Komutan, Gencecik Askerin Attığı Sümük Mendilini Yere Düşünce Yedi! 3 Yıl Önce O Adam Kendi Bacağını Ateşe Vermişti.

Yağmur durmuyordu. Üç gündür aralıksız yağıyordu. Rehabilitasyon merkezinin çinko çatısını dövüyor, yemekhane camlarından aşağı gri nehirler gibi akıyordu. O gün, Yüzbaşı Yusuf’un hayatı geri dönülmez şekilde ikiye ayrıldı: Dağdaki cehennem gecesi ve bu nemli, klor kokan yemekhane zemini. Yusuf, yanık yüzü ve mekanik proteziyle o 50 metrelik mesafeyi her gün bir savaş gibi yürüyordu. Ancak asıl savaş, onu düşman değil, kendi kurtardığı askerlerin cehaleti vurduğunda başladı. O sarışın çocuğun masaya attığı buruşuk peçete, sadece bir alay değildi; o, Yusuf’un vatan için feda ettiği her şeyin yüzüne fırlatılmış bir tükürük gibiydi.

Yusuf kapıyı itti. Kapı ağırdı. Menteşeleri paslanmıştı. İçeriden yüzüne çarpan hava sıcak, nemli ve yoğundu. Yemekhane kokuyordu. Haşlanmış lahana, ucuz ayçiçek yağı, ıslak askeri paltolar ve klorlu yer temizleyicisi kokuyordu. Bu koku insanın genzini yakmıyor ama midesine oturan bir taş gibi ağırlık yapıyordu. İçerisi gürültülüydü. Metal tabildotların birbirine çarpma sesi, yüzlerce kaşığın tabağa sürtünmesi, genç erkeklerin kahkahaları, hepsi birbirine karışıp uğultulu bir sis yaratıyordu. Yusuf eşikte durdu. Üzerindeki haki parka sırıl sıklamdı. Suyu damlıyordu. Yere o gri muşambanın üzerine küçük karanlık göletler bırakıyordu. Bir adım attı. Tak. Bastonun sesi. Bir adım daha. Gırç. Protezin sesi. Bu ses mekanik, yapay ve uyumsuzdu. Devletin verdiği en ucuz modeldi. Diz kapağının hemen altındaki soket her adımda Yusuf’un güdüğüne sürtünüyor, oradaki sinir uçlarını ateşliyordu. Ama Yusuf’un yüzünde bir ifade yoktu. Acı onun için yeni bir haber değildi. Acı sabahları onunla uyanan, geceleri onunla yatan eski geveze bir ev arkadaşıydı. Sadece dinlemiyordu.

Sıraya girdi. Önünde üç genç asker vardı. Yaraları hafifti. Biri kolunu incitmişti. Diğeri eğitimde ayağını burkmuştu. Üniformaları temizdi. Yüzleri pürüzsüzdü. Tıraş losyonu kokuyorlardı. Savaş görmemişlerdi. Sadece askerlik yapıyorlardı. Yusuf’u fark ettiklerinde konuşmaları bıçak gibi kesildi. Gençlerden biri arkasına döndü. Yusuf’un yüzünü gördü ve hızla önüne döndü. Arkadaşını dürttü. Fısıldaştılar. Omuzları gerildi. Yusuf’un yüzü, yüzünün sağ tarafı yoktu. Orada deri yoktu. Sakal yoktu, kaş yoktu. Sadece erimiş, büzüşmüş, parlak pembe ve mor bir et yığını vardı. Ateşin öptüğü yerdi orası. Kulağının olması gereken yerde sadece bir delik vardı. Göz kapağı kapanmıyordu. O göz, o mavi donuk göz sürekli açık, sürekli bakıyordu. İnsanlar o göze bakamıyordu.

Sıra ilerledi. Yusuf tepsisini aldı. Turuncu, sert, plastik bir tepsi. Çatlakları vardı. Yağlıydı. Aşçı kepçeyi kazana daldırdı. “Çorba,” dedi Yusuf. Sesi hırıltılıydı. Duman solumuş, bağırmış ve sonra uzun süre susmuş bir gırtlaktan çıkan bir sesti. Aşçı Yusuf’un yüzüne bakmadan kepçeyi tabağa boşalttı. Mercimek çorbası, yeşilimsi, sulu. Üzerinde kırmızı biberli yağ tabakası yüzüyordu ama yağı donmuştu. Soğuktu. Çorba her zaman soğuktu. Yanına bir parça ekmek koydu. Bayattı. Kenarları sertleşmişti. Bir de makarna, salçalı, yapış yapış.

Yusuf tepsisini tek eliyle kavradı. Diğer eliyle bastonuna dayandı. Şimdi en zor kısım başlıyordu. Masaya yürümek. Yemekhanenin ortasından geçmesi gerekiyordu. Yürüdü. Tak gırç. Tak gırç. Bu ses o kalabalık uğultuyu yardı. İnsanlar sustu. Masalardaki başlar kalktı. Gözler ona döndü. Kimse selam vermedi. Kimse geçmiş olsun demedi. Kimse “gel buraya otur” demedi. Onların gözünde Yusuf bir kahraman değildi. O bir hatırlatıcıydı. O savaşın o parlak, o kahramanlık dolu yalanlarının altındaki çirkin gerçekti. O kimsenin olmak istemediği şeydi. O korkuydu. Bir ucube ye bakar gibi baktılar. Bazıları tiksintiyle, bazıları acımayla, çoğu ise sadece rahatsızlıkla. Yusuf onların iştahını kaçırıyordu.

Yusuf bakışları hissetti ama onlara karşılık vermedi. Sadece önüne gideceği yere baktı. Sağ bacağı, o olmayan bacak, kaşınıyordu. Hayalet uzuv diyorlardı buna doktorlar. Olmayan bir parmağın kaşınması, olmayan bir topuğun sızlaması. Beyin kaybettiği parçayı unutmayı reddediyordu. Yusuf beynine, “o yok” diyordu. “O dağda kaldı. Karların altında.” Ama beyin inatçıydı. Hala oradaymış gibi, hala botun içindeymiş gibi sinyal gönderiyordu.

Yemekhanenin cam kenarındaki masalar doluydu. Gençler oralara yerleşmişti. Dışarıdaki yağmuru izleyerek şakalaşıyorlardı. Yusuf boş bir yer aradı. Köşede kalorifer peteğinin yanında bir masa vardı. Sıcaktı orası ama orası doluydu. Ortadaki uzun masaların uçları boştu. İnsanlar Yusuf yaklaşınca tepsilerini hafifçe kaydırıp mesafe koyuyorlardı. Sanki yanık bulaşıcıymış gibi. Sanki Yusuf’un talihsizliği havadan onlara geçecekmiş gibi.

