Afişi direğe yapıştırdığı an, çıplak ayaklı bir çocuk yaklaşıp fısıldadı: “Beyefendi… bu kız sizin mi? O bizim evde yaşıyor.” O cümle, bir yılın ağırlığını tek darbeyle yerinden oynattı. Kenan, dar sokakların labirentinde çocuğu izlerken kalbi göğsüne sığmadı. Mavi boyası dökülen kapı açıldı, yorgun bir kadın gözleri dolu, korkuyla fısıldadı: “Yanlış geldiniz.” Ama korku, kaybedecek bir şeyi olanların diliydi. İşte orada, beklenmedik bir kavuşmanın, zor bir itirafın ve alışılmadık bir aileye dönüşen affın başlangıcı duruyordu.
İkindi güneşi İstanbul’un betonunu kavururken Kenan Yılmaz, omzunda afiş rulosu, elinde yapıştırıcı kutusu, Akasya Sokağı’nda ağır ağır yürüyordu. Bir zamanlar kırışığı ütüsüz bırakmayan İtalyan takım elbiseleri, özel berberde taranan saçları, parlatılmış ayakkabıları… Hepsi geride. Şimdi solgun bir tişört, yıpranmış bir kot, düzensiz saç ve sakallar. Üzerindeki her şeyin sanki tek bir cümlesi vardı: “Arıyorum.”
Aydınlatma direğine afişi yerleştirdi, fırçayla üzerine bastırdı. Kağıt kenarları buruş buruş, defalarca açılıp kapanmış. Fotoğrafta iki örgülü, kahverengi gözlü bir kız çocuğu gülümsüyordu: Elif. Altında büyük kırmızı harflerle “Kayıp Elif Yılmaz – 5 Yaşında – Ödül” yazıyordu. Kenan’ın parmakları, fotoğrafa değdiğinde titredi. Bir yıl. Hiç bitmeyen bir yıl.
Kaza gecesi zihninin arkasında sinmiş bir hayalet gibi her anı bastırıyor, her boşlukta geri dönüyordu. Yağmur, kalın ve kör edici; kırmızı ışıkta dalan bir kamyon; sarsıntı; boğulan bir çığlık. Bilincini kazandığında Meryem sessizdi. Elif’in koltuğu boştu. Arka kapı çarpılmış, yarı yarıya yerinden oynamıştı. Kenan paramedikleri beklerken yaralı bedenini umursamadı; yağmurun içinde kızının adını yırtınarak haykırdı. O gece, şehir onu yuttu.
Kenan, oturduğu çatıyı, oturduğu hayatı, oturduğu gururu sattı. Gösterişli çatı katının yerini mütevazı bir daire aldı; işlerini ortaklarına devretti. Paraya değil, sessizliğe dayanamadı. Evdeki her eşya bir mezar taşı gibiydi. O yüzden, kalan her şeyi tek bir cümleye adadı: “Elif.”
Şehrin afişlerle dolmadık köşesi kalmadı. Dedektifler, ödül ilanları, röportajlar… Tüm hatları dökülen bir baba. Medya yeni bir acı buldukça eski acıları unuttu. Ama Kenan unutmadı. Unutamazdı. Hava ağırlaştığında, afişleri rüzgâr savurduğunda, o sadece bir şeyi bekledi: küçük bir iz, küçük bir ses.
Tam o sırada, yalınayak, kıvırcık saçlı bir çocuk durdu afişin önünde. Kenan’ın gözleri ona kaydı. Çocuğun yüzünde meraktan fazlası vardı: tanıma. Alt dudağını ısırdı, sanki bir sırrı yutuyordu. Kenan, çocuğu ürkütmemek için diz çöktü. “Evladım—” diyemeden çocuk fısıldadı: “Ben bu kızı tanıyorum. O bizim evde yaşıyor.”
