Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık
1918 yılının sonlarıydı. Kıtlık, hastalık ve bitmeyen bir çöl güneşi, kaleleri değil, ruhları kuşatıyordu.
Medine Muhafızı Ömer Fahrettin Paşa, kumandanlık odasında tek başına oturuyordu. Padişahın ve Şeyhülislam’ın teslim emrini getiren telgraf kâğıdı, masasının üzerinde, sıradan bir kâğıt parçası gibi duruyordu ama ağırlığı, koca bir imparatorluğun çöküşünü simgeliyordu.
Dört bir yandan kuşatılan, lojistik destekten tamamen kesilen bu son Osmanlı kalesi, iki yıl yedi aydır, sadece ve sadece imanın ve görevin gücüyle ayakta kalmıştı. Ancak Mondros Mütarekesi imzalanmış, Şam, Beyrut, Halep düşmüş, artık geride tek bir destek birliği kalmamıştı.
Paşa, telgrafı okuduktan sonra bir kez daha gözlerini kapattı. Zihninde, Balkan Harbi’nde Edirne’yi geri alan taze subay ruhuyla, şimdi çölün ortasında, hurma çekirdekleriyle ve çekirge tavalarıyla direnen yorgun bir dervişin ruhu çarpışıyordu.
Bu topraklarda savaşmak bir savaş değildi; bu bir hizmetti. Kutsal Emanetlere, Ravza-i Mutahhara’ya (Hz. Peygamber’in tertemiz bahçesi) olan 400 yıllık sadakatin son nöbetiydi.
Bölüm 2: İmparatorluğun Vebalı Yarası
Dünya Savaşı, 600 yıllık ulu çınar için kuşkusuz bir ölüm kalım mücadelesiydi. Osmanlı orduları Çanakkale’den Galiçya’ya, Filistin’den Kafkasya’ya dört bir yanda çarpışıyordu. Savaşın yayıldığı en hassas bölgelerden biri de Yemen ve Hicaz’dı.
Amaç açıktı: İngilizlerin 19. yüzyıl boyunca isyanlarla çalkalanan Yemen’i yeni entrikalarla ele geçirmesine mani olmak ve en önemlisi kutsal toprakları korumaktı. Ancak savaşın çok geniş bir alana yayılmış olmasından ötürü Arabistan Yarımadası’na konuşlandırılan birliklerin sayısı sınırlıydı.
Bölgede görev yapan tümenlere merkeze olan uzaklık nedeniyle lojistik destek sağlamak zorlaşmıştı. Zira Hicaz Demiryolu yalnızca Şam’la Medine arasında kısmen faaldi. Yemen’e kadar olan topraklarsa, çöl koşullarında ulaşımın kolay olmadığı alanlardan oluşuyordu. Bu durum, yeni asker, silah ve mühimmat gönderilmesini imkânsızlaştırıyordu.
Osmanlı yönetimi bir yandan İngilizlerin kışkırtmasıyla yeni isyanların patlak vermesinden endişe ediyor, diğer yandan da Arap aşiretlerinin cihat çağrısına riayet edeceğini umuyordu.
Ancak işler Osmanlı’nın istediği gibi gitmeyecekti.
Bölüm 3: Kutsal Toprakların Hususi Hali
Kutsal topraklar, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı idaresine girmişti. Osmanlı Devleti için her dönemde, savaş olsun veya olmasın, Hicaz bölgesinin yeri, asayişinin kıymeti ayrıydı. Oraya bakış, bir yönetici sorumluluğundan öte, bir inanç meselesiydi. Zaten her an bu bölgeyle hususi olarak ilgilenilmişti.
Hicaz’ın güvenliği, tüm Osmanlı sultanlarının önceliğiydi. Kutsal emanetlerin bakımı için her yıl bütçeden büyük miktarlarda ödenek ayrılıyor, bölgenin yönetimi de Peygamber soyundan gelen yerel emirlere bırakılıyordu. Bu emirler, geniş yetkilere sahipti.
Dünya Savaşı başladığında Mekke Emiri Şerif Hüseyin‘di.
Bölüm 4: Şerif Hüseyin’in Yıllar Süren İhtirası
Şerif Hüseyin, daha önce İngilizlerle kurduğu yakın ilişki nedeniyle şüpheleri üzerinde toplamış ve Sultan II. Abdülhamit döneminde 1891 yılında İstanbul’a çağrılmıştı.
İstanbul’dayken çok önemli bağlantılar kurdu: İngilizlerle, Fransızlarla, İstanbul entelektüelleriyle… İslam dünyasının kültür başkenti olan İstanbul’da, kendini çok geliştirdi ve belirli bağlantılar sağladı. 18 yıl İstanbul’da adeta gözetim altında tutulan Şerif Hüseyin, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ardından, o dönemki İttihat ve Terakki yönetimi tarafından acemice bir kararla yeniden Mekke Emiri olarak görevlendirildi.