Yusuf durdu. Salonun diğer ucunda, mutfak çıkışına yakın küçük kare bir masa vardı. Masada tek bir kişi oturuyordu. Bir kadın. Hemşire üniforması giymişti. Beyaz değil, soluk mavi. Saçları sıkıca toplanmıştı. Önünde yarım kalmış bir tabak makarna ve bir bardak su vardı. Yemiyordu. Sadece oturuyordu. Elleri masanın üzerindeydi. Çıplak, süssüz eller. Tırnakları kısaydı. Başını öne eğmişti. Sanki masanın yüzeyindeki desenleri okuyordu. Yusuf kadını tanıdı. Zeynep.

Yusuf yönünü değiştirdi. O masaya doğru yürümeye başladı. Mesafe uzundu, zemin kaygandı. Birinin döktüğü su muşambanın üzerinde parlıyordu. Yusuf dikkatli bastı. Düşemezdi. Düşerse kalkamazdı. Kalkamazsa gülerlerdi. Ya da daha kötüsü yardıma gelirlerdi. Acıyarak kaldırırlardı. Yusuf acınmaktansa ölmeyi tercih ederdi. Her adımda protez güdüğünü ısırıyordu. Ter sırtından aşağı soğuk bir yılan gibi süzülüyordu.

Tak, gırç. Zeynep’in masasına vardı, durdu. Gölgesi masanın üzerine düştü. Zeynep başını kaldırdı. Gözleri kahverengiydi. Yorgun gözlerdi. Uykusuzluk ve çok fazla ölüm görmüş olmanın verdiği o mat ifade vardı. Genç bir kadının gözleri değildi bunlar. Yaşlı bir ruhun pencereleriydi. Zeynep Yusuf’un yüzüne baktı. O yanık, o erimiş et, o kapanmayan göz. Zeynep irkilmedi. Gözlerini kaçırmadı. Yüzünü buruşturmadı. Sanki duvardaki bir saate ya da penceredeki yağmura bakıyormuş gibi baktı. Olağan gerçek. Orada olması gereken bir şeymiş gibi.

Yusuf tepsisini masanın boş tarafına bıraktı. Plastik tepsi masaya çarptı. “Dolu mu?” diye sordu. Yusuf. Sesi kısaydı. Kelimeleri harcamayı sevmezdi. Zeynep sandalyeyi ayağıyla hafifçe itti. “Boş.” dedi. Yusuf bastonunu masanın kenarına yasladı. Oturdu. Oturmak yürümekten daha zordu. Bacağını, o sert plastiği masanın altına sığdırmak bir manevra gerektiriyordu. Bunu yaparken dişlerini sıktı. Çene kasları seyirdi ama ses çıkarmadı. Sonunda yerleşti.

Çorbasına baktı. Yüzeyi donmuştu. Kaşığını daldırdı. Yağ tabakası kırıldı. Bir kaşık aldı. Ağzına götürdü. Tadı yoktu. Sadece tuz ve ılık su tadı. Yuttu. Midesi kasıldı ama kabul etti. Yemek zorundaydı. Yakıt lazımdı. Makine çalışmalıydı. Etraftaki sesler, kahkahalar, çatal bıçak sesleri devam ediyordu. Ama bu masada Zeynep ve Yusuf’un arasında görünmez kalın bir cam duvar vardı. Sessizlik duvarı. Bu sessizlik rahatsız edici değildi. Boş değildi. Dolu bir sessizlikti. Yağmur cama vurmaya devam ediyordu.

Yusuf ikinci kaşığı aldı. Eli hafifçe titredi. Çorbanın bir damlası çenesine, o yanık derinin üzerine düştü. Hissetmedi. Sinirler ölüydü. Zeynep gördü. Peçeteye uzanmadı. Silmedi. Sadece izledi. Çünkü biliyordu ki silerse Yusuf masayı terk ederdi.

Yusuf çorbasını bitirdi. Kaşığı tabağın içine bıraktı. Metalin plastiğe çarpma sesi masadaki sessizliğin içinde kuru bir tık sesi çıkardı. Şimdi sırada makarna vardı. Salçalı, soğumuş ve birbirine yapışmış bir kütle. Yusuf çatalını eline aldı. Sağ eli, sağlam olan eli. Ama o elde tam sağlam sayılmazdı. Sinir hasarı vardı. Baş parmağı ile işaret parmağı arasında gözle görülmeyen ama hissedilen ince bir titreme dolaşıyordu. Bu titreme yorgunken artardı ve Yusuf hep yorgundu. Çatalı makarnaya batırdı. Bileğini çevirdi. Makarna çatala dolanmadı. Kaydı. Tabağın kenarından dışarı taşmaya çalıştı. Yusuf durdu. Derin bir nefes aldı. Tekrar denedi. Bu sefer daha yavaş, daha dikkatli, bir mayını etkisiz hale getirir gibi.

Yan masadan bir kıkırtı duyuldu. Genç askerlerden biri, sarışın, yüzü sivilceli olan, yanındakine eğildi. Fısıldadı ama fısıltısı yemekhanenin gürültüsünü delip geçti. “Bak,” dedi. “Bebek maması lazım buna. Çiğneyemiyor bile.” Yanındaki ağzı dolu halde güldü. “Belki hemşire ablaya söylersek ona yedirir. Uçak geliyor. Aç ağzını.” Gülüşmeler arttı. Kısa, kesik, acımasız gülüşmeler.

Yusuf başını kaldırmadı. Çatalı bırakmadı. Sadece çenesindeki kaslar seyirdi. O yanık gergin derinin altında bir damar attı. Onları duyuyordu, her kelimeyi, ama onlara kızmıyordu. Öfke enerji gerektirirdi. Yusuf’un harcayacak enerjisi yoktu. Onlar bilmiyordu. Onlar savaşı filmlerdeki gibi sanıyorlardı. Müzik eşliğinde ölünen, sonra ışıklar yanınca herkesin eve gittiği bir oyun. Yusuf oyunun bittiğini ve ışıkların hiç yanmadığını biliyordu.

