
Ferforje demir kapı gıcırtıyla açıldı ve İstanbullu öğleden sonranın sessizliğini yardı. Ramazan Altan lüks arabasından indi; Etiler’deki konağın heybetli cephesine — bir zamanlar en büyük kişisel zaferinin sembolü olan o üç katlı yapıya — baktı. Karanlık pencerelerin görüntüsü, hiçbir milyon dolarlık işin hafifletemediği bir kalp sıkışması gibi üzerine çöktü. Dönüşünü haber vermemişti. Katar’daki toplantıları iptal edip adını koyamadığı bir huzursuzlukla ilk uçuşa binmiş, İstanbul’a gelmişti. Şoför bagajdan çantaları çıkarırken Ramazan, elindeki ağır anahtarlarla girişte bekledi. 42 yaşındaydı; şakaklarındaki saçlar grileşmiş, Forbes’ın “kararlı ve acımasız” diye tanımladığı yüzü karşısındaki evin önünde artık kendine ait olmayan bir bölgeye girmeye hazırlanan bir davetsiz misafir gibiydi.
Her şeyin değiştiği günden bu yana 18 ay geçmişti. Paris’te bir otelde o telefonu almış, Ayşe Hanım’ın titrek sesi “bir kaza”yı anlatmıştı: şiddetli yağmur, çevre yolunda tehlikeli bir viraj… ve eşi Meryem sonsuza dek gitmişti. Geride bıraktığı derin boşluğu son aylarda sözleşmeler, seyahatler, bitmeyen toplantılarla doldurmaya çalışmıştı.
Eve girince tanıdık lavanta ve cilalı ahşap kokusu onu yumruk gibi karşıladı. 15 yıldır aileyle çalışan Ayşe Hanım koridorda belirdi: “Ramazan Bey, sizi bugün beklemiyorduk.” “Biliyorum, Ayşe Hanım; erken dönmeye karar verdim.” Deri çantasını konsola bıraktı. “Kızlar nasıl?” Ayşe Hanım’ın ifadesi hafif gerildi. Ramazan’ın korkmayı öğrendiği o bakış: “Odalarındalar efendim. Her zamanki gibi.” İki kelime, 18 aylık sessizliği taşıyan: “Her zamanki gibi.” Elif, Cemile ve Buse — 4 yaşındaki üçüzler — eskiden evi kahkahayla, şarkıyla doldururken şimdi sözcüklerin artık var olmadığı, erişilemez bir dünyada yaşıyorlardı.
Merdivenleri yavaşça çıktı. Duvardaki fotoğrafların önünden geçti: Meryem’in düğün günündeki gülüşü, yeni doğmuş kızlar, doğum günleri, aile gezileri… altın çerçevelerde donmuş zamanlar; koruyamadığı bir mutluluğun acı verici hatırlatıcıları. Üçüzlerin odasının kapısı aralıktı. İtti. Ayşe Hanım’ın e-postayla gönderdiği raporlardaki sahne yine: Elif pencere yanında bahçeye bakıyor ama görmüyor; Cemile halının üzerinde ahşap blokları kusursuz sıralarla düzenliyor, gerçekten oynamıyor; Buse yatakta Meryem’in el işi oyuncak ayısına sarılmış, gözleri tavanda kaybolmuş. “Kızlar…” Ramazan’ın sesi boğuktu. “Babanız döndü.” Tepki yoktu. Tek bir bakış bile yoktu. Sanki görünmezdi; artık ona ait olmayan bir mekânda dolaşan bir hayalet.
Cenazeden beri peşini bırakmayan boğaz düğümü, çaresizlik ve suçluluk karışımı yine geri geldi. Elif’in yanına diz çöktü: “Prensesim, sana Katar’dan bir hediye getirdim.” Parlak kâğıda sarılı kutuyu uzattı; düğmeye basınca dans eden bir bebek… Elif pencereden bakmaya devam etti; Ramazan sanki orada yokmuş gibi. Kutuyu kucağına bıraktı, Cemile’ye ve Buse’ye de hediyeler verdi. Asla açılmayan pahalı hediyelerle dolu anlamsız ritüel… Dakikalarca onları izledi. Genlerinin yarısını ve tüm kırık kalbini taşıyan üç kızı… “Sizi dinlenmeye bırakıyorum,” diye mırıldandı. Her birinin başını okşayıp öptü. Hiçbiri dokunuşa karşılık vermedi.
Koridora çıkınca duvara yaslandı, gözlerini kapattı. Bir buçuk yıl… 12 farklı doktor; bir servet harcadığı Alman uzman dahil beş çocuk psikoloğu; İsviçre kliniklerinde deneysel tedaviler; Disneyland, cennet gibi plajlar, mucize vadeden seyahatler… Hiçbiri işe yaramamıştı. Kızlar o geçilmez sessizlikte hapsolmuştu. O da babalıkta kendi başarısızlığını görmeye dayanamadığı için işe kaçmaya devam ediyordu.
Ayşe Hanım arkadan yetişti: “Sizinle konuşmam gerekiyor.” Ofise indiler; karanlık ahşap paneller, Ramazan’ın sayısız gece proje ve anlaşmalar arasında geçirdiği yer… Ayşe Hanım ayakta, elleri önünde birleşmiş, açıkça rahatsız: “Efendim, artık tek başıma yetişemiyorum. Kızların sürekli bakıma ihtiyacı var; ev büyük; yemek, temizlik, çamaşır; ve onlar sürekli ilgi istiyor. Denedim, yemin ederim denedim. Ama 63 yaşındayım; sırtım eskisi gibi değil.” Ramazan yüzünü ovuşturdu: “Ne öneriyorsunuz?” “Yardıma ihtiyacımız var. Genç, enerjik biri. Nitelikli olması şart değil; temizlikte yardım edip ben diğer işleri yaparken kızlara bakacak güvenilir birisi.” “Kimi uygun bulursanız işe alın, faturayı muhasebecime gönderin.” Ayşe Hanım tereddüt etti: “Mahalleden tanıdığımın kızı Gonca… 22 yaşında; akşamları üniversitede pedagoji okuyor; gündüzleri masraflar için iş arıyor. Sorumluluk sahibi bir kızdır.” Ramazan başını salladı; ilgisini çoktan yitirmişti: “Yarın başlasın. Onu getirin.” “Teşekkür ederim efendim. Eminim iyi olacaktır.”
