Ege kıyılarında sonbaharın ilk serinliği hissedilirken, Mavi Su Resort’un endüstriyel mutfağında büyük tencerelerden yükselen buhar, paslanmaz çeliğin üzerine beyaz gölgeler çiziyordu. 45 yaşındaki Leyla Yılmaz, ritmik hareketlerini korumaya çalışarak bulaşıkların başında duruyor, yıllardır olduğu gibi yorucu rutinin içinde tuhaf bir huzur buluyordu. Bir zamanlar narin olan elleri, sıcak su ve deterjanla yıkanan yılların izlerini—nasırlar ve küçük çizikler—taşıyordu. Koyu kahverengi saçlarını fonksiyonel bir topuzla toplamıştı; aralara karışmış gümüş telleri saklama gereği duymuyordu. Bu yerde insanlar kendi dertlerini unutmaya gelirdi; görünmez bir çalışan için dış görünüşün ne önemi olabilirdi ki?

Mavi Su Resort, 90’larda Ege’nin en lüks adreslerinden biriydi; Akdeniz mimarisi, ayrıcalıklı deniz manzarası ve dört bir yandan seçkinleri cezbeden ihtişamı şimdi yer yer dökülen duvarlar, solan bahçeler ve değişen müşteri profiliyle zamana yenik düşmüştü. Artık promosyon peşindeki orta sınıf turistler, küçük toplantıların iş insanları, ekonomik tatil yapan aileler çoğunluğu oluşturuyordu. Leyla, tesisin arka tarafındaki küçük lojmanda yaşıyordu; beş yıllık özverili çalışmanın tanıdığı mütevazı bir ayrıcalıktı bu. Palmiye ağaçlarının koruduğu iki odalı basit bir sığınak; meraklı bakışlardan ve uygunsuz sorulardan uzak. Lacivert üniformasındaki yaka kartında yalnızca “Leyla Y.” yazıyordu. “Yılmaz” doğuştan gelen soyadı değildi; geçmişini geride bırakırken seçtiği bir isimdi. Gerçek soyadı, artık taşımak istemediği bir ağırlık, gömmeye yemin ettiği anılar demekti.

O çarşamba sabahı Ekim güneşi, kıyıyı ısıtmaya başlarken havada farklı bir gerilim vardı. Leyla uyandığından beri, zihninin hâlâ yorumlayamadığı bir huzursuzluk bedeninde dolaşıyor, bulaşık yıkarken elleri—nadiren olduğu gibi—hafifçe titriyordu. Mutfak şefi Ayşe Hanım, açılıştan beri tesiste olan, orta yaşlı, anaç bakışlı bir kadındı. “İyi misin, Leyla?” diye sordu. “İyiyim,” dedi Leyla otomatik bir gülümsemeyle, gözlerine ulaşmayan bir ifadeyle, “pek iyi uyuyamadım.” Ayşe Hanım, yıllardır dikkatle saklanan sessizliğin ve gizemin içinden onu okur gibi oldu; beş yılda Leyla ne aileden söz etmiş ne eğlencelere katılmıştı. Verimli, dakik, gizemliydi. Bu onu örnek bir çalışan ve yürüyen bir sır kılıyordu.

“Öğleden sonra ekip toplantısı var,” dedi Ayşe Hanım. “Değişiklikler olacakmış. Müdür dünden beri gergin. Sahibinin bizzat geleceğini söylüyorlar.” Leyla’nın omurgasından ince bir ürperti aktı. Beş yıldır sahibini hiç görmemişti; merkezi İstanbul’da bulunan, steril toplantı odalarında karar alan dev bir grubun parçasıydı bu yer. “Rutin denetimdir,” dedi Leyla ilgisiz görünmeye çalışarak.

O sırada İstanbul’un finans kalbinde, kırkıncı kattaki ofisinde Kenan Ersoy şehre bakıyordu. 48 yaşındaki Kenan, Ersoy Otelleri & Resortları zincirini popüler olmayan ama kârlı kararlarla büyütmüş, siyah saçlarına düşen gri tellerin çevrelediği sert ifadesiyle kontrol, hassasiyet ve soğukkanlılıkla tanınırdı. Elif, on yıldır güvendiği sekreteri, “Helikopter bir saate hazır, Mavi Su belgeleri ayrıldı; üç güne kadar kalabilmeniz için program ayarlandı,” dedi. Kenan dosyayı kapatırken yüzündeki kaslar gerildi. Mavi Su, portföyün küçük halkasıydı; sekiz yıl önce ticari olmaktan çok nostaljik sebeplerle alınmıştı. O kıyı, ona soyadının kapı açmadığı, kalbinin hâlâ hayallerle attığı zamanları hatırlatıyordu—mühürlü bir bölmede kilitli tuttuğu anılar.