Zeynep önündeki suya bakıyordu. Bardağın dışındaki buğu damlacıklarını izliyordu. Damlalar birleşiyor, ağırlaşıyor ve aşağı kayıyordu. Tıpkı camdaki yağmur gibi. Yan masadaki konuşmaları o da duymuştu. Yüzünde bir tiksinti ifadesi belirdi ama müdahale etmedi. Henüz değil. Hemingway karakterleri gibi Zeynep de gereksiz hareketlerden kaçınırdı. Bir hemşire olarak öğrenmişti. Yarayı deşmek için doğru zamanı beklemek gerekirdi.

Gözlerini sudan ayırdı. Karşısındaki adama baktı. Yusuf’un yüzüne bakmadı. O yanık. O harap olmuş coğrafyaya değil. İnsanlar hep oraya bakardı. Oraya bakıp dehşete düşerlerdi. Zeynep ellerine baktı. Bir adamın hikayesi yüzünde değil. Ellerinde yazılıdır. Yusuf’un elleri büyüktü. Parmakları kalın, küt ve nasırlıydı. Tırnaklarının kenarları kararmıştı. O kararlık kir değildi. Deriye işlemiş barut. Yağ ve toprak lekesiydi. Yıkanmakla çıkmazdı. Sağ elinin üzerinde, baş parmağının hemen altında küçük beyaz bir çizgi vardı. Eski bir bıçak izi.

Zeynep’in bakışları yukarı kaydı. Bileğe. Yusuf’un parkasının kolu yemek yerken hafifçe yukarı sıyrılmıştı. Bileğinin iç kısmında damarların üzerinde tuhaf bir iz vardı. Dövme değildi. Bir yanık izi de değildi. Bu çok spesifik bir yaraydı. Düzensiz, yıldız şeklinde, etrafı büzüşmüş bir doku. Şarapnel’in girdiği ama çıkmadığı, içeride döndüğü ve sonra elle, aceleyle çıkarıldığı bir yaranın izi.

Zeynep’in çatalı elinde dondu. Nefesini tuttu. O izi tanıyordu. O izi görmüştü. Hayır, sadece görmemiş. O izi o yapmıştı. 3 yıl önce karda, kanın donduğu o gece, o el, o bilek o zamanlar bir tüfeğin kabzasını sıkıyordu. Şimdi ise plastik bir çatalı tutmaya çalışıyordu.

Yusuf izlendiğini hissetti. Askerler tehlikeyi hissetme konusunda vahşi hayvanlardan daha hassastır. Bakışların ağırlığını ensesinde değil derisinde duyar. Çatalı bıraktı. Makarnayı yiyememişti. Başını kaldırdı. O tek gözünü, o mavi donuk gözü Zeynep’e dikti. “Neden bakıyorsun?” dedi. Sesi düzdü. Tehditkar değildi. Sadece bir soruydu. “Neden yağmur yağıyor?” der gibi.

Zeynep irkilmedi. Geri çekilmedi. “Yüzüne bakmıyorum.” dedi. Yusuf ağzının sağlam kalan kenarıyla hafifçe gülümsedi. Acı bir gülümseme. “Herkes yüzüme bakar. En kolayı odur. Korkmak kolaydır.” “Ben korkmuyorum.” Dedi Zeynep. Sesi sakindi. “Ben ellerine bakıyorum.”

Yusuf bakışlarını ellerine indirdi. Sonra tekrar Zeynep’e, “Ellerimde ne var?” “Bir iz.” dedi Zeynep. Çenesiyle Yusuf’un sağ bileğini işaret etti. “Şu yıldız şeklindeki.” Yusuf refleks olarak bileğini çevirdi. İzi sakladı. Kolunu masanın altına çekti. “Eski bir hikaye,” dedi. “Önemsiz.” “Önemsiz değil,” dedi Zeynep. “Şarapnel, 120’lik havan topu parçası. Sıcakken çıkarılmış, dikiş atılmamış, dağlanmış.”

Yusuf durdu. Gözleri kısıldı. O donuk mavilikte bir anlık bir parıltı, bir şüphe belirdi. “Sen nereden biliyorsun?” “Çünkü o dikişi ben atmadım,” dedi Zeynep. “Ben sadece kanamayı durdurdum.” O gece dikiş ipimiz kalmamıştı.

Masaya sessizlik çöktü. Bu sessizlik az önceki boş sessizlik değildi. Bu dolu bir sessizlikti. Barut kokan, kar kokan bir sessizlik. Yan masadaki askerlerin kahkahaları devam ediyordu. Ama Yusuf ve Zeynep artık o sesi duymuyordu. Onlar zamanın ve mekanın dışına çıkmışlardı. Onlar artık yemekhanede değildi. Onlar 3 yıl önceki o tepedeydi.

Yusuf Zeynep’in yüzüne daha dikkatli baktı. O zamanlar, o zamanlar her yer karanlıktı. Her yer kandı. Yüzleri hatırlamıyordu. Sadece elleri, sesleri ve acıyı hatırlıyordu. Bir ses, “Dayan yüzbaşım, sakın uyuma.” Kadın sesi. Soğuk ama titremeyen bir ses. “Sen,” dedi Yusuf. Sesi fısıltıya dönüştü. “Doktor,” hemşire diye düzeltti Zeynep. “O zaman da hemşireydim ama orada herkes doktordu. Herkes askerdi. Herkes ölüydü.” Yusuf masanın altındaki elini yumruk yaptı. Titremesi durmuştu. “Beni tanıdın.” dedi. Bir soru değil, bir tespitti.

“Seni herkes tanır,” dedi Zeynep. “İsmen, efsane olarak. Dağdaki hayalet, ateşin içinden yürüyen adam.” “Ama yüzünü…” Zeynep duraksadı. Gözleri Yusuf’un o harap olmuş yanağına kaydı. “Yüzünü kimse bilmiyor, çünkü o yüz o gece orada kaldı.”

Yusuf arkasına yaslandı. Sandalye gıcırdadı. “İyi,” dedi. “Böylesi daha iyi. Efsaneler yaşlanmaz. Efsaneler sakat kalmaz. Efsaneler yemekhanede makarna yemeye çalışırken üzerine dökmez.” Acı bir alaycılık vardı sesinde. Kendine acıma değil, duruma duyulan bir öfke.

Zeynep suyundan bir yudum aldı. “Mesele makarna değil,” dedi. “Mesele ne peki hemşire?” “Mesele senin hala burada olman. Ve onların…” başını yan masadaki gülen askerlere çevirdi. “…onların hiçbir şey bilmemesi.”