O gece Ramazan devasa yemek odasında tek başına yemek yedi. Risottosunu tabağın içinde gezdirdi. Yukarıda Ayşe Hanım yemek tepsilerini — izole yemeyi tercih eden kızların odasına — götürüyordu. Bir başka sessiz yemek, ezici bir yoklukla biten bir gün… Ebeveyn yatak odası şimdi çok büyük, çok boş görünüyordu. Meryem’in kıyafetleri gardıropta; parfümleri, makyajları masada. Hiçbir şeyi kaldırmamıştı — sanki eşyaları koruyarak anıyı canlı tutabilecek… Oysa anı çok canlıydı; her an kanıyordu; onu, bir lanet anlaşmayı kapatmak için yurt dışında olduğunu ve evinde ailesiyle olması gerektiğini hatırlatıyordu. Sıcak duş, sonra yatağa. İş e-postalarında gezinmek: İtalya, Almanya, Japonya projeleri… Milyonlarca kâr, haftalarca fiziksel varlık… Önce hepsini düşünmeden kabul ederdi; şimdi başka bir uçağa binme fikri bile midesini bulandırıyordu. Ama kalmak da dayanılmazdı: sessizliğe tanık olmak, baba olarak tanınmamak, boş yatakta uyumak ve bir başka başarısızlık gününe uyanmak… Gözlerini kapadı; yorgunluk onu uykuya çekti. Rüyasında yine hayaletler: Meryem yağmurda araba sürerken, gece yarısı çalan telefon, cenazede siyah giyinmiş üç küçük kızın sessiz suçlaması…
Sabah güneş yükselmişken uyandı. Neredeyse 10’du. Mutfağa indi; taze ekmek ve kahve kokusu biraz normallik kattı. “Hanımefendi saat kaçta gelecek?” “Öğlen, efendim. Yarın resmen başlamadan önce evi ve kızları tanımasını istedim.” Başını salladı, fincanıyla ofise döndü. İş durmuyordu; tablolara ve raporlara dalmak, hâlâ kontrol hissettiği tek alan…
Kapı zili öğleye doğru çaldı; girişte kadın sesleri; Ayşe Hanım birini karşılıyordu. Ramazan yerinden kalkmadı. Daha sonra bunun, tahmin edemeyeceği bir değişimin başlangıcı olduğunu anlayacaktı — fırtına öncesi ilk yağmur damlaları gibi sessiz ve fark edilmez başlayan bir değişim.
Gonca Yılmaz çantasının askısını omzuna yerleştirip heybetli kapıya baktı. Sultanbeyli’de doğup büyüyen Gonca tezatlara alışkındı; ama Etiler’deki konak başka bir gezegene aitti. Üç katlı modern mimari, kusursuz bahçeler, mermer fıskiye… dergilerde gördüğü türden bir yer. Ayşe Hanım otobüs durağından beraber gelmişti: “Gerilme. Ramazan Bey karmaşık biridir ama kötü değildir. Kızlar, zavallılar, çok sevgiye ihtiyaçları var.” Gonca başını salladı; gerginliğini yuttu. 22 yaşındaydı; 15’inden beri ailesine yardım etmek ve eğitim masraflarını karşılamak için çalışıyordu: ev temizliği, yaşlı bakımı, restoran servisi… Ama bu işte bir şey farklı geliyordu. Belki Ayşe Hanım’ın üç kızdan bahsederken kelimelerine sinen derin hüzün…
“Konuşmuyorlar mı?” Bahçeyi geçip ana girişe ilerlerken sordu. “Tek kelime bile… Anneleri kazadan beri,” diye fısıldadı Ayşe Hanım; sanki konu yasakmış gibi. “Çok neşeliydiler; bütün gün şarkı söyler, hikâyeler uydurur, yaramazlık yaparlardı. Şimdi içleri sönmüş gibi…” Gonca’nın göğsü sıkıştı; bu “içinin sönmesi” hissini bilirdi. Üç yıl önce kız kardeşi Leyla’yı — henüz 12 yaşındayken — haftalar içinde götüren ani bir hastalıkla kaybetmişti. Acı hâlâ bazı geceler şafak sessizliğinde dönerdi. Ama hayat devam etmişti; çünkü annesinin ona ihtiyacı vardı; çünkü masraflar kendi kendine ödenmiyordu.
Mutfağa açılan yan kapıdan girdiler: granit tezgâhlar, son teknoloji aletler, Gonca’nın annesiyle paylaştığı odadan büyük bir kiler… Ayşe Hanım evin rutinini, saatleri, tercihleri anlatırken Gonca ihtişamdan çekinip zor odaklanabiliyordu. “Gel, seni kızlarla tanıştırayım.”
Üçüzlerin odası pastel renklerin kontrollü patlamasıydı: bulut ve gökkuşağı resimleri, pembe tül cibinlikli üç aynı yatak, hiç dokunulmamış pahalı oyuncaklarla raflar… Ama en çok dikkat çeken sessizlikti — çocukça ve neşeli dekorasyonla acımasız çelişen ağır, elle tutulur bir sessizlik. Üç kız odanın farklı köşelerindeydi. Gonca onları detaylarla ayırdı: birinin saçında mavi toka; diğerinin işlemeli çiçekli elbise; üçüncüsü yıpranmış bir oyuncak ayı… Ama gözleri aynıydı: büyük, kahverengi, ifadeden yoksun. “Kızlar, bu Gonca. Ayşe Hanım’la burada çalışacak; size bakmaya yardım edecek.” Tepki yoktu. Gonca diz çöktü: “Merhaba kızlar. Ne güzel odanız var. Ne kadar çok oyuncak…” Boşluğa konuşuyor gibiydi. “Ben de küçükken 4 yaşındaydım… yani… oldum.” Kendi hatasına güldü; yine tepki yok. Ayşe Hanım omzuna dokundu: “Kişisel algılama. Herkese böyleler.”
Sonraki saat tam tur: oturma odası, yemek odası, kütüphane, çalışma, spor salonu, sinema… Her ortam daha etkileyiciydi. Gonca talimatları not etse de aklı hep o üç sessiz kıza dönüyordu.
Ayşe Hanım aşağıda, “Ramazan Bey ofiste. Haber vereyim,” dedi. “Rahatsız etmeyelim…” Gonca diyemeden Ayşe Hanım uzaklaştı. Dakikalar sonra mutfak girişinde uzun boylu bir adam belirdi. Gonca gazete bayilerinde gördüğü iş dergilerindeki yüzü tanıdı: Ramazan Altan, emlak patronu… Şahsen fotoğraflardan daha küçük görünüyordu; omuzları hafif kambur; derin gözaltı torbaları fiziksel ötesi bir yorgunluğu işaret ediyordu. “Sen Gonca mısın?” Sesi derin, doğrudan. “Evet efendim, Gonca Yılmaz.” Elini uzattı; Ramazan kısa sıkıp bıraktı. “Ayşe Hanım görevleri anlattı mı?” “Anlattı efendim.” “Harika. İşe alım ve ödeme onunla. İhtiyacın olan her şeyi onunla konuş.” Dönüp gidecekken Gonca — cesareti nereden geldiğini bilmeden — konuştu: “Kızlar… Ayşe Hanım biraz anlattı. Sadece… elimden gelenin en iyisini yapacağımı söylemek istedim.” Ramazan durdu; çenesi gerildi. Yüzünden bir şey geçti — acı mı, öfke mi, inançsızlık mı? “Herkes böyle der. Sonra hiçbir şey yapılamayacağını anlar.” Cevap beklemeden çıktı. Ayşe Hanım döndü: “Takma kafana kızım. O hep böyledir. Acı onu sertleştirdi.” Gonca sordu: “Sizce bir gün tekrar konuşurlar mı?” Ayşe Hanım derin nefes: “Bilmiyorum, Gonca. Her gün dua ediyorum. Doktorlar fiziksel sorun yok dedi. Ruhları hastalandı; ruh bedenden daha zor iyileşir.”
