Mezarını Kazıyan Ordu ve Makus Talihin Kırıldığı Yer: Bir Milletin Son Ahdi 

Ankara, 1921. Ağustos Sıcaktan Kavrulmuş Bir Öğle Vakti

Adım İbrahim. Ben, Osmanlı’nın son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise ilk yıllarını görmüş bir kâtip, bir amir-i kalemim. Bendeniz, Kanuni’nin adaletiyle büyüdüm. Lakin ne yazık ki, ömrümün son demlerinde, adaletin değil, varoluşun en kanlı sınavına şahit oldum.

Size Kanuni’nin adaleti yerine, İsmet Paşa’nın sessiz görev aşkını ve Mustafa Kemal Paşa’nın inatçı dehasını anlatacağım. Zira adalet, önce bir vatanın var olmasıyla mümkündü.


15 Ağustos 1921: Başkentte Kâbus

O gün, Ankara’nın üstüne çöken hava, sadece bozkırın sarı tozundan ibaret değildi. O, korkunun tozu, utancın dumanıydı.

Hava, insanın ciğerlerini yakan kuru bir sıcakla kaplıydı. Rüzgâr batıdan eserken, meclisin pencereleri zangır zangır titriyordu. Bu ses, gök gürültüsü değildi. Bu, Polatlı sırtlarını döven Yunan ağır toplarının sesiydi. Başkente sadece 70 kilometre kalmıştı.

Meclis koridorlarında panik ve öfke kol geziyordu. Milletvekilleri, “Düşman Polatlı’ya dayandı! Hükümet ne yapıyor? Bizi Kayseri’ye mi taşıyacaksınız? Vatanı burada mı bırakacağız?” diye bağırıyorlardı.

Bu, bir milletin can çekişmesiydi.


Alagöz Karargâhı: En Karanlık Saatler

O sırada Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Polatlı yakınlarındaki Alagöz karargâhında, hayatının en karanlık saatlerini yaşıyordu.

Harita masasının başında tek başına duruyordu. Üniforması terden sırıl sıklamdı. Yüzü, uykusuz geçen haftaların yorgunluğuyla çökmüştü. Sadece bir ay önce, Kütahya ve Eskişehir’de, ordusunu imhadan kurtarmak için geri çekilme emri vermişti.

Bu, askeri bir zorunluluktu. Ama halkın gözünde, o şimdi toprak kaybeden komutandı. Yunanlıları durduramayan adamdı. Görevini yapmış, ama onurunu kaybetmiş gibiydi.

Yaveri içeri girdi. Elinde bir telgraf vardı.

“Paşam,” dedi çekinerek. “Meclisten haber var. Milletvekilleri çok öfkeli. Sizin görevden alınmanızı isteyenler var. Ordu nereye gidiyor, diye soruyorlar.”

İsmet Paşa, haritadaki Sakarya Nehri kıvrımına baktı. O kıvrım, Türk milletinin son yaşam çizgisiydi.

Gözlerinde metalik bir sertlik belirdi.

“Onlara söyle,” dedi İsmet Paşa. “Ordu bir yere gitmiyor. Ordu mezarını kazıyor. Çünkü ya düşmanı burada boğacağız ya da hepimiz bu çukura gömüleceğiz.”

Bu, bir komutanın isyanı değil, kaderine boyun eğen bir neferin mutlak teslimiyetiydi. Bir onur sözüydü.


Yunan Karargâhı: Kibir ve Şampanya

Hattın diğer tarafında, Yunan karargâhında ise hava bambaşkaydı.

Yunan Küçük Asya Ordusu Başkomutanı General Papulas, Polatlı’yı gören bir tepede lüks makam çadırını kurdurmuştu. Çadırın önünde İngiliz yapımı askeri kamyonlar vızır vızır işliyor, cepheye tonlarca mühimmat, konserve yiyecek ve buzlu şampanya taşıyordu.

Kral Konstantin, İzmir’den cepheye gelirken o meşhur küstah demecini vermişti: “Ankara’ya bir randevuma gidiyorum. Biletlerinizi Ankara’ya kesin. Haftaya Türklerin başkentinde zafer çayımızı içeceğiz.”

