
Giriş
Etiler’in meşhur Akasya Sokağı’nda havayı delen çürümüş kokusu, Arda daha siyah çöp torbasını tam açmadan genzini yaktı. On yaşında bir çocuk… Elektronik kapıları ve her hareketi izleyen kameralarıyla malikâneler, sanki onun varlığını yargılayan mekanik gözler gibiydi. Küçük elleri artık zenginlerin çöplerinin dokusunu ayırt edebiliyordu: ithal şarap şişelerinin keskin camı, İsviçre çikolatasının parlak ambalajı, bir ailenin haftalık yiyeceğinden pahalıya mal olan kalın plastikler… Yemek artıklarıyla karışan yağlı izlere parmaklarını daldırıp boş bir maden suyu şişesi çekti. O yeşil cam şişeler Murat Usta’nın hurdacısında tanesi elli kuruştu. Üç şişe, bir buçuk lira ederdi; Betül Hanım’ın fırınından üç bayat ekmek alabilirdi. Üç ekmek, kardeşi Leyla’yı bir gün daha hayatta tutabilirdi. Açlık böyle bir şeydi: hiç gitmediği okul kitaplarında okunan soyut bir kavram değil, her sabah yedi kişinin sığındığı, nemini kartonlarla saklayan on iki metrekarelik toprak zeminli gecekonduya gözlerini açtığında midesini kemiren somut bir acı.
Şişeleri yıpranmış bez torbasına koydu, 20 katlı aynalı binanın gökyüzüne doğru yükselişine baktı; griye dönmüş gök kirin yansımasını taşıyordu. En üst katta, füme camın gerisinde belirsiz bir siluet seçti: Belgin Kozanoğlu… Arda’nın ailesini sokağa atan imzanın sahibi. Bir tek kağıt, pahalı bir mon kalem, üç aylık kiralarından daha fazla bedel… “Abi,” dedi incecik bir ses, Leyla’nın sesi, “çişim geldi. Daha tutamıyorum.” Arda dönüp baktığında, yedi yaşındaki kız kardeşinin kilisenin kapısına bırakılmış eski giysilerden kalma, ona üç beden büyük bir erkek şortunu çekiştirerek incelmiş bacaklarını sıkıştırdığını gördü. Leyla’nın gözleri kafasında derine kaçmış, çatlamış dudaklarının kenarı gülümsemeye çalıştığında kanıyordu. Yine de gülümsüyordu. İşte Arda’yı her gün içten içe parçalayan buydu: Hayat ona hiçbir sebep sunmazken hâlâ nasıl gülümsüyordu?
“Şu aradaki parkta umumi tuvalet var,” dedi Arda. Parmakları sadece ince bir deri tabakasıyla kaplı kemikler gibi görünüyordu. “Gel, bekçi kovmadan çabuk!” Kaldırımda koştular. Temiz giyimli, deliksiz ayakkabılı insanların bakışlarının onları tanıdığı o acıma ve tiksinti karışımı Arda’nın sırtında gezindi. Acıma, çünkü çocuktular. Tiksinti, çünkü fakir, kirliydiler ve çöple ter kokuyorlardı. Arda bunu çoktan öğrenmişti: Utanmak, karnı tok olanların lüksüydü. Açın utanmaya hakkı kalmazdı.
Park, eski bir gazetenin altında uyuyan bir evsiz ve yakındaki bir sitenin özel güvenlik görevlileri dışında boştu. Umumi tuvalet eski idrar ve ucuz dezenfektan kokuyordu. Arda dışarıda sayıları sayarak bekledi; bu şehirde fakir çocukları hiçbir şey aramazdı. Leyla sabun olmadığı için ellerini kıyafetine silerek çıktı. Arda yıpranmış çantasını açıp sahip olduğu tek değerli şeyi, kenarları soyulmaya başlamış sentetik deri kapaklı, sararmış sayfaları gevşemiş küçük bir İncil’i çıkardı. Güler Teyze’nin, Arda yedi yaşını doldurduğunda “İsa’yı tanımak istiyorum,” dediğinde hediye ettiği kitap. “Dua edelim,” dedi. Leyla yorgun bir iç çekişle itaat etti. Güvenlik görevlilerinin alaycı fısıltıları kulaklarını tırmalarken kaldırımda diz çöktüler.
Arda gözlerini kapadı: “Rab İsa, biliyorum dünyada çok meşgulsün, ama Belgin Kozanoğlu için dua etmeliyim. O binada oturan kadın için. Evimizi aldı; babam bizi koruyamadığı utancıyla çekip gitti. Annem her gün ağlıyor, zayıflıyor. Leyla ve ben açlıktan ölmemek için çöp topluyoruz. Ama İncil’de bize kötülük yapanları bile sevmemizi söyledin. O yüzden onun için dua ediyorum. Kalbine dokun İsa. Paranın onu hiçbir şeyden kurtaramayacağını görmesini sağla. Yalnız sen kurtarırsın. Amin.” Leyla da fısıldadı: “Amin.”
Leyla’nın göğsünde geceleri onu öksürten bir şey vardı. Ayda yüz elli lira tutan ilaca ihtiyacı olan bir şey. Onlar üç ay boyunca çöpten kazısa da yüz elli liraları olmayacaktı. Arda İncil’i çantasına koydu, bez torbayı omzuna aldı. Çöp kamyonu gelmeden beş sokak daha gezmeleri gerekiyordu. “Hadi Leyla, bugün hızlı olmalıyız.” Leyla’nın torbası küçüktü ama onun cılız bedenine ağır geliyordu. Kardeşinin çektiği acı, Arda’nın kendi açlığından, sırtındaki ağrıdan daha yakıcıydı. Arda hâlâ kendisi için bir umut taşıyordu; ama Leyla çok küçüktü, çok kırılgandı; işler düzelene kadar dayanamaz diye korkuyordu.