Cümle Kenan’ın kulaklarında yankılandı. Zemini kaydı. Dudakları aralandı; kelimeler üst üste yığıldı: “Emin misin? Nerede? Ne zamandır?” Çocuk bir adım geri çekildi ama gözleri kaçmadı. “Kısa. Saçları örülü. Annem örüyor hep. Yalnızdı. Ağlıyordu. Birkaç ay oldu. Annem eve getirdi.”
Kenan’ın “Lütfen”i, yağmurdan değil, içindeki fırtınadan ıslanmıştı. “Beni götürür müsün?” Çocuk başını salladı, yalnızca bir şartla: “Sessiz olun. Annem yabancıları sevmez.”
Sokak bir labirent oldu. Çamaşır iplerinde uçuşan renkli kumaşlar, dar merdivenler, duvarlara yaslanarak ayakta duran evler, çocuk kahkahalarıyla karışmış yemek kokuları… Çocuk, soluk mavi boyalı bir kapının önünde durdu. Boya yer yer dökülmüş, altından gri beton bakıyordu. Kapı aralıktı. “Burası,” dedi. “Önce ben gireyim.”
Kenan’ı, bir cümleyle kenara bıraktı kapı. Kapının arkasında sesler boğuldu, mahalle gürültüye kalkan oldu. Kenan kalbini avuçlarının arasına alıp bekledi. Saniyeleri saydı. Yüz oldu, yüz elli, iki yüz… Kapı açıldı: Çocuk, gözleri büyümüş, yüzünde şaşkınlık ve korku. “Annem dedi ki: Yanlış. Burada kız yok. Gidin.”
“Hayır.” Kenan’ın sesi, planladığından yüksek, içinde yalvarmanın keskinliğiyle çıktı. “Lütfen. Sadece bir kez bakmama izin verin. O benim kızım. Bir yıldır…” Cümle, arkasında beliren kadınla kesildi.
Kadın otuzlarında, çalışma çizgileri gözlerinin altında mavi mor bir gölge bırakmış. Üzerinde basit bir bluz, kot pantolon, belinde önlük. En çok gözleri konuşuyordu: öfke değil, kayıtsızlık değil, saf korku. Kapının pervazına tutundu, parmak eklemleri bembeyaz. “Gitmeniz gerekiyor,” dedi. “Oğlum karıştırmış. Bizde kız yok.”
Kenan bir adım attı; sonra durdu. Korku, kaybedecek bir şeyin adıydı. “Sadece iyi olduğunu bileyim. Yoksa giderim. Bir daha gelmem. Ama eğer oysa…”
Kadın başını hayır anlamında salladı, çocuğu içeri çekti, kapıyı kapadı. Kilit sesi iki kez kırbaç gibi çınladı. Kenan mavi kapıya bakakaldı. Dışarıdan bakan biri için bu yalnızca başarısız bir denemeydi. Ama Kenan’ın içindeki bir ses fısıldadı: O kadın korkuyordu. Korkmak, saklamak demekti.
Sokağın karşı duvarına yaslandı, bekledi. Güneş yattı; gölgeler uzadı; sokaktaki sesler seyrekleşti. Mavi kapı sessiz kaldı. Kenan kaldı. Gecenin serini omuzlarına çökünce, “Yarın,” dedi. “Yarın konuşacağız.” Ama o gece, mavi kapının ardında bir başka konuşma vardı.
Leyla, küçük kızın saçlarını okşuyordu. Tiz bir talk show sesi televizyonu tedirgin eden bir fondu; kimse dinlemiyordu. Kız, bebekle oyun kuruyormuş gibi yapıyor; Leyla’nın gözlerinden yaşlar sessizce süzülüyordu. Can—çocuk—köşede defterini açmış, annesini izliyordu. Annemin korktuğunu bu kadar açık hiç görmemişti. Bir şeyler çok ama çok yanlış.