Bölüm 5: Acemilik ve İngiliz Satrancı
O dönemde Arap Yarımadası, hem sahip olduğu petrol kaynakları hem de Hindistan güzergâhında bulunmasından dolayı İngilizlerin başlıca ilgi alanları arasındaydı. İngilizler için bu güzergâh hayati önemdeydi; bu alanda hiçbir şekilde risk alamaz, hiçbir güce izin vermezlerdi.
Şerif Hüseyin’in bağımsız bir Arap devleti kurma hedefiyle, İngilizlerin bölgedeki emelleri örtüşüyordu. Görüşmeler, Dünya Savaşı’ndan çok önce Kahire’de başlamıştı.
İngilizler, Şerif Hüseyin’e uçsuz bucaksız vaatlerde bulunuyordu: “Sen isyan edersen, Toroslardan Yemen’e kadar bir Arap Krallığı oluşacak ve onun başında sen olacaksın.” Bu vaat, Şerif Hüseyin’in Arap milliyetçiliği üzerine temellendirdiği büyük bir krallık hayalini besliyordu.
Nitekim 1916 yılında, İngilizlerin Mısır Valisi Henry McMahon’la Şerif Hüseyin arasında varılan anlaşmayla, İngiltere, Osmanlı’ya karşı isyan edilmesi karşılığında Şerif Hüseyin’in kral olacağı bir Arap devletinin bağımsızlığını tanımayı kabul etti.
Ancak bu isyana katılan kabilelerin çoğu, bir siyasi hedeften çok, kısa vadeli çıkarlar ve ganimet peşindeydi. Onlar, bu durumu bir menfaat celbetme aracı olarak görüyorlardı.
Bölüm 6: İhmal Edilen Uyarılar
Osmanlı yönetimi, İngilizlerin isyana teşvik faaliyetlerinden habersiz değildi. Necit heyeti olarak tarihe geçen Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşubaşı Eşref ve şair Mehmet Akif’in de aralarında bulunduğu grup, isyandan kısa süre önce Şerif Hüseyin’in oğulları Faysal ve Emir Ali’nin karargâhlarına giderek İslam birliğinin bozulmaması çağrısında bulundu.
Ancak bu çağrı, İngilizlerin dağıttığı altınlar karşısında yetersiz kalmıştı. İngiltere, bu isyanı kışkırtmak için hazinesinden büyük maddi yatırımlar yapmıştı. Sadece Şerif Hüseyin’e tahsis edilen ücret bile 2,5 milyon sterlindi.
Osmanlı subayları, Şerif Hüseyin tarafından bir isyanın patlak vereceğini önceden haber almıştı. İsyandan birkaç hafta önce Medine Valisi ve Muhafızı olan Basri Bey, çektiği telgrafla Şam’da bulunan 4. Ordu karargâhına isyan hazırlıklarını bildirdi.
Şam’dan gelen yanıtta ise hayati bir hata yer alıyordu: “İslam âleminde yanlış bir etki bırakılmaması için Araplar tarafından fiili bir hareket olmadıkça bizim tarafımızdan hiçbir teşebbüsün yapılmaması doğru olacaktır.”
Bu ‘İslam birliği hassasiyeti’, Paşa’nın hayatını ve Medine’nin kaderini mühürleyecekti.
Bölüm 7: Paşa’nın Sezdiği Tehlike ve Medine’ye İntikal
İsyan başlamadan önce Şerif Hüseyin’in oğullarından Faysal, 1500 bedeviden oluşan süvari birlikleriyle Şam’daydı. Bu kuvvetin İkinci Kanal Harekâtı’na katılması planlanıyordu.
Ancak Faysal, harekâtın başlamasından kısa bir süre önce babasından aldığı emirle Medine’ye döndü. Bu adım, Şam’daki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’yı kuşkulandırdı. Cemal Paşa, vekili olan 12. Türk Ordu Komutanı Ömer Fahrettin Paşa’yı inceleme için geçici görevle Medine’ye gönderdi.
Fahrettin Paşa, Medine’nin kuzeybatısındaki Uhud Dağı eteklerindeki Hamza Mescidi civarında konuşlanan birliklerin asıl amacının Kanal Harekâtı’na katılmak değil, ani bir baskınla Medine’yi zaptetmek olduğunu anladı.
Durumu hemen Şam’daki merkez karargâha bildirdikten sonra, o sınırlı kuvvetlerle savunma hazırlıklarına başladı. İngilizlerin silahlandırdığı asilerin sayısı 50.000 kişiyken, bütün Hicaz bölgesindeki Osmanlı birliklerinin sayısı sadece 15.000’di.
