sabahı, bahçe kapısında bir hareketlilik… Küçük Umut elinde resim defteriyle koşuyordu: “Babaanne!” Ardında Şadiye Hanım vardı. Gülizar fırladı, torununa sarıldı; “Umutum, canım… Nasıl buldunuz?” “Şadiye teyze getirdi, annem bilmiyor,” dedi çocuk. Üçü bankta oturdular. Umut defteri açtı: “Seni çizdim, babaanne. Bahçede çiçek topluyorsun.” Gülizar gözyaşlarını tutamadı. “Çok güzel olmuş, Umutum. Sen benim en güzel çiçeğimsin.” Sonra küçük elleri avuçlayıp ciddi konuştu: “Umut, sana para biriktirdim. Çok para. Sadece senin. On sekizine geldiğinde kullanabileceksin. Ama bil: Para yalnızca bir araç. Önemli olan onunla ne yapacağın; insanlara nasıl davranacağın. Dürüstlüğün ve merhametin, paradan çok daha değerlidir.” Umut her şeyi tam anlamasa da ciddiyetle başını salladı: “Seni hiç unutmayacağım babaanne.”

Bu arada Sevim, Kadıköy pazarında duyduklarıyla sarsıldı: “Hani kızı tarafından kovulan Gülizar var ya… meğer milyonermiş. Bahar Huzurevi’ni baştan aşağı yeniletmiş. Gizli gizli vermiş.” Elindeki domates düşerken, kalbi/nefesi hızlandı. Eve döndüğünde Murat’a anlattı; önce güldü, sonra ciddileşti: “Hangi huzurevi?” “Bahar.” “Yarın gidiyoruz,” dedi Murat; gözlerinde açgözlü bir ışık. Umut istemeden gerçeği söyledi: “Şadiye teyze götürdü beni. Bahçesi çok güzel.” Sevim şok oldu. Ertesi gün, bahçe beklenmedik güzellikteydi: çiçekler, bakımlı çimler, yeni boyalı banklar. Gülizar, büyük bir ağacın altında kitap okuyordu; yüzünde Sevim’in hiç görmediği bir huzur.

“Anne,” dedi Sevim sert bir tonla. “Para hakkında şeyler duydum. Bağışlar…” Gülizar gözlüğünü çıkarıp kitabı kapattı: “Doğru. Param var ve bana saygı gösteren insanlara yardım etmek için kullanıyorum.” Murat öfkeyle atıldı: “Demek zengindin? Bize söylemedin. Bize hiç yardım etmedin.” Gülizar derin bir nefes aldı: “Size vermek istediğim en değerli şey parayla alınamazdı: sevgi, saygı, değer. Siz bunları istemediniz.” Sevim kızardı: “Biz senin ailen değil miyiz? O para ailenin!” Gülizar sarsılmazdı: “Ailede hak, saygıyla kazanılır. Beni kapı dışarı eden, insan yerine koymayan sen, neden paramı isteyesin?”

Murat yumuşamaya çalıştı: “O gün sinirliydik. Pişmanız. Eve dönebilirsin.” “Yaşlıyım ama aptal değilim, Murat Bey,” dedi Gülizar. “İstediğiniz ben değilim, param.” Sevim patladı: “Peki parayı ne yaptın? Kime verdin? Hiç tanımadığın insanlara mı?” “Bir kısmını bu huzurevine bağışladım. Bir kısmını bana gerçekten dost olan Şadiye ve Osman’a verdim. Kalanını da Umut’a bıraktım. On sekiz yaşına geldiğinde alacak.” Sevim’in yüzü dondu. Murat, “Ne kadar?” diye sordu, sesi iştahla titreyerek. “Bir milyon dolar,” dedi Gülizar. Sevim nefesini tuttu: “Bu… imkânsız. Nereden buldun?” “Babamdan kalan araziyi sakladım. Değersiz dediler, satmadım. Değeri anlaşıldı—tam da evden kovulduğum zaman.”

Murat delirdi: “Kabul edilemez! O para Umut’un olamaz, o daha çocuk.” Gülizar dimdik ayakta: “Artık yasal olarak Umut’un. Bir vakıf kuruldu, vasi atandı. On sekizine kadar kimse dokunamaz. Hem parayla ne yapacağını, insanlara nasıl davranması gerektiğini öğrenecek.”

