Maltepe Sırtlarında Bir Ok Değil, Kader Uçtu: Bizans Anadolu’yu Bıraktı

O günün sabahını hâlâ hatırlarım.

Güneş, Marmara’nın üzerinden doğarken ışığı altın gibi parlıyordu; fakat bizim içimizde altın yoktu. İçimizde sadece sessiz bir kararlılık vardı.

Benim adım Yahşi. Orhan Bey’in otağına yakın iş görenlerdenim; kimi zaman ulak karşılar, kimi zaman erzak sayarım, kimi zaman da savaşın sesini duymadan önce onun gölgesini hissederim.

Bu satırları bir destan yazmak için değil, yıllar sonra kimsenin adını anmadığı bir hatırayı saklamak için yazıyorum. Çünkü bazı günler vardır; kılıçlar konuşur gibi görünür ama aslında strateji konuşur.

Ve bazı günler vardır; bir imparatorun düşüşü savaş meydanında değil, kendi askerinin kalbinde başlar.

Tarih 1329 idi.

Bizans imparatoru Andronikos, yüzyıllardır süren bir rüyayı gerçekleştirmek üzere Konstantinopolis’ten çıktı. Hedefi açıktı: Osmanlı’yı tek bir darbeyle ezmek ve Türkleri Anadolu’dan söküp atmak.

Karşısındaki ise henüz bir “devlet” diye anılmaya bile çekinilen, çadırlarda yaşayan bir Türkmen beyi: Orhan Gazi.

Kağıt üzerinde kazanan belliydi.

Roma’nın demir yumruğu, bir avuç atlıyı ezer geçerdi.

Ama Maltepe sırtlarında güneş battığında, tarih kitapları bir zaferi değil; koca bir imparatorluğun Anadolu’ya vedasını yazacaktı.

🧭 Konstantinopolis’te Başlayan Büyük Yürüyüş

Mayıs 1329… Konstantinopolis.

Şehir, baharın taze kokusuyla uyanmıyordu. Limana inen rüzgârın taşıdığı koku başka bir şeydi: yaklaşan savaşın kokusu.

Rivayet olunur ki imparator Andronikos, sarayın yüksek balkonunda mermer korkuluklara yaslanıp karşı kıyıya bakmış. Puslu Anadolu tepelerine…

Bir zamanlar o tepelerde Roma kartalları dalgalanırdı.

Şimdi ise her geçen gün daha fazla duman yükseliyor; her geçen gün bir kale daha sessizliğe gömülüyordu.

İmparatorun arkasında, sağ kolu ve ordunun tecrübeli ismi Grand Domestic Iohannis Kantakuzenos bekliyordu. Elinde parşömenler, yüzünde gizleyemediği bir endişe.

İmparator gözünü karşı kıyıdan ayırmadan sormuş:

“Rüzgârın getirdiği bu yanık kokusu nedir? İznik hâlâ dayanıyor mu?”

Kantakuzenos, sesi alçak ama net:

“İznik dayanıyor imparatorum… ama kuşatma çemberi daralıyor. Şehre giren erzak kesildi. İzmit’ten gelen haberler daha da kötü. Orhan Bey yolları tutmuş.”

Andronikos’un öfkesi, mermerden bile sertmiş:

“Bir avuç çadırı olan bir aşiret reisi, bin yıllık Roma’nın şehirlerini nasıl bu kadar aciz bırakabilir?”

Kantakuzenos gerçeği saklamamış:

“Onlar artık sadece aşiret değil efendim. Disiplinliler. Sabırlılar. Açık alanda savaşmak yerine kalelerimizi aç bırakarak düşürüyorlar.”

İmparator zırhlı eldivenlerini birbirine vurmuş. Metalin sesi boş salonda yankılanmış:

“Müdahale edeceğiz… ama uzaktan emirle değil. Ben bizzat geçiyorum.”

Bu karar, saray koridorlarında bir fırtına gibi yayılmış.

Bizans imparatorları son yüzyılda nadiren ordunun başında sefere çıkardı. Ama Andronikos, halkına “hâlâ güçlüyüm” demek istiyordu.

Bu sefer sadece askeri değil, siyasi bir gösteriydi.

⚙️ Demirin Güveni, Güneşin Hesabı

Konstantinopolis limanı o günlerde demir dökümhanesi gibiydi.

Ocaklar çalışıyor, kılıçlar bileniyor, mızrak uçları sertleştiriliyordu.

Ama asıl hazırlık zırhlardaydı.

Bizans’ın gücü ağır piyadeye ve tepeden tırnağa zırhlı katafrakt süvarilerine dayanırdı.

