
İzmir’in eski mahallelerinde akşam sessizliği başka çökerdi. Sokak lambaları birer birer yanar, nemli havada portakal çiçeği kokusu denizden gelen tuzlu esintiyle karışırdı. Emir Karadağ ağır demir mezarlık kapısını iterken avucundaki ıslaklığın terden mi yoksa korkudan mı olduğunu ayırt edemedi. İki yıldır bu kapıdan içeri girmeye yelteniyor, her seferinde geri dönüyordu. Ama bu gece ayakları onu burada tutmuştu.
Kızları Derin ve Ece’nin mezar taşları, sıranın sonunda bir çınarın gölgesindeydi. Emir yürüdükçe göğsündeki ağırlık büyüyor, nefesi daralıyordu. İki yıl önceki o kazayı zihninden silmek için ne yaptıysa olmamıştı: ıslak asfalt, yaklaşan kamyonun farları, fren sesi… Sonra sessizlik. O günden sonra hayatı ikiye bölünmüştü. Öncesi aydınlık, sonrasında hayatta kalma çabası. Karısı Selin bu sessizliğe dayanamamış, Emir içinden konuşacak kelime bulamadığı için evlerini terk etmişti. Ev, boşlukla doluydu şimdi.
Mezara yaklaşırken elindeki küçük çiçek demetine baktı. Marketin önünden aldığı sarı papatyalar—Derin’in en sevdiği. “Baba güneş gibi,” derdi, kollarını açarak. Emir gözlerini kapadı, o sesi duymak istedi; rüzgârın uğultusundan başka bir şey yoktu. Çömelmek üzereyken ayağı sert bir şeye çarptı. Eğildi, dondu kaldı: yağmurdan ıslanıp boyası solmuş, küçük ahşap bir at. Elleri titreyerek aldı; parmaklarıyla yüzeyini okşadı. Bu atı kendisi oymuş, kırmızı-beyaz boyamıştı. Kazadan bir yıl önceki yaz, bahçede günlerce uğraşmış, Derin “Bu dünyanın en güzel atı,” diyerek kucaklamıştı.
Peki nasıl… Burada ne arıyordu? Mezarlık bomboş, kimse yoktu. İki yıl önce kaybolan bir oyuncak şimdi ayaklarının dibine nasıl gelmişti? Kalbi hızlandı. Bir şeyler doğru değildi—ve tam da bu yanlıştan bir umut sızıyordu içine. O an gördü: mezar taşlarının arasında, karanlıkta ince bir siluet. On yaşlarında, kirli yüzlü, yırtık giysili, ürkek bakışlı bir çocuk. Saklanır gibi, ama meraklı bir hâlde.
Emir yavaşça ayağa kalktı, çocuğu ürkütmemek için yumuşak konuştu: “Oğlum, bu senin mi?” Çocuk başını iki yana salladı. “Peki buraya nasıl geldi?” Çocuk geri çekildi, uzun bir sessizlik. Sonra ağır bir sırrı paylaşır gibi tereddütle fısıldadı: “İki kız çocuğu gördüm—biri koyu saçlıydı, diğerinin örgüleri vardı. Çarşının arkasındaki sarı evlere doğru koşuyorlardı. Bir adam bağırarak kovaladı: ‘Kaybolun!’ Sonra gözden kayboldular.”
Emir’in dünyası döndü. Bacakları titredi. “Ne dedin?” diye zor çıktı sesi. Çocuk geriye çekildi, karanlığa karıştı. Emir arkasından seslendi, “Bekle!”—ses mezarlıkta yankılandı, cevapsız. Elinde ıslak oyuncak, göğsünde çarpan yürek, zihninde bin soru. İki yıldır ölü gibi yaşıyordu; fakat bu ahşap parça sönmüş ateşi kıvılcımlandırmıştı. Belki her şey bitmemişti; kızları hayattaydı. Bekliyorlardı. Eğer öyleyse Emir durmayacaktı.
Gece yarısını geçen saatte dairesine döndü. Işık yakmadan salona girip ahşap atı masaya, kızlarıyla deniz kenarında çekilmiş fotoğrafın yanına bıraktı. O an, geçmiş ve şimdi yan yana, umut araya girmişti. Kaza, cenaze, gözyaşı… Hepsi gerçekti. Ama çocuğun sözleri de Derin’in koyu saçını, Ece’nin örgülerini hatırlatıyordu. Selin’in her sabah ördüğü örgüler… Emir başını ellerinin arasına aldı. “Saçmalama,” diye fısıldadı kendine; “Onları gömdün.” Ama o gün cesetleri görmemişti; şoktan hareket edememiş, teşhisi Selin yapmıştı. Şimdi düşününce, birçok yer eksik kalmıştı—acının duvarlarından soru soramamıştı.