Yusuf omuz silkti. “Bilmesinler,” dedi. “Bilmek ağır yüktür. Bırak gülsünler. Gülmek bedava.” Yusuf tekrar çatalına uzandı. Ama Zeynep elini uzattı. Yusuf’un bileğini tuttu hafifçe. Yusuf’un teni sıcaktı, sertti. “Yeme,” dedi Zeynep. “Soğumuş. Sana yenisini getireyim.” Yusuf Zeynep’in eline baktı. Sonra gözlerine, “Gerek yok,” dedi. “Ben soğuk severim. Sıcak, ısıtmak bana iyi gelmiyor.” Elini çekti.

Ama o temas, o kısa dokunuş, aralarındaki o cam duvarı çatlatmıştı. Yusuf Zeynep’i hatırlamıştı. Karanlıkta parlayan bir fener gibi o gece, o dağ, zihni, o yemekhanenin gri duvarlarını yıktı ve Yusuf istemese de o geceye geri döndü.

Soğuk demişti Yusuf. Bu kelime Zeynep’in zihnindeki kilidi kırdı. Yemekhanenin nemli havası çekildi. Masadaki plastik tepsi silindi. Yan masadaki askerlerin aptalca kahkahaları rüzgarın uğultusunda boğuldu. Zeynep artık orada değildi. Hakkari’nin sırtlarındaydı. Rakım 2800. Tarih 12 Şubat. Saat 03.45. O gece kar yağıyordu ama İstanbul’daki gibi yumuşak, romantik bir kar değildi bu. Sertti, iğne gibiydi. Rüzgarla birleşince insanın yüzünü zımparalayan buzdan mermilere dönüşüyordu.

Mevzide 20 kişiydiler. Sınır karakoluna destek için giden intikal timi. Yüzbaşı Yusuf Tim’in başındaydı. Zeynep Yusuf’un o halini hatırladı. O zamanlar bastonu yoktu. Protezi yoktu. İki bacağının üzerinde bir dağ keçisi gibi sağlam duruyordu. Yüzü pürüzsüzdü. Sakalları buz tutmuştu ama altında sağlam bir deri vardı. Gözleri yine maviydi ama donuk değildi. Çelik gibi parlaktı. Her şeyi gören, her şeyi hesaplayan bir bakıştı bu.

Saldırı sessizce başlamadı. Önce bir ıslık sesi duyuldu. Sonra gökyüzü aydınlandı. İlk havan topu 50 metre aşağıya düştü. Karı ve toprağı havaya kaldırdı. Siyah bir krater açtı beyazın ortasında. Sonra cehennemin kapıları açıldı. Üç taraftan ateş altındaydılar. Karanlığın içinden kırmızı izli mermiler geliyordu. Arı sürüleri gibi vızıldayarak geçiyor. Kayalara çarpıp kıvılcımlar saçıyordu. “Temas!” diye bağırdı biri. “Saat 12 yönü. Kayalıklar.”

Yusuf panik yapmadı. Hemingway karakterleri panik yapmazdı. Sadece işlerini yaparlardı. Eğildi. Telsize konuştu. Sesi sakindi, sanki hava durumunu soruyordu. “Baskı altındayız. Sayıca üstünler. Destek gelmesi imkansız. Hava kapalı.” Durumu analiz etti. Bulundukları yer bir kapandı. Eğer orada kalırlarsa şafak sökmeden hepsi ölecekti. Tek çıkış yolu arkadaki dar boğazdı. Ama birinin geride kalıp boğazı tutması gerekiyordu. Diğerleri geçene kadar düşmanı oyalaması gerekiyordu. Bu bir kahramanlık kararı değildi. Bu bir matematik problemiydi. $20 – 1 = 19$ ederdi. $0$ ise sıfırdı.

Yusuf Astsubaya döndü. “Timi boğaza çek,” dedi. “Yaralıları sedyeye alın. Koşmayın. Kayarsınız.” “Siz komutanım?” “Ben Bixi’yi (Makineli Tüfek) alıyorum. Siz geçene kadar buradayım.” “Olmaz komutanım!” “Emrediyorum.” Kısa. Net. Tartışmaya kapalı. Astsubay emri anladı. Gözleri dolmadı. Savaşta gözyaşına yer yoktu. Sadece “Emredersiniz” dedi ve timi toplamaya başladı.

Zeynep gitmedi. O sıhhiyeciydi ve bir sıhhiyeci son adam düşene kadar terk etmezdi. “Sen de git hemşire,” dedi Yusuf. Makineli tüfeğin şeridini yerleştiriyordu. “İşim bitmedi,” dedi Zeynep. Çantasını Yusuf’un yanındaki kayanın dibine bıraktı. Yusuf ona baktı. Kızmadı. Sadece başını salladı. O zaman başını eğ! Tim çekilmeye başladı. Yusuf tetiğe asıldı. Tak tak tak. Makineli tüfeğin sesi rüzgarı bastırdı. Namlu ağzından çıkan alevler geceyi yırttı. Yusuf gelen mermilere cevap veriyordu. Düşmanı baskılayıp Tim’in kaçması için zaman satın alıyordu. Her saniye bir hayattı.

Zeynep Yusuf’un hemen arkasında mermileri şeride diziyordu. Kovanlar sıcak bir yağmur gibi üzerine dökülüyordu. Karın üzerinde cızırdayarak sönüyorlardı. Sonra o ses duyuldu. Mermilerin vızıltısından farklı. Daha kalın, daha ağır, havan topu. “Yat!” diye bağıramadı Yusuf. Zaman yoktu. Sadece Zeynep’in üzerine kapandı. Onu karların içine itti.

Güm! Dünya sarsıldı. Beyaz kar siyaha ve kırmızıya boyandı. Basınç Zeynep’in ciğerlerindeki havayı boşalttı. Kulaklarında tiz bir çınlama başladı. Başka ses yoktu. Sadece çınlama. Gözlerini açtı. Üzerinde Yusuf yoktu. Yusuf 3 metre öteye savrulmuştu. Sırt üstü yatıyordu. Parkası yanıyordu. Alevler sağ tarafını sarmıştı ama asıl dehşet bacağındaydı. Sağ bacağı dizinin altından itibaren yoktu. Kopmamıştı. Parçalanmıştı. Kemikler, etler, pantolon kumaşı birbirine girmiş, kanlı bir bulamaç halini almıştı. Kar o bölgede kıpkırmızı bir göle dönüşmüştü.