Tam o anda, 20 kat yukarıda, Belgin Kozanoğlu, yapay bronzlaşmış boynunda inci kolyeyi düzeltiyordu. Her inci bir ailenin yıllık maaşından pahalıydı. Boy aynası, 53 yaşındaki kadının, favori cerrahının on yedi operasyonuyla kırk gibi görünen yüzünü yansıtıyordu. 45.000 liralık bakır sarısı saçlar, bir kere giyeceği lacivert Versace elbisenin ince askılarından omuzlarına dalgalar halinde dökülüyordu. İki yıl beklemeli turuncu Birkin çantasını aldı, Tom Ford rujunu sürdü, özel asansörle yeraltı garajına indi. Şoförü Cemil eğilip “Günaydın Belgin Hanım,” dedi. Belgin cevap vermedi, klimalı Mercedes’in bej koltuğuna gömüldü. İtalyan deri çantada günün dosyaları: Doğu yakasında yapılacak lüks proje için tahliye edilecek on yedi aile. Her biri 120 milyonluk kâr yolunda bir engel. “İştir,” diye mırıldandı; vicdanının azalan fısıldılarını susturan mantrası.
Levent’e süzülürken gözleri dalgın dalgın pencereye kaydı: Kaldırımda iki çocuk… Kirli, yalınayak; çöp torbalarında yiyecek arıyorlardı. Görüntü üç saniye sürdü; ama yetti. Oğlan başını kaldırdı; koyu camın ardından bir şekilde göz göze geldiler. O gözlerde nefret yoktu. Daha beteri vardı: Acıma, merhamet. Sanki fakir çocuk, zengine acıyordu. Belgin başını salladı, kağıtlara döndü. “Hassaslaşıyorum,” diye düşündü. “Sakinleştiriciyi arttırmalıyım.”
Ofisi bir gökdelenin kırk katını kaplıyordu; parlatılmış mermerler, hakiki deri koltuklar, kısık sesli kusursuz sekreterler ve panoramik manzaralı ana odada masif ceviz masa. İlk aile saat tam sekizde geldi: Genç, ileri hamile bir kadın, dövülmüş köpek bakışlı bir koca. “Belgin Hanım,” dedi adam, sesi titrekti, “Lütfen üç aya ihtiyacımız var. Bebek doğana kadar. Sonra faiziyle öderiz. Ne isterseniz.” Belgin gözlerini belgelerden kaldırmadı: “Bir sözleşme imzaladınız. Borcunuzu ödemediniz. Mülk bana geri döner. Bu kadar.” Kadın karnını korur gibi tuttu: “Oğlum sokakta doğacak.” Belgin, lenslerle açık maviye dönmüş gözlerini kaldırıp: “Bu benim sorunum değil. Tahliye belgesini imzalayın; yoksa polis zorla çıkarır.” Adam titreyen ellerle imzaladı. Kadın sessizce ağladı. Belgin bir sonraki aileyi çağırdı. İkinci, üçüncü, dördüncü… Aynı çaresizlik, makine verimliliğiyle reddedildi.
Yedinci aile farklıydı: Yalnız bir kadın, yüzündeki çizgiler yaşından fazlasını anlatıyordu. Yanına sığınmış üç çocuk. Ağlamadı, yalvarmadı: “Merhamet istemeye gelmedim. Sadece bir şey söyleyip gideceğim.” Belgin kaşını kaldırdı: “Çabuk söyleyin. On aile daha bekliyor.” Kadın nefes aldı: “Altı ay önce on beş yıldır yaşadığım, dört çocuğumu büyüttüğüm evden bizi tahliye ettiniz. Viadüğün altında yaşamaya başladık. En büyük oğlum Can, on beş yaşındaydı. Ağır zatürre. Doktora paramız yoktu. Hizmet almak için adresimiz yoktu. Oğlum, ‘rahatsız ediyorum’ diye özür dileyerek kollarımda öldü. On beş yılık bir hayat, bir imza uğruna çöpe atıldı.” Oda ağır bir sessizliğe gömüldü. Belgin’in kalemi havada asıldı. Kadın aynı sakinlikle devam etti: “Senden nefret etmeliyim. Ölmeni istemeliyim. Ama kilisemizde Güler Teyze var. Düşmanlarımız için dua etmeyi öğretti. Her gün senin için dua ediyorum. Tanrı kalbine dokunsun diye; yoksa cehenneme gideceksin. Ve en büyük düşmanım için bile cehennem dilemem.” Çocuklarının elini tutup imzasız belgeyi masada bırakarak çıktı. Arkasında daha ağırca bir şeyi de: Belgin’in, pahalı kravatlı, İtalyan ayakkabılı bir katil olabileceği gerçeğini.
Belgin, sekizinci aileyi çağırmadan önce kapıya baktı. “Cehenneme gideceksin,” sözleri çanlar gibi çınladı. Ne cennete ne cehenneme inanıyordu. Dokunamadığı hiçbir şeye inanmıyordu. Ama o kelimelerde onu sarsan bir şey vardı. Kafasını sertçe salladı. Zayıflık affedilmezdi. Devam etti. Akşam altıda on yedi tahliye bitti. 120 milyonluk kâra on yedi aile daha az. Memnun olması gerekirdi; ama içinde adı konmayan, ruhu var farz eden bir yorgunluk çöreklendi. “Ruh mu?” diye dalga geçti kendi kendine. “Ruh yok.” Servet, güç: Asıl anlam buydu. Asansörle garaja indi. “Beni eve götür,” dedi Cemil’e. Nedenini bilmeden “Akasya’ya uğra,” dedi. Sabah gördüğü çocuklar hâlâ oradaydı: Torbaları şişelerle, tenekelerle dolu; kızgın güneşin altında yavaş yürüyen iki gölge.
