Kösem Sultan Ölüm Döşeğinde Kızlarının İsimlerini Saydı… Saray İlk Kez Sustı

Eylül ayının serin bir gecesiydi.

Topkapı Sarayı’nın taş duvarlarına çarpan rüzgâr, sanki geçmişin ağıtlarını fısıldıyordu.

Kandillerin ışığı titriyor, gölgeler tavanda ince nakışlar gibi geziniyordu.

Sarayın en kudretli kadını… valide-i muazzama Kösem Sultan… ipek yastıkların arasında, ömrünün son demlerini yaşıyordu.

Nefesi daralıyordu.

Ama göğsüne oturan ağırlık hastalıktan değildi.

Yılların birikmiş pişmanlığındandı.

62 yıllık ömrüne sığdırdığı savaşlar, bastırdığı isyanlar, yönettiği imparatorluklar… şimdi bu daracık odada anlamını yitiriyordu.

Gözleri tavandaki nakışlara dalmıştı.

Fakat gördüğü sarayın ihtişamı değildi.

Zihni, yıllar öncesinin soğuk bir kış gününe sürüklenmişti.

Küçük bir kız çocuğu annesinin dizlerine kapanmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Henüz beş yaşındaydı.

Gevherhan.

Ve evlenecekti.

“Anne…” diye sormuştu ıslak gözlerle, sesi kırık bir kuş gibi. “Ben niye gidiyorum?”

Kösem Sultan o an cevap verememişti.

Boğazındaki düğüm, kelimeleri cam kırığına çevirmişti.

Onu korumak için mi gönderiyordu?

Yoksa kendi iktidarını korumak için onu feda mı ediyordu?

Gevherhan’ın minik parmakları, annesinin kaftanını sımsıkı kavramıştı.

“Beni bırakma anne… Ne olur beni bırakma…”

Ama Kösem’in yapacak başka bir şeyi yoktu.

Devlet-i Aliyye’nin istikbali, bir kız çocuğunun gözyaşından ağır basıyordu.

En azından o zamanlar buna inanmıştı.

Ya da… sadece kendini mi kandırmıştı?

İşte bu sorunun cevabı, şimdi bu ölüm yatağında, vicdanının en karanlık köşesinde onu bekliyordu.

Odada iki cariye vardı.

Biri bir köşede sessizce Yasin okuyordu.

Diğeri sultanının alnındaki teri ince bir bezle siliyordu.

Ama Kösem onları duymuyordu bile.

Duyduğu tek şey, yıllar öncesinden gelen çocuk sesleriydi.

Ayşe.

Gevherhan.

Fatma.

Atike.

Dudaklarından dökülenler dua değildi.

İsimlerdi.

Birden, Kösem Sultan’ın dudakları aralandı.

Çok hafif bir ses çıktı.

“Anne…”

Cariye irkildi.

Valide Sultan kime sesleniyordu?

Kösem’in annesi çoktan toprağa karışmıştı.

Sonra anladılar.

Kösem Sultan kendi annesine değil…

Kendi içindeki o şefkatli anneye sesleniyordu.

Kızlarının annesine.

Zihninde Ayşe’nin o titrek sesi yankılandı:

“Ben burada kalmak istiyorum anne…”

O gün Kösem ne demişti?

“Sultanlar ağlamaz kızım. Sen artık büyüdün.”

Ne büyük bir yalandı.

Yedi yaşındaki bir çocuk ne kadar büyüyebilirdi ki?

Yedi yaşındaki bir el, kına yakmak için değil…

Bebekleriyle oynamak için yaratılmıştı.

Kösem’in kalbi, sanki bir yerinden kesildi.

Ayşe…

Zavallı kızı.

Tam sekiz kez evlenmişti.

Her izdivaç, Kösem’in siyasi bir hamlesi olmuştu.

Her ölüm, yeni bir ittifakın habercisi gibi görülmüştü.

Ayşe hiç isyan etmemişti.

Boynu hep bükük kalmıştı.

Ama gözlerindeki fer, her evlilikte biraz daha sönmüştü.

Sonra Fatma geldi aklına.