Kibir, ordulara zaferden önce gelen en büyük zehirdir.

Papulas dürbünüyle Türk mevzilerine baktı. Çıplak, kavrulmuş tepelerden başka bir şey görünmüyordu.

Yanındaki kurmay başkanına döndü: “Türklerin durumu nedir?”

Kurmay güldü. “Efendim, istihbarat raporlarına göre Türk askerlerinin %40’ının ayağında çarık bile yok. Yalın ayaklar. Mühimmatları kısıtlı. Köylünün çorabını, donunu topluyorlar. Bu bir ordu değil, generalim. Bu bir dilenci kafilesi.

Papulas keyiflendi. Ankara sadece 70 km’ydi. Bu son darbe olacaktı. Plan basitti: Türk ordusunu Sakarya Nehri’nin doğusunda kuşatmak, sol kanadını güneyden çevirmek ve Ankara yolunu açmak.


Siperler: Yalın Ayaklıların Ahdi

Ama Yunanlıların göremediği, o “dilenci kafilesinin” içindeki ruh haliydi.

Türk siperlerinde, 40 derece sıcağın altında, askerler gerçekten de yalın ayaktı. Midelerinde sadece kuru ekmek ve hoşa vardı. Ama gözlerinde, Kütahya’da geri çekilirken yaşadıkları o utancın ateşi yanıyordu. O geri çekilme, onur kırıcı bir zorunluluktu ve şimdi o onuru geri almanın zamanıydı.

Bir çavuş, siper kazarken yanındaki ere sordu: “Memleket neresi hemşerim?”

Er, terini silerek cevap verdi: “Eskişehir. Ama artık orası gavur elinde kaldı, çavuşum.”

Çavuş, küreği hırsla toprağa vurdu: “İşte bu yüzden,” dedi. “Buradan geri gitmek yok. Ankara’yı da verirsek, gidecek yerimiz kalmıyor. Arkası uçurum.

Bu, strateji değildi. Bu, bir milletin kaderle yaptığı sessiz bir ahitti.


Mustafa Kemal Paşa’nın Satranç Tahtası

İsmet Paşa, Alagöz karargâhında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladı. Mustafa Kemal, kaburgasındaki kırığa rağmen cepheye gelmişti. Acı çekiyordu, ama duruşu dikti.

Mustafa Kemal, haritaya baktı. Yunan ordusunun o devasa, yılan gibi kıvrılan hattını inceledi.

“İsmet,” dedi. “Durum kritik. Sayıca bizden çok üstünler, silahça üstünler. Ama çok büyük bir hataları var.”

“Nedir Paşam?”

“Bizi küçümsüyorlar ve çok açıldılar. İkmal hatları uzadı. Biz ise kendi evimizdeyiz. Sırtımızı kayaya dayadık.”

Mustafa Kemal, haritada Polatlı’nın güneyindeki o stratejik tepeleri işaret etti: Mangal Dağı, Türbetepe, Duatepe.

“Yunan buradan gelecek,” dedi. “Bizi buradan çevirmeye çalışacaklar. Bu tepeler, bu tepeler bizim kaburgamız olacak. Kırılsa bile ciğerimizi vermeyeceğiz.”

İsmet Paşa, Başkomutanın ne demek istediğini anladı. Bu, klasik bir hat savunması olmayacaktı.

“Paşam,” dedi. “Asker yorgun, subay eksik. Ama size söz veriyorum. Yunanlılar Ankara’ya girmek istiyorsa, cesetlerimizden oluşan bir köprü kurmak zorunda kalacaklar.


23 Ağustos 1921: Cehennemin Kapıları

14 Ağustos gecesi Yunan topçusu hazırlık ateşine başladı. Gökyüzü kızıla boyandı. Toprağa döven o korkunç ses, Ankara’daki evlerin camlarını patlatırken, siperlerdeki Mehmetçik, elindeki tüfeği belki de son kez sıkıca kavradı.

General Papulas emrini verdi: “Hedef Ankara! Saldırın ve bitirin!”

Yunan piyadeleri, dağılmış bir ordu bulacaklarını sanıyorlardı. Ama bulacakları şey, İsmet Paşa’nın o soğuk, hesaplı ve inatçı zekasıyla ördüğü etten ve kemikten bir duvar olacaktı.