Bahçenin köşesinde çekingen adımlarla Umut belirdi; Şadiye yine getirmişti, köşede bekliyordu. Çocuk, anne-babasına korkuyla, büyükannesine sevgiyle baktı, “Babaanne,” diye koştu ve sarıldı. Sevim dondu; oğlu, annesine değil, babaannesine koşmuştu. “Umut’u her zaman ziyaret edebilirsin, Sevim,” dedi Gülizar. “Ama paranın peşindeysen boşa yorulma. O, Umut’un geleceği için. Sen benim kızımsın; hâlâ seviyorum. Ama artık beni üzmene izin vermeyeceğim.” Sevim’in gözleri doldu; eski titreyen, özür dileyen kadın gitmiş, yerine kendine güvenen biri gelmişti. Murat, “Gidiyoruz,” diye kolundan çekti. “Umut, eve,” dedi Sevim. “Biraz daha kalmak istiyorum,” dedi çocuk, “babaanne masal anlatacaktı.” Murat öfkeyle yürüdü; Gülizar araya girdi: “Zorla götüremezsiniz. Umut burada kalmak istiyor. Akşam Şadiye teyze bırakır.” Murat bir an durdu, sonra Sevim’i çekip uzaklaştı. Sevim son kez annesine baktı—karmaşık bir bakış—ve gitti.

 

Huzurevinin bahçesi, öğleden sonra güneşinin yumuşak ışıklarıyla parlarken, sakura benzeri ağaçların pembe çiçekleri rüzgârda dans ediyor, tatlı bir koku havayı dolduruyordu. Gülizar, Umut’un defterine çizdiği resimlere bakıyordu: bir ev, ağaçlar, kuşlar. “Bu benim evim mi, babaanne?” “Senin hayal ettiğin her yer evin olabilir, yavrum,” dedi Gülizar. Umut, kaşlarını çatarak, “Annem ve babam hâlâ çok kızgın. Babam, ‘o paranın peşini bırakmayacağım’ dedi,” diye fısıldadı. Gülizar iç çekti. Kızının ve damadının son iki ayda birkaç kez daha gelip, kimi zaman yalvarıp kimi zaman tehdit ederek vazgeçirmeye çalıştıklarını düşündü. “Bazı insanlar parasız mutlu olamaz, Umut. Her şeyi parayla ölçer. Oysa gerçek değer kalbimizdeki sevgidedir.” “Peki, parayı neden bana bıraktın?” diye sordu Umut. Gülizar torunun çenesini kaldırıp gözlerinin içine baktı: “Çünkü sen farklısın. Kalbinde saflık ve iyilik var. Parayı doğru kullanacağına inanıyorum. Ama unutma: Paranın değeri onunla ne yaptığındadır. İnsanlara nasıl davrandığın, hayattaki en büyük servetindir.” Umut ciddiyetle: “Asla annem gibi davranmayacağım sana. Söz.”

Tam bu sırada, kışın sisli bir günü, Sevim tek başına huzurevinin kapısından içeri girdi. Murat’a söylememişti. Son gelişinden üç ay geçmişti; üç ay boyunca para yüzünden kavga etmişler, Murat avukatlarla vakfı bozmanın yollarını aramış, ama her şey yasal ve sağlam çıkmıştı. Bahçede annesini görünce bir süre uzaktan izledi: yüzündeki huzur, gözlerindeki ışıltı—Sevim’in hiç görmediği bir mutluluktu. İçinde bir sızı yükseldi. “Anne,” dedi; bu kez sesi farklıydı. “Bugün yalnız geldim. Murat bilmiyor.” Gülizar merakla baktı: “Hayırdır?” Sevim derin nefesler arasında, “Çok düşündüm,” dedi. “Murat hâlâ paranın peşinde ama ben… Sana nasıl davrandığımızı düşündüm. O gece evden kovduğumuzda içim ezildi. Sonra zengin olduğunu duyunca her şey daha da çirkinleşti…” Gülizar kızının elini tuttu: “İnsanın gerçek karakterini para ve zorluk anları gösterir.” Sevim ağlayarak, “Özür dilerim. Para için gelmedim bugün. Sadece seni özledim,” dedi. Gülizar’ın dudakları titredi: “Ben de seni özledim. Sen benim canımdan bir parçasın. Ama unutma, güven yeniden kazanılır.” Sevim annesine sarıldı; yılların yüküyle ağladılar.