Gece Elif uyuduğunda Leyla, kızın elini tutup sessizce ağladı. Can, ince duvarların ötesinde annesinin fısıltı dualarını duydu. İçindeki düğüm koptu: Hakikati öğrenmesi gerekiyordu. Çünkü bu evde saklanan şey, yalnızca bir çocuk değil, bir yüreğin yüküydü.
Ertesi sabah fırsat doğdu. Leyla erkenden işe gitti, Elif’i mahalle kreşine bıraktılar. Can okula gitmedi. Eve döndü; annesinin odasına yöneldi. Gardırobun en üst rafındaki eski havluların altında bir ayakkabı kutusu buldu. Lastiği çıkardı, kapağı kaldırdı. Gazete kupürleri—kaza, kayıp çocuk, ödül—ve bir günlük.
İlk cümle, sanki odanın içindeki havayı değiştirdi: “Bugün bir çocuk buldum.” Satır satır, Leyla’nın kalbini okudu. Otogarda tek başına ağlayan küçük bir kız… Sağlık ocağı, kimlik belirsizliği, travmanın anıları kilitleyen kapısı. Aylar… İlk gülümseme. İlk “anne” sesi. Sonra bir afiş—Elif’in gerçek kimliği. Ve acı: “Bunu ona nasıl açıklarım? Onu nasıl geri veririm? Onu benden nasıl koparırım?”
Can, annesinin kötülükten değil sevgiden yandığını gördü. Yanlış—evet. Ama insan. Gizlemek bencillikti; ama bağlanmak da bir tür iyilikten doğmuştu. Kenan’ın yüzünü hatırladı: “O benim babam” demeyen ama gözleriyle yalvaran adam. Can’ın içi karar verdi; yolu değişmedi ama yürüyüşü yumuşadı: Önce anneyle konuşacaktı. Utana sıkıla, ama açıkça.
Akşamüstü Leyla kapıdan girince, Can kahveyi termosla masaya bıraktı. “Anne, konuşmamız gerek.” Leyla’nın yüzü bir anda bembeyaz oldu. “Öğrendin,” dedi. Soru değil, teslim. “Evet,” dedi Can. “Günlüğü okudum. Gazeteleri.” Leyla dik duramadı. “Şimdi benden nefret ediyor musun?” Can sarıldı. “Hayır. Kötü değilsin. Yanlış yaptın ama kötü değilsin. Doğru olanı yapmamız gerek.”
Kapı çaldı. İkisi de bir an birbirlerine baktı. Mavi kapının ötesindeki adam, bu sefer onların kapısındaydı. Kenan, yorgun, gözleri kıpkırmızı, sesi boğuk: “Lütfen. Sadece bilmem gerek. Elif…” Can, Leyla’ya baktı. Leyla titreyen bir baş salladı: “Aç.”
Kenan içeri girdi. Bir an Leyla ile göz göze geldi; o bakışta öfke, şükran, şaşkınlık aynı anda çarptı. “Kızım sende,” dedi Kenan. “Bir yıl boyunca onu aradım… ve o buradaydı.” Leyla’nın dizlerinin bağı çözüldü. “Özür dilerim,” dedi. “Onu buldum… sevdim.” Kenan gözlerini kapadı. “Nerede? Görmem gerek.”
Can koştu, Elif’i komşudan aldı. O an—kapının içinden kızın adımları, Kenan’ın gözleri doldu. “Elif,” dedi fısıltıyla. Kız merakla baktı. “Sen kimsin?” “Ben…” Kenan’ın sesi çatladı. “Ben babanım.” Elif başını salladı. “Benim annem Leyla,” dedi. Çocukların sadeliği, yetişkinlerin düğümünü tek kelimeyle çözer bazen. Kenan diz çöktü. “Sadece sarılabilir miyim?” Elif, önce Can’a, sonra Leyla’ya baktı. Leyla başını salladı. Elif, Kenan’a küçük bir adım attı. Kenan onu göğsüne bastı ve dünya o an iki omuz arasında sustu.