“Arabayı durdur,” dedi birden. İndi. Sıcak tokat gibi çarptı. Çocuklara yürüdü. “Sen,” dedi, parmağında beş karat pırlanta ışıldarken Arda’yı işaret ederek, “Bu sabah bana bakıyordun. Neden?” Arda yutkundu: “Sizin için dua ediyordum.” “Dua mı?” Belgin gülmek istedi. “Benim için mi? Neden?” Arda’nın sesi hem kırılgan hem tuhaftı: “İncil öyle emrediyor. Birçok insana kötülük yaptınız. Bize de. Ama İsa düşmanlarımızı sevin dedi. Sekiz aydır her gün sizin için dua ediyorum.” “Sekiz ay mı?” Belgin’in göğsünde bir şey çatladı; tamamen kırılmadı ama ilk çatlak düştü. “Neden bu kadar uzun?” “Güler Teyze sabırla dua etmemizi söyledi. Tanrı pes etmeyenin duasını duyar.” Belgin’in sesi kısıldı: “Neyin için çok geç olmadan?” Arda acımasız çocuk dürüstlüğüyle: “Kurtulmanız için çok geç olmadan. Çok paranız var; ama kalbiniz ölü. Ölü bir kalp cennete giremez. Sadece İsa ölü bir kalbi canlandırır.”
Her söz Belgin’in otuz yılda ördüğü kabukları bıçak gibi kesip geçti. İçi çürümüştü; biri bunu yüzüne söylemeye cüret etmişti: Yalınayak bir çocuk. Onda Belgin’de olmayan her şey vardı: iman, umut, sevgi. “Adın ne?” dedi. “Arda Kaya, hanımefendi. Bu da kardeşim Leyla.” “Arda…” İsmi ağzında pişmanlık tadı bıraktı. “Ne zamandır çöp topluyorsun?” “Yedi yaşımdan beri, her gün.” “Annen?” “Ev temizliyor ama hasta; şeker ve tansiyon. İlacı ayda yüz elli lira. Paramız yok.” Belgin’in dünyası biraz daha parçalandı. O sabah kahvaltıya bundan fazlasını harcamıştı. Leyla torbayı bıraktı; Belgin’e yürüdü; minicik, yaralı elini Belgin’in pahalı yüzüklerle dolu eline koydu. “Siz çok üzgünsünüz,” dedi. “Abim, kaybolduğunuz için sizin için dua etmemiz gerektiğini söylüyor. Doğru mu? Kayboldunuz mu?”
Belgin yalan söyleyemedi. Dizlerinin üstüne çöktü; yıkılan bir kule gibi düştü ve ağlamaya başladı. Artık zarif, kontrollü değil; çirkin, kesik kesik, umutsuz bir ağlayış. Arda ve Leyla bakıştılar, sonra bir şey söylemeden kadına sarıldılar. Çünkü İsa’nın yapacağı buydu. “Her şey yoluna girecek,” dedi Arda, onun sırtını okşarken. “İsa sizi hâlâ kurtarabilir. Geç değil. Hayatta olduğumuz sürece asla geç değil.”
Güneş İstanbul’u kan kırmızısına boyarken Belgin’in aklında tek soru çınlıyordu: Çok mu geç olacaktı? Cevap sandığından erken geldi: O gece, yeraltı garajında üç maskeli adam onu bekliyordu. Halatlar, tıkaç, aylarca hazırlanmış bir plan… Karanlık, korku, kafes.
Gelişme
Asansör kapısı açıldığında bir şeyler yanlıştı. Fluoresanlar sönüktü; sadece aralıklı kırmızı acil durum ışığı titriyordu. “Cemil!” diye seslendi. Cevap gelmedi. Arkadan kapı “tık” etti, kapandı. Üç gölge prova etmiş gibi belirdi: Siyah giyimli, maskeli, iri. Biri ağzını kavradı; eli motor yağı ve eski öfke kokuyordu. Diğeri kollarını arkadan kıvırdı. Üçüncüsü Birkin çantayı çekip betona savurdu; içindekiler yağ lekelerine saçıldı. Belgin çırpındı; el daha sıkı bastırıldı. Minibüse sürüklediler. İçerisi küf, bant ve daha kötü bir şeyin kokusuyla doluydu. İçeri fırlatıldığında başı metale çarptı; yıldızlar dans etti. Bileklerine kalın ip dolandı; ayakları bağlandı; gözleri kapandı; ağzı tıkandı. Motor homurdandı; sarsıntılar başladı. Zaman eridi: Yirmi dakika mı, iki saat mi? Sonunda durdular. Sürüklediler. Paslı bir kapı inledi. Koku neredeyse kusmuk getirdi: küf, idrar, çürüme. Gözündeki bağı çektiler: Terk edilmiş depo. Dökük duvarlar, delik çinko çatı; zeminde yağ lekeleri. Ortada jeneratöre bağlanmış şantiye projektörünün ışığında bir kafes: Paslı, büyük hayvanlar için. Daracık iki metrekare.