Uyumayı denemeyip anahtarları aldı; ahşap atı cebine koydu. Çocuğun tarif ettiği “çarşının arkasındaki sarı evler”e gitmeliydi. İzmir gecesi uykudaydı; sadece uzağın köpek sesleri. Tezgâhlar kapalı, brandalar nemli, mısır ve yağ kokusu havada. Çarşının arkasında birbirine giren dar sokaklara saptı. O zaman gördü: kırık camları tel örgüyle tutturulmuş, paslı, terk edilmiş bir yeşil otobüs. Kapısında eski bir halı, üzerinde küçük ayakkabılar.
Metal kapıya hafif vurdu. İçeriden kıpırtı, kapı aralandı—mezarlıktaki çocuk. Elinde küçük bir el feneri, battaniyeye sarılı. Emir cebinden ahşap atı çıkarıp gösterdi: “Bunu… bir şey öğrenmem gerek.” Çocuk kısa düşündü, kenara çekilip “İçeri gelin,” dedi.
Otobüs karanlık ve nemli; arka tarafta yaşlı bir kadın battaniyeler altında hırıltıyla nefes alıyordu. “Annem… yani büyükannem,” dedi çocuk. Duvarlar kurşun kalem çizimleriyle kaplıydı: gülen bir kadın, köpekler, çiçekler ve el ele tutuşmuş iki küçük figür. “Bunları sen mi çizdin?” Başını salladı: “Büyükannem yalnız hissetmesin diye. Bir de… onlar da çizerdi.” “Onlar?” “İki kız. Burada saklanıyorlardı. Bazen ağlıyorlardı; korkmuşlardı. Sonra bir gün bunu bıraktılar.” Cebinden mavi bir kurdele çıkardı.
Emir’in kalbi duracak gibi oldu. Derin’in en sevdiği kurdeleydi. “Nereden buldun?” “Buraya bıraktılar. Sonra bir adam geldi, ‘İz bırakmayın, kaybolun,’ diye bağırdı. Kızlar kaçtı. Bir daha görmedim.” Emir’in dizleri tutmadı. Gerçek—yaşayan bir iz. “Neden kimseye söylemedin?” Çocuk acı gülümsedi: “Kimse bizim gibileri dinlemez.” Emir para uzattı; çocuk reddetti. “Para için değil… sadece bana inanın.” Emir çocuğun yorgun ama dürüst gözlerine baktı: “Sana inanıyorum.”
Bu sessizlik bir sözleşmeye dönüştü. Artık yalnız değillerdi. “Adın ne?” “Barış Yılmaz.” “Ben Emir Karadağ.” Barış, Emir’i tanıyordu: “Bir dergide görmüştüm; kızlarınız adına vakıf kurmuştunuz.” Emir iç çekti: Derin ve Ece Vakfı… Kimsesiz çocuklar için açmış, sonra her şeyi bırakmıştı; kendini de. “O vakıf artık yok,” dedi kısık sesle. “Neden?” Barış sormadı daha—konuyu değiştirdi: “Yarın gün doğarken o sarı evleri gösteririm. Ama… sade gidin. Orada ‘önemli görünen’ kimseyi sevmezler.” Emir anladı: dikkat çekmeyecek, Barış’la birlikte gidecekti.
Sabahın erken saatinde çarşı uyanırken dar sokaklara girdiler. Kulübe gibi yıkık evler, şüpheli bakışlar. Barış’ın selamına selamla karşılık verdiler. Yan yana üç sarı evin önünde durdular: camları kırık, birinin kapısı iple bağlanmış, üçüncüsünün kapısında mavi bir bez. Barış “Üçüncü,” dedi. Emir usulca itti; acı bir gıcırtı. Evin içinde yaşam izi: küçük ayak izleri, masada iki tabak, lavaboda kirli su. Bir köşede kutu: küçük kıyafetler, sandaletler ve çiçek işlemeli bir hırka. Emir hırkayı göğsüne bastı—Derin’indi; annesi işlemişti.
Raflarda tozlu, kenarı yanmış bir fotoğraf: Selin, kızlarıyla birlikte gülüyor. Emir’in zihni keskin bir soru: Selin de mi buradaydı, kızları saklamış mıydı? Duvarda çocuk çizimleri: kelebekler, kuşlar, kalpler. Mavi boya ile iki figür el ele, güneşe bakıyor; altta titrek harflerle: “Baba, bekliyoruz.” Emir yere çöktü, ağladı; Barış saygıyla omzuna dokundu.