Ertesi gün Gonca resmen başladı. Sabah 5’te kalktı; iki otobüsle 7:00’de konakta oldu. Ayşe Hanım taze kahve ve görev listesi verdi: banyolar, halılar, çamaşır, yemek hazırlığı… Ağır işti, ama alışık olduğu… Onu şaşırtan, kızların sürekli bilincinin kenarında oluşuydu: yukarıdan hafif ayak sesleri; koridordan geçen küçük siluetler; sessiz hayaletler gibi her şeyi izleyip hiçbir şeye katılmayan üç minik göz…
Üçüncü gün bir şey değişti. Gonca, annesinin çocukken söylediği bir şarkıyı mırıldanıyordu; planlı değildi, monoton işi hafifletmek için bir alışkanlık. Renkli çamaşırları ayırırken kapıda duran Elif’i fark etti. Kalbi hızlandı; kendini sakince tuttu: “Merhaba Elif, bana eşlik etmeye mi geldin?” Mırıldanmaya devam etti. Kız hareket etmedi; o büyük boş gözlerle izledi. Sonraki günlerde sahne tekrarlandı: hep bir tanesi, bazen ikisi; Gonca nerede çalışsa orada beliriyorlar; asla çok yaklaşmıyor, etkileşime geçmiyor, ama gözlemliyorlardı. Gonca zorlamamaya karar verdi: görevlerine devam etti; mırıldanarak, önemsiz şeyler hakkında konuşarak. “Biliyor musun Elif? Çorap ayırmayı severim. Garip gelebilir ama doğru eşleri bulmak tatmin edici. Bak, bunlar sizin üçünüze benziyor; bir işaret olmadan hanginiz hanginiz söylemek zor.” Cevap yoktu; ama Elif’in başını hafif eğdiğini — sanki bilgiyi işliyormuş gibi — hissetti.
Ramazan nadiren görünüyordu: günleri ofiste kilitli, bitmeyen video konferanslarda; geceleri izole… Gonca onu bazen gergin yüzle, telefon kulağında, koridordan geçerken görür, selam vermez; Ramazan varlığını zar zor fark ederdi. Maaş bordrosundaki bir çalışandan ibaretti.
İşe başladıktan iki hafta sonra, Gonca öğleden sonra atıştırmalığı hazırlarken Cemile belirdi. Alışkın olmayan bir hayvan gibi yavaş yaklaşarak tezgâh yanında durdu. “Yardım etmek ister misin?” Gonca bir muz uzattı: “Benim için soyabilir misin?” Cemile meyveyi tereddütlü parmaklarla aldı. Gonca olağanüstü bir şey olmuyormuş gibi çilekleri kesmeye devam etti, kalbi hızla atsa da… Bu kızlardan birinin onunla ilk fiziksel etkileşimiydi. “Biliyor musun, muz maymunların en sevdiği meyve; ama bence çilek daha lezzetli. Ya sen, Cemile? En sevdiğin meyve ne?” Sessizlik. Ama Cemile muzu yavaşça soydu, tabağa koydu. “Çok teşekkür ederim. Bana çok yardımcı oldun.” O akşam kalabalık otobüste eve dönerken Gonca büyük ve sessiz evin derin hüznünü düşündü: bu kadar para, kaynak… ama hiçbiri kaybın boşluğunu dolduramıyor. Leyla gittiğinde de hiçbir para fark yaratmamıştı; ona yardımcı olan zaman, annesinin desteği, ağlamasına izin verilmesi, yavaşça parçaları yeniden inşa etmesiydi. O kızlar ise hiçbir şeye izinli değildi; sessizlik kubbesinde, uzak bir babayla ve anıt mezar gibi bir evle…
Gonca’nın psikoloji diploması yoktu; ama empatisi, sabrı ve kendi kaybının canlı anısı vardı: sadece orada duracak, karşılık beklemeden var olacak birine duyulan ihtiyaç.
Dördüncü çalışma haftası ince ama önemli bir değişikliği getirdi. Gonca bahçede çamaşır asarken üç kız ilk kez birlikte belirdi; kapının yanında yan yana durup onu sessiz yoğunlukla izlediler. “Günaydın kızlar,” dedi içten bir neşeyle; “ne güzel bir gün değil mi? Güneş hoş.” Çarşafı ipe astı, mırıldandı: “Annem der ki, güneşte kurutulan çamaşır daha güzel kokar. Sizce de öyle mi?” Aniden pantolon paçasında hafif bir çekme: aşağı baktı; elinde mandal tutan Buse uzatıyordu. “Teşekkürler, Buse,” dedi doğal bir sıcaklıkla. “Bana yardım ettiğin için çok naziksin.” Sanki bir kapak açılmıştı: Cemile başka bir mandal; Elif sepetteki yastık kılıfını getirdi. Dakikalar içinde üçü de aktif katılıyordu: eşyaları, mandalları uzatıyorlardı; hareketler temkinli ama oradaydılar. Gonca hafif bir tonda, önemsiz şeylerden konuşarak her yardımı övdü. İş bitince çimlere oturdu, kollarını açtı: “Yoruldunuz mu? Gelin dinlenin.” Geri çekilirler sanmıştı; ama Elif yavaşça yanına oturdu; ardından Cemile; Buse de gecikmeli katıldı. Dakikalarca sessiz… ama bu sessizlik baskı değil, paylaşılan tefekkür gibiydi. Gonca mırıldanmaya başladı; aynı şarkı… Buse omzuna yaslanarak rahatladı.
O öğleden sonra olağanüstü bir şey oldu. Gonca akşam yemeği hazırlarken arkasından bir ses: Döndü; Cemile tezgâh yanında; dudakları hafif hareket ediyor — kelime değil, fısıltı; Gonca’nın mırıldanmasını taklit etme girişimi… Gonca eğildi; kalbi hızla: “Benimle şarkı söylemek ister misin?” Cemile sözlü yanıt vermedi; dudakları hareket etmeye devam etti; neredeyse duyulmaz bir ses… Gonca şarkıyı daha yumuşak söyledi; Cemile o hayaletimsi fısıltıyla eşlik etti. Sadece birkaç saniye… ama evrende bir şeyleri yerinden oynatan saniyeler. Kapıdan izleyen Ayşe Hanım’ın gözleri dolmuştu: “Gonca, gördün mü? Şarkı söylemeye çalıştı.” “Gördüm,” dedi Gonca; duygularını zor tutuyordu. “Ramazan Bey’e söylemeliyim.” “Hayır, Gonca,” diye kolunu tuttu Ayşe Hanım. “Henüz değil. Çok kırılgan. Baskı yaparsak, büyük olay yaparsak tekrar kapanabilirler. Doğal akışına bırak.” Ayşe Hanım tereddüt etti, kabul etti: “Haklısın… 18 ayda hiç… şimdi sabırlı olmalıyız.”