Kenan, ağlarken bile kendini tuttu. “Beni hatırlıyor musun?” Elif, dikkatle baktı. Tanıma yok. Sadece iyi kalpli bir yabancı. Kenan geri çekildi. “Üzgün değilim,” dedi. “Mutluyum.” Ama Leyla’nın gözyaşları, mutluluğun bedelini anlatıyordu. Sonunda herkes sustu. Kenan, pencereye yürüdü; avluda oynayan Elif’in siluetine baktı. Kız güvende, mutlu.
“Onu bugün alamam,” dedi Kenan, kendi kendine şaşırmış gibi. “Bu ona zulüm olur.” Leyla gözlerini kadere kaldırdı. “Polise gitmeyecek misiniz? Beni şikâyet etmeyecek misiniz?” “Zamanı gelince,” dedi Kenan dürüstçe. “Ama önce Elif’in iyiliği.”
Ertesi gün, Kenan söz verdiği gibi geri döndü. Hediyeler değil; sabır getirdi. Kitaplar, fotoğraflar, eski anıların ipuçları… Elif onunla oynadı, güldü, sorular sordu, cevaplarını yarıda bıraktı. Kenan acele etmedi. Leyla mutfak penceresinden izledi; kalbi kırık ama minnettar. Can her şeyi not eder gibi seyretti; büyümek bazen tanıklık ederek olurdu.
Kenan, travma uzmanı bir psikoloğa—Doktor Selin—danıştı. “Yavaş,” dedi doktor. “Güven inşa edin. Anılar kendisi gelirse gelir.” Cumartesi günü Kenan bir fotoğraf albümü getirdi. Bebek Elif, çikolata pastalı birinci yaş günü, park, sallanan oyuncak at… Ve Meryem.
“Bu kim?” dedi Elif. Kenan bir saniye nefesini tuttu. “Annen,” dedi. “Gerçek annen. Adı Meryem.” Elif kaşlarını çattı. “Benim annem Leyla.” Leyla bir taş gibi ağırlaştı; Kenan yumuşadı. “Leyla da annen. Seni seviyor. Ama Meryem de var. Ve ben de varım.”
“Peki sen?” Elif’in bakışı Kenan’daydı. “Sen kimsin?” Kenan, albümde bir fotoğrafı gösterdi: Kucağında bebek Elif, ikisi de gülümsüyor. “Babanım.” Elif’in gözlerinde bir şey kıpırdadı. Sonra geri çekildi: “Kafam karışıyor.”
O günün gecesinde Elif bir kabustan uyandı. Elif’in odasına ilk koşan Can oldu; peşinden Leyla. “Sarışın bir kadın,” dedi hıçkırarak. “Kulağıma şarkı söylüyordu. Sonra çok büyük bir ses…” Leyla, gözleri Can’la buluştu: Meryem. Anıların kapısı aralıyordu.
Ertesi gün Elif, Kenan kapıdan girince bir süre baktı. “Gerçekten babam mısın?” Kenan’ın gözleri doldu. “Evet.” Elif, şaşırtan bir isabetle Kenan’ın kaşının üzerindeki küçük yarayı işaret etti: “Bunu hatırlıyorum. Bisikletten düşmüştün.” Kenan çöktü, ağladı, güldü. “Evet… evet.” Anı parçaları, sevginin sabrıyla bir araya geliyordu.
İki hafta geçti. Elif Kenan’ı “nazik amca”dan “babam”a çevirmeye başladı. Ama zor sorular geldi. “Şimdi babam sensin diye anne Leyla’yı bırakacak mıyım?” O an, odanın nefesi tutuldu. Kenan Leyla’ya; Leyla Can’a; Can Elif’e baktı.
“Seçmek istemiyorum,” dedi Elif. “İkisini de istiyorum.”