Zeynep süründü. Yusuf sesi çıkmıyordu. Kendi sesini duyamıyordu. Yusuf’un yanına ulaştı. Yusuf uyanıktı. Şoktaydı ama uyanıktı. Gözleri gökyüzüne bakıyordu. Yüzünün sağ tarafı, o alevler, derisi kavruluyordu. Zeynep yerden kar avuçladı. Yusuf’un yüzüne bastırdı. Alevi söndürdü. O yanık kokusu, yanmış et ve saç kokusu. O koku burnuna bir kez girdi mi bir daha asla çıkmazdı.

Sonra bacağına baktı. Arter patlamış olmalıydı. Kan fışkırıyordu. Zeynep çantasını açtı. Turnike. Yusuf’un bacağının üst kısmına, baldırına turnikeyi bağladı. Sıktı. Daha çok sıktı. Yusuf inledi. Dişlerini sıktı. Dişlerinin kırılma sesini duydu Zeynep. Kanama yavaşladı ama durmadı. Doku çok hasarlıydı. Parçalanmış damarlar sarkıyordu.

Zeynep’in kararı vermesi bir saniye sürdü. Burada, bu soğukta, bu şartlarda o bacağı kurtaramazdı. Eğer o parçalanmış dokuyu orada bırakırsa enfeksiyon ve kan kaybı Yusuf’u dakikalar içinde öldürürdü. Kesmesi gerekiyordu. Kalan o ince deri parçasını, o sinirleri kesip damarları dağlaması gerekiyordu.

“Yusuf,” dedi, “bacağını almam lazım.” Yusuf ona baktı. Yüzünün yarısı artık yoktu. “Yap,” dedi. Zeynep neşterini çıkardı. Anestezi yoktu. Morfin yoktu. Hepsi Tim’le beraber giden diğer çantadaydı.

“Sigara,” dedi Yusuf. Zeynep Yusuf’un cebinden paketi çıkardı. Ezilmişti. Bir dal çıkardı. Yusuf’un dudaklarına koydu, yaktı. Yusuf derin bir nefes çekti. Dumanı burnundan verdi. “Başla,” dedi.

Zeynep neşteri ete gömdü. Yusuf bağırmadı. Sadece başını geriye attı ve kara vurdu. Bedeni yay gibi gerildi. Zeynep kesti, kasları, deriyi, sonra damarları. Kanama devam ediyordu. Zeynep cebinden çakmağını çıkardı ve metal bir levye parçasını, levyeyi ısıttı, kora dönene kadar ve o kızgın metali Yusuf’un açık yarasına, damarların ucuna bastırdı. Cızzz! Etin yanma sesi, o ağır koku. Yusuf’un ağzından sigara düştü. Bayıldı ama ölmedi. Zeynep işi bitirdiğinde elleri kan içindeydi. Bileklerine kadar.

Yusuf’un nabzını kontrol etti. Zayıftı ama atıyordu. Tüfeği aldı. Yusuf’un yanına oturdu. Sabaha kadar bekledi. Kar üzerlerini örttü. İki beyaz tepecik oldular. Sabah olduğunda, destek helikopteri geldiğinde Zeynep hala oradaydı. Yusuf’un elini tutuyordu. O eli bırakmamıştı. Ve Yusuf’un bileğindeki o iz Zeynep’in kanamayı durdurmak için sıcak metali bastırırken kaydırdığı o son izdi. O yıldız şeklindeki yanık.

Şimdi yemekhane. Zeynep gözlerini kırptı. Hakkari’nin karı eridi. Yemekhanenin gri muşambası geri geldi. Yusuf karşısındaydı. Canlıydı. Yüzü yanıktı. Bacağı yoktu ama yaşıyordu. O gece o dağda Zeynep onu Azrail’in elinden çekip almıştı. Ama aldığı şeyden geriye ne kaldığını, işte onu bilmiyordu. Şimdi karşısında oturan bu adam Yusuf muydu yoksa Yusuf’tan geriye kalan enkaz mı?

Zeynep derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava yanık et değil lahana kokuyordu. “Yemeğini ye Yusuf,” dedi Zeynep. Sesi titriyordu ama belli etmemeye çalıştı. “Soğuk sevsen bile. Ye.” Zeynep’in sesi o dağdaki rüzgarın uğultusunu kesti. “Yemeğini ye Yusuf.”

Yusuf gözlerini kırptı. Dağ silindi, kar eridi. Geriye sadece plastik tepsi, soğumuş makarna ve yemekhanenin o sarı kirli ışığı kaldı. Çatalı tekrar eline aldı. Makarnalar birbirine yapışmıştı. Soğuk ve kaskatı, tıpkı Yusuf’un hayatı gibi. Parçaları ayırmadan yutulması imkansız bir kütle. Bir çatal aldı, ağzına götürdü. Çiğnemeden yuttu. Midesi kasıldı ama itiraz etmedi. Mide beyinden daha itaatkardı. Yakıta ihtiyacı olduğunu biliyordu.

“Ağrıyor mu?” diye sordu Zeynep. Yusuf durdu. Ağzındaki lokmayı yuttu. “Ne? Bacağın? Yağmur yağınca ağrır derler. Basınç değişimi.” Yusuf masanın altındaki boşluğa baktı. “Bacağım yok hemşire,” dedi. “Olmayan şey ağrımaz.” “Hayalet ağrı,” dedi Zeynep. “Sinir uçları hala orada olduğunu sanıyor.” Yusuf elindeki çatalla makarnayı dürtükledi. “Mesele sinirler değil,” dedi. “Mesele hafıza. Beden unutmuyor o geceyi, o soğuğu, o bıçağı. Beden hiçbirini unutmuyor. Ağrıyan bacak değil. Ağrıyan o bacağın bastığı toprak.”

Zeynep sustu. Bu cevap tıbbi bir açıklamanın ötesindeydi. Bu Hemingway’in nadasıydı. Hiçlik. Savaş Yusuf’tan sadece bacağını almamıştı. Ondan geleceği, umudu, hatta korkuyu bile almıştı. Geriye sadece büyük, sessiz bir boşluk bırakmıştı. Yusuf bu boşluğun içinde yaşıyordu. Sabah kalkıyor, yürüyor, yiyor ve uyuyordu. Hepsi bu. Nedenini sormuyordu. Çünkü neden sorusunun cevabı yoktu.

“Hiç,” dedi Yusuf kendi kendine mırıldanır gibi. “Efendim?” “Hiç. Hepsi bir hiç uğrunaydı. O tepe, o taşlar, o bacak. Şimdi bakıyorum…” başını çevirip pencereden dışarı o gri yağmura baktı. “…sadece yağmur yağıyor. O gün de yağıyordu, bugün de yağıyor. Değişen bir şey yok.”

