Külliyenin taşında saklı bir yemin: Turhan Sultan’ın sabrı, devletin dirilişi
İstanbul yanık kokuyordu.
1661’in o büyük yangınından sonra, rüzgâr sanki yalnız kül taşıyor, taşların dili bile kararıyordu. Sokakların bir yerinde hâlâ is kokusu, bir yerinde hâlâ “dün vardı” denilen evlerin izi… İnsan kalabalığı çoktu ama yüzlerdeki sessizlik daha büyüktü.
Ben o günlerde, Eminönü tarafında bir vakıf işine bakan küçük bir kâtip idim. Ne devletin büyüklerini tanırdım ne de sarayın içine karışmışlığım vardı. Fakat bazı günler vardır; insan istemese de tarihin eşiğine basar.
Hatice Turhan Sultan, yangın yerlerini gezmeye gelmişti.
Yanında görevliler, ardında itina ile yürüyen kalabalık… Fakat en çok, yüzündeki ağır başlılık dikkat çekiyordu. Ne telaşlı bir hüzün ne de gösterişli bir merhamet… Daha çok, acıyı da nizamı da birlikte taşıyan bir duruş.
Sirkeci’den Eminönü’ne geçerken, yarım kalmış bir caminin gölgesi önünde durdu.
Halk arasında yıllardır “Safiye Sultan Camii” diye anılan, temeli atılmış, minareleri yükselmiş ama kaderi yarıda bırakılmış bir eser…
Turhan Sultan, o taşlara uzun uzun baktı.
Bir an, çevresindekiler bile nefesini tuttu. Çünkü o bakışın içinde yalnız bir bina yoktu; geçmişin yarım kalmış niyeti, devletin yorgunluğu ve yeniden ayağa kalkma arzusu vardı.
Sonra çok sakin bir sesle, sanki kendine söyler gibi, ama herkesin duyacağı kadar net söyledi:
“Tamamlanacak.”
O gün, ben şunu hissettim: Bazı insanlar bir binayı değil, bir devri tamamlar.
Ve Hatice Turhan Sultan’ın hikâyesi, o “tamamlanacak” kelimesinin içinden yürüyordu.
Hatice Turhan Sultan’ı sarayda “valide” diye tanıyanlar çoktur. Fakat ben, onun hikâyesinin ilk sayfasının nerede açıldığını öğrendiğimde içim sızlamıştı.
Turhan Sultan, Slav asıllı bir ailenin küçük kızıydı.
Kırım’daki Tatar akıncılarının Güney Ukrayna’ya yaptığı bir akın sırasında ele geçirilmiş, esir satıcıları vasıtasıyla İstanbul’a getirilmiş, İstanbul’da Kör Hüseyin Paşa tarafından satın alınarak saraya armağan edilmişti.
Bu satırlar soğuk görünür; çünkü defter dili böyledir. Fakat o satırların arkasında, ailesinden kopmuş bir çocuk yüreği vardır. Dilini bilmediği bir şehir, adını bilmediği insanlar, bildiği bütün seslerin geride kalışı…
Yine de Osmanlı sarayının bir hakikati vardı: Harem-i Hümâyun, yalnızca barınak değil, aynı zamanda terbiyenin ve tahsilin yeriydi.
Valide Kösem Sultan, Turhan’ı Harem-i Hümâyun’a aldı.
Orada çok mükemmel bir terbiye ve tahsil gördü. Kısa süre sonra has odalığa yükseltildi. Yani sarayın içinde yükselen bir hiyerarşide, sultana eş olacak bir hanım haline getirildi.
Ben onu hiç görmedim; ama onu görenlerin anlattığı bir ortak cümle vardı:
“Ne zaman ne yapacağını bilirdi.”
Zeki, ihtiyatlı, kararlı…
Ve sanki çocuk yaşta öğrendiği en zor şey şuydu: Duyguyu içine koyup vakar ile taşımak.
9 Şubat 1640’ta Sultan IV. Murad aniden vefat edince, tahta kardeşi Sultan İbrahim geçti. Sultan İbrahim o tarihte 24 yaşındaydı.
Ama taht, yalnız bir koltuk değildir. Taht, bazen soyun devamıyla ayakta durur.
O sırada Osmanlı tahtı büyük bir tehlike içindeydi: Varis yoktu.
Sultan İbrahim’in oğlu yoktu. Kardeşler de yoktu. Hanedanın sönmesi ihtimali, sarayın duvarları arasında söylenmese de her kalbe dokunan bir endişeydi.