Bir askerin zırhı ve silahları öyle ağırdı ki; onu taşıyan adam, kendini zırhın içinde “güvende” hissederdi. Zırh, düşman kılıcına karşı duvardı.

Fakat kimse, gökyüzündeki parlak yaz güneşine bakıp şu hesabı yapmadı:

Demir, güneş altında ağırlaşır. İnsan nefesi kısalır. Sabır tükenir. Düzen bozulur.

Kibir bazen düşmanı küçümsemek değildir yalnız.

Doğayı da küçümsemektir.

Savaş meclisi kurulduğunda Kantakuzenos haritada engebeli bölgeyi göstermiş:

“İznik’e en hızlı yol Pelekanon’dan geçer. Lakin burası dik yamaç ve ağaçlık… süvariler için zor.”

Andronikos gülmüş:

“Zorluk zayıflar içindir. Düşman nerede karşımıza çıkarsa orada ezeriz.”

Kantakuzenos tehlikeyi sezse de imparatorun sözünü aşmamış.

🏕️ Bursa Eteklerinde Sessiz Bir Hesap

Aynı günlerde Bursa’nın eteklerinde bambaşka bir dünya vardı.

Mermer sütunlar yoktu.

İşlenmiş altınlar yoktu.

Ama disiplinli bir sükûnet vardı.

Orhan Bey, otağında bağdaş kurmuş, önündeki deri haritaya bakıyordu. Yanında kardeşi Alaattin Paşa ve güvendiği beylerden Pazarlı Bey ve Akçakoca vardı.

Çadırın kapısı açıldığında içeri toz toprak içinde bir ulak girdi.

Diz vurdu:

“Beyim… casuslarımızdan haber var. İmparator Andronikos bizzat yola çıkıyor. 15 bin kişilik orduyla Üsküdar’a geçecekler. Yanlarında ağır zırhlı şövalyeler ve paralı askerler var.”

Çadırın içinde kısa bir sessizlik oldu.

Bizim elimizdeki kuvvet bunun yarısı kadardı.

Üstelik ordunun önemli kısmı İznik kuşatmasındaydı.

Pazarlı Bey sakalını sıvazladı:

“İznik kuşatmasını kaldırıp tüm gücümüzle karşılarına çıkalım mı? Yoksa geri mi çekilelim?”

Orhan Bey başını kaldırdı.

Gözlerinde endişe değil, avcının hesabı vardı:

“Geri çekilmek yok. Ama kuşatmayı da tamamen kaldırmayacağız. İznik halkı gevşediğimizi sanmamalı.”

Ayağa kalktı, haritanın başına geçti.

“İmparator bizi ovada yakalayıp ezmek isteyecek. Onun istediği savaşı verirsek demir yığınlarının altında kalırız. Biz ona bizim istediğimiz savaşı vereceğiz.”

Parmağını Pelekanon’a, Maltepe sırtlarına bastırdı:

“Dar sahil şeridi… arkasında sarp tepeler. İmparator ordusunun büyüklüğüne güvenip buradan geçmek isteyecek.”

Alaattin Paşa araya girdi:

“Arazi engebeli. Ağır zırhlılar orada hareket edemez.”

Orhan Bey hafifçe tebessüm etti:

“İşte tam da bu yüzden. O zırhlar ovada onların kalesi… tepede ise zindanı olacak. Güneş bizim müttefikimiz, arazi kalkanımız.”

Sonra bize dönüp ekledi:

“Hafif olacağız. Rüzgâr gibi… Onlar bizi yakalamaya çalışırken kendi ağırlıklarıyla boğuşacak.”

O an, Orhan Bey’in gözünde bir şey gördüm: Hırs değil.

Sabır ve ölçü.

Devlet olacak aklın ilk işareti.

🌙 Pelekanon Gecesi: Meşaleler ve Sessizlik

Bizans ordusu, 10 Haziran akşamı Pelekanon sahiline vardı.

Güneş batarken Maltepe yamaçları kızıl oldu.

İmparator tepeleri gösterip “Hiç hareket yok, kaçmış olmalılar” diye düşündü.

Oysa kaçmamıştık.

Biz, ağaçların ve kayaların arasında sessizce bakıyorduk.

Atların ayaklarına keçe sarılmıştı.

Silahların parlamaması için üzerleri mat tutulmuştu.

Aşağıda Bizans kampında meşaleler yanıyordu.

Kahkahalar, metal sesleri, yüksek emirler…

Kendinden emin bir ordu gürültü çıkarır.