Basit bir soru, zor bir dünyanın duvarını tek cümlede yıktı. Neden seçim olsun? Aşk neden sayılır, ölçülür, bölünür?
Kenan, avukatlarının “dava edin, alın, koparın” diyen seslerini duyar gibi oldu. Sonra, kızının gözlerindeki korkuyu, Leyla’nın yorgun sevecenliğini, Can’ın göğsündeki cesareti düşündü. “Belki mümkün,” dedi yavaşça. “Belki iki ailen olabilir.”
Leyla şok oldu. “Bunu yapmak zorunda değilsiniz… Yasal olarak—” Kenan başını salladı. “Yasa bir şey söyler. Kalp başka. Elif için iyi olan, onu bir daha koparmamak.”
Avukatlar mızmızlandı: “Sorumluluk, suç, sonuç…” Kenan kararlıydı: “Suç var; kefaret de var. Affı tercih ediyorum.” Doktor Selin, tereddütle başladı, gözlemledikçe ikna oldu: “Çocuklar, sevgiye kategoriler koymaz. Eğer sınırlar ve rutinler iyi kurulursa, iki dünyayı da taşıyabilir.”
Plan çizildi: Elif haftanın büyük kısmını Kenan’la yaşayacak; okul, bale, yüzme… Ama salı ve perşembeleri Leyla ve Can’la kalacak; haftasonları iki aile birlikte pazar yemeği. Leyla’ya dava açılmayacak; ama süreç şeffaf olacak. Okula, “ikincil vasi” olarak Leyla eklenecek. Herkes, “önce Elif” diyecek.
Kenan’ın evinin kapısından ilk dönüş, hüzün ve umut karışımıydı. Elif pembe odasına girdi; tavandaki yıldızlar, raflardaki oyuncaklar, kitaplar… “Hatırlıyorum,” dedi fısıltıyla. “Tam değil… ama burada güvende olduğumu.” Kenan’ın gözleri ıslandı. Ayşe Hanım—yaşlı, tecrübeli bir bakıcı—evin nabzını tuttu; Leyla’dan öğrendi Elif’in sevdiği çorbayı, Can’dan öğrendi en çok güldüğü oyunu.
Salı geldiğinde, Kenan Elif’i Tarla Başı’ndaki mavi kapıya götürdü. Kapı açılmadan Elif içeri atıldı. Leyla, kızını döndürerek sardı: “Kızım!” Kenan kapının eşiğinde beklerken kendi içinde yıllardır duymadığı bir şey duydu: huzur. Elif, sevgiyle iki tarafa doğru çekiliyordu—incinmeden.
Okulda müdüre durum açıklandı: “İki aile, iki ev.” Levha gibi kurallar, yumuşayan yüzlere dönüştü. Mahalle kreşinde Fatma teyze gülümseyerek Leyla’ya söyledi: “Zor olanı seçtiniz. Haklı olanı.”
Zor olan bitmemişti; bu sadece başlangıçtı. Avukatların itirazları, komşuların fısıltıları, “böyle şey mi olur” diyen uzak akrabalar… Hepsi bir bir döküldü, çünkü Elif güldükçe, yanıt açıklaşıyordu.
Bir pazar, Kenan’ın bahçesinde herkes bir aradaydı. Leyla fincanı sıkı tutuyordu. “Öfkeli misiniz bana?” dedi Kenan’a. “Zaman çaldığım için.”
“Çaldın,” dedi Kenan dürüstçe. “Ama ben bakabilir miydim, o ilk aylarda? Bilmiyorum. Sen baktın.” Leyla’nın gözlerinden yaş süzüldü. “Affedebilir misiniz?” Kenan, avuçlarındaki kahveye baktı. “Affetmek, Elif’in çıkarına. Öfke, ona zarar.”
Can ayağa kalktı. “Kenan Bey, kolay olan bizi koparmaktı. Siz zor olanı yaptınız.” Kenan başını eğdi. “Zor olanı, Elif öğretti.”