Sonraki günler, toplamda anıtsal bir şeye dönüşen mikroskobik ilerlemelerle doluydu: Elif Gonca’yı evde takip ediyor; sadece gözlem değil, katılım — bez katlamak, oyuncak düzenlemek, süpürürken küreği tutmak… Buse her öğleden sonra mutfakta oturup Gonca yemek hazırlarken eski bir deftere çiziyor; Cemile şarkılara fısıltıyla daha sık eşlik ediyor…
Beşinci haftada mucize gerçekleşti. Yağmurlu bir cumartesi öğleden sonrası. Ramazan ofiste kilitli; Gonca’nın izin günü; ama Ayşe Hanım kötü hissedip doktora gideceği için Gonca’yı çağırmıştı. Gonca yağmurda sırılsıklam geldi; kızları geçici yokluk nedeniyle telaşlı buldu; sıcak çikolata hazırlayıp sakinleştirdi; kısa süre sonra hepsi mutfakta, eller kupalarda… “Küçükken yağmurlu günlerde ne yapardık biliyor musunuz? Yetenek gösterisi!” dedi Gonca. “Şarkı, dans, palyaçoluk… Çok eğlenceliydi.” Buse başını eğdi; ilgilenmişti. “Şimdi bir yetenek gösterisi yapalım mı? Farklı kıyafetler giyip gösteriler…” Üç kız şaşkın ama canlanmış; odaya koşup kucak dolusu kıyafet, kostüm, aksesuarla döndüler. Gonca güldü; taçlar, pelerinler, şaka bıyıkları… “Şimdi gerçek sanatçılar gibisiniz. Bir gösteri: ben şarkı söyleyeceğim; siz elinizden geldiğince eşlik.” Tanıdık bir çocuk şarkısı… Ritme alkışlayan ilk Elif; çekingen. Cemile vücudunu salladı; en çekingen Buse ağzını açtı — düşük, belirsiz ama şarkı söyleme girişimi. Gonca devam etti; baskı yapmadan teşvik… mucizevi şekilde üçü de ses çıkarmaya başladı: net kelimeler değil; mükemmel melodiler değil; ama gerçek vokal katılım… Kahkahalar kaçtı — önce Gonca’dan, sonra kızlardan. 18 ay boyunca bastırılmış neşe çağlayanı… Bütün öğleden sonrayı oynayarak, şarkı söyleyerek, gülerek geçirdiler; halka oyunları, tekerlemeler; yüzler nihayet ifade gösteriyordu; kahverengi gözlerde ışık, hayat…
Ramazan o gece eve erken dönüp onları böyle buldu. Havaalanından geliyordu; Ankara’da iki gün hükümet toplantıları; yorgun, başı ağrıyordu; duş, yatak isterken kapıyı açınca donduran bir şey: kahkahalar, müzik, tiz seslerle uyumsuz şarkı… Halüsinasyon sandı. Sesin peşinden mutfağa gitti; adımları yavaş, kalbi hızlanarak… Gördü: Meryem’in yıllar önce aldığı aynı parti elbiseleri giymiş üç kız tezgâh üstünde; zar zor tanıdığı yeni çalışan Gonca da onlarla; dördü anın içine dalmış şarkı söylüyor, gülüyordu. Elif babasını gördü; gülümsemesi tereddüt etti. Cemile ve Buse bakışını takip etti; sustular. Sessizlik kurşun gibi geri döndü. Gonca döndü; girişte Ramazan’ı görünce soldu. “Ramazan Bey ben—” Ramazan bitirmesine izin vermedi. İçinde bir şey koptu — minnettarlık ya da rahatlama değil; daha karanlık ve çarpık bir bileşim: öfke, kıskançlık, derin utanç. O yabancı, birkaç haftada 18 ayda başaramadığı şeyi başarmıştı: kızlarını güldürmek, söyletmek, hayata döndürmek… Oysa o, uzmanlara servet harcayan, her şeyi parayla alan baba, feci şekilde başarısızdı.
“Burada ne oluyor?” Sesi sert ve kontrollü, tehlikeli bir kenarla… “Efendim? Biz sadece—” “Kızlarımı tezgâhtan indirin. Şimdi! Siz üçünüz odanıza, hemen.” Kızlar korkuyla dona kaldı. Gonca hızla tezgâhtan indirdi, titreyen ellerle yardımcı oldu: “Ramazan Bey lütfen… Hata benim; oyunu ben önerdim.” “Sorumsuz!” Kelimeyi tükürdü. “Siz temizlik ve temel bakım için işe alındınız. Kızlarımı mobilya üzerine çıkarıp evimde sirk yapmak için değil.” “Eğleniyorlardı,” dedi Gonca; sesi titreyerek. “Onlar için neyin en iyi olduğuna karar verecek hiçbir niteliğiniz yok.” Ramazan’ın öfkesi orantısızdı; biliyordu, ama kontrol edemiyordu. “Doktorlar, psikologlar, uzmanlar aylarca denedi — siz buraya gelip pedagogculuk oynayacağınızı mı sandınız?” Kızlar sessizce ağlamaya başladı — Ramazan’ın bir yıldan fazla süredir duymadığı bozuk bir ses… Yine de durmadı; kendi yetersizliği ve kızlarının kalbinde yerinin kolay doldurulmasının acısıyla kör olmuştu. “Kovuldunuz. Evimden şimdi çıkın.”
Ayşe Hanım — doktordan yeni dönmüş — kapıda belirdi: “Ne yapıyorsun?” “Haftalar önce almam gereken kararı alıyorum. Bu hanımefendi burada çalışacak kapasitede değil.” Gonca solgundu; gözyaşları akıyordu. Üç kız birbirine sarılmış açıkça ağlıyordu. “Kızlar, çok üzgünüm—” “Çıkın,” dedi Ramazan, buz gibi. Gonca titreyen ellerle çantasını aldı; neredeyse koşarak arka kapıdan çıktı. Sessizlik sağır ediciydi. Üçüzlerin ağlaması artık farklıydı — sessiz değil, yüksek, çaresiz hıçkırıklar… Ramazan soğukkanlılığını yitirip bağırdı; kızlar merdivenlerden dağıldı; odaların kapıları çarptı.
Mutfakta ağır ağır nefes aldı; elleri titriyordu. “Hayatının en büyük hatasını yaptın.” Ayşe Hanım’ın sesi düşük ama birikmiş hayal kırıklıklarıyla dolu. “Buna karışma.” “Karışırım! 18 ay Ramazan — bu kızların solduğunu, hayalete döndüğünü izledim. Ve sonunda biri onlara ulaştı. Sen ne yaptın? O kişiyi kovdun!” “Onun niteliği yok.” “Nitelik mi?” Ayşe Hanım neredeyse bağırıyordu. “Pahalı uzmanlarının none sahip olmadığı bir şey var onda: sevgi, sabır, varlık! Kızların en son ne zaman güldüğünü biliyor musun? Kazanın olduğu gün; Meryem çıkmadan önce bahçede… O zamandan beri hiçbir şey — bugün Gonca imkânsızı başarana kadar! Sen ise kıskançlık yüzünden mahvettin!” “Ben—” “Evet, kıskandın. Çünkü o başardı, sen başaramadın. Çünkü sen kaçtın, çalıştın, seyahat ettin. Geri döndüğünde 22 yaşındaki bir kız, senin bir yıldan fazladır çözemediğin bir şeyi haftalarda çözdü.” Sözler yumruk gibi çarptı; Ramazan masaya yaslandı; bacakları güçsüz. Ayşe Hanım devam etti: “Konuşuyorlardı, Ramazan. Üç haftadır fısıldıyor, ses çıkarıyor, kelime deniyorlar. Gonca bana söylemememi istedi; doğal olsun diye. Ve bugün ilk kez şarkı söylediler. Sen bunu yeni travmaya çevirdin.” Ramazan sandalyeye oturdu; başını ellerinin arasına aldı: “Şarkı mı…?” “Evet, gülüyorlardı ve tekrar çocuk oluyorlardı. Bunu düzeltebilecek miyiz, bilmiyorum.”
O gece kızların odasına çıktı. Kendi yataklarında büzüşmüşlerdi; yastıklarına sarılmışlardı; sessizlik boğucu bir battaniye gibi geri dönmüştü. Yaklaştı; Elif’e dokunmaya çalıştı; Elif büzüldü. “Kızlar… Babanız…” Bağırmak istemedi. Tepki yok… Sanki 18 ay geri sarılmıştı; tüm ilerleme, saniyeler içinde yanlış yönlendirilmiş öfkeyle buharlaşmıştı. Kendi odasına döndü ve uzun zamandır ilk kez ağladı: Meryem için; kurtarmayı bilmediği kızları için; bir baba ve bir insan olarak başarısız olduğu için… Gözyaşları bitti, boşluk kaldı.