Çünkü gürültü, içindeki kuşkuyu bastırır.

Pazarlı Bey fısıldadı:

“Çok kalabalıklar beyim.”

Orhan Bey’in sesi sakindi:

“Bırak doldursunlar. Yarın güneş tepeye çıktığında o kalabalık onların yükü olacak. Dar alanda birbirlerini ezecekler.”

Gökyüzüne baktı:

“Yarın sıcak bir gün olacak. Çok sıcak…”

Sonra bize döndü:

“Dinlenin. Ama uyumayın. Şafakta oklarımız konuşacak.”

O gece, ben uyumadım.

Çünkü bazı geceler insan bilir: yarın yalnız bir savaş değil, bir dönüm yaşanacak.

☀️ Şafak ve Yokuş: Demirin Nefesinin Kesildiği Yer

11 Haziran şafak vakti…

Hava açıktı.

Tek bulut yoktu.

Bir çiftçi için bereket; ama ağır zırh kuşanan için çetin bir imtihan.

Bizans ordusu düzen aldı.

Önde katafrakt süvariler, arkada ağır piyade, geride paralı okçular…

Güneş, miğferlerden yansıyıp göz kamaştırıyordu. Uzakta bakınca sanki metal bir nehir yürüyordu.

Ama nehir, akacağı yeri bilmeden akarsa taşar.

Biz tepede sessizdik.

Orhan Bey, bir kayanın arkasından aşağıyı izliyordu.

Pazarlı Bey “Görkemliler” dedi.

Orhan Bey’in cevabı kısa oldu:

“O parıltı birazdan onların düşmanı olacak.”

Bizanslılar tırmanmaya başladı.

İlk yüz metrede düzen vardı.

Sonra eğim arttı.

Kayalık zemin, atları zorladı.

Ağır zırhlı adamların nefesi kısa kesildi.

Güneş yükseldikçe zırh ısındı.

Ter arttı.

Ve düzen, küçük küçük çatlamaya başladı.

İşte Orhan Bey’in beklediği an buydu.

Sesi yükselmedi:

“Okçular… menzildeler.”

Binlerce yay gerildi.

Kompozit yayların gergin sesi, rüzgârın içinden ince bir çizgi gibi geçti.

Sonra oklar, gökyüzünde kararmış bir perde gibi süzüldü.

Burada ayrıntıya girmeyeceğim.

Savaşın ağırlığını artırmak istemem.

Sadece şunu söyleyeceğim:

Bizans ordusu, o yokuşta daha fazla tırmanamadı.

Çünkü yukarıdan gelen oklar kadar, içlerindeki yorgunluk da onları durdurdu.

Aşağıdan yukarı atılan oklar ise bizim kadar etkili değildi.

Zira yerçekimi bile o gün kimin yanında olduğunu belli etmişti.

🕊️ Sahte Ricat: Bir Anlık Umut, Bir Ömürlük Çöküş

Saatler geçti.

Güneş tam tepedeydi.

Bizans öncüleri tepeye yaklaşınca Orhan Bey elini kaldırdı.

Öndeki birliklerimiz, sanki korkmuş gibi geri döndü.

Sahte ricat…

Bir adım geri atıp düşmanı ileri çekmek.

Bizans bunu görünce “Türkler kaçıyor” sandı.

Zafer arzusu, yorgunluğu unutturur ama aklı da alır.

Safları bozuldu.

Kalkanlar indi.

Düzen gevşedi.

Ve Bizanslılar tepenin ardındaki açıklığa kadar bizim peşimizden geldi.

O an Orhan Bey’in sesi ilk kez sertleşti:

“Şimdi.”

Ormanın iki yanından dinlenmiş süvariler ortaya çıktı.

Pazarlı Bey’in gür sesi duyuldu.

Bizans ordusu, az önce “zafer” sandığı şeyi bir anda “çember” olarak gördü.

Ağır zırhın içindeki adamın en büyük korkusu şudur:

Hızlı olamamak.

Biz hızlıydık.

Bizans ağırdı.

Ve ağırlık, o gün bir “güç” değil, bir “yük” oldu.

⚖️ Kaderin Kırıldığı An: İmparatorun Yaralanışı ve Ordunun Ruhunun Düşüşü

Savaşın ortasında bir an geldi.

İnsan, o anı sonradan yıllarca düşünür.

İmparator Andronikos, merkezde görünüyordu.

Etrafında seçkin adamları vardı.

Kantakuzenos’un da orada olduğu söylenir.

Derken imparatorun yaralandığı haberi yayıldı.