Tarih 23 Ağustos’u gösterdiğinde, Sakarya Nehri artık su değil, kan akacaktı. Bir hafta sürer denilen o savaş, tam 22 gün 22 gece sürecek bir kıyamete, Sakarya Melhamesi’ne dönüşmek üzereydi.


Mangal Dağı’nın Düşüşü: Kaburganın Kırılması

Savaş, Yunan Kralı Konstantin’in randevu şakalarıyla değil, cehennemin kapılarının açılmasıyla başladı. Yunan ordusu, planladığı gibi güneyden, Mangal Dağı istikametinden saldırdı.

Mangal Dağı, Türk savunma hattının en kritik noktasıydı. Yunan topçusu, Türk mevzilerini acımasızca dövüyordu. Türk tarafında mühimmat sıkıntısı kendini göstermişti. Asker, “Bir mermi, bir düşman” emriyle savaşıyordu. Ama aşağıdan gelen Yunan dalgası o kadar kalabalıktı ki, bu matematik tutmuyordu.

Öğleden sonra Alagöz karargâhına o korkunç haber ulaştı.

Telefon çaldı. İsmet Paşa, ahizeyi kaldırdı. Hattın ucundaki ses nefes nefeseydi: “Paşam! Mangal Dağı düştü!

Odadaki herkes dona kaldı. Mangal Dağı’nın düşmesi, Türk ordusunun sol kanadının çökmesi demekti. Bu, Yunanlıların Türk ordusunu arkadan kuşatabileceği anlamına geliyordu. Bu, bir imha senaryosuydu.

İsmet Paşa, telefonu yavaşça yerine bıraktı. Yüzünde bir kas bile oynamadı, ama içindeki yangını sadece o biliyordu. Yine mi geri çekilme? Yine mi toprak kaybı? Ankara’ya ne kaldı?

O gece, Yunan tarafında bayram havası vardı. General Papulas, Kral Konstantin’e telgraf çekti: “Majesteleri, Türk savunmasının bel kemiğini kırdık. Mangal Dağı elimizde. Yarın Ankara Ovası’na ineceğiz. Zafer bizimdir.”


Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa Vardır!

Ama Yunanlıların o zafer sarhoşluğu içinde göremedikleri bir şey vardı.

Alagöz karargâhında, gaz lambasının ışığında iki adam uyumuyordu: İsmet Paşa ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa.

Mangal Dağı’nın kaybedilmesi büyük bir darbeydi. Evet. Ama Mustafa Kemal, haritaya bir satranç tahtası gibi değil, bir kurt kapanı gibi bakıyordu.

“İsmet,” dedi sessizce. “Papulas çok aceleci, zafer sarhoşu oldu. Kanadımızı çevirdiğini sanıyor. Bırak sansın. Bırak biraz daha içeri girsin.”

Mustafa Kemal, elini haritanın üzerinde gezdirdi: “Askeri okullarda bize ne öğrettiler, İsmet? Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Ama kimse bunu uygulamadı. Napolyon bile.”

İsmet Paşa dikkat kesildi. “Sathı müdafaa mı?”

“Evet. O satıh, bütün vatandır! Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz!

Mustafa Kemal, parmağını Mangal Dağı’nın gerisindeki tepelere bastırdı. “Bir tepeyi kaybedebiliriz. Geri çekiliriz. Ama çekildiğimiz her yerde yeniden duracağız. Yunanlılar, bizi yendiklerini sanıp ilerleyecekler ama her adımda biraz daha yorulacaklar, biraz daha eksilecekler. Onları, Ankara’nın kapısında değil, bu bozkırın her karışında boğacağız.

Bu, dünya savaş tarihinde devrim niteliğinde bir fikirdi. Klasik savaşta hattınız delinirse yenilirsiniz. Ama Mustafa Kemal, “Hat diye bir şey yok!” diyordu. Her yer, savaş alanıydı.


24 Ağustos: Toprakla Bütünleşenler

24 Ağustos sabahı Yunan ordusu, son darbeyi vurmak için tekrar saldırıya geçti. Hedefleri bu sefer Türbetepe ve Duatepe idi. Papulas, Türklerin kaçmaya başlayacağını düşünüyordu.