Sabah erken, gözleri şiş, vücudu ağır mutfağa indi. Ayşe Hanım sessizce kahve hazırlıyordu; selam vermedi. “Gonca’yla konuşmam gerekiyor,” dedi Ramazan. “Ne için? Onu daha çok küçük düşürmek için mi?” “Özür dilemek ve geri dönmesini istemek için.” “O kadar kolay olmayacak. Onu incittin; daha kötüsü, kızları onun önünde incittin. Neden geri dönsün?” “Çünkü ona ihtiyaçları var.” Kelimeler zor çıktı. “Çünkü ben başarısız oldum, o olmadı.” “Bu seninle ilgili değil; hiç olmadı. Annelerini kaybeden ve sonunda neşe bulan üç kızla ilgili. Sen bunu çaldın.” “Biliyorum.” “Adresini ver.” “Sultanbeyli’de. Gerçekten gidecek misin?” “Eminim.”
Sürücüyle mahalleye gitti. İstanbul’u baştan başa: Etiler’in ihtişamından Sultanbeyli’nin dar sokaklarına… pahalı kıyafetleri ve lüks saatiyle yersiz hissediyordu. Adresi buldu: soluk mavi boyalı iki katlı küçük ev. Kapıyı, yorgun ama nazik gözlü orta yaşlı bir kadın açtı. “Buyurun?” “Günaydın. Ben Ramazan Altan. Gonca’yı arıyorum.” Kadının yüzü gerildi: “Dün kızımı küçük düşüren siz misiniz?” “Evet. Özür dilemeye geldim.” “Özürleriniz beni ilgilendirmiyor. Kızım bütün gece ağladı. Onu küçük ve işe yaramaz hissettirdiniz. Oysa tek yaptığı, çocuklarını sevgiyle bakmaktı.” “Hanımefendi, lütfen—” “Gidin.” “Sadece 5 dakika…” “Sizinle konuşmak istemiyor.” “Anne,” diye seslendi Gonca arkadan; yüzünde gözyaşı izleri… “Sorun yok. Konuşurum.”
Küçük balkonda mesafe korundu; Gonca kollarını savunmacı kavramıştı. “Gonca, özür dilemeye geldim. Yaptığım affedilmezdi.” “Evet,” dedi; acıya rağmen kararlı. “Böyle davranılmayı hak etmedim; daha da önemlisi kızlar bunu görmeyi hak etmedi.” “Haklısın.” Ramazan derin nefes: “Ayşe Hanım anlattı: haftalardır ilerliyorlar, ses çıkarıyorlar, iletişim deniyorlar… ve şimdi sessizliğe geri döndüler — benim yüzümden.” Çıplak gerçek beklediğinden fazla acıttı. “Biliyorum; bu yüzden buradayım. Kızların sana ihtiyacı var. Geri dönmeni istiyorum.” Gonca gülümsemeksizin güldü: “Dün beni sorumsuz diye kovdunuz; şimdi geri dönmemi istiyorsunuz?” “Çalışan olarak değil… onların gerçekten ilgilenen biri olarak. Ben — babaları — bile başaramazken sen ulaştın.” Gonca sessizce baktı; sindirdi; başını salladı: “Hayır, dönmeyeceğim.” “Gonca, lütfen… Anlamıyor musun—” Bir adım attı; sesi titrek ama kararlı: “Sevginin cezalandırıldığı bir yerde çalışamam. Çocukları güldürmenin işten çıkarma nedeni olduğu bir yerde. O kızlar bana güvendi; açıldılar; siz beni acımasızca hayatlarından kopardınız. Bir daha yapmayacağınızı nasıl garanti edebilirim?” Ramazan’ın cevabı yoktu. “Dahası, onların bana değil, size ihtiyacı var. Bütün gün oyun oynayıp şarkı söyleyebilirim; ama günün sonunda istedikleri kişi sizsiniz — ve siz orada değilsiniz. Fiziksel olarak evdesiniz; duygusal olarak binlerce kilometre uzakta.” “Denemeye çalıştım—” “Çalıştınız mı, yoksa kaçtınız mı? Ayşe Hanım’ın anlattığına göre uçak ve otellerde evden fazla zaman geçiriyorsunuz. Acıyla başa çıkmayı bilmediğiniz için işe sığınıyorsunuz. Ama kızlar da acı çekiyor; onlar çocuk. Ağlarken onlara sarılacak, her gün yanlarında olacak birine ihtiyaçları var — başka ülkelerden pahalı hediyeler gönderen birine değil.”
Her kelime bıçak gibi; Ramazan parçalanmış hissetti; kusurları çıplak ışıkta… “Haklısın,” diye itiraf etti; sesi boğuk. “Kaçtım. Hâlâ kaçıyorum. Meryemsiz nasıl yapacağımı bilmiyorum.” “Kızlarınız biliyor mu sanıyorsunuz? Onlar da annelerini kaybetti. Ama en azından siz orada olup olmamayı seçebilirsiniz; onların seçeneği yok.” Gonca bir gözyaşı sildi: “3 yıl önce kız kardeşimi kaybettim; Leyla 12’ydi. Beni kurtaran annemdi — kendi acısına rağmen her gün yanımdaydı. Hediyelerle düzeltmeye çalışmadı; sadece yanımdaydı.” Ramazan yutkundu: “Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.” “O zaman öğrenin. Yoksa kızlarınız büyüdüğünde ‘çok çalışan baba’yı değil, ‘asla orada olmayan baba’yı hatırlayacaklar.” Gonca içeri dönmek üzereydi. “Bekle,” dedi Ramazan; “Ne yapmam gerekiyor? Değiştiğimi kanıtlamak için?” “Bana değil; onlara kanıtlayın. Söz yetmez; eylem gerek. Bana bir hafta verin. Kızlarınızla gerçekten birlikte olun. Seyahatleri iptal edin. Telefonunuzu kapatın. Onlarla yere oturup oynayın. Sizin orada olmayı seçtiğinizi görsünler. Bir hafta sonra, gerçekten değiştiyseniz konuşuruz.” “Bir hafta…” “Ve kolay olmayacak. Kırgınlar; her gülüş, her kelime için çabalamanız gerek. Ama değer.”