Hırçın, asi Fatma.

Bir gün yüzüne karşı bağırmıştı:

“Sen anne değilsin! Bizi birer eşya gibi kullanıyorsun. Bizi istikbalin içine harcıyorsun.”

O sözler o an Kösem’i öfkelendirmişti.

Ama şimdi ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederken, Fatma’nın ne kadar haklı olduğunu anlıyordu.

Atike…

Belki de en “şanslıları” denmişti.

Sadece beş kez evlenmişti.

Ama kucağı hep boş kalmıştı.

Annesinin hırslarının bedelini, yalnızlığıyla ödemişti.

Odanın sessizliğinde bir fısıltı daha duyuldu.

“Affet beni…”

Kösem Sultan’ın gözünden süzülen bir damla yaş, yastığına düştü.

“Ben sizi korudum sandım… Sizi kurtardım sandım…”

Bir nefes daha.

“Ama sizi korumak için çocukluğunuzu feda ettim.”

Artık çok geçti.

Ayşe gitmişti.

Gevherhan gitmişti.

Fatma gitmişti.

Geriye sadece pişmanlıklar ve sarayın soğuk duvarlarında yankılanan o çocuk sesleri kalmıştı.

O an, Kösem’in kurumuş dudakları bir kez daha aralandı.

“Su…”

Cariye, ceylan gibi seğirtti.

Gümüş tastaki suyu sultanının dudaklarına değdirdi.

Soğuk su boğazından aşağı süzülürken, Kösem’in zihninde bambaşka sıcacık bir anı canlandı.

İlk göz ağrısının doğduğu o bahar sabahı.

Tam kırk altı yıl evvel.

Henüz yirmi yaşının bağrında, saray bahçesinde taze bir gül gibiydi.

Sultan Ahmet’in gönlünün sultanı, sarayın en parlak yıldızıydı.

Ebe kadın sevinçle müjdelemişti:

“Bir kız sultanımız oldu… Maşallah, ay parçası gibi.”

Kösem o ipek kundağı kucağına aldığında, zaman durmuştu.

Kainat susmuştu.

O minik yüz…

O boğum boğum parmaklar…

O gül kokulu nefes…

Bu onun canından bir candı.

Etinden, kemiğinden var ettiği mucizesiydi.

Ayşe diye fısıldamıştı bebeğin kulağına, bir dua gibi:

“Adın Ayşe olsun. Ömrün bereketli olsun güzel kızım.”

Sultan Ahmet gururla eğilmişti.

“En güzel ismi seçmişsin Kösem’im,” demişti.

“Ayşe Sultan… Bu isim imparatorluğun dört bir yanında hürmetle anılacak.”

Ah, o günler…

Ne kadar masum, ne kadar ümit doluydu.

Kösem’in gecesi gündüzü, Ayşe’yi seyretmekle geçiyordu.

Onun her tebessümü, her iç çekişi Kösem için bayramdı.

O minik kalbin atışında kendi kalbini buluyordu.

“Sen benim prensesimsin,” diye fısıldardı geceleri onu uyuturken.

“Sana asla kimse dokunmayacak. Seni canım pahasına koruyacağım.”

Ne büyük yeminlerdi…

Ne temiz niyetler…

O vakitler bu sözlerin bir gün boğazına düğümleneceğini nereden bilebilirdi?

Ayşe büyüdükçe, Kösem’in içindeki anaç sevgi de büyüyordu.

Kızı ilk adımını attığında sevinç gözyaşları dökmüştü.

“Anne,” diyen o bülbül sesini duyduğunda dünyalar onun olmuştu.

Henüz iki yaşındayken boynuna sarılıp, “Seni çok seviyorum anne,” dediğinde Kösem’in yüreği eriyip akmıştı.

O yıllarda sarayın buz gibi duvarları, politik hesapları henüz aralarına girmemişti.

Sadece bir anne ve kızı vardı.

Saf.

Temiz.

Hesapsız bir sevgi.

Kösem, Ayşe’ye masallar anlatır, ninniler söylerdi.

“Bir varmış, bir yokmuş…” derdi kadife sesiyle.