İşte böyle bir zamanda Sultan İbrahim’e bir eş arandı.
Bu eş, Hatice Turhan Sultan oldu.
Turhan Sultan o tarihte 13 yaşını bitirmiş, 14’üne basmıştı. Sultan ile arasında yaklaşık on yıl fark vardı.
Fakat onu yalnız “güzel bir eş” diye anmak, hakikate haksızlık olur. Zira kaynakların çizdiği çehre nettir: Zeki, akıllı, terbiyeli, dürüst, ihtiyatlı, vatansever… Olağanüstü vasıfları olan bir sultan.
Ben yıllar sonra şöyle düşündüm: Bazı insanları kader, küçük yaşta büyütür. Turhan Sultan’ın büyümesi de öyleydi. Onun için çocukluk, çok kısa sürmüş olmalıydı.
1 Ocak 1642’de, “Küçük Mehmet” doğdu.
Ramazan arifesinde doğan bu çocuk, büyükbabasının adını aldı ve ileride Sultan IV. Mehmet olarak Osmanlı tahtına çıkacaktı.
Sarayda büyük sevinç oldu.
Halk arasında da.
Çünkü veliaht doğmuştu. Saltanat kurtulmuştu.
Ben o sevinci İstanbul’un çarşısında bile hatırlıyorum. İnsanlar “şükür” der gibi bakmıştı birbirine. Bazen bir çocuğun doğumu, yalnız bir aileyi değil, bir memleketin gönlünü de rahatlatır.
Fakat her sevinç, gölgesiz olmaz.
Bu güzel günlerin ardından, Valide Kösem Sultan’ın hırsı yeniden yükselmeye başladı.
Kösem Sultan, daha önce büyük oğlu Sultan Murad’ın küçüklüğü zamanında sekiz yıl ülkeyi idare etmişti. Devleti yönetmişti. Bu tecrübe, ona hem alışkanlık hem iddia vermişti.
Şimdi yeniden nüfuz istiyordu.
Siyasete tekrar bulaşmak, işi eline almak istiyordu.
Fakat hem Sultan IV. Murad hem de şimdi Sultan İbrahim buna müsaade etmiyordu.
Bunu, “saray içi terbiye” diye de anlayabilirsiniz. Harem-i Hümâyun’da kadınların siyasetle iç içe geçmesinin doğurduğu sarsıntılar biliniyordu. Devlet, çoğu zaman sükûnet ister. Nizam, tek elden yürüsün ister.
Ama Kösem Sultan’ı bu hırs yiyip bitiriyordu.
Öyle ki çatışma, Sultan İbrahim’in ilk kez annesini Rodos’a sürmeyi düşünmesine kadar vardı. Fakat bunun eşi benzeri tarihte olmadığı için vazgeçti.
Kösem Sultan da saraydan ayrılıp sur dışındaki malikanesine yerleşti.
İşte burada, “saraydan çıkınca biter” zannedilen şey, başka bir yerden büyüdü.
Kösem Sultan, sur dışındaki malikanesinden yeniçeri ağlarını elde etti. Şeyhülislamı elde etti. Devlet ricalinin pek çoğunu arkasına aldı.
Ve bir darbe teşebbüsü hazırladı.
Ben o günleri hiç sevmem; çünkü darbe dediğiniz şey, sokaktaki insana bile huzursuzluk olarak iner. İnsanlar ekmeğini alırken bile çekingen bakar, dükkân kapatırken bile iki kere düşünür.
Ve maalesef, bu teşebbüs netice verdi.
8 Ağustos 1642’de Osmanlı tarihine kara bir leke olarak geçen bir darbe gerçekleşti.
Sultan İbrahim tahttan indirildi.
Saraydaki bir odaya hapsedildi.
Sultan İbrahim hakkında “deli” diye konuşanlar olmuştur; fakat outline’ın vurgusu açıktır: O, zeki ve akıllıydı. Belki abisi kadar dahi değildi; fakat vatanseverdi, güzel bir hatipti. Belki biraz sinirliydi; hepsi o kadar.
On gün kadar hapsedildikten sonra, bazı askerlerin ve sipahilerin onu tekrar iktidara getirme çabaları sebebiyle, öldürülmesine karar verildi.
Saraydaki odasında boğularak öldürüldü.
Bu cümle, tarihin soğuk cümlelerindendir.