Ramazan Gonca’nın sözleri zihninde yankılanarak eve döndü. Ayşe Hanım’a kararını söyledi: “Gelecek haftaki tüm taahhütleri iptal edeceğim. Hatta gelecek ayınkini de. Burada tam zamanlı olmak istiyorum.” “Emin misiniz?” “Kesinlikle.” Ofise çıktı; saatlerce telefon: İtalya iptal; New York erteleme; projeleri ortaklara devretme… Her iptal omuzlarından yük alıyor gibiydi. Kızların odasına çıktı; Elif, Cemile, Buse sessizce oturuyor; hiçbir yere bakıyorlar… “Kızlar, yanınıza oturabilir miyim?” Karşılarına yere oturdu; kelimeleri bulmaya çalıştı: “Dün her şeyi mahvettim. Sizin güldüğünüzü görünce mutlu olmam gerekirken, Gonca’ya kızdım… Çok üzgünüm. İhtiyacınız olduğunda burada olmadığım için; çok seyahat ettiğim için; anneniz olmadan iyi bir baba olmayı bilmediğim için…” Sessizlik sürdü; Ramazan ısrar etti: “Gonca’yı özlediğinizi biliyorum. Ben de, beni mutlu eden biri gitse özlerdim. Benim hatamdı. Çok büyük hatamdı.” Derin nefes: “Ama denemek istiyorum. Onun yaptığı gibi sizi güldürmeyi öğrenmek; burada kalmak istiyorum — gerçekten… bana bir şans verirseniz.” Elif hafifçe başını eğdi; minimum ama bir şey…
Sonraki günler Ramazan’ın en zorlu günleriydi. Sabah erken, Ayşe Hanım’ın yardımıyla kahvaltı; tepsiler odalara… Yemeği kabul ediyorlar, ona zor bakıyorlardı. Konuşuyor, sorular soruyor; sessizlik. Oyun deniyor; nasıl yapılacağını bilmiyor. Bebeklerle hikâyeler uydurma — zorlama ve yapay. Dolaptan oyunlar — kurallar 4 yaşına ağır. Kendini yetersiz hissediyor; anlamadığı bir dünyaya giren yabancı…
Üçüncü gün, çaresizce bir kutu renkli kalem ve kâğıtla yere oturdu; yargısız bir şekilde şekiller ve renkler karalamaya başladı. Buse ilk yaklaşan: merakla izliyor; boş kâğıt ve yeşil kalem uzattı: “Sen benden çok daha iyi çiziyorsun,” dedi sadece. Buse kalemi tereddütle aldı; çizgiler… Cemile arkasından; sonra Elif… Dördü birlikte çizdi. Gonca’nın yarattığı patlayıcı neşe değil; ama bağlantı. Akşam çizimlere baktı: Buse bir kelebek; Cemile bir gökkuşağı; Elif yamuk, kocaman harflerle tek kelime: “Gel.” Göğsü sıkıştı; üç çizimi klasöre koydu.
Ertesi gün başka yaklaşım: bahçede birlikte çiçek ekmek. Konuşmadılar; ama katıldılar: küçük eller toprağı kazıyor, fideleri suluyor…
Dördüncü gün, göğsünde daha ağır bir yükle uyandı: ertelenemeyecek önemli bir toplantı — Japon yatırımcılarla milyarlarca dolarlık proje. Kızlara haber vermek için indi; üçünü kahvaltı masasında buldu. “Kızlar, babanız bu sabah dışarı çıkacak; ama öğleye döneceğim. Söz.” Küçük gözlerde hayal kırıklığı anında kapandı: Elif yüzünü çevirdi; Cemile kalkıp mutfaktan çıktı; Buse kaldı ama başını eğdi. Ramazan diz çöktü: “Buse, kırık sözlerden yoruldunuz biliyorum; ama bunu tutacağım. 4 saat en fazla; geri döneceğim.” Cevap yok.
Toplantı işkenceydi. Sayılar, tahminler… aklı evde. Her 5 dakikada saate baktı. Japon yatırımcı öğle yemeği teklif edince, “Kızlarımla ertelenemez randevum var,” diyerek reddetti. Evden çıkıştan tam 3 saat 55 dakika sonra döndü. Ayak seslerini duyunca Buse kapıda belirdi; gözleri şaşkın: “Geri döndü.” Ramazan diz çöktü: “Söz verdim. Ve her gün… söz verip tutacağım.” O gece ilk kez üçü de yatağa yatırmasına izin verdi; konuşmadılar, gülümsemediler; ama alınlarını öptüğünde uzaklaşmadılar.
Beşinci gün, onu olduğu yerde donduran bir şey duydu. Ayşe Hanım’la mutfakta öğlen yemeği hazırlarken yukarıdan alçak sesler… Yavaşça çıktı; kapısı aralık odanın dışında durdu. “Yine gidecek.” Elif’in sesi; kullanılmadığı için boğuk fısıltı. “Babam hep gider.” “Gonca da gitti,” diye mırıldandı Cemile. “Onun yüzünden.” “Geri gelmesini istiyordum,” dedi Buse; neredeyse duyulmaz. “Onu özledim.” Ramazan’ın bacakları titredi. Konuşuyorlardı — 18 ay sonra… ama içerik hançer gibiydi: terk edilmekten söz ediyorlardı; “hep gittiği” babadan; Gonca’nın gitmesinin onun hatası olduğundan… Odaya girmedi; koridorda duvara yaslandı. Altı gün evde kalmış, randevuları iptal etmiş, orada olmaya çalışmıştı; ama 18 aylık yokluğu silemezdi; yıkılan güveni bir haftada inşa edemezdi. Kızlar ondan şüphe etmekte haklıydı; Gonca’nın gitmesinden onu sorumlu tutmakta da — çünkü onun hatasıydı: öfke, incinmiş gurur; başarısızlığını kabul edemeyip, başaran kişiyi kovmuştu.
Telefonu aldı; ofisi aradı: “Meltem, her şeyi iptal et — ve ‘her şey’ derken gerçekten her şeyi. Uluslararası seyahatler, yüz yüze toplantılar, etkinlikler… ne kadarını video konferansa aktarabilirsen aktar; aktaramadıklarını ortaklara devret — belirsiz süre.” “Emin misiniz? Gelecek hafta Tokyo…” “Eminim. Önceliğim değişti. Ve Meltem — kişisel telefonumu sadece hayat memat ya da aşırı acil durumda ara. Anlaşıldı mı?” “Anlaşıldı, efendim.”
Cihaza bakarken kaç kez aile yemeklerinde iş telefonu açtığını, kaç kez kızlarla oyunun ortasında “acil e-posta” için ayrıldığını, kaç kez bir anlaşmayı kızlarının hayatına tercih ettiğini düşündü.
Ertesi sabah kararlı uyandı. Gonca’ya “bir hafta daha” kanıt sunmak için beklemeyecekti; mesele ona kanıt değil, kızları için doğru olanı yapmaktı. Hızla giyindi; tekrar Sultanbeyli’ye gitti; bu kez kızların çizim klasörünü yanında götürdü. Gonca’nın annesi kapıyı aynı şüpheyle açtı: “Henüz bir hafta bile olmadı.” “Biliyorum; Gonca’yla acilen konuşmam lazım.” “O istemiyor.” “Anne, içeri al,” dedi Gonca; sırtında sırt çantası, üniversiteye hazırlanıyordu. “Birkaç dakika gecikebilirim.”
Küçük odada oturdular. Ramazan klasörü açtı; çizimleri sehpaya yaydı: “Bunları onlar çizdi. Siz gittikten sonra… bir kelebek, bir gökkuşağı… ve şu kelime: ‘Gel’.” Gonca yazıyı aldı; gözleri doldu. “Sizden geri gelmenizi istiyorlar,” dedi Ramazan. “Ben de.” Derin nefes: “Gerçek değişim göstermemi söylemiştiniz. Tüm uluslararası taahhütleri iptal ettim — belirsiz süre. Projeleri ortaklara devrettim. Bundan sonra sadece temel işler için evden çalışacağım.” “Takdire şayan,” dedi Gonca; “ama henüz bitirmedim.” Öne eğildi: “Dün onların konuştuğunu duydum. Odada, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Benimle değil — henüz bana güvenmiyorlar. Ama konuşuyorlar. Ve ne dediler biliyor musunuz? ‘Hep gittiğini’; ‘Gonca’nın gitmesinin senin hatan olduğunu’; ‘onu özlediklerini’…” Gonca’nın gözyaşları çizime düştü. Ramazan titreyen sesle itiraf etti: “Tek başıma yapamıyorum. Bütün hafta denedim: çizim, çiçek dikme, yemek, yatırma… ama yetmiyor. Onlara nasıl ulaşacağını bilen birine ihtiyaçları var: sabırlı, yas tutmayı anlayan, yere oturmaktan ve sadece var olmaktan korkmayan…” “Ramazan Bey—” “Benim adım Ramazan,” diye düzeltti; saçını ovuşturdu: “Bunu bir patron olarak istemiyorum; kendi kızlarını kurtaramayan çaresiz bir baba olarak istiyorum. Lütfen, Gonca, geri dön.”