Ama Yunan piyadeleri ilerlemeye başladığında, beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar: Türkler kaçmıyordu.

Dün gece Mangal Dağı’nı kaybeden o bitmiş ordu, bugün bir adım geride, yeni bir hattın arkasında dişlerini sıkmış bekliyordu.

Sıcaklık 40 dereceyi aşmıştı. Yunan askerleri, ağır teçhizatlarıyla yokuş yukarı tırmanırken susuzluktan kırılıyorlardı. Türkler ise alışıktı ve çatışma başladığında Yunanlılar ilk şoku yaşadılar.

Türk makineli tüfekleri susmuyordu. Mermisi biten Türk askeri, süngüsünü takıp bekliyordu. Süngüsü kırılan, yerden taş alıp fırlatıyordu.

Bir Yunan günlüğünde o gün şöyle anlatılacaktı: “Bu Türkler, insan değil. Dün onları yendik, tepelerini aldık. Bugün kaçmaları gerekiyordu. Ama bugün daha şiddetli savaşıyorlar. Sanki toprakla bütünleşmişler. Bir Türkü öldürmek için üzerine 10 mermi sıkmanız yetmiyor. Gidip öldüğünden emin olmanız gerekiyor.”


Subaylar Savaşı: Birliği Yöneten Fedakârlık

O gün Duatepe ve Türbetepe el değiştirdi. Bir ara Yunanlılar aldı, sonra Türkler süngü hücumuyla geri aldı. Sonra Yunanlılar tekrar aldı. Tepeler, kan gölüne dönmüştü.

İsmet Paşa, cephe hattında dürbünüyle savaşı izliyordu. Bir top mermisi, bulunduğu siperin sadece 50 metre yakınına düştü. Üzeri toz toprak içinde kaldı. Yaveri, “Paşam, sığınağa!” diye bağırdı.

İsmet Paşa kıpırdamadı. “Hayır,” dedi. “Asker beni görecek. Komutanı kaçarsa, er durur mu?” Bu, bir komutanın askeriyle kurduğu sessiz fedakârlık bağıydı.

Ama durum hala kritikti. Türk ordusunun subay kaybı korkunç boyutlardaydı. Raporlar, “Sakarya, subay mezarlığı oldu,” diyordu. Takımı yönetecek teğmen, bölüğü yönetecek yüzbaşı kalmamıştı.

İsmet Paşa, gece yarısı Ankara’ya meclis başkanına bir telgraf çekti. Telgraf kısa ama tarihe geçecek kadar ağırdı:

“Düşman çok üstün, kayıplarımız büyük ama son neferimiz şehit olana kadar Ankara’ya girmelerine izin vermeyeceğiz. Meclis müsterih olsun. Biz görevimizin başındayız.”

Bu telgraf, Ankara’daki kaçmayı düşünen vekillerin başını öne eğdirdi. Kanılarla cepheye mermi taşıyan kadınlar, top seslerini duyunca daha hızlı yürümeye başladılar. “İsmet Paşa dayanıyor” fısıltısı, bir dua gibi yayıldı.


25 Ağustos: Son Kilit ve Bunalım Anı

25 Ağustos şafağı, Sakarya Meydan Muharebesi’nin en kanlı günüydü. Yunan General Papulas, Duatepe’ye tam üç tümenle, yaklaşık 30.000 askerle saldırıyordu. Tepeyi savunan Türk birliği ise sadece bir alaydı, yaklaşık 2000 asker. Oran 15’e 1.

Çatışma başladığında, Sakarya Meydan Muharebesi’nin o korkunç lakabı doğdu: Subaylar Savaşı.

Erleri siperde tutan tek şey, başlarındaki komutanlarının cesaretiydi. Subaylar, tabancalarını çekip en öne atıldılar. Arkamdan gelin, diyerek ölüme koştular. Bir teğmen vurulup düştüğünde, yerine üsteğmen geçti. O düştüğünde, yüzbaşı. O düştüğünde, daha bıyığı terlememiş asteğmenler takımı yönetmeye çalıştı.