Ben ayrıntı anlatmayacağım. Çünkü acının ayrıntısı, acıyı büyütür.
Şunu söyleyeyim: Bir hükümdarın yalnız kalışı, sarayın en büyük sessizliğidir.
O sırada Hatice Turhan Sultan 21 yaşında, genç bir gelindi.
Küçük Mehmet ise 6,5 yaşındaydı.
Ve o yaşta, kılıç kuşanarak tahta geçti.
Bir çocuğa kılıç kuşatmak… İnsan bunu düşününce bile içi sızlar. Fakat devlet, bazen insanın kalbinden önce gelir. Bu da Osmanlı’nın sert ama ayakta tutan nizamıdır.
Küçük Mehmet tahta geçtiğinde, herkes tabii bir beklentiye girmişti:
21 yaşındaki valide sultan, yani Turhan Sultan, naibelik yapacak; oğlunun adına devlet işlerini yürütecekti.
Fakat Kösem Sultan buna izin vermedi.
Ülkeyi kontrol altına aldı.
İpleri eline geçirdi ve ülkeyi idare etmeye başladı.
Yeniçeri ağları artık ülkede her şeyi ele almıştı. Yeniçeri subayları zengin olmuştu. Ülkede bir “soygun devri” başlamıştı. Yolsuzluklar artmıştı.
Halkın ahı, halkın üzüntüsü dayanılamaz hâle gelmişti.
Ben o dönemde, Eminönü’nde vakıf defteri tutarken bile halkın yüzündeki çizgilerin derinleştiğini görürdüm. İnsanlar dua eder, sabreder, devlete saygısını eksiltmezdi. Fakat gönüller yorgundu.
Karmaşa böyle sürerken, vatanını ve devletini seven birtakım insanlar Turhan Sultan’ın etrafında birikmeye başladı.
Bir tarafta “servet” ve çıkar çevresi…
Diğer tarafta “devlet” taraftarları…
İki sultanın arkasında iki farklı dünya gibi dizildiler.
Kösem Sultan ile Hatice Turhan Sultan kavgası başladı; ama suyun altında… Dışarıdan bakana bir şey görünmezdi. Sarayda fısıltılar, kapalı kapılar, gözlerle konuşmalar…
Turhan Sultan’ın içindeki mücadeleyi hayal etmek bile zor.
Çünkü o, bir yanda hürmeti elden bırakmamak zorunda olduğu “büyük valide”nin gölgesi altındaydı.
Diğer yanda ise, 7 yaşına yaklaşan oğlunun kaderini taşıyordu.
Ve devletin kaderini…
Bir süre sonra Kösem Sultan’ın, torununu da ortadan kaldırmayı düşündüğü anlatılır.
7 yaşındaki Küçük Mehmet’i öldürmeye karar verdiği söylenir.
İki oğlunu öldürmüş olan birinin, bu defa torununu da ortadan kaldırarak Turhan Sultan’dan kurtulmayı düşündüğü ifade edilir.
Bu düşüncenin adı bile insanın içini ürpertir.
Fakat Osmanlı sarayında, “kader” bazen böyle sert çizilir.
Turhan Sultan taraftarları bunu erken haber aldı.
Süratle bir saray darbesi yapıldı.
Kösem Sultan bulunduğu dairede yakalandı ve öldürüldü.
Yine ayrıntı anlatmayacağım.
Çünkü bir ölümü ayrıntılandırmak, tarihe saygı değildir.
Bütün bu olup bitenin ardından, kabus dolu devir sona erdi.
Kösem Sultan’dan kurtulunmuştu.
Hatice Turhan Sultan 24 yaşında artık ana valide sultandı.
Valide-i muazzama olmuştu.
Ve ipleri eline almıştı.
Fakat ipleri eline almak, bir anda her şeyi düzeltmez.
Devletin başına kimi getirecekti?
Turhan Sultan vezir aramakla meşguldü.
Öyle ki beş yılda on sadrazam değiştirir. Hiçbirinde umduğunu bulamaz.
Bu satırlar bana çok şey anlatır: Bir insanın iyi niyetli olması yetmez. Devletin başında doğru akıl, doğru tecrübe, doğru nizam gerekir.
Dönem öyle bir dönemdi ki, “değersizi değerli yapan” bir sistem işlemişti. Değerler köşelerde kalmış, servet toplayanlar öne geçmişti.
Turhan Sultan, bunu görüyordu.