Belgin çığlık attı; tıkaç boğdu. İpler çözüldü; içeri yüzüstü itildi. Kapı metalik bir tıkırtıyla kapandı; sürgü indi; kilit çevrildi. Tıkacı çıkarıldığında boğazından ilk sözcük patladı: “İmdat!” Kırık kahkahayla cevap geldi: “Bağır istediğin kadar. Üç kilometre çapında kimse yok. Seni duyacaklar sadece fareler.” Belgin bağırdı, ses kısıldı; boğazı yandı. Kimse gelmeyecekti. Sonunda sustu: “Kimsiniz? Para mı? İstediğiniz kadar!” Lider çömelip göz hizasına baktı: “Beni tanımıyor musun?” Maskeyi çıkardı: Teoman Sancak. O gün ofise gelip tehdit eden adam; yeğeni Can zatürreden ölen kadının kardeşi. “Bu sinir değil,” dedi. “Bu gecikmiş adalet.” Diğerleri de maskeyi indirdi. Biri Ali Demirci, yıllar önce tahliye ettiği duvarcı; diğeri yüzü yanık izleriyle kaplı genç Resul. “Üzgünüm,” diye başladı Belgin. Resul metal parmaklıklara vurdu: “Hissetmiyorsun. Hiç hissetmedin. Biz senin için dosyayız. Sigortam yok diye, anestezisiz yandım ben. Gerçek acıyı biliyor musun?”
Belgin ağladı: “Hatalıyım. Kötülük yaptım. Ama kafese kilitlemek hiçbir şeyi geri getirmez.” Teoman: “Evet, geri getirmeyecek. Ama sana öğretecek. Açlık, susuzluk, korku… Üç gün burada kalacaksın. Üç gün sonunda aynı kişiysen seni öldürürüz.”
Depo kapısı kapandı. Karanlık ve sessizlik. Kafesin içinde su yok, yiyecek yok, tuvalet yok. En kötüsü sessizlikti: Kendi kalbinin atışı, tırmalayan fareler, deliklerden ıslıkla giren rüzgâr. Otuz yıl susturduğu her yüz, her ağlayış zihninde yeniden canlandı. “Tanrım beni affet,” diye fısıldadı; cevap gelmedi. Uyku yok; zemin sert ve nemli; parmaklıklar eli kesiyor. Susuzluk dili şişirdi; dudakları çatladı. İkinci gün adamlar geri döndü. Gülüşler, çıtırtılar; sıcak sandviç kokusu; buz gibi içecekler… “Susadın mı?” dedi Teoman; maden suyu açtı, gözünün önünde içti; boş şişeyi ulaşamayacağı mesafeye fırlattı. “Zenginliği bu kadar yakın görüp asla dokunamamak nasılmış anla.”
Şafak vakti, metaldeki çiy damlalarını yaladı; pas ve küf tadı. Halüsinasyonlar geldi: Annesi, “Neye dönüştün?” diye sordu. “Sadece güçlü olmak istedim,” dedi Belgin, “bir daha fakir olmamak, incinmemek.” “Başkasını inciterek oldun,” dedi annesi. Vizyon söndü.
Öğleden sonra hafif adımlar duyuldu. Tanıdık bir çocuk sesi: “Orada kimse var mı?” “Evet!” Belgin’in sesi boğuktu. Kapı gıcırdadı; ışık içeri doldu. Arda’nın küçük silueti belirdi. “Belgin Hanım…” Onu kafeste görünce gözleri doldu. Elini uzattı: “Beni buradan çıkar. Susuzluktan ölüyorum.” Arda tereddüt etmedi; dışarı koştu; uzak bir musluktan eski bir şişeyi doldurdu. Kirli ama su. Parmaklıklardan uzattı. “Yavaş için,” dedi. Belgin suyu hayat gibi içti; midesi kusunca durdu, tekrar içti. “Neden?” diye sordu hıçkırarak. “Onca şeyden sonra neden yardım ediyorsun?” Arda İncil’i çıkardı: “Luka 6:35. Düşmanlarınızı sevin. Sizden nefret edenlere iyilik yapın.” Gazeteye sarılı yarım bayat ekmeği böldü: “Bu benim öğle yemeğim olacaktı. Ama sizin benden daha çok ihtiyacınız var.” “Hayır,” dedi Belgin, “çok zayıfsın.” Arda gülümsedi: “İsa ekmekleri çoğaltmıştı; belki bunu da.” Belgin birkaç kuruş değerindeki o sert parçayı aldı ve ağladı. Çünkü hiçbir şeye sahip olmayan biri her şeyini veriyordu.
“Kilidi açabilir misin?” Arda paslı asma kilidi tel parçasıyla yokladı; küçük elleri titredi. “Yapamıyorum…” “Sorun değil,” dedi Belgin, “Zaten kurtardın. Su, ekmek, umut…” “Yardım çağırmak için gidersem geri dönüp seni götürebilirler; kalırsam ölebilirsin.” “O zaman benimle kal,” dedi Belgin. Parmaklıkların iki yanına oturdular; sırtlarını soğuk metale yasladılar. Bir milyoner ve bir çöp toplayıcı, zalim ve mazlum, yok eden ve yok edilen, en güçlü bağda bir araya geldi: Hak edilmemiş lütuf. “Bana İsa’yı anlat,” dedi Belgin. Arda anlatmaya başladı: En aşağıya inen, kaybolanı arayan, affedilemeyeni affeden Tanrı’yı.
Ama ayak sesleri yaklaşıyordu: Teoman, Ali ve Resul geri dönüyordu. “Saklan!” diye fısıldadı Belgin. Artık çok geçti. İçeri girdiler. Deponun ortasında boş şişeyle donmuş Arda’yı gördüler. Teoman kükredi: “Ona su mu verdin?” Arda cevap veremedi; İncil’i göğsüne bastı. Teoman kolundan yakaladı; çocuk neredeyse yok gibiydi. “Aylardır bunun için plan yaptık!” “Bırak,” dedi Ali, “Sadece bir çocuk.” Arda sesi titremeden konuştu: “Onun kim olduğunu biliyorum. Bize evimizi kaybettirdi. Ama İncil’de yol kenarında soyulup bırakılan adama düşman olan Samiriyeli yardım eder. Ben de gördüm ve yardım ettim.” Sessizlik ağırdı. Teoman çocuğa baktı; imkansız bir şeye tanık oluyordu: Kurbandan merhamet.