Uzun bir sessizlik; çizimlere bakış… “Şartlarım var,” dedi Gonca. “Her şey…” “İlk şart: artık uzun yokluklar yok. Seyahat gerekirse en fazla iki gün ve önceden haber. Tutarlılık gerek.” “Kabul.” “İkinci: rutinlerine aktif katılım. Ben tüm duygusal işi yaparken siz ofiste kalamazsınız. Varlığınıza ihtiyaçları var.” “Kabul.” “Üçüncü: ani işten çıkarmalar yok. Benimle ya da işle ilgili sorun olursa yetişkin gibi konuşuruz; kızların önünde değil.” “Hepsini kabul ediyorum.” Ramazan ellerini tuttu: “Aptaldım. Ama öğrendim ve öğrenmeye devam edeceğim. Bize yardım et.” Gonca gözyaşlarını sildi: “Ne zaman başlamamı istersiniz?” “Şimdi.” Annesine baktı; kadın başını salladı, küçük gülümsemeyle: “Tamam, gidelim.”
Dönüş yolculuğu sessiz ama umutla doluydu. Konakta Ayşe Hanım kapıyı açıp Gonca’yı görünce yüzü aydınlandı: “Tanrı’ya şükür; kızlar çok sevinecek.” “Neredeler?” “Odalarında.” “Onları çağırmayın,” dedi Gonca; “Ben çıkayım; tepkilerini görmek istiyorum.”
Merdivenleri yavaş çıktı; kalbi hızla. Oda kapısı açıktı; üç kız yerde sessizce yapboz… Gonca girişte durdu; bir an izledi. “Kızlar—” Üç baş aynı anda döndü; küçük yüzlerde önce inançsızlık; sonra tanıma; sonra baraj yıkılır gibi koşu… 4 yaşın koşusu: kendi ayaklarına takılarak, çığlık atarak: “Gonca, Gonca, Gonca!” Küçük bir kasırga gibi ona çarptılar; kollar, bacaklar birbirine dolandı; yüzler karnına gömüldü; hıçkırıklar ve kahkahalar… Gonca diz çöktü; sımsıkı sarıldı: “Sizi çok özledim,” diye mırıldandı; “çok…” “Geri döndün,” dedi Elif; hem ağlayıp hem gülerek. “Gerçekten.” “Babam seni kovdu,” dedi Cemile; suçlayıcı. “Hata yaptı,” dedi Gonca dürüstçe; “ama özür diledi ve geri gelmemi istedi. Çünkü siz çok önemlisiniz.” “Yine gidecek misin?” dedi Buse; gözleri kocaman, korkmuş. “Hayır, canım; gitmeyeceğim.”
Ramazan kapıdan izliyordu; elini göğsüne bastırmış; kızlarını bu kadar mutlu, dışa dönük, canlı görmek hem harika hem acıydı: harika, çünkü geri dönüyorlardı; acı, çünkü bu neşeyi tek başına yaratamamıştı. Gonca ona baktı; yaklaşması için işaret etti. Tereddüt etti, itaat etti; grubun yanına diz çöktü. “Kızlar,” dedi Gonca yumuşakça, “babanız benden geri dönmemi çok istedi. Hatasını biliyor; düzeltmek istiyor. Ama sizin yardımınıza ihtiyacı var. Babaya yardım etmeyi kabul ediyor musunuz?” Elif hâlâ şüpheyle baktı: “Yine gidecek.” “Gitmem,” dedi Ramazan; yutkunarak. “Söz veriyorum, Elif. Tüm seyahatleri iptal ettim; evden çalışacağım; artık haftalarca gitmeyeceğim.” “Boş vaatler,” diye mırıldandı Cemile — yetişkinlerden duyduğu kelimeleri tekrar ederek. “Daha önce söz verip tutmadığımı biliyorum,” diye itiraf etti Ramazan; “ama bu kez farklı. Çünkü anladım: dünyada hiçbir şey — kesinlikle hiçbir şey — siz üçünüzden daha önemli değil.” Buse Gonca’dan ayrıldı; çekingen adımlarla babasına yaklaştı; küçük elini yüzüne koydu — sanki gerçekliğini kontrol eder gibi: “Bizimle oynayacak mısın?” “Gonca’nın oynadığı gibi deneyeceğim. Onun kadar iyi olamam; öğrenirim. Bana öğretir misiniz?” Cevap Gonca’dan geldi; elini Ramazan’a uzatarak: “Birlikte öğreteceğiz.”
O anda bir şeyler değişti. Anında değil; sihirli değil; küçük ve kırılgandı. Ama yeniden yapılanmanın başlangıcıydı. Kızlar babalarının kollarına koşmadı; onu hemen affetmedi; ama çemberin parçası olmasına izin verdi.
Sonraki günler adaptasyonla geçti. Ramazan sözünü tuttu: ev ofisinden günde birkaç saat çalıştı; kalan zamanı kızlarla. Gonca aktiviteleri yönetti ama onu hep dahil etti: onlarla nasıl iletişim kurulacağını, işaretlerin nasıl okunacağını, boğmadan nasıl var olunacağını gösterdi. Uyku öncesi hikâyelerin sevildiğini öğrendi; ama pahalı kitapların hazır masalları değil, uydurulan cesur prensesler ve nazik ejderhalar… Elif’in gök gürültüsünden korktuğunu ve fırtınalarda sıkı sarılmaya ihtiyaç duyduğunu; Cemile’nin bahçede toprakla, kirli ellerle mutluluğu bulduğunu; Buse’nin mutlu olduğunda kendi kendine hafif şarkı söylediğini…
Gonca’nın dönüşünden iki hafta sonra Ramazan kızlarıyla ilk gerçek sohbetini yaptı. Bahçede çiçek dikiyorlardı. “Baba, annem de geri gelecek mi?” dedi Elif. Sessizlik ağırdı; Gonca kazmayı bırakıp müdahale etmedi — bu baba ve kızlarındı. Ramazan çimlere oturdu, üçünü yanına çekti: “Hayır, prensesim. Anneniz geri gelemez.” “Neden?” Cemile’nin gözleri doldu: “Yeterince iyi kızlar mı değildik?” “Hayır,” dedi Ramazan; onları sıkıca sararak. “Siz mükemmelsiniz. Anneniz gitti çünkü… çünkü bazen sevdiğimiz insanlar gitmek zorunda kalır. İstedikleri için değil; yanlış yaptığımız için değil. Sadece olur.” “Olmamasını istiyordum,” diye fısıldadı Buse. “Ben de, canım; ben de.” Ramazan kendi gözyaşlarını bıraktı: “Çok üzgünüm. İhtiyacınız olduğunda burada olmadığım için, acıyla başa çıkmayı bilmeyip kaçtığım için… Ama şimdi buradayım; bir daha gitmeyeceğim.” Cenazeden beri ilk kez dördü birlikte ağladı — güzel ya da sinematik değil; dağınık, acı verici ve gerekli. Gonca mahremiyet tanıyıp dikkatlice uzaklaştı, gerekirse yakın kalacak kadar…
Gözyaşları durunca Elif sordu: “Annem cennette mutlu mu?” “Sanırım, evet — özellikle şimdi sizin tekrar mutlu olduğunuzu görünce.” “Gonca’nın geri döndüğünü biliyor mu?” diye sordu Cemile. Ramazan uzaktan izleyen Gonca’ya baktı: “Sanırım… evet. Ve minnettar.”