Aylar, yeni normalin taşlarına isim yazdı: Salı-perşembe Leyla, pazar birleşik sofra; okul, bale, yüzme; mahallede seksek, kenarda demli çay.
Elif, babasının evinde geceleri Meryem’in fotoğraflarıyla masal dinlerken ağladı—özlemle. Leyla’nın evinde, dar mutfakta ters yumurtayı çevirirken güldü. Can’ın odasında, küçük yatakta, A beyin anlattığı hayallerle uyudu: “Doktor olacaksın,” dedi Can, “insanlara yardım edeceksin.” Kenan içten içe gülümsedi: “Oğlum, önce sen.”
Kenan, Leyla’nın gururunu incitmeden evi yeniledi. Çatı sızdırmıyor; duş sıcak akıyor; mutfak çalışıyor. “Taşımam,” dedi Leyla. “Burası bizim.” Kenan saygı duydu. Can’ın eğitimine destek oldu; “Sadaka değil,” dedi. “Aileye yatırım.”
Aile—bu kelime, artık kan bağının tekeli değildi. Anlam kazandıkça, kalabalıklaştı. Elif, okuldaki arkadaşlarına “kalp annem” dedi; sonra, “annem.” Kenan, ilk kez işine dönerken o ofisteki büyük camda yansıyan adam, hırsının yerini başka bir şeye devretti: denge.
Bir gece, Elif rüya görmedi. Uykusunda mırıldandı: “İyiyim.” Kenan kapı eşiğinden onu izledi; ofiste Meryem’in fotoğrafına döndü. “Gurur duyuyor musun?” Cama çarpan esinti, bir cevap gibiydi. Kenan, gülümsedi.
İki yıl geçtiğinde, bahçede uzun bir masa kuruldu. Ayşe Hanım’ın böreği, Leyla’nın pilavı, Kenan’ın ızgarası; çocuk kahkahaları, evin duvarlarına çarpıp geri döndü. Can, kabul mektubunu salladı: Tıp fakültesi. Leyla’nın gözleri parladı—göğsünden düşen taş, yerini gurura bıraktı. Elif çizimini getirdi: Ortada el ele tutuşan dört kişi—Kenan, Leyla, Can ve kendisi. Köşede bulutların arasında bir sarışın kadın: “Annem.”
Elif, Kenan’ın dizine tırmandı. “Beni nasıl bulduğunu yine anlat.” Kenan anlattı: afiş, yalınayak çocuk, mavi kapı, korkan bir kadın, affın kapısı. “Can kahramandı,” dedi. Can utandı. “Kahraman değilim. Doğru olanı yaptım.” Kenan başını salladı: “Bazen kahramanlık, doğru olanı yapmaktır.”
Gece çökerken Elif sordu: “Ben şanslı bir kız mıyım?” Kenan, kızının alnını öptü. “Çok.” Elif saydı: “Babam, annem, kalp annem, A beyim… Hepsi var.” Kenan fısıldadı: “Ve senin sayende biz de şanslıyız.”
Ofiste Meryem’in fotoğrafının önünde durdu Kenan. “Biliyor musun,” dedi kendi kendine, “kuralları esnettik; kalbi genişlettik.” Rüzgâr perdeleri dalgalandırdı. Kenan, bunun bir onay olduğuna inanmayı seçti.
Bu hikâye, kayıptan doğan bir buluşmanın değil, buluştuktan sonra “nasıl” kalınacağının hikâyesiydi. Ailelerin sadece kanla kurulmadığını; sevgi, seçim, fedakârlık ve affın bir araya gelip bambaşka bir form alabileceğini fısıldıyordu. Mavi kapının ardındaki sır, bir çocuğun iyiliği için yetişkinlerin gururunu yutmayı öğrenmesiydi. Ve o evde, alışılmadık ama gerçek bir aile, karanlıktan ışığa yürümeyi seçti.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