Tam o sırada kadınsı bir ses kapıdan geldi: “Var elbet bir anlamı.” Güler Teyze bastonuna dayanarak içeri girdi. “Arda’yı takip ettim. Birinin yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi.” Teoman sert olmak istedi; ama bu yaşlı kadında silahsızlandıran bir otorite vardı. “Teoman Sancak,” dedi adıyla. “Kardeşini tanırdım. Yeğenin Can’ın cenazesindeydim. Acını anlıyorum.” “Öyleyse adalet aradığım için yargılama,” dedi Teoman. “Bu adalet değil, intikam,” dedi Güler Teyze. “İntikam kimseyi iyileştirmez. Ona bak, gerçekten bak.” Teoman kafese döndü. İlk kez gerçekten gördü: Belgin kırılmıştı. Gözlerinde yıkıcı, sahici bir pişmanlık. “İstediğini zaten başardın,” dedi Güler Teyze. “Acı çekti, anladı. Şimdi önünde bir seçim var: Ayağa kalkıp onarmak ya da burada ölmek.”
Kafese yaklaştı, Belgin’in gözlerinin içine baktı: “Tanrı’ya inanıyor musun?” Uzun bir sessizlikten sonra: “Bilmiyorum. İnanmak istiyorum ama nasıl?” “İtirafla başla,” dedi Güler. “Bahane yok.” Belgin çevresine baktı: Onu öldürmek için sebebi olan üç adam, nefret etmesi gerekirken seven Arda, umutla bakan Güler. Ve sonra 53 yılda ilk kez çıplak gerçeği söyledi: “Yüzlerce aileyi mahvettim. Açgözlülükten, korkudan, bir daha incinmemek için güç istemekten. Teoman: Yeğenin Can’ın dosyasını hatırlıyorum; imzaladım ve geçtim; sen sadece kârımla aramda bir engeldin. Ali: Üç çocuğun varken, kışın ortasında evini aldım; boş arazi sen varken olduğundan daha değerliydi. Resul: Yüzünü hatırlamıyorum bile. Bu daha kötü. Senin her yaranın izi bende sıfır.” Kafesin zeminine diz çöktü: “Bir canavarım. Eğer beni burada ölüme terk ederseniz, hak ediyorum.”
Beklenmedik bir ses: Resul ağlıyordu. “Bunu duymak için dokuz yıl bekledim. Var olduğumu, önemli olduğumu biri söylesin diye.” Parmaklıklara diz çöktü: “16 yaşındaydım; mühendis olmak istiyordum. Bir imza, hepsi bitti.” “Biliyorum,” dedi Belgin. “Özür yetmez; ama başlangıçtır.” Teoman patladı: “Başlangıç mı? Yeğenimi geri getirmiyor!” “İntikam da getirmeyecek,” dedi Güler. “Peki bu nefretle ne yapayım?” diye haykırdı Teoman. Arda öne çıktı: “Affedersin.” Herkes ona döndü. “Benim için kolay mı sanıyorsun? Babam gittiği için, annem eridiği için, Leyla aç olduğu için ağlayarak uyanmıyor muyum? Nefret etmek istedim. Ama nefret başkasının ölmesini dilerken içtiğimiz zehir. Ben zehirlenmek istemiyorum. İsa onu çarmıha gerenleri affetti. Ben de denerim.”
Teoman çöktü. Ali yanında, Resul zaten dizlerindeydi. Üç kırık adam, bir kırık kadın, bir çocuk, bir yaşlı kadın… Gözyaşları ağır ağır taşları temizler gibi kalplerini yıkadı. “Beni çıkarın,” dedi Belgin yumuşakça. “Yemin ediyorum, hayatımın geri kalanını onarmaya adayacağım. Lüks yok. Arda gibi çalışacağım. Kazandığım her kuruşu borçlarıma vereceğim. Eğer yalan söylüyorsam, şimdi öldürün.” Güler Teyze, anahtarı Teoman’ın cebinden çekip çıkardı. “Nereden biliyordun?” diye sordu Ali. “Bilmiyordum,” dedi gülümseyerek. “İman.”
Kilidi açtı. Kapı gıcırdadı. Belgin tereddüt etti; nasıl özgür olunur hatırlamıyordu. İçeri önce Arda girdi; küçük, kirli elini uzattı. “Gelin,” dedi. O el, onu hayvan kafesinden, karanlıktan dışarı çıkardı. Bacakları tutmadı; Teoman onu yakaladı. Sarıldılar. “Beni affet,” dedi Belgin. “Hak etmiyorum; ama affet.” Teoman: “Deneceğim. Bugün değil, yarın da değil; ama deneyeceğim.” “İstediğim tek şey bu,” dedi Belgin. Birlikte depodan çıktılar; gözleri kamaştıran, ama gerçek bir güneşe.
Kiliseye gittiler: Gültepe’nin tepesinde, dökülen boyalı, camları demirli, ahşap kapısı gıcırdayan küçük bir yapı. Arkasında iki metrekarelik bir oda: ince bir şilte, küçük bir pencere, tek bir ampul. “Burada kalabilirsin,” dedi Güler. “Lüks değil ama sığınak.” Belgin ahşap tavana bakıp güldü; kahkaha hıçkırığa döndü: Tripleks çatı katından iki metrekareye… “Yarın iş başlıyor,” dedi Güler. “Hayatını yeniden inşa etme işi. Dünya borçlarını ödeme işi. Kafesten daha çok acıtacak.” Belgin gözlerinin içine bakıp: “Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmadım,” dedi. O gece diz çöktü: “Bilmiyorum. Dua etmeyi hak edip etmediğimi bilmiyorum. Ama Arda en kötülerini bile sevdiğini söyledi. Eğer doğruysa bana yardım et. Yeniden insan olmayı öğret. Onarmam için güç ver.” Sesler, vizyonlar gelmedi. Küçük, kırılgan ama gerçek bir huzur geldi. Otuz yıl sonra ilk kez ilaçsız, şarapsız uyudu.