“Güzel bir sultan, babasının sarayında yaşarmış…”

Ayşe kömür karası gözlerini açar, sorardı:

“O sultan ben miyim anne?”

“Evet canım, sensin.”

“Peki annesi onu gerçekten hiç bırakmaz mıymış?”

Kösem o an hiç düşünmeden cevap verirdi.

“Asla.”

Ne acı bir yalan.

Ne kadar da habersizmiş onları bekleyen fırtınalı istikbalden.

Şimdi ölüm döşeğinde o masum günleri hatırlamak, Kösem’in ruhunda kapanmaz yaralar açıyordu.

Çünkü o saf sevgi, o masalsı günler sadece yedi yıl sürmüştü.

Ayşe dört yaşına bastığında saray dehlizlerinde fısıltılar başlamıştı.

“Sultanları evlendirmek gerek…”

“Devletin bekası için güçlü izdivaçlar şart…”

Kösem başlarda kulaklarını tıkadı.

“Daha çocuk,” dedi kendi kendine.

“Daha vakti var. O daha gonca.”

Lakin imparatorlukta çocukluğa yer yoktu.

Hele ki bir sultan kızıysanız, doğduğunuz gün büyümek zorundaydınız.

Ayşe beş yaşına erdiğinde o korkulan teklif vezirlerden geldi.

“Nasuh Paşa ile bir akit yapsak, devlet için hayırlı olur.”

Kösem’in kanı donmuştu.

“Daha beş yaşında!” diye haykırdı.

“O daha bebekleriyle oynuyor.”

“Nișan olsun sultanım,” dediler soğukkanlılıkla.

“Düğün sonra olur.”

Kösem biliyordu.

Nişan, geri dönüşü olmayan yolun ilk adımıydı.

O gece Ayşe’nin yatağının ucuna ilişti.

Uyuyan kızının melek yüzünü, huzurlu nefes alışını saatlerce seyretti.

Bu küçük kız, gelin olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyordu.

“Olmaz…” diye fısıldadı karanlığa.

“Ben buna izin vermem.”

Ama günler geçtikçe baskılar çığ gibi büyüdü.

“Devlet-i Ali menfaatleri” sözü, vicdanının sesini bastırmaya başladı.

Kösem, o ağır çaresizliği ilk kez iliklerinde hissetti.

Artık sadece bir eş, bir anne değildi.

Sarayın en güçlü kadını olmaya yürüyen bir iktidar ortağıydı.

Ve bu makam, duygulardan arınmayı emrediyordu.

Ayşe altı yaşına geldiğinde Kösem’in omuzlarına görünmeyen bir zırh giydirildi sanki.

Duygularını saklamayı öğrendi.

Ama saklamak, yok etmek değildi.

Sadece geceleri, kandiller söndüğünde, içindeki anne ağlıyordu.

Ayşe yedi yaşına bastığında hüküm verilmişti.

Ayşe evlenecekti.

Kösem o gece sabaha kadar hıçkırıklarını yastığına gömdü.

Kızını kaybetmenin acısı bir yana…

O masum çocuğa bunu nasıl izah edecekti?

Oyun bahçesinden alınıp bir paşa sarayına gönderileceğini nasıl anlatacaktı?

Ve işte o an… o lanetli an geldi çattı.

Ayşe’nin saçları tarandı.

Üzerine ağır bir elbise giydirildi.

Kına kokusu değil…

Korku kokusu vardı odada.

Ayşe titreyen dudaklarıyla sordu:

“Ama anne… ben seni bırakmak istemiyorum. Ben burada kalmak istiyorum.”

Kösem “Ben de seni bırakmak istemiyorum,” diyemedi.

Boğazındaki düğümü yuttu.

Ve ilk yalanını söyledi:

“Büyük sultanlar evlenir, güzel kızım. Sen de artık büyüdün.”

Ayşe’nin gözleri büyüdü.

Küçücük bir kalp, o cümleyle bir şeyini kaybetti.

Kösem, kendi içinde bir yerde bir kapı kapanırken sesini duymuş gibiydi.