“Usulsüzlükler neler?” diye sordu. Elif, nesnel bir tonla, “Kaynak saptırma, tedarikçilere fazla fatura, muhtemel kayıt dışı para akışı. Müdür Murat Sönmez yalnızca sekiz aydır görevde; bulgular en az iki yıllık bir soruna işaret ediyor.” Kenan ceketini aldı. Yönetim kurulu hukuk birimini önermişti; o gitmekte ısrar etti. “Bazı sorunlar doğrudan ilgi gerektirir,” dedi. Söylemediği ise başka bir şeydi: Mavi Su bir mülk değil, hayatından asla silemediği bir bölümün mekânıydı. Parlak gülüşlü, denizi yansıtan gözlü genç bir kızın başrolde olduğu bölüm. Adı Leyla olan bir kızın.

1998 yazı aniden belirdi zihninde: 21 yaşında, işletme öğrencisi, yazları yeni açılan Mavi Su’da sörf eğitmeni; 18 yaşındaki Leyla Aydın’la orada tanışmıştı—nüfuzlu bir iş insanı Erdal Aydın’ın kızı… Asansör zemin kata indi; Kenan ifadesiz maskesini yerine taktı, şoförüne yürüdü. Geçmişin anlamı yoktu—ya da öyle olmalıydı.

Mutfağın telâşı sahibin gelişi haberiyle paniğe dönüştü. Ayşe Hanım her tencereyi, yüzeyi, üniformayı kontrol ediyor, “Neden şimdi, neden habersiz?” diye söyleniyordu. Leyla’nın zihni iki ateş arasında kaldı: bir yanda az önce gelen telefon. “Leyla Yılmaz Hanım? Ben Avukat Metin. Müvekkilim Sema Ersoy adına arıyorum.” Leyla’nın bacakları boşaldı; duvara yaslandı. Sema Ersoy—20 yıldır duymadığı bir isim. Eski kayınvalide; onu Kenan’dan koparan kadın. “Yanlış olmalı,” dedi; “Sema Ersoy’u tanımıyorum.” Avukatın sesi sakindi: “Sema Hanım çok hasta. Son arzusu oğluyla barışmak ve hiç görmediği torununu tanımak.” Leyla’nın elleri titredi. “Oğlumun o aileyle ilgisi yok,” dedi keskin bir kararlılıkla. “Kenan Ersoy hamileliğinizden haberdar olmadı, değil mi?” diye sordu avukat. “Ayrılığı planlayan, sizi tehdit eden, kaybolmanız için para ödeyen Sema Hanım’dı.”

Leyla’nın nefesi kesildi. Yıllardır Kenan’ın onu para için terk ettiğine inanmıştı. “Bunu nereden biliyorsunuz?” “Sema Hanım son aylarda her şeyi itiraf etti,” dedi avukat. “Kenan Bey’in sizi terk etmesi için sahte mektup düzenlediğini, torununu gizlediğini.” Leyla kapattı; dünya başına yıkılıyordu. Tam o anda müdür Murat, “Sahip iki saat içinde burada,” diye bağırdı. Leyla’nın zihninde bir şimşek çaktı: Sahibi kimdi? Bir kesinlik midesine buz gibi indi. 25 yıl sonra, oğlunun varlığından habersiz adamla karşılaşacaktı: Kenan Ersoy.

Helikopter Ege göğünü yararken Kenan’ın kalbi hızlanıyordu. Tesise inişte onu gergin müdür Murat ve ekip karşıladı. “Resmiyeti bırakın Sönmez,” dedi kısa keserek. “Vitrini değil, gerçeği görmek istiyorum: mutfak, çamaşırhane, bakım, lojman.” Murat’ın yüzü soldı.

Mutfak kapısı açıldı. Leyla başını eğdi, bulaşıklara odaklandı. Kenan’ın kokusu, pahalı ve hafif; zihne hücum eden anılar… “Bu çalışan?” dedi Kenan. Ayşe Hanım atıldı: “Leyla. Beş yıldır bizde. En özverili çalışanımız.” “Beş yıl mı? Hiç terfi yok mu?” diye sordu Kenan. “Tercihim böyle,” dedi Leyla, arkasını dönmeden, sesini düşük tutarak. Kenan’ın sesi sertleşti: “Benimle konuşurken bana bak.” Leyla yavaşça döndü; 20 yılı aşkın süredir rüyalarında gördüğü koyu gözlerle göz göze geldi. Tanıma anlıktı. Kenan’ın dudakları aralandı, kabuk çatladı. “Leyla…” diye fısıldadı. “Merhaba Kenan,” dedi Leyla, kalbi göğsünü yumruklarken.

Murat şaşkın, Ayşe Hanım anlayışlı bir adım geri. “Tanışıyor musunuz?” diye sordu Murat. Kenan toparlandı: “Evet. Çok uzun zamandan.” “Denetime bensiz devam edin,” dedi Kenan, gözlerini Leyla’dan ayırmadan. “Bu çalışanla özel konuşmam gerek.” Murat itiraz edecek oldu, Kenan kesti: “İptal edin. Bu daha önemli.”

Mutfak boşaldı. Buharın arasında zaman bükülmüş gibiydi. Kenan’ın sesi karışık duygularla yankılandı: “Beş yıldır benim mutfağımda çalışıyorsun.” İnanamazlık ve sitem vardı. “Tesisin sana ait olduğunu bilmiyordum,” dedi Leyla dürüstçe. “Sakin bir yer arıyordum. Bugün geleceğin söylenince öğrendim.” Kenan yaklaşarak, haksız bir suçlamayı fırlattı: “Bilseydin yine kaçar mıydın? 25 yıl önce yaptığın gibi?” Leyla’nın içinde yılların suskunluğu kırıldı: “Ben kaçmadım Kenan. Annen tarafından hayatından kovuldum.”

Sözler havayı kesti. Kenan sendeledi: “Annem mi? Neden?” Leyla, titreyen ellerini önlüğüne sildi: “Hamile olduğumu öğrendikten bir hafta sonra beni buldu. Sen İstanbul’daydın. Döndüğünde söyleyecektim.” Kenan tezgâha tutundu: “Hamile… miydin?” “Evet,” dedi Leyla. “Senden bir çocuk bekliyordum. Annenin asla izin vermeyeceği bir çocuk.” Kenan’ın gözleri karardı: “Neden söylemedin? Aramadın?” “Bana başka seçenek bırakmadı,” dedi Leyla. “Para teklif etti, reddedince tehdit etti. Ailemi mahvedeceğini, kardeşimi işsiz bırakacağını, annemi hastaneden attıracağını söyledi.” Kenan bir an başını duvara dayadı: “Bu mantıksız… Neden?” “Çünkü sen mirastın. Ersoy Holding’in tek oğlu,” dedi Leyla acıyla. “Ben ise taşralı bir öğretmenin kızı. Onun gözünde bir yaz kaçamağıydım.”

Kenan yavaş yürüdü, kafes içinde dönüp duran bir hayvan gibi. “Sen ortadan kaybolduğunda annem bana bir mektup verdi. Güya sen yazmışsın. Uzaklaşmak için para aldığını, hikâyemizin sahte olduğunu…” Leyla büyümüş gözlerle, “Ben mektup yazmadım. Para almadım,” dedi. Kenan’ın çenesi kilitlendi. “Yıllarca o mektuba inandım. Öfkemi işe dönüştürdüm. Babamın küçük zincirini imparatorluk yaptım. Aşkın zayıflık olduğuna kendimi inandırdım.”

“Peki oğlumuz?” diye sordu Kenan, sesi kısılarak. Leyla ilk gerçek gülümsemeyi gösterdi: “Yaşıyor ve iyi. Adı Can. 24 yaşında, Ege Üniversitesi Mimarlık’tan yeni mezun.” Kenan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı: “Can… Soyadı?” “Yılmaz,” dedi Leyla. “Evlendikten sonra aldığım.” Kenan’ın yüzüne gölge düştü: “Evlendin.” Leyla başını salladı: “Ali Yılmaz. Foça’da küçük pansiyonu olan dul bir adam. Beni işe aldı, Can’ı kendi oğlu gibi büyüttü. Beş yaşındayken evlendik; yedi yıl önce anevrizmadan vefat etti.”

“Buraya neden geldin?” dedi Kenan. “Foça’yı, kurulu hayatı bırakıp?” “Pansiyon krizde satıldı. Burası maaş ve kalacak yer sağlıyordu; İzmir’de okuyan oğluma yakın olmak istedim.” Kenan’ın telefonu titredi; görmezden geldi. “Bugün annemin avukatından da telefon aldım,” dedi Leyla. “Sema çok hasta.” Kenan kısa bir alayla güldü: “Hayatları mahveder, sonra parayla kefaret ister.”

“Can benim hakkımda biliyor mu?” diye sordu Kenan. “Bildi,” dedi Leyla. “Onu terk etmediğini, varlığından habersiz olduğunu anlattım.” Kapı açıldı—Murat: “Basın girişte, usulsüzlüklerle ilgili açıklama istiyorlar.” Kenan’ın yönetici maskesi geri döndü: “Bir dakika.” Sonra Leyla’ya döndü: “Bu konuşmayı sürdürmemiz gerek. Akşam 7’de yönetici suitimde yemek.” “Orada olacağım,” dedi Leyla, göğsünde yılların ardından kıpırdayan bir umutla.

Basınla yüzleşirken Kenan’ın zihni kilometrelerce uzakta, Can’ın yüzündeydi. Sorulara mekanik yanıtlar verirken aklında tek şey vardı: Bir oğlu vardı—onu tanımadan büyüyen bir oğul.

Akşam, yönetici dairesinde. Kenan resmiyeti azaltmış, beyaz gömleğinin kollarını sıvamıştı. Balkon masasında deniz ürünleri. Leyla geldi; basit ama zarif lacivert elbiseyle. Sessizliği Leyla bozdu: “Can’la konuştum. Şaşkın, zamana ihtiyacı var.” Kenan kadehi çevirdi: “Bana kızgın mı?” “Kızgın değil, karışık.” Kenan iç çekti: “Ben bile hâlâ 24 yaşında bir oğlum olduğu gerçeğini sindiriyorum.”

“Nasıl biri?” dedi Kenan. Leyla’nın yüzü aydınlandı: “Yoğun, tutkulu, adalet duygusu güçlü, yaratıcı. Fiziksel olarak sana benziyor; gözler, çene