Ertesi sabah, Güler Teyze eski kıyafetler getirdi. Belgin yıpranmış bir kot, solmuş bir bluz, şeffaflaşmış parmak arası terlik giydi. Aynadaki kadını tanımadı: Makyajsız, gücü değil çıplaklığı taşıyan bir yüz. Arda kapıda: “Hazır mısın?” “Sanırım… değilim,” dedi Belgin dürüstçe. Arda gülümsedi: “Tanrının işlerine asla hazır olmayız. Sadece gideriz.”
Etiler’in sokaklarına bu kez dışarıdan indiler. Lüks bir sitenin önünde Arda “Buradan başlıyoruz,” dedi. “Onların çöpleri iyidir; kamyon gelmeden hızlı olmak gerek.” Belgin ellerini ilk kez çöpe daldırdı. Koku onu yere savurdu: çürüme, kirli bezler, yapışkan bilinmezler. Kustu; Arda yargısız: “Başta herkes kusar.” Sonra topladı: plastik şişeler, alüminyum kutular, kartonlar… Bir saat sonra Arda torbayı bağladı: “Şanslıysak on beş, yirmi lira.” Belgin başını salladı: Bir saat, yirmi lira… Eskiden bir tuvalet bahşişi.
Sabah onda durmak istedi. Arda nazikçe: “Uzun süre durursak yer kapanır.” Leyla sert doğrulukla: “Ben yedi yaşındayım ve yapıyorum; sen de yapabilirsin.” Tam o an siyah bir Mercedes durdu. İçinden Belgin’in eski sekreteri Meltem indi. Onu tanıyınca dondu: “Belgin Hanım… Siz misiniz?” Belgin kaçmak istedi; kaldı. “Evet.” Meltem şokla: “Herkes sizi arıyor. Ödül yüz bin lira.” “Biliyorum.” “Peki neden çöp topluyorsunuz?” Arda’ya baktı; Arda başını salladı. “Borçlarımı ödüyorum,” dedi. “Sen milyonersin,” dedi Meltem. “Borçların yok.” “Yüzlercesi var,” dedi Belgin, Arda’yı göstererek. “Onun ailesiyle; o hafta tahliye ettiğim on yedi aileyle.” Meltem geri çekildi. Telefonunu çıkardı: “Avukatınızı arayacağım.” “Arama,” dedi Belgin, kararlı. “Her şeyi bir kenara atmıyorum. Geri veriyorum. Kaç para kazanıyorsun?” “On iki bin.” “Kiran?” “İki bin beş yüz.” “Geriye dokuz bin beş yüz kalıyor ve az diyorsun. O çocuk günde yirmi lira. Ayda altı yüz. Yine de dua ediyor benim için. Söyle, kim deli? Ben mi, yaptıklarımı düzeltmeye çalışan; yoksa hiçbir şeye sahip değilken her şeye sahip olmayı normal bulan biz mi?” Meltem telefonu indirdi. “Ne diyeceğimi bilmiyorum.” “Bir şey deme,” dedi Belgin. “Sadece git. Ve eğer bir gün bu hikâyeyi anlattığında, biri birinin kefaret şansını elinden aldığını bilerek yaşar mı, onu düşün.”
Akşama kadar topladılar. Hurdacıda tarttılar: otuz iki lira. Arda pay etti: on Leyla’ya, on kendine, on iki Belgin’e. O buruşuk banknotlar, Belgin’in hayatında kazandığı en dürüst paraydı. Dönüş yolunda Arda sorunca “Bilmiyorum,” dedi; “Annenin ilacına lazım. Ama yarın çalışmak için de yemek gerek.” Arda gülümsedi: “Yarın mı? Her gün. Pazar hariç. Pazar kiliseye.”
Gece, küçük odada Belgin çöktü ve ağladı. O sırada kapı çaldı: Canan, elinde sefer tası. “Arda, bugün bir şey yemedin dedi. Pirinç, fasulye getirdim.” “Senin daha çok ihtiyacın varken neden?” “İşte bu yüzden veriyorum,” dedi Canan. “Açlığı biliyorum; kimse hissetmemeli.” Sessizce yediler. “Sana ne yaptığımı biliyorsun,” dedi Belgin. “Ailen…” “Biliyorum,” dedi Canan. “Sekiz ay nefret ettim. Nefret beni öldürüyordu. Dua etmeye başladım. Her gün seçtim: Affetmeyi. Bazen evet, bazen hayır. Ama bugün seni Arda’yla çalışırken gördüğümde… başka bir şey hissettim.” “Ne?” “Umut.”
Üç ay, denize akan nehir gibi geçti. Belgin her sabah beşte kalktı, on iki saat çalıştı; elleri nasırla kaplandı; güneş yanıkları yüzünü lekelerken, içindeki boşluk dolmaya başladı. Gecekondu onu yavaş yavaş kabul etti: Fatma Teyze, Bekir Dede, minik Aslı… Pazarları kiliseye gitti; Güler Teyze’nin lütuf vaazlarını dinledi. İnanmaya başladı; mutlak değil, ama iyi toprağa düşmüş bir tohum gibi.
On ikinci haftada Meltem geri döndü: Takım elbise yok; eski kot, tişört, ellerinde yiyecek torbaları. “Unutamadım,” dedi. “Yiyecek getirdim. Ve… çalışmak istiyorum. Nasıl, ne kadar, bilmiyorum. Ama öğretin.” O gece, toplulukla paylaşılan yemekler arasında Belgin bir şeyi anladı: Dönüşüm sadece onun değildi; dokunduğu herkese yayılan bir dalgalar zinciriydi.