Ben bunu yakından görmedim, ama savaşın sesinden anladım:

Bir ordunun “kalbi” titredi mi, ayakları da titrer.

İmparatorun yaralanması, askerin zihninde bir cümleye dönüştü:

“İmparator düştü.”

O cümle büyüdü.

“İmparator öldü.”

O cümle, gerçeği aşarak bir panik oldu.

Ve panik, kılıçtan daha hızlı yayılır.

Bizans safları çözülmeye başladı.

İlk kaçanlar paralı askerlerdi.

Sonra piyade…

Sonra süvariler…

Kantakuzenos’un imparatoru geriye taşıdığı, sahile yöneldiği söylenir.

Ama artık geri dönüş yoktu.

O gün, Bizans ordusu “düzenli ordu” olmaktan çıktı; dağılmış bir kalabalık hâline geldi.

Orhan Bey, tepeden sahile doğru akan bu çözülüşü görünce kılıcını kaldırdı:

“Kovalayın. Bugün burada bitecek.”

Bu emirde öfke değil, bir devlet kurucusunun soğuk hesabı vardı:

“Bugün durursak, yarın geri gelirler.”

🌊 Gün Batarken: Bizans’ın Anadolu Rüyasının Sönüşü

Güneş batarken Bizans gemilerine doğru bir çekiliş başladı.

İnsanlar denize, sandallara, iskelelere yığıldı.

Ben yine ayrıntıya girmeyeceğim.

Zira savaşın utancı, yenilenin payına zaten ağır düşer.

Sadece şunu söyleyeceğim:

O gün Bizans, Anadolu’ya bir “geri çekilme” yapmadı.

O gün Bizans, Anadolu’ya veda etti.

Çünkü bir imparatorun ordusunun gözünde yenilmezliği kırılırsa, bir daha aynı kolaylıkla “Anadolu’ya geçiş” hayali kurulmaz.

İmparator Andronikos, Konstantinopolis’e döndüğünde yalnız yaralı değildi.

İnancı da yaralıydı.

🏛️ Orhan Gazi’nin Asıl Zaferi: Kılıçtan Sonra Düzen

Bizim tarafta ise zafer sarhoşluğu yoktu.

Orhan Bey’in yüzünde sevinçten çok, vakar vardı.

Pazarlı Bey ganimetlerden söz ettiğinde Orhan Bey şöyle dedi:

“Esirlere iyi davranın. Yaralılarına bakın. Zırhlarını ve silahlarını toplayın. Demir, demircimizin elinde hayra dönüşür.”

Ve sonra daha önemli bir söz söyledi—benim ömrüm boyunca unutmadığım:

“Bu zafer bize şunu öğretsin: Ne kadar güçlenirsek güçlenelim, kibre kapılmayacağız.”

İşte o an anladım:

Biz, sadece bir muharebe kazanmadık.

Biz, bir devletin ahlakını da kurduk.

Pelekanon’dan sonra İznik’in umudu kırıldı.

İznik halkı, “İmparator kurtaracak” diye dayanıyordu.

İmparator yenilince umut da çöktü.

Orhan Bey, şehri hemen zorlamadı.

Sabırla kuşatmayı sürdürdü.

Ve yıllar sonra İznik teslim olduğunda (tarihçiler bunu 1331 diye kaydeder), bu teslimde Pelekanon’un gölgesi vardı.

Pelekanon, beylikten devlete geçiş kapısıydı.

Bizans içinse Anadolu’nun tapusunun elden çıkışının ilk mühür darbesi.

🌙 Hatıranın Sonu: Maltepe Rüzgârı Hâlâ Aynı mı?

Aradan yıllar geçti.

Ben yaşlandım.

O günün taşları değişti, yollar değişti.

Ama rüzgâr aynı rüzgâr.

Maltepe sırtlarında esen rüzgâr bazen kulağıma o günü getirir:

Bir imparatorun kibri…

Bir komutanın endişesi…

Bir beyin sabrı…

Ve bir ordunun içinde yayılan o kırılgan fısıltı:

“İmparator düştü.”

Tarih bazen kılıçla yazılır gibi görünür.

Ama ben gördüm:

Tarih, çoğu kez insanın içindeki inançla yazılır.

İnanç kırıldı mı, en ağır zırh bile bir yük olur.

Ve sabır, doğru zamanda kullanılırsa, kılıçtan daha keskin olur.

Pelekanon’da kılıçlar konuştu sanılır.

Benim hatıramda ise konuşan şey şudur:

Strateji… sabır… ve kaderin sessiz adımı.