Zeynep elini masanın üzerine koydu. Yusuf’un eline dokunmak istedi ama yapmadı. Aradaki o görünmez sınırı ihlal etmek istemedi. “Sen varsın,” dedi Zeynep. “Sen değiştin. Ve onlar…” başını diğer masalara çevirdi. “…onlar yaşıyor senin sayende.” Yusuf acı bir sesle güldü. Hırıltılı, kuru bir ses. “Yaşıyorlar,” dedi. “Evet. Ama ne bildiklerini sanıyorlar. Bak onlara.” Çatalıyla yan masayı işaret etti. “Gülüyorlar, şakalaşıyorlar. Savaşa gitmek için can atıyorlar. Çünkü savaşı üniformadan, madalyadan ibaret sanıyorlar. Bilmiyorlar ki savaş madalya değil, çamurdur. Savaş zafer değil, ve kan kokusudur.”

Yan masadaki sesler yükseldi. Genç askerlerden biri Yusuf’un işaret ettiğini görmüş olmalıydı. “Hey!” dedi yüksek sesle. “Bize mi bakıyor o?” Diğeri cevap verdi. “Bırak baksın. Belki nasıl asker olunacağını öğrenir.” Kahkahalar patladı. Bu sadece bir alay değildi. Bu cehaletin küstahlığıydı.

Yusuf’un elindeki çatal titredi ama yüzünü onlara dönmedi. “Duyuyor musun?” dedi Yusuf Zeynep’e. “Öğrenmekten bahsediyorlar.” “Onları susturacağım,” dedi Zeynep. Sandalyesini geriye itti. Gözlerinde ani bir öfke kıvılcımı çaktı. “Hayır,” dedi Yusuf. Sesi sertti. “Otur.” “Ama Yusuf…” “Otur dedim hemşire. Bu bir emirdir.” Zeynep durakladı. Emir kelimesi aralarındaki o eski hiyerarşiyi, o dağdaki geceyi geri getirdi. Yavaşça yerine oturdu. “Neden?” diye fısıldadı. “Neden izin veriyorsun? Seni ezmelerine neden müsaade ediyorsun? Sen bir kahramansın. Sen bir yüzbaşısın.”

Yusuf Zeynep’in gözlerinin içine baktı. O tek mavi göz. “Ben yüzbaşı değilim,” dedi. “Ben sakat bir adamım. Devlet bana malulen emekli dedi. Kağıt üzerinde ben artık bir hiçim. Ve onlara gelince…” derin bir nefes aldı. “Onlar çocuk, masumlar, cahiller. Ve ben onların bu cehaletini kıskanıyorum. Keşke ben de onlar gibi olabilseydim. Keşke savaşın ne olduğunu bilmeseydim de bir sakat gördüğümde gülseydim. Bilmek, bilmek bir lanettir Zeynep. Bırak gülmeye devam etsinler. Çünkü gerçeği öğrendikleri gün bir daha asla gülemeyecekler.”

Tam o sırada havada bir hareket oldu. Küçük beyaz bir nesne yay çizerek uçtu ve Yusuf’un tepsisine düştü. Tık. Tam makarnanın ortasına. Buruşturulmuş bir peçete topu. İçinde muhtemelen sümük ya da yemek artığı vardı. Yusuf peçeteye baktı. Sonra yavaşça başını çevirdi. Yan masadaki sarışın çocuk sırıtarak ona bakıyordu. Eli hala havadaydı. “Pardon,” dedi çocuk. “Basket atmaya çalışıyordum. Çöp kutusu sandım.” Yanındakiler masalara vurarak güldüler. “Üçlük!” diye bağırdı biri.

Yemekhanedeki diğer masalarda sustu. Herkes bu tarafa bakıyordu. Bu artık bir şaka değildi. Bu açık bir saldırıydı. Bir aşağılamaydı. Sakat yaşlı bir aslana taş atan çakallar gibiydiler.

Zeynep’in yüzü kireç gibi oldu. Elleri masanın kenarını sıkmaktan bembeyaz kesildi. “Bu kadar yeter,” dedi. Sesi titriyordu. “Bu kadarı fazla.” Yusuf elini kaldırdı. “Dur,” dedi. Yusuf’un yüzünde öfke yoktu, utanç yoktu. Sadece o derin, o sonsuz hiçlik vardı. Peçeteyi tepsiden almadı. Çatalını bıraktı. “Doydum.” dedi.

Zeynep ona inanmayan gözlerle baktı. “Yusuf, buna izin veremezsin. Onlara kim olduğunu söylemelisin. O peçeteyi onlara yedirmelisin.” Yusuf bastonuna uzandı. “Kim olduğumu mu?” Acı bir gülümseme belirdi o yanık dudaklarında. “Ben kimim Zeynep? Ben o dağda bacağını bırakan adamım. Ben yüzünün yarısını ateşe veren adamım. Ben o çocuklar yaşasın diye kendini feda eden adamım. Şimdi onlara ne diyeyim? ‘Ben sizin hayatınızı kurtardım. Bana saygı duyun’ mu diyeyim. Saygı dilenilmez hemşire. Saygı. Ya vardır ya yoktur.”

Bastonuna dayandı. Ayağa kalkmaya çalıştı. Bu en zor kısmıydı. Sandalyeden kalkmak. Dengesi bozuluyordu. Masa hafifçe sallandı. Su bardağı titredi. Yan masadaki çocuklar pür dikkat izliyordu. Düşmesini bekliyorlardı. Düşsün de daha çok gülsünler diye. Yusuf tüm gücünü o tek bacağına ve baston tutan koluna verdi. Dişlerini sıktı. Alnında bir damar şişti. Yavaşça doğruldu. Dimdik durdu. Parkası üzerine oturdu. Bir an için o kambur o sakat adam gitti. Yerine Hakkari dağlarındaki o heybetli komutan geldi. Ama sadece Zeynep görebildi bunu. Diğerleri sadece titreyen bir sakat gördü.

“Gidiyorum,” dedi Yusuf. Tepsisini almadı. O peçeteli, o kirletilmiş tepsiyi orada bıraktı. Arkasını döndü. Yağmurun sesi camlarda daha da şiddetlendi. Sanki gökyüzü de bu adaletsizliğe ağlıyordu. Ama Yusuf ağlamıyordu. Hemingway’in dediği gibi dünya herkesi kırar ve bazıları kırılan yerlerinden güçlenir. Ama Yusuf güçlenmemişti. Sadece nasır tutmuştu ve nasır hissetmezdi.