Bir pazar öğleden sonra Teoman çıktı geldi. “Konuşmamız lazım,” dedi. “Eski ortakların seni ölü ilan etmek için dava açtı. Malları bölmek istiyorlar.” “Ne yapmalıyım?” “Seçenek iki: Geri dönüp her şeyi tekrar ele alırsın; ya da burada kalıp hepsinden vazgeçersin. Ama geri dönersen, gerçekten değiştiğine nasıl inanırız?” Belgin barakalara, yalınayak çocuklara, Arda ve Leyla’ya, Canan’a, Güler’e, Meltem’e baktı. Seçimini çoktan yapmıştı: “Geri dönmeyeceğim,” dedi. “Hepsini alabilirler. Artık istemiyorum.” Ali sordu: “Peki 107 aile? Parasız nasıl tazmin edeceksin?” Arda yanıtladı: “Çalışırız. Yavaş yavaş para biriktiririz. Malzeme alırız. Evleri kendimiz yaparız. Yıllar sürer. Ama yaparız.” “Delisiniz,” dedi Resul; gülümsedi.
Belgin tüm servetinden gönüllü vazgeçti. Medyayı reddetti; belgeleri imzalayıp gecekonduya döndü. Birikimler, Meltem’in maaşının yarısı, küçücük bağışlarla dört ayda küçük bir arsa aldılar. Temel kazmayı, çimento karmayı, tuğla dizmeyi öğrendi; el emeğinin onurunu. Teoman öğretti, Ali koordine etti, Resul taşıdı, çocuklar su ve alet taşıdı. İlk evi sekiz ayda bitirdiler: iki yatak odası, bir salon, mutfak, banyo. Celal Amca anahtarı alınca çocuk gibi ağladı. Video viral oldu; bağışlar akmaya başladı. İki yılda on yedi ev. Son evi teslim ederken Can’ı kaybeden anne: “Geçmişi silemezsin,” dedi. “Ama başkası aynı acıyı yaşamazsa bu gerçek kefaret.”
Beş yılda altmış iki ev, on yılda 107 ev. Arda 10’dan 15’e büyüdü; vaaz veren bir genç oldu. Leyla okumayı sevdi; bursla okula gitti; doktor olmayı hedefledi. Canan iyileşti; kocası geri döndü; aileyi onarmaya başladılar. Meltem projede Belgin’in sağ kolu oldu. Teoman, Ali, Resul usta başı olup gençlere meslek öğretti. “O kafesteki kadın öldü,” dedi Teoman bir gün. “Çıkan başkaydı.” “Affedebildin mi?” diye sordu Belgin. “Evet,” dedi Teoman. “Yara izi kalır; ama nefret bir hapishane, affetmek özgürlük.”
Belgin 60 olduğunda topluluk ona mütevazı bir doğum günü yaptı; lüks yoktu ama sevgi vardı. Arda konuştu: “Sekiz ay boyunca sonuç görmeden dua ettim. Tanrı çalışıyordu. Değişmek için asla geç değil.”
Onuncu yılda 107 ev tamamlandı. Tören kalabalıktı; ama Belgin için en önemli an anahtarı teslim ederken söylediği sözlerdi: “Bu borcumu ödemez; ama bir başlangıç.”
Proje Kefaret Evi adını alarak derneğe dönüştü. Şirketlerle ortaklıklar, düzenli bağışlar, gönüllüler… Belgin öğrenci oldu; Sosyal Hizmetler okudu; “Kefaret Yoluyla Sosyal Çalışma” monografisi yayımlandı. Arda ilahiyata girdi; vaazları doldu taştı. Leyla doktor oldu; barakada ücretsiz klinik kurdu. Canan topluluk lideri oldu; kadınları örgütledi. Meltem kurumsal hayatı bıraktı; Kefaret Evi’nin tam zamanlı yöneticisi oldu. Güler Teyze mucizeye tanık olarak yaşlandı.
Belgin 70’indeyken 500 ev tamamlamışlardı; model başka şehirlerde örnek alınmıştı. Konuşma davetleri geldi; çoğunu reddetti; hep aynı şeyi söyledi: “Kahraman değilim. Hak edilmemiş lütuf almış bir günahkarım. Otuz yıl canavardım; hiçbir şey bunu silmez. Ama Tanrı farklı yapma şansı verdi. Her gün, bir tuğla, bir aile…”
Zirve
Bir pazar öğleden sonra, ayinden sonra Belgin göğsünde kıskacı hissetti. Arda hemen fark etti; Belgin yere yığıldı. Hastanede yoğun bakım: makineler, bipler. Yatağın etrafında herkes: Arda elini, Leyla diğer elini tutuyordu; Canan ayak ucunda; Güler dua ediyordu; Meltem, Teoman, Ali, Resul… Doktor: “Şiddetli bir kalp krizi. Kalp zayıf. Elimizden geleni yaptık…” “Ne kadar zamanım var?” “Günler, belki haftalar.” Sessizlik çöktü; ama umutsuz değildi. Belgin tek tek yüzlere baktı: “Ağlamayın. Hayatım iyiydi. Zordu ama iyiydi. Yetmiş yıl yaşadım; ama sadece son yirmi yılı gerçekti. İlk ellide içim ölüydü. Şimdi kaybetmiyorum; tamamlıyorum.” Arda: “Henüz gidemezsiniz. Yapacak çok iş var.” Belgin gülümsedi: “Siz devam edeceksiniz. Kefaret Evi artık sizin. Hikâyeyi anlatın: Sekiz ay dua eden on yaşındaki çocuğu, kafesi, hak edilmemiş affı. Hikâye benden değil, Tanrı’dan.”