Öğlene doğru, Türk savunma hattında kritik bir gedik açıldı. Bölük komutanı Yüzbaşı Şekip Efendi, son kalan 50 askeriyle bir yarma harekâtı denedi. “Vatan için!” diye bağırarak ileri atıldı. Yunan makineli tüfeği onu göğsünden vurdu. Onun şehadetiyle birlikte, Duatepe’nin savunması çöktü.

Haber Alagöz karargâhına bir yıldırım gibi düştü. “Paşam! Duatepe düştü!”

Duatepe, Ankara’nın son kilidiydi. Orası düştüyse, Polatlı Ovası Yunanlılara açılmış demekti.

Bir an, sadece bir an, İsmet Paşa’nın zihninde geri çekilme fikri belirdi. Ordunun tamamen imha olmasını önlemek için, Ankara’nın doğusuna, Kızılırmak’a çekilmek. Ama bu, Ankara’yı teslim etmek demekti.


Mustafa Kemal’in İnancı ve Taarruz Emri

Tam o sırada, odanın kapısı açıldı. İçeri Başkomutan Mustafa Kemal Paşa girdi. Duatepe’nin düştüğü haberini almıştı ama yüzünde bir panik ifadesi yoktu. Aksine, buz gibi bir sakinlik vardı.

Mustafa Kemal, haritanın başına geçti. Duatepe’nin olduğu yere baktı, sonra gerisine.

“İsmet,” dedi. “Duatepe düştü, ama vatan düşmedi. Bırak aksınlar. Ne demiştim? Hat yok, satıh var. Duatepe’deki asker geri çekildi mi?”

“Evet Paşam. 500 metre gerideki sırtlara tutunmaya çalışıyorlar.”

“Güzel. O zaman yeni savunma hattımız orasıdır. Orayı da kaybedersek, 500 metre gerisi. Orayı da kaybedersek, bir taşın arkası.”

Mustafa Kemal, odadaki umutsuz subaylara döndü. “Beyler,” dedi. Sesi gök gürültüsü gibiydi. “Duatepe’yi kaybettik diye yas tutacak vaktimiz yok. Yunanlılar o tepeyi aldılar ama bedelini ödediler. Yoruldular, eksildiler. Şimdi o tepeyi onlara mezar edeceğiz.”

Bu tavır, karargâhtaki ölü toprağını attı. Evet, bir tepe kaybedilmişti, ama savaş bitmemişti.


Kopma Noktası ve Hesap Sorma Sesi

İlerleyen günlerde, Mustafa Kemal’in “Sathı Müdafaa” stratejisi işlemeye başladı. Yunan ordusu, her adımda yoruluyordu. Lojistik hatları uzamıştı. Yunan kamyonları, İzmir’den Polatlı’ya kadar uzanan bozuk yollarda dökülüyordu. Türk süvarileri, geceleri hayalet gibi sızıp ikmal konvoylarını vuruyordu.

Papulas’ın motoru zorlanan bir araba gibi tekleyen savaş makinesi, kopma noktasına gelmişti.

4 Eylül 1921. Alagöz karargâhında o tarihi an yaşandı. Yunan saldırıları yavaşlamıştı. Topçu ateşleri seyreldi.

Mustafa Kemal, sedirde uzanmış kaburgasındaki ağrıyı dindirmeye çalışıyordu. Bu sözü duyunca doğruldu. Haritaya yürüdü. Yunan ordusu, Türk hattının içine bir yumruk gibi girmişti. Ama o yumruk artık yorulmuştu, açılmıştı. Yanları savunmasız kalmıştı.

Mustafa Kemal, parmağını haritaya vurdu: “Zamanı geldi, İsmet. Artık savunma bitti.”

Taarruz, saldırı!

Bu, çılgınca bir kumardı. Türk ordusunun da hali kalmamıştı. Ama Mustafa Kemal’in dehası, Yunanlıların en güçlü olduğu yerden değil, en zayıf olduğu yerden vurmayı emrediyordu: Kuzey kanadı.

Papulas, çadırında otururken içinde kötü bir his vardı. Sessizlik… Türk topçusu susmuştu. “Teslim mi oluyorlar?” diye düşündü umutla.