Ve çaresizlik, insanı bazen en doğru kapıya götürür.
Bu kapıyı ona, 76 yaşındaki tecrübeli Mimar Kasım işaret etti.
“Köprülü Mehmet Paşa’yı tavsiye ederim,” dedi. “Ülkeyi bu vezir kurtarır.”
Köprülü yaşlıydı.
Hiçbir yerde büyük isim yapmamıştı.
Şöhreti yoktu.
Ama tecrübesi vardı. Zekâsı vardı. Aklı vardı.
Turhan Sultan, nihayet Köprülü’yü göreve getirmeye karar verdi.
Çağırdı.
“Paşa, hoş geldin,” dedi.
Sadareti teklif etti.
Ve çoğu kişinin sandığı gibi, Köprülü’nün hemen kabul etmesini bekledi.
Fakat Köprülü bazı şartlar ileri sürdü.
O şartlar, normalde bir valide sultanın kolayca kabul edeceği şeyler değildi.
Ama Turhan Sultan kabul etti.
Çünkü çaresizdi.
Çünkü bir de “Köprülü’yü denesek ne çıkar” diye düşündü.
Ve o meşhur cümleyi söyledi:
“Vallahü azim, senin bütün şartlarını kabul ettim ve hükümlerine riayet edeceğim. Görelim bakalım nice hizmet eylersin Paşa.”
Bu cümlede hem umut vardı hem teslimiyet.
Ama teslimiyet, zayıflık değildi.
Bazen teslimiyet, “hizmet için egoyu bir kenara koymak” demektir.
Köprülü göreve başladı.
76 yaşındaydı.
Beş yıl yaşayacaktı.
83 yaşında vefat edene kadar Celali isyanlarının, yani eşkıyalığın kökünü kazıdı. Şehir içinde de şehir dışında da kendisine direnen kalmadı.
Bu süreç “sert”tir; ama outline’ın çizgisi nettir: Ülke selamete erdi.
“Belki kurunun arasında bir iki yaş yanar,” denir. Lakin devletin dirliği sağlanmıştır.
Libne adası geri alındı.
Bozcaada geri alındı.
Erdel isyanı bastırıldı.
Ülkede sükûn hâkim oldu.
Ben o yıllarda çarşıda, pazarda yüzlerin biraz toparlandığını gördüm. İnsanlar yine şikâyet ederdi; insan her devirde bir şeyden şikâyet eder. Fakat şikâyetle umutsuzluk farklı şeydir.
Umutsuzluk azalmıştı.
Ve bu, Turhan Sultan’ın “doğru adamı doğru yere koyma” iradesinin meyvesiydi.
1661’de Köprülü Mehmet Paşa vefat etti.
Yerine oğlu Fazıl Ahmet Paşa geçti.
Fazıl Ahmet Paşa döneminde Osmanlı yeniden canlandı.
Uyvar alındı.
Avusturya mağlup edildi.
Girit adası Kandi dahil tamamen ele geçirildi.
Podolya Osmanlı topraklarına katıldı.
Bunlar birer zafer satırı gibi görünür.
Ama Turhan Sultan açısından bakınca, bunların her biri bir iç huzurun karşılığıdır: “Doğruyu yapmışım” deme hakkı.
Ve bu pay, ona aitti.
Turhan Sultan’ın oğlu 15 yaşına geldiğinde, artık naibeliği sona erdi.
Kendisi siyasetten el etek çekti.
Edirne’ye yerleşti.
Bu noktayı ben çok mühim görürüm. Çünkü outline açıkça söylüyor: Turhan Sultan, siyasete kesinlikle bulaşmadı ve bu gelenek Osmanlı’nın sonuna kadar geldi.
Artık kadınlar siyasete bulaşmayacaklardı.
Bu, onun vurduğu bir damga idi.
Bunun adına “ileri görüş” diyebilirsiniz.
Bunun adına “devlet terbiyesi” diyebilirsiniz.
Ben buna “sabırla çekilmek” diyorum.
Zira iktidarı eline geçirmiş bir insanın, vakti geldiğinde geri durabilmesi, çok az kişiye nasip olur.
Turhan Sultan, çeyrek asra yakın bir süreyi Edirne’de, Tunca kıyılarındaki kasırlarda geçirdi.
Devlet işlerinin içinde görünmedi.
Ama devletin hayrına olan şeylerin içinde hep vardı.