Üç gün boyunca ziyaretçiler geldi. Celal Amca: “İlk kez huzurla uyudum.” Fatma Teyze: “Topluluk mutfağında sizinle çalıştığım günü unutmayacağım.” Bekir Dede: “Tahta bacak, taş kalpten daha az acıtıyor.” Çocuklar resimler, yetişkinler gözyaşları… Belgin, lütfun hak edilmediğini bilerek ama kabul ederek dinledi.
Son gece herkes gittikten sonra Arda kaldı. “İncil’i ver,” dedi Belgin. Yıpranmış kitabı açtı; Matta 25:40 okundu: “Bu en küçük kardeşlerimden birine yaptığınızı bana yapmış oldunuz.” “Teşekkür ederim,” dedi Belgin. “Benden vazgeçmediğin için, işe yaramaz görünürken dua ettiğin için, bana İsa’yı gösterdiğin için.” Arda ağladı: “Ben bir şey yapmadım. Hepsi Tanrı’dan.” “Evet,” dedi Belgin. “Ama O seni kullandı.”
Sabah güneş doğarken makinelerin ritmi yavaşladı; Belgin huzurla gözlerini kapadı. Yüzünde korku yoktu; barış vardı. Hemşireler koştu; doktorlar çabaladı; nafile. Arda diz çöktü, Belgin’in sıcak elini tutup dua etti: “Teşekkür ederim İsa. Dualarıma, geç de olsa cevap verdiğin için. Onu krallığına kabul et.”
Kapanış
Cenaze üç gün sonra, lüks bir özel mezarlıkta değil, doğu yakasındaki halk mezarlığında yapıldı. Binlerce insan katıldı. Gecekondu tepeden indi; 107 aile şehrin dört yanından geldi; gönüllüler, etkilenmiş kalpler… Basit bir tabut; ilahiler zafer gibiydi: Kaybedeni değil, kazananı uğurluyorlardı. Vaazı Arda verdi: ısrarcı iman, dönüştürücü lütuf, kefaretle kurtaran sevgi. “Belgin’in hayatı bize hikâyemizin başlangıcımızla değil, sonumuzla tanımlandığını öğretiyor. Elli yıl canavar olarak, yirmi yıl insan olarak yaşadı ve yirmi, elliyi yendi. Değişmek için asla geç değil.”
Tabut indi; toprağın üzerine basit bir taş dikildi: Adı, tarihleri ve Belgin’in seçtiği cümle: “Kaybolmuştum ama bulundum. Ölüydüm ama dirildim. Tanrı’ya ve dua etmeyi hiç bırakmayan bir çocuğa şükürler olsun.” Kalabalık dağıldı; Arda mezarın başında kaldı. Leyla, Canan, Güler, Meltem, Teoman, Ali, Resul… hepsi bir çember oldular. Yas değil, kutlamaydı. “Başardı,” dedi Arda. “Tamamen dönüştü; borçlarını ödedi; Tanrı’nın dönüştürdüğünü kanıtladı.” “Peki ya şimdi?” dedi Leyla. “Şimdi biz devam ediyoruz,” dedi Arda. “Kefaret Evi bitmiyor. Evler inşa etmeye devam. Ailelere yardım etmeye devam. Dünyaya kefaretin mümkün olduğunu göstermeye devam.”
On yıl geçti. Kefaret Evi üç bin ev inşa etti; on beş bin aileye yardım etti; yirmi şehirde varlık gösterdi; model dünyaya yayıldı. Arda dünyayı dolaşan bir papaz oldu; Leyla topluluk hastanesi yönetti; Canan hikâyeyi yazdı; gelirini bağışladı; Meltem genel müdür oldu, gönüllüler yüzlerle ifade edildi; ama hâlâ basit bir barakada yaşadı. Teoman, Ali ve Resul gençlere meslek öğretti. Güler Teyze doksanında huzurla göçtü; mucizeye şahit gitti.
Her inşa edilen ev, her şifa bulan aile, her dönüşen hayat, Belgin’in mirasını yaşatmaya devam etti: Zalim iş kadınından, kefaretle kurtarılmış kadına dönüşen bir ömür… Eğer bu hikâyeyi buraya kadar okuduysanız, belki sizin de duymanız gereken budur: Asla geç değildir. Ne yaptıysanız, ne kadar uzağa düştüyseniz… Lütuf bekliyor. Sizi dönüştürmek için, sizi kullanmak için, sizin de kurtarılabileceğinizi göstermek için.
O halde vazgeçmeyin. Arda’nın yaptığı gibi ısrarla dua edin. Mucizenin mümkün olduğuna inanın. Acıtsa bile sevin. Bir gün sizin hikâyeniz anlatıldığında, dönüşümün, kefaretin, sevginin zaferini taşısın. Sonunda önemli olan; biriktirdiğiniz para değil, dokunduğunuz hayatlar, paylaştığınız sevgi, dünyayı biraz daha iyi yapmak için kendinizden verdiğinizdir. Gerçek başarı bu, gerçek zenginlik bu.
Belgin’in hikâyesinden bir şey öğrendiyseniz; paylaşın. Başkalarına anlatın. Ama hepsinden önemlisi, kendi kefaret hikâyenizi yaşayın. Çünkü Tanrı bekliyor. Taş bir kalbi etten bir kalbe çevirmek, bir canavarı insana dönüştürmek, ölümü hayata çevirmek için… Hayat olduğu sürece asla geç değildir. Bugün başlayın. Şimdi başlayın. Farklı seçin. Daha çok sevin. Daha çok affedin. Ve mucizeye yer açın. Hikâyenin sonu.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