Bölüm 8: İsyan ve Cemal Paşa’nın Cevabı
Osmanlı subaylarının tuzağı fark etmesinin ardından, Şerif Hüseyin’e bağlı asiler 3 Haziran 1916’da Medine çevresindeki demiryolu ve telgraf hatlarını tahrip ederek isyanı başlattı.
9 Haziran’da daha büyük çaplı bir saldırıya geçen asiler, zayıf bir Türk birliğinin koruduğu Mekke’yi tehdit etmeye başladı. Cidde, Hicaz cephesinde kaybedilen ilk şehirdi. Ardından Temmuz ayında Mekke, Eylül ayında ise Taif düştü.
Medine’yi Şam’a bağlayan demiryolu hattı, İngiliz casusu Lawrence’ın para karşılığı kandırdığı asiler tarafından devamlı tahrip ediliyor, Medine’ye mühimmat ve erzak ulaşması engelleniyordu.
Fahrettin Paşa’nın Şam’daki 4. Ordu Komutanlığı’na yaptığı yardım çağrısına Cemal Paşa’dan gelen cevap, çaresizliğin ve güvenin birleşimini yansıtıyordu:
“Zat-ı âliniz, hilafetin eşsiz incisi olan Medine’yi bir avuç askerle müdafaa ediyorsunuz. 4. Ordu bütün kuvvetini Sina cephesinde İngilizlere karşı toplamak zorunda olduğundan, öteki bölgeleri birer avuç askerle sizin gibi büyük vatanseverlerin namus ve fedakârlığına bırakmak mecburiyetindeyim.”
Kızıldeniz’in güneyinde, Fahrettin Paşa’nın savunduğu Medine dışındaki bütün şehirler isyancıların eline geçmişti.
Bölüm 9: Mukaddes Emanetlerin Yolculuğu
Paşa, ilk iş olarak Medine’de bulunan Hz. Peygamber’in mukaddes emanetlerini (büyük tarihi ve manevi değeri olan kutsal eşyalar) 2000 askerlik bir korumayla büyük bir titizlikle İstanbul’a gönderdi. Bu, bir nevi son vasiyetti. Geri çekilme ihtimaline karşı manevi mirasın korunması, onun en büyük önceliğiydi.
Sivillerin bir bölümü tahliye edildi. Ardından Medine ve çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturuldu.
Ancak demiryolunun sürekli tahrip edilmesi, lojistik hattını tamamen felç etmişti. Cephede bulunan Ali Fuat Erdem Paşa, o günleri hatıratında şu sözlerle anlatıyordu:
“Tabiat düşmandı. Güneş düşmandı. Asıl düşman, sinsi taşların arasına saklanmış dinamitçilerdi. Karakollarımız yoksulluk içindeydi. Hicaz hattı, binlerce Türk askerinin şehit olduğu ve gömüldüğü yerlerin uzayıp gidişini gösteren bir güzergâh oldu.”
Bölüm 10: Çekirgenin Serçeden Farkı Yoktur
Direniş sürerken yardım ulaştırılamaması, ödenen bedeli günden güne ağırlaştırıyordu. Hastalık, açlık ve susuzluk hat safhaya ulaşmıştı. Tıbbi malzeme ve ilaç eksikliği yüzünden salgınlar baş göstermişti.
Askerin besin kaynağı önceleri sadece hurmaydı. Hatta hurma çekirdekleri bile süvari birliklerini oluşturan develer için biriktiriliyordu. Paşa’nın emri, bir komutanın değil, bir babanın feryadı gibiydi:
“Bizim yere attığımız her hurma çekirdeği, develerimizi bir adım daha yürütebilir. Bu surette kıymetini bileceğimiz her hurma çekirdeği, iktisadi muharebede bize zaferi kazandıracak bir mermidir.”
Yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıkların artması nedeniyle Fahrettin Paşa, Medine’de bol miktarda bulunan çekirgelerin yenilmesinde sakınca olmadığına dair de bir fetva çıkarttı.
Ardından o meşhur talimatnameyi yayınladı. Açlığın ve yokluğun ortasında, Paşa, askerlerini cesaretlendirmek için askeri tarihin belki de en ilginç cümlelerini kuruyordu:
“Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bedeviler sağlamlıklarını ve zindeliklerini yedikleri çekirgeye borçlu. Dün karargâh sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber yedim ve bunu dil konservesinden daha lezzetli buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyuyla salatası pek nefis oluyor.”
Bu, bir komutanın davasına inancının ve fedakârlığının en üst noktasıydı.
Bölüm 11: Teslim Olmayı Reddettiği İki Yıl
Ağır şartlar altında direnmeyi sürdüren Fahrettin Paşa, Mondros Mütarekesi imzalanıp Medine’nin teslim edilmesi emri geldiğinde bile sarsılmadı.
Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Edmond Allenby, bir mektupla Paşa’yı teslim olmaya çağırdı:
“Medine’yi uzun süre müdafaa etmekle bir asker olarak hükümdarınız, memleketiniz ve şahsi şerefiniz için elinizden geleni yapmış bulunuyorsunuz. Birçok canların kurban edilmesine sebep olacak faydasız mukavemetin uzatılmasının doğru olup olmayacağını düşünmenizi rica ederim.”
Teslim olmayı aklının ucundan bile geçirmeyen Paşa, emri getiren Osmanlı subaylarını, “Medine gibi kutsal bir kentin bırakılması için padişah emri ve şeyhülislam fetvasının gerektiği”ni söyleyerek geri yolladı. O, bu emrin İngiliz baskısı altında verildiğini biliyordu.
Hicaz bölgesinde Medine’de bulunduğu sürece adaletten ayrılmayan ve yerli halkı küstürmemeye çalışan Fahrettin Paşa, şehir halkıyla bütünleşmişti. Tahliye edilen sivillere ait evler kilitli tutuluyor, eşyalarına zarar verilmiyordu. Bu tutum, Paşa’ya yerel halk nezdinde büyük bir manevi güç veriyordu.
Bölüm 12: Ravza’da Kalan Kılıç
Fakat nihayetinde, direnişi sürdürmesi halinde devletin Mondros Mütarekesi nedeniyle daha büyük zarara uğrayacağı söylenerek güçlükle ikna edildi. Bu, bir askerin değil, bir devlet adamının kararıydı.
Teslim şartlarını görüşme görevini subaylarına devrederek Ravza-i Mutahhara’ya çekildi.
Orada, Hz. Peygamber’in kabrinin başında, sessiz ve dumanlı bir veda gerçekleştirdi. Kılıcını, o son şeref ve sadakat nişanesini, İngilizlere teslim etmeyip kabrin başına bıraktı. Kutsal toprakların hizmetkârının (Hadimü’l-Haremeyn) son sembolik eylemi buydu.
Bölüm 13: Veda ve Gözyaşları
Anlaşmadan sonra dahi, “Bayrağımı burçlardan indirtmem! Efendimizi bırakmam!” diye haykıran ve İngilizlere teslim olmayan “Çöl Kaplanı” Fahrettin Paşa, kendi subaylarının ani bir baskınıyla Hz. Peygamber’in kabrinden zorla çıkarılabildi.
Zorla götürülürken feryadı Medine sokaklarında yankılandı:
“Hiç utanmaz mısınız? Hiç çekinmez misiniz bu şehri teslim etmeye? Ben gitmiyorum. Zorla götürüyorlar. Şahit olun Medine sokakları, yollar, sokaklar şahittir. Peygamber Efendimiz şahittir. Ben gitmiyorum. Zorla götürüyorlar!”
Bu, sadece bir komutanın değil, inancıyla bu görevi üstlenmiş bir müminin dramıydı.
10 Ocak 1919’da, Mondros Mütarekesi’nden tam 72 gün sonra, Medine’nin boşaltılmasıyla, Dünya Savaşı’na katılan son Osmanlı birliği de artık teslim olmuştu.
Kutsal topraklarda 402 yıldır dalgalanan sancak gönderden indiriliyordu.
Bölüm 14: Son Ziyaret
Türk askeri Medine’den ayrılırken kutsal kente bir ölüm sessizliği çöktü.
Hilal-i Ahmer gönüllüsü Feridun Kandemir, o günü şöyle anlatıyor:
“Kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış askerlerin birbirlerine sokulup yardım ederek, halsiz, mecalsiz bir durumda son defa Ravza’ya yüzlerini sürerek dualar eşliğinde yaptıkları veda görülecek şeydi. İngiliz altınlarıyla beslenerek Türk’e diş biler hale getirilmiş bazı Araplar bile bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamıştı.”
Askerler ayrılırken, kolu yok, ayağı yok; o mezarı okşamaları, oraya yüzlerini sürmeleri, gözyaşları içerisinde hem onları uğurlayan Arap halkın hem de askerlerin ve subayların ortak manzarasıydı. Hiç kimsenin açlığı düşünecek hâli kalmamıştı.
Medine, destansı bir direnişin ardından teslim edildi. Fahrettin Paşa ve emrindeki askerlerse, isimlerini Türk tarihine altın harflerle yazdırdı. Çöl Kaplanı lakaplı Paşa, savaş esiri olarak önce Mısır’a, daha sonra da Malta’ya sürgün edilecekti.
Ne olursa olsun, onlar en zor şartlar altında, bir görevin ve kutsal bir sevginin en haysiyetli direnişini göstermişlerdi.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