1661’de İstanbul’da çok büyük bir yangın oldu.
80.000 ev yandı.
4.000’den fazla insan hayatını kaybetti.
300’ün üzerinde saray, mescit ve cami yandı.
Şehir bir felakete uğradı.
İşte bu felaketin ardından Turhan Sultan İstanbul’a geldi.
Yangın yerlerini gezdi.
Halka moral vermek istedi.
O gezide Sirkeci ve Eminönü’ne uğradı.
Ve 1597’de, yani tam 60 sene önce, Safiye Sultan’ın inşa ettirmeye karar verdiği ama tamamlanamayan camiyi gördü.
Temeller atılmıştı.
Minareler şerefelere kadar çıkmıştı.
Hocalar tayin edilmişti.
Ama Safiye Sultan’ın vefatı, padişahın vefatı, oğlunun vefatı, mimarın vefatı… Art arda gelen kayıplar yüzünden eser yarım kalmıştı.
Turhan Sultan, 60 yıl sonra bu camiyi tamamlayacaktı.
Üstelik yalnız cami değil…
Hünkar Kasrı vardı.
Sebil vardı.
Çeşme vardı.
Darülkurra vardı.
Bir külliye idi.
Mimar Mustafa’ya ihale edildi.
1661’de inşaata başlandı.
1664’e kadar sürdü.
Ve mükemmel bir şekilde sona erdi.
Ben o yıllarda, Eminönü’nden geçerken iskele tarafında yükselen taşları gördükçe içim ferahlardı. Çünkü bir şehir, bazen yeniden yapılan bir duvarla değil, tamamlanan bir niyetle ayağa kalkar.
Turhan Sultan, o niyeti tamamladı.
Ve bu, onun hayırseverliğinin, vatanperverliğinin, “halkın huzur ve selameti” için risk almış bir valide sultan oluşunun bir başka yüzüydü.
Hatice Turhan Sultan’ın valide sultanlık dönemi 34 yıl sürdü.
Osmanlı tarihinde en uzun valide sultanlık dönemidir.
Bu uzun yılların büyük kısmında Edirne’de yaşadı.
Siyasete karışmama geleneğini yerleştirdi.
Kadınların devlet işine karışmaması terbiyesini, bir örnek gibi gösterdi.
Bu, onun “Köprülüler devri” diye anılacak altın sayfayı açmasıyla birleşti.
Bir yandan devlet ayağa kalkıyor…
Bir yandan saray içi denge yeniden kuruluyor…
Bir yandan da halk, huzuru yavaş yavaş hissediyordu.
1683 yılı geldi.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana önlerindeydi.
O sırada Turhan Sultan hastalandı.
Ne ilaç kâr etti ne hekim.
5 Temmuz 1683’te, Viyana kuşatmasından dokuz gün önce hayata veda etti.
Oğlu Belgrad’daydı.
Haber ulaştığında, üzüntüsünü şu cümleyle dile getirdi:
“Devletin rüknü azamı gitti.”
Yani devletin temel direği çöktü.
Bu cümle, bana hep ağır gelir.
Çünkü bir insanın “temel direk” olması, yalnız güçle değil, fedakârlıkla olur.
Turhan Sultan, gerçekten bir temel direkti.
Osmanlı onun döneminde yücelmiş, yükselmişti.
Onun eliyle Köprülü gelmiş, devlet toparlanmış, huzur çoğalmış, hayır eserleri tamamlanmıştı.
Ve en önemlisi: İktidarın içinde terbiyeyi korumuş, vakti geldiğinde geri çekilmeyi bilmişti.
Ben şimdi yaşlı bir adamım.
Kâğıtlar sararır.
İsimler unutulur.
Ama bazı hatıralar unutulmaz.
Eminönü’nde taşın üstünde duran o “tamamlanacak” kararı, hâlâ içimde bir dua gibi durur.
Çünkü Turhan Sultan’ı anlatmak, yalnız bir valide sultanı anlatmak değildir.
Turhan Sultan’ı anlatmak, devletin zor zamanlarda nasıl yeniden doğrulduğunu, sabrın nasıl bir siyaset olduğunu, hizmetin nasıl bir büyüklük olduğunu hatırlamaktır.
Ve kahramanlar, gerçekten ölmez.
Onların bıraktığı iz, bazen bir cümlede, bazen bir eserde, bazen de halkın içindeki sessiz rahatlamada yaşamaya devam eder.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