Küçük odada yeşil kapaklı bir defter: “Ece Karadağ 1. sınıf.” Sayfalarda çiçekler, gülen yüzler ve yarım cümleler. Bir satır: “Anne dedi ki: Yakında baba gelirse kimseye söyleme.” Neden? Emir soruyu içine gömerek düşünürken dışarıdan fenerli yaşlı bir kadın yaklaştı: “Birini mi, bazılarını mı arıyorsun?” Kadın çantasından küçük bir ses kayıt cihazı çıkarıp uzattı: “Kapıma bırakıldı; ‘Biri sorarsa ver,’ dedi.” Emir titreyen parmaklarla kaydı açtı: Selin’in sesi—yorgun, kararlı, korkulu. “Bunu duyuyorsanız hâlâ hayattayız ama tehlikedeyiz. O adam geri döndü. ‘Kaybolmazsanız kötü olacak,’ dedi. Seni ülke dışında sanıyorlar; dönmeyeceğini… Uzak tutmak istedim seni… Kendini suçlama… İçgüdülerine güven. Onlar hâlâ seni düşünüyorlar.”
Kayıt bitti. Emir ağladı; ama acının yanında bir rahatlama vardı: yaşıyorlardı. “Başka ne biliyorsun?” diye sordu yaşlı kadına. “Selin sabaha doğru çocuklarla gitti. ‘Kimseye güvenemem,’ dedi.” Emir küçük ama kıymetli iki kanıtla ayrıldı: ses kaydı ve Derin’in hırkası.
Barış’la birlikte kanala, Paloma’nın kuş çizimlerini bulmaya gittiler. Bir duvarda iki beyaz kuş altın bir çemberden uçuyordu. Genç bir kadın “Paloma çizdi; ‘Kuşlar artık uçmayı öğrendi,’ deyip aylar önce gitti,” dedi. Arka bahçedeki eski bir saksının toprağında gömülü, mavi kalemle yazılmış bir not buldular: “Baba, her şey güvenli olunca döneceğiz.” Emir notu göğsüne bastı. Kızları onu seviyordu; döneceklerdi.
Vakıfa, arşive döndüler. Emir’in adı cam cephede parlıyor, içerisi serin ve düzenliydi. Dosyalar arasında Ricardo Saldanya’nın imzasını taşıyan kayıtsız şirketlere büyük transferler, isimsiz hesaplar—kirli akışlar ortaya çıktı. “Para çocuklar içindi,” diye mırıldandı Emir. “Olmalıydı… ama ulaşmamış.” Selin bunu fark edip tehdit edilmiş, kaçmış olabilirdi.
Çıkışta Barış’ın telefonuna anonim bir mesaj düştü: “Emir Bey’e söyle, daha fazla kazmasın; yoksa sıradaki ‘çocuk’ olur.” Barış mosmor kesildi. Emir omzuna elini koydu: “Kimse sana dokunamaz. Söz.”
O gece, Barış ve büyükannesinin kaldığı otobüs kundaklandı. Alevler gökyüzüne yükselirken Barış, yaşlı kadını sırtında dışarı taşıdı. Komşular kovalarla koştu; otobüs iskelet kaldı. Emir, “Artık benimle geliyorsunuz,” dedi. “Bir daha yalnız kalmayacaksınız.”
Emir’in evi—bahçeli, sessiz, duvarlarında Derin ve Ece’nin gülüşleri asılı—yeniden canlandı. Barış temiz çarşaflarda yattığında, “Keşke siz babam olsaydınız,” dedi. Emir gülümsedi: “Kim bilir Barış… belki artık öyledir.”
Emir, yanmış otobüsün külleri arasında çocuksu bir çizim buldu: mavi bir dairenin içinde iki kuş—Ece’nin elinden çıkmış olmalı. Komşu bir kadın “Kızlara bir kadın yardım ediyordu; Paloma,” dedi. Kanalda kuşlu duvarın önünde başka bir kadın Paloma’nın aylar önce gittiğini, “Kuşlar uçmayı öğrendi,” dediğini anlattı. Arşivde bu kez “Pelin Yalın—Gönüllü, sanat terapisi” isimli eski bir dosyada Paloma’nın fotoğrafını ve eski adresini buldular. İz, Bursa yolu üzerindeki kırmızı eve çıktı.
Pelin kapıyı açtığında ürktü. Emir kendini tanıttı: “Derin ve Ece’nin babasıyım.” Pelin içeri aldı. Duvarlarda tanıdık çocuk resimleri… “Kızlarım burada mıydı?” “Evet. Anneleri bir gece ağlayarak getirdi: ‘Tehlikedeyiz, saklamam gerekiyor’ dedi.” “Neden benden sakladı?” “Size değil, etrafınızdakilere güvenmiyordu. ‘Dönersen onu da öldürürler,’ demişler.” Ricardo’nun gölgesi her yerdeydi. “Şimdi neredeler?” “Bilmiyorum. Bir süre kaldılar, ‘Artık güvende değiliz,’ deyip gece gittiler. Ama Ece bir resim çizdi: bir hastane, martılar ve mavi çatı…” Emir denize yakın, mavi çatılı küçük, eski bir hastaneyi hatırladı.