Altı ay geçti. Etiler’deki ev artık sessiz bir anıt değil; müzik, kahkaha, dağınıklık vardı. Kızlar haftada üç gün özel okula gidiyor; grup terapisi alıyor; sosyalleşmeyi yeniden öğreniyorlardı. Gonca, Ramazan’ın karşıladığı masraflarla hızlandırılmış pedagoji programına kaydolmuştu. Aile dinamikleri farklı ama işlevseldi: Ramazan evden çalışıyor; tüm yemeklere katılıyor; kızları okula götürüyor; Gonca artık sadece çalışan değil, Meryem’in bıraktığı bazı boşlukları dolduran bir anne figürüydü.
Güneşli bir cumartesi öğleden sonrası, hepsi bahçedeydi. Gonca, Meryem’in en sevdiği sarı laleleri “anma” olarak dikmeyi önermişti. Kızlar coşkuyla delikler kazdı; kahkahaları havayı dolduruyordu. Ramazan yanlarında dikim yapıyordu; elleri toprakla kirliydi — eski lekesiz yönetici portresinden farklı. Sahneyi izledi; kalbi minnettarlık ve huzura benzeyen bir şeyle doluydu. “Bak baba,” dedi Elif; “bir kelebek.” Turuncu-siyah kanatlı bir monark kelebek, tam ektikleri yere kondu; nazikçe çırpındı; tekrar havalanmadan önce uzun saniyeler kaldı. “Annem gönderdi,” dedi Buse inançla; “çiçekleri beğendiğini söylemek için.” “Sanırım haklısın,” diye kabul etti Ramazan; sesi boğuktu. Gonca yaklaşıp ellerini bezle sildi: “Kelebeklerin neyi temsil ettiğini biliyor musunuz?” “Neyi?” dedi Cemile. “Dönüşüm, yeniden doğuş; eskisinden daha güzel bir şeye yeniden başlamak.” Üç kız düşündü; küçük yüzler ciddiydi. Sonra Elif gülümsedi; tüm yüzünü aydınlatan o gülümseme: “Tıpkı biz gibi. Biz kozadaydık; şimdi kelebek.” “Tam da sizin gibi,” diye onayladı Gonca; gözleri parlıyordu.
O gece kızlar uyuduktan sonra Ramazan ve Gonca balkonda sıcak çayla oturdu; sessizlik rahattı, arkadaşçaydı. “Teşekkür ederim,” dedi Ramazan aniden; “her şey için. Onlardan vazgeçmediğin ve benden de…” “Siz işi yapıyorsunuz, Ramazan. Ben sadece yardım ediyorum.” “Yardım etmekten fazlası,” dedi Ramazan; “bana tekrar baba olmayı öğrettiniz; orada olmayı, korkmadan sevmeyi.” “Bunu size onlar öğretti,” dedi Gonca; “ben sadece yolu gösterdim.” Ramazan düşünceli: “Meryem beni severdi… hep çok çalıştığımı, yavaşlamam gerektiğini söylerdi. Sanırım sonunda dinlemem için sizin ortaya çıkmanız gerekti.” “Bazen gerçekten ne önemli olduğunu anlamak için her şeyi kaybetmemiz gerekir.” Birkaç dakika yıldızları izlediler. “Bir gün onlara karşı başarısız olduğumu hissetmeyi bırakır mıyım?” “Başarısız olmadınız, Ramazan. İnsansınız. Hata yaptınız; ama şimdi buradasınız; doğru olanı yapıyorsunuz. Önemli olan bu. Mükemmel olmak değil; orada olmak.” Ramazan yavaşça başını salladı: “Orada olmak… sonunda ne demek anlıyorum.”
Evin içinden bir ses: muhtemelen Buse — bazen kabuslarla uyanırdı. Ramazan hemen kalktı: “Ben giderim,” dedi. Gonca bu basit jestte tüm dönüşümü gördü: evinden kaçan adam şimdi ona doğru koşuyordu; kızlarının bakımını taşere eden baba, artık milyon dolarlık anlaşmaların üstünde onları seçiyordu. Ramazan’ın zenginliği İstanbul’a yayılmış binalar, girişimler ve banka hesaplarındaydı; ama gerçek serveti, tekrar gülümseyen, şarkı söyleyen, güvenen 3 (metinde 35 yazılmış ancak kızlar üçüz ve 4 yaşında; anlatımda üç kız kastediliyor) küçük kızdaydı. Hediye yerine varlığın daha değerli olduğunu; sevginin acıyla yüzleşme cesareti gerektirdiğini — kaçmak değil — öğrendiği derste…
Gonca, kızların odasının ışığının yandığını izledi; Ramazan’ın derin sesinin onları sakinleştirdiğini, ona öğrettiği ninniyi söylediğini duydu ve gülümsedi — kendi acısının, Leyla’nın kaybının o ailenin yeniden inşasına bir amaç bulduğunu bilerek. Çünkü hikâye kibirli bir milyarderle fakir bir öğrenci hakkında değil; sevgi gerçek ve sürekli olduğunda en derin yaraları nasıl iyileştirdiği hakkında; varlığın — ne kadar kusurlu olursa olsun — binlerce boş vaatten daha değerli olduğu hakkında; bazen doğru insanların, en çok ihtiyaç duyduğumuzda “çalışan yabancı” kılığında küçük günlük mucizeler gibi ortaya çıkabildiği hakkında.
O öğleden sonra ekilen çiçekler güçlü ve güzel büyüyecekti; tıpkı her gün güneş ışığını aradıkları gibi, o aile de mutluluğa giden yolunu bulmuştu. Eskisi gibi bir mutluluk değildi — Meryem hep özlenecek, yokluğu hissedilecekti — ama affetme, varlık ve koşulsuz sevgi temelleri üzerine inşa edilmiş yeni bir mutluluktu. Ramazan sonunda en değerli dersi anladı: gerçek zenginlik para ya da mülkle değil; yaşanan anlarla, verilen kucaklaşmalarla, silinen gözyaşlarıyla, paylaşılan gülümsemelerle ölçülür; baba olmak mükemmel olmak değildir — her gün orada olmak, korku yerine sevgiyi, kaçış yerine varlığı seçmektir. Kelebekler bahçeye daha birçok kez dönecekti; her seferinde kızlar “Meryem öpücük gönderdi,” diyeceklerdi. Belki öyleydi; belki doğa kendi seyrini sürdürüyordu — acının olduğu yerde güzellik doğuyordu. Ama sonunda önemli olan, Etiler’deki o evde bir ailenin yeniden doğmasıydı: farklı, evet; eksik — her zaman; ama canlı, var olan ve sevgi dolu. Ve Ramazan bunun fazlasıyla yeterli olduğunu öğrendi: her şeydi.
Bu ev artık sessiz bir anıt değil; paylaşılan kahkaha, öğrenilen sabır ve birlikte iyileşen kalplerin yuvası. Gonca’nın şefkati ve Ramazan’ın varlığı, Elif, Cemile ve Buse’nin sesine giden yolu açtı. Meryem’in yokluğunda yeni bir mutluluk inşa edilirken, kelebek gibi dönüşen bu aile, gerçeğin sade bir cümlesine tutunuyor: Mükemmellik değil, varlık. Ve her yeni gün, bir önceki günden biraz daha fazla ışık getiriyor.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