Yusuf ilk adımını attı. Tak.

Ve tam o anda o sarışın çocuk ayağını uzattı. Küçük sinsi bir çelme. Yusuf görmedi. Göremedi. Çünkü kör noktasıydı. Sağ tarafıydı. Baston çocuğun botuna takıldı. Denge bozuldu. Yusuf o koca çınar ağır çekimde devrilmeye başladı. Zeynep çığlık atmaya fırsat bulamadan kaçınılmaz son gerçekleşti. Yer çekimi acımasız ve tarafsızdı.

Baston o sarışın askerin botuna takıldığında Yusuf’un bedeni fizik kurallarına boyun eğdi. Önce sağ omuzu düştü. Sonra protezi, o ucuz plastik bacak altından kaydı. Düşüş yavaştı. Yusuf ellerini yere koymaya çalıştı ama refleksleri, o sinir hasarlı kolları zihni kadar hızlı değildi.

Güm! Yere çarptı. Sert, soğuk, muşamba kaplı zemine. Önce dizleri, biri et, biri plastik çarptı. Sonra gövdesi, nefesi kesildi. Ciğerlerindeki hava boşaldı. Ama asıl ses bu değildi. Asıl ses o turuncu plastik tepsinin yere çarpmasıydı. Şlak. Tepsi döndü. İçindeki her şey havaya saçıldı. Su bardağı kırıldı. Cam parçaları etrafa yayıldı. Makarna, o soğuk salçalı kütle, Yusuf’un parkasının üzerine, pantolonuna ve gri zemine sıçradı. Çorba kasesi yuvarlandı. İçindeki yeşil sıvı bir harita gibi yere yayıldı ve kaşık, metal kaşık tiz bir sesle sekti, sekti ve Yusuf’un burnunun dibinde durdu. Çın çın çın.

Bir saniyelik bir sessizlik oldu. Şok sessizliği. Sonra patlama geldi. Yan masadaki sarışın asker ve arkadaşları sanki dünyanın en komik fıkrasını duymuş gibi gülmeye başladılar. “Penaltıyı!” diye bağırdı biri. “Hakem görmedi. Devam!” “Düşüşe bak!” dedi diğeri. “Kule yıkıldı!” Gülüşmeler dalga dalga yayıldı. Diğer masalarda katıldı. İnsan sürü psikolojisiyle hareket eden bir hayvandı. Biri gülerse diğeri de gülerdi. Neye güldüklerini bilmelerine gerek yoktu. Sadece birinin yerde oluşu, onların ayakta oluşunu kutlamak için yeterli bir sebepti.

Yusuf yerdeydi. Yüzü dökülen çorbanın birkaç santim üzerindeydi. Burnuna o koku geldi. Zemin temizleyicisi, toz ve mercimek çorbası. Kalkmaya çalışmadı. Kıpırdamadı bile. Sadece durdu. Gözleri o metal kaşığa takılı kalmıştı. Kaşık parlıyordu. Üzerinde floresan lambanın yansıması vardı. Yusuf o an kendini o kaşık kadar boş, o kaşık kadar metalik ve soğuk hissetti. Bu dipti. Gabar dağında bacağını kaybetmek değil. O an, o yerde o kadar aşağılanmış hissetmekti asıl dip.

“Yeter!”

Zeynep’in sesi çığlık değildi. Buz gibi, keskin bir emirdi. Yusuf’un o dağda söylediği tınıdaydı. Bir tüfeğin kovan atma sesi gibi. Yemekhanedeki tüm kahkahalar anında kesildi. Sarışın çocuk bile sırıtmayı kesti. Zeynep yerinden fırlamış, masayı tek bir hareketle kenara itmişti. Eli havada, parmağı sarışın çocuğa dönüktü.

“Gülün! Gülün ulan! Bir askerin, bir komutanın, sizin hayatınız için bacağını bırakan bir adamın düşüşüne gülün! Kahramanlığın bedelini ödeyen bu adama hakaret edin!” Zeynep’in gözleri yaşlı değildi. Parlıyordu. Çelik kadar sertti. Her kelimesi havada bir tokat gibi patladı.

Sarışın çocuk şaşkınlıkla, “O kim ki?” diye mırıldandı. “Sen bilmiyorsun,” dedi Zeynep. Sesi alçaldı ama daha tehditkâr oldu. “Senin bilmeye beynin yetmez. O kim mi? Söyleyeyim sana.”

Zeynep eğildi. Yerdeki Yusuf’a baktı. Yusuf’un gözleri Zeynep’in gözlerinde o dağdaki o karanlık geceyi aradı. “Yusuf,” dedi Zeynep. “O peçeteyi al. O çocuğu rezil et. Onlara kim olduğunu göster.” Yusuf’un bakışları kaşıktan ayrılmadı. Yusuf kıpırdamadı. O teslim olmuştu. Öfke, nefret, intikam duyguları onu çoktan terk etmişti. Geriye sadece boşluk kalmıştı.

O an, tam o an, yemekhane kapısı açıldı. Yağmurun uğultusu içeri doldu. Kapıda, takım elbisesiyle, kravatıyla, elinde şemsiyesiyle bir adam duruyordu. Dışarıdaki gri, bulanık ışık arkasından süzülüyordu. Kırklarında, pürüzsüz yüzlü, hafif kel. Göbeğini içeri çekmeye çalışıyordu. Yanında bir kadın ve bir çocuk vardı. Adamın yüzü endişeli ve gergin görünüyordu.

“Yusuf Bey’i arıyorum,” dedi adam. Sesi yumuşak, hafif titrek. “Malulen emekli Yüzbaşı Yusuf Atay.”

Sessizlik daha da derinleşti. Kimse sesini çıkarmadı. Bütün gözler şimdi kapıdaki bu sivil adamdaydı. Sarışın çocuk bile ağzını açıp tek kelime edemedi. Adamın bakışları yemekhaneyi taradı. Sonra yerde, çorba ve makarna bulamacı içinde yatan Yusuf’u gördü. Yüzü bembeyaz oldu.

Adam koşarak Yusuf’a yaklaştı. Şemsiyesi yere düştü. “Yusuf!” Diz çöktü. Kirlenmiş, yanık yüzüne baktı. Sonra dökülen yemeğe. O an, o yığılmış, düşmüş, yemeğine bulanmış adam Yusuf’un bir zamanlar sahip olduğu her şeyi yansıtıyordu: Onurunu, itibarını, sağlığını.