Hastanede resepsiyon “Lina—312” dedi. Selin yatağında solgun ama hayattaydı. Emir’in adı dudaklarına düştü; gözyaşları birleşti. Selin titrek ama kararlı bir sesle anlattı: vakıf, para, Ricardo’nun tehditleri… Paloma’nın yardımını, “Ne kadar az bilirsen o kadar güvendesin,” deyişini. Kızlarının bıraktığı bir şeyler olduğunu, “Rüzgârla gideceklerini.” Emir’in aklında “rüzgâr” balıkçıların sabah kalktığı bir tekneye dönüştü: Gemlik, mavi yelkenli “Umut.”
Gemlik’te yaşlı bir balıkçı “Paloma Hanım iki küçük kızı getirdi; güvenli bir adaya götürdüm,” dedi. Kayalıklar yüzünden kayıkla kıyıya çıktılar. Küçük adadaki kulübede iki küçük yatak, çizimler, “Babamıza: seni seviyoruz,” yazılı bir kâğıt… Dışarıdan bir ses: “Gitmişler.” Orta yaşlı, solgun Paloma içeri girdi. “Bir hafta önce Ricardo’nun adamları geldi; yerleri ifşa olunca başka yere götürdüm. Söyleyemem—sen de tehlikedensin. Ricardo içeride olmadığı sürece güvende değiller.” Paloma bir zarf verdi: Ricardo’nun suçlarını kanıtlayan belgeler, fotoğraflar, ses kayıtları. “Onlar seni çok seviyor,” dedi. “Sabırlı ol; yakında kavuşacaksınız.”
Döner dönmez Emir belgeleri sınıflandırdı; sabaha kadar Barış’la çalıştılar. Polise teslim etti. Dedektif “Bu çok ciddi; tutuklama emri çıkaracağız,” dedi. Emir mezarlığa uğrayıp kızlarının taşına fısıldadı: “Sizi bulacağım.”
Gece telefona küçük bir ses düştü: “Alo, baba…” —Derin. “Paloma teyze ‘Artık güvendeyiz, yakında geleceğiz’ dedi.” Emir’in gözyaşları bu kez mutluluktandı: “Çok yakında.”
Ama daha önce, sahilde, Ricardo karanlıktan çıkmış, takım elbisesi ve soğuk gülümsemesiyle kulübenin eşiğinde belirlemişti. Emir’i “duygusal” olmakla, vakfı “araç” yapmakla alay etmiş, bırakması için uyarmış, “Benden daha güçlü insanlar var,” demişti. Emir sarsılmış ama kararlılığını yitirmemişti: “Git.” Ricardo gölgelerle kaybolmuş, “O gün geldiğinde çok geç olacak,” diyerek geceye karışmıştı. Bu buluşma, savaşın kaçınılmazlığını mühürledi.
Gün battı, şehir ışıkları yandı, Emir’in evinde bir ışık daha: umut. Elinde Paloma’nın zarfıyla adalete yürürken, yüreğinde kızlarının sesi yankılanıyordu: “Baba, bekliyoruz.” Barış artık sadece bir tanık değil, Emir’in ailesinin bir parçasıydı. Kundaklanan bir otobüs, bir mavi kurdele, bir hırka, duvarda uçan kuşlar ve kumda bırakılan bir not—hepsi aynı yöne işaret ediyordu: vazgeçmemeye.
Ricardo için tutuklama kapıdaydı. Emir içinse yol bitmemişti: kızlarına kavuşma, Selin’i koruma ve karanlık ağı temizleme görevi duruyordu karşısında. Ama bu kez yalnız değildi. Barış’ın küçük eli, Paloma’nın cesareti, komşuların cömertliği ve kızlarının çizdiği martılar… Hepsi onu taşıyordu.
Gece, yıldızlar ve deniz… Uzakta iki küçük kız gökyüzüne bakıp babalarını düşlerken, Emir Karadağ ilk kez yıllardır kendini “yaşayan” hissetti. Artık sadece hayatta kalan biri değil, arayan ve bulan biriydi. Ve bu hikâyede, korkunun yerini alan şey, sessiz ama sarsılmaz bir söz oldu: “Uçmaya devam edin. Ben geliyorum.”
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