O cümleyi kurduğu an, şefkatli anne Kösem öldü.

Demir iradeli Kösem Sultan doğdu.

Yıllar geçti.

Saray büyüdü.

Siyaset keskinleşti.

Ve Kösem’in kızları, birer birer “devlet aklı”nın parçası oldu.

Gevherhan beş yaşında ağladı.

Ayşe yedi yaşında sustu.

Fatma büyüdü, susturulamadı.

Atike sessiz kaldı, içi sessizlikten büyüdü.

Tarih kitapları Kösem için şöyle yazacaktı:

“Güçlü, zeki, devletin bekası için her şeyi göze alan bir kadındı.”

Doğruydu.

Ama eksikti.

Kitapların yazmadığı bir hakikat vardı:

O demir iradeli kadının gece yarıları kandiller söndüğünde nasıl sessizce ağladığı…

Evlatlarını saraydan birer birer uğurlarken ruhunun nasıl enkaz altında kaldığı…

Ayşe’nin sekiz evliliği…

Her seferinde aynı yüz ifadesi.

Her seferinde biraz daha sönmüş gözler.

Ayşe hiç “anne” diye isyan etmedi.

Belki de isyan edemedi.

Fatma ise ediyordu.

Bir gün Kösem’in yüzüne karşı bağırmıştı:

“Sen bizi korumadın. Sen bizi kullandın!”

O an Kösem’in içindeki sultan öfkelendi.

Ama içindeki anne… utandı.

Atike’ye gelince…

O belki en az evleneniydi ama en yalnız kalan oydu.

Kucağı hep boş.

Saray kalabalık, içi ıssız.

Kösem bunu da “kader” diye yuttu.

Çünkü sarayda kimse “bedel” kelimesini yüksek sesle söylemez.

Bedel, sessizce ödenir.

Gün gelir, beden yorulur.

Gün gelir, güç de bir yastığın üstüne düşer.

Ve insan, her şeyi “devlet” diye adlandırdığı yerde, bir gece kendi vicdanıyla baş başa kalır.

İşte o gece, Eylül’ün serinliğinde, Kösem Sultan ölüm döşeğinde başını zorla çevirdi.

Cariye, alnını yine sildi.

Yasin sesi odanın içinde ince bir ip gibi uzandı.

Ama Kösem yine duymadı.

Çünkü duyduğu şey… kızlarının ayak sesleriydi.

Saraydan çıkarken dönüp bakmayışlarıydı.

Küçük ellerin kaftanına yapışmasıydı.

Ve annesinin dilinde kalan o cümleydi:

“Ben de seni bırakmak istemiyorum…”

Kösem’in dudakları titredi.

Gözünden bir damla yaş daha süzüldü.

“Affet beni…” dedi.

Sesi, odanın taşlarına çarpıp geri döndü.

“Ben sizi korudum sandım…”

Bir nefes.

“Sizi kurtardım sandım…”

Bir nefes daha.

“Ama sizi korumak için çocukluğunuzu feda ettim.”

Cariye, sultanın elini tuttu.

El buz gibiydi.

Sarayın en kudretli kadını, ilk kez bu kadar küçüktü.

En sonunda Kösem Sultan’ın dudaklarından dökülenler dua değil, yine isimler oldu:

“Ayşe…”

“Gevherhan…”

“Fatma…”

“Atike…”

Ve sonra… sessizlik.

Kandiller hâlâ yanıyordu.

Rüzgâr hâlâ sarayın duvarlarına vuruyordu.

Ama o odada bir şey değişmişti.

İktidarın dili susmuştu.

Geriye sadece bir annenin geç kalmış gerçeği kalmıştı:

Bazen “korumak” sandığımız şey…

Aslında en kıymetli şeyi, yani çocukluğu alıp götürür.

Ve insan, bunu anladığında…

Kazanmış sayılmaz.

Sadece daha ağır bir sessizliğe doğru yürür.

Kösem Sultan’ın yorgun göz kapakları tekrar ağır ağır kapandı.

Ve o an, tarih değil…

Bir annenin içindeki sızı kaldı.