Adamın yüzüne derin bir acı, hatta bir korku yayıldı. Yusuf’un yanına eğildi. Yerdeki yemeğe değil, Yusuf’un gözlerine baktı.

“Ne oldu sana Yusuf?” dedi fısıltıyla. “Ne yaptılar sana? Senin burada ne işin var? Seni buraya kim yolladı?” Adamın gözleri doldu. Gözyaşları akmaya başladı. “Ben bunu hak etmedin…”

Yusuf’un donuk mavi gözü, adamın gözlerine dikildi. Yusuf, adamı tanıdı. Bu, Hakkari’deki o operasyonu planlayan, masada oturan, temiz, ütülü üniformalı adamdı. Terörle mücadele daire başkanı. Albay. Şimdi sivil.

“Sana ihtiyacımız vardı Yusuf,” dedi adam hıçkırarak. “O gece, operasyonun başarısı için. Sen kilit adamdın. Kayıp verilmemeliydi. Bize söz vermiştin. ‘Önce görev’ demiştin.”

Yusuf’un yanık dudaklarının kenarında, çorbaya bulanmış bir gülümseme belirdi. “Önce görev,” dedi hırıltılı bir sesle. “Görevi tamamladım.”

Adam daha da yaklaştı. Sesi nefretle doldu. “Ama bana söz vermiştin. Onu koruyacağına dair. Bana söz vermiştin!”

Zeynep araya girdi. “Kimi korumak? Ne oldu?”

Adam Yusuf’un kulağına eğildi. “Oğlun! Söz vermiştin! Onu… dağa göndermeyeceğine dair söz vermiştin! O şimdi… tutuklandı. Örgüt propagandası. O dağa çıkmış Yusuf. Senin çıktığın dağa. Ama bu sefer, diğer taraftan.”

Yusuf’un vücudundan bir sarsıntı geçti. Bu, protez bacağının gıcırtısı değildi. Bu, o dağdaki havan topunun sesi değildi. Bu, beyninde bir sinirin kopma sesiydi. Oğlu. Yıllardır görmediği, boşanmış karısından olan oğlu.

Yerdeki peçeteyi ona atan sarışın asker, aniden dondu. O an, o gerçeğin ağırlığı tüm yemekhanenin üzerine çöktü. Yusuf, onların hayatı için bacağını vermişti. Ama kendi oğlunu kaybetmişti. Kendi kanı, kendi canı, kurtardığı vatanın düşmanı olmuştu.

(4) DÖNÜM NOKTASI / ÇÖZÜM

Yusuf yavaşça doğrulmaya çalıştı. Protezi gıcırdadı. Adam ona yardım etti. Yusuf ayakta durdu. Yüzü çorbaya bulanmıştı. Yanık ve kirli. Ama gözleri artık donuk değildi. O tek mavi gözünde, üç yıl önce o dağda yanan ateşin harlanmış, saf ve yakıcı ateşi vardı. Yusuf bakışlarını yerde kalmış, bacağını takmış sarışın çocuğa çevirdi.

“Görevi tamamladım,” dedi tekrar. Sesi artık hırıltılı değildi. Toktu. Bir komutanın sesi. “Ama bedeli, sadece bacağım olmadı. Bedeli, oğlum oldu.”

Yusuf yavaşça elini masaya uzattı. Kaşığı aldı. Sonra yavaşça, titreyen eliyle, tepsisinin ortasındaki o buruşuk peçeteye uzandı. Peçeteyi aldı. Yerdeki sarışın çocuğun gözlerinin içine baktı.

“Senin hayatın için savaştım,” dedi Yusuf. “Senin ailen, annen, baban, senin bu ülkede özgürce yaşaman için. Ve sen, benim bacağımın yerine koyduğum itibarımı, bir parça sümükle kirlettin.”

Yusuf peçeteyi yere attı. Sonra elindeki metal kaşığı, o peçetenin üzerine, o sarışın çocuğun tam önüne vurdu. Çat!

“Ben kimim mi?” dedi. Sesi bir kükremeye dönüştü. “Ben senin bir hiç uğruna güldüğün adamım. Ben, oğlunun ihanetiyle lanetlenmiş, kendi kanını toprağa vermiş bir babayım. Git, yarına kadar o peçeteyi oradan kaldırmazsan, o kaşık, senin boğazında bitecek. Sadece seni değil, seni güldüren her birini yanıma alacağım. Çünkü benim kaybedecek bir şeyim kalmadı. Siz kaybettiklerinizsiniz.

Yusuf arkasını döndü. Bastonuna dayandı. Artık sekmeksizin yürüdü. Tak. Gırç. Tak. Gırç. Kapıdan çıktı. Yağmur onu yuttu. Adam arkasından, “Yusuf!” diye bağırdı. Zeynep yerdeki sarışın çocuğa baktı. Çocuk titriyordu. Gözleri yerdeki peçetedeydi. Kaşık parlıyordu. Artık hiç kimse gülmüyordu.

Yusuf, merkezin avlusuna çıktı. Yağmur yüzündeki çorbayı temizledi. Yanık, büzüşmüş deri, soğuk suyu hissetmedi. Ama gözünden bir damla yaş, o hissiz derinin üzerine düştü. Oğlu.

Yusuf, kapıdan çıktıktan sonra tek bir yere gitmek için yürüdü. Hâlâ yağan yağmurun altında, hastanenin dışındaki küçük parka. Tek bir ağacın altına. Orada, bankta oturdu. Gözleri ileriye, boşluğa bakıyordu.

Oturduğu yerden, cebindeki yıpranmış cüzdanı çıkardı. İçinden buruşuk, eski bir fotoğraf. Bir anne, bir baba ve 5-6 yaşlarında gülümseyen bir çocuk. Oğlu. O zamanlar saçları sarı, yanakları tombuldu. Oğlu, Yusuf’un dağda bacağını verdiği o idealin sembolüydü. Ve şimdi, o ideal çökmüş, ihanet etmişti.

Yusuf fotoğrafı avcunun içine aldı. Sıktı. Ağlamadı, bağırmadı. Sadece oturdu. Yağmur, soğuk, protezinin ağrısı… hiçbiri önemli değildi. Oğlu, savaşın son kurbanıydı. Yusuf, vatanı kurtarmış, ama ailesini kaybetmişti.

Yusuf, fotoğrafı göğsüne koydu. Kırılan, parçalanan her şeyin üzerine.

O gün Yusuf, bacağını kaybettiğinde ölen yüzbaşı değil, oğlunu kaybettiğinde ölen baba oldu.