Tam o sırada, dışarıda bir patlama sesi duyuldu. Sonra bir tane daha… ve sonra binlercesi. Bu sefer ses, batıdan değil, doğudan geliyordu.

O bitti denilen, yalın ayak denilen, dilenci kafilesi sanılan Türk ordusu, siperlerinden çıkmış, üzerlerine geliyordu. Savunma bitmişti. Avcı, av olmuştu.

Türk askeri, günlerdir yediği dayağın, kaybettiği arkadaşların, şehit verdiği subayların öfkesiyle saldırıyordu. “Allah Allah!” sesleri, bu sefer savunma için değil, hesap sormak için yükseliyordu.

Yunan ordusunun lojistiği çökmüştü. Papulas’ın kurmayları dehşet içinde cevap verdi: “Mühimmatımız bitti, efendim!”

O an, Sakarya Meydan Muharebesi’nin kaderi döndü. Lastik koptu.


13 Eylül 1921: Makus Talihin Sonu

13 Eylül 1921’de, güneş Polatlı Ovası’nın üzerine doğduğunda, tarih 1683 Viyana kuşatmasından beri devam eden o makûs talihi, o sürekli geri çekilme zincirini nihayet kırmıştı.

22 gün ve 22 gece süren aralıksız boğuşmanın ardından, o sabah garip bir sessizlik hâkimdi. Top sesleri susmuştu.

Duatepe’nin zirvesine tırmanan bir Türk keşif kolu, karşıdaki sırta baktığında gözlerine inanamadı: Yunan siperleri boştu. Papulas’ın o yenilmez denilen ordusu, gece karanlığından faydalanarak buharlaşmıştı.

Bu, düzenli bir geri çekilme değildi. Bu, bir kaçıştı.

Yunan ordusu, İzmir’e doğru kaçarken yakıp yıkma, “Kavrulmuş Toprak” (Scorched Earth) taktiğini uyguluyordu. Geçtikleri köyleri ateşe veriyor, su kuyularını zehirliyorlardı. Ankara’yı alamamanın öfkesini, masum Anadolu köylüsünden çıkarıyorlardı.

İsmet Paşa, dürbünüyle yanan köylere bakarken dişlerini sıktı. “Süvarilere emredin. Atlarını çatlatsınlar, ama bu kaçan sürüyü yakalasınlar. Köyleri yakmalarına izin vermesinler!”


Zaferin Acı Tadı ve Yeni Bir Ahit

Öğleden sonra, savaşın kaderinin çizildiği yerde, Duatepe’de tarihi bir buluşma gerçekleşti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, çektiği acıya rağmen zaferin kazanıldığı tepeye çıktı.

İsmet Paşa onu karşıladı. İki silah arkadaşı, iki kader ortağı. Üstleri başları toz içindeydi.

İsmet Paşa selam verdi. Sesi titriyordu: “Paşam. Yunan ordusu Sakarya Nehri’nin batısına atıldı. Ankara kurtuldu, vatan kurtuldu.

Mustafa Kemal, İsmet’in omzunu tuttu. “Büyük iş başardın, İsmet,” dedi. “Sen sadece düşmanı yenmedin. Sen, milletin makûs talihini de yendin.

Sonra, savaş alanına baktılar. Duatepe, Türbetepe, Mangal Dağı. Her karış toprakta bir şehit yatıyordu. Çok şehit verdik, İsmet, diye fısıldadı Mustafa Kemal. Çok evlat kaybettik.

O gün, o tozlu bozkır tepelerinde sadece bir savaş kazanılmadı. Bir millet, kendi onurunu geri aldı. Bir nesil, fedakârlığın, görev aşkının ve geri çekilmektense ölmeyi tercih etmenin ne demek olduğunu kanıyla yazdı.

Ve ben, Kadı İbrahim. O gün anladım ki, Kanuni’nin adaletini kuracak olanlar, Sakarya’da cesetlerinden köprü kuran bu adsız kahramanlardı. Onların kanıyla kurulan vatanın üzerine, Adalet, yeniden inşa edilecekti.

Sakarya, bir muharebe değil, bir Melhame idi. Ve bu Melhame’nin ruhu, Türk milletinin ebedi bir onur beratıdır.