Ramazan’ın son günü, bahçede iftar masaları kuruldu—renkli örtüler, çeşit çeşit yemekler. Altı ay önceki bağışla huzurevi bambaşka bir yere dönmüştü: duvarlar renkli, odalar ferah, bahçe adeta cennetten bir köşe. Ezan okunurken kapıda Sevim, Umut ve hatta Murat belirdi. Gülizar şaşkın, ama sevinçle karşıladı: “Hoş geldiniz. Ne güzel sürpriz.” Umut büyükannesine sarıldı: “Seni çok özledim.” Sevim utangaç bir gülümsemeyle, “Elimiz boş gelmedik,” diyerek paket uzattı: “Senin meşhur zeytinyağlı yapraklarından yaptım; bir de baklava aldık.” Üç aydır düzenli gelip giden Sevim’le aralarındaki ilişki yavaş yavaş onarılıyordu. Murat hâlâ mesafeliydi ama en azından saygılıydı.

Birlikte iftar açtılar; yaşlılar, personel, ziyaretçiler—kocaman bir aile gibi. Gülizar, hayatında hiç bu kadar zengin hissetmemişti: parayla değil, sevgiyle, saygıyla, huzurla. Yemekten sonra torunuyla bahçenin köşesine çekildi; elinde küçük bir kutu: “Umut, sana çok değerli bir hediye.” Kutudan eski gümüş bir saat çıktı. “Bu, dedeninin saati. Ölmeden önce bana verdi. Şimdi ben de sana veriyorum.” Umut hayranlıkla baktı: “Hep saklayacağım.” Gülizar torunun ellerini sımsıkı tuttu: “Bu saat, zamanın değerini hatırlatsın. En zengin insan, zamanını sevdikleriyle geçirendir. Paranın satın alamayacağı şeyler vardır: sevgi, saygı, dürüstlük.”

Bahçenin öte yanında Sevim onları izliyordu. Annesinin yüzündeki mutluluğu, torunuyla arasındaki sevgi bağını görünce içinde büyük bir pişmanlık dalgası yükseldi. Yıllarca annesine değer vermemiş, onu bir yük olarak görmüştü. Şimdi anlıyordu ki gerçek servet, hep yanı başındaydı da o görememişti.

 

Gülizar, güneş batarken bahçede oturup gökyüzünün kızıllığını seyrederken kalbinde derin bir huzur hissetti. Hayat ona acı dersler vermişti; o ise bu derslerden bilgelik çıkarmayı başarmıştı. Paranın gelip geçici olduğunu, ama sevgi ve saygının kalıcı gerçek zenginlik olduğunu artık bütün hücreleriyle biliyordu.

Artık bir evi vardı—kâğıt üstünde değil, kalbinde. Huzurevinin yenilenmiş koridorlarında yürürken, gizli kalan bağışın meyvelerini görmek ona yetiyordu. Şadiye ve Osman’ın evinde onardığı çatının altında, çay demlenen bir mutfak vardı. Umut’un çizgilerinde, çiçeklerle dolu bir bahçe; bileğinde, dedesinin gümüş saati; on sekizinde açılacak, yalnızca iyiliği çoğaltmak için açılacak bir kapı vardı. Sevim’in gözlerinde ise gecikmiş ama gerçek bir pişmanlığın, yavaş yavaş yeşeren bir saygının ve yeniden kazanılacak bir güvenin işareti.

Ve Gülizar, artık titreyen bir özür değil, sarsılmaz bir sesle kendi hayatının cümlesini kurabiliyordu: Aile, yalnızca bir çatı değil; saygı, sevgi ve emekle örülen görünmez bir yuva. O yuvayı kurmak için bazen, evin kapısından kovulmak bile gerekiyordu. Çünkü bazı vedalar, en doğru başlangıçların kapısını açar.

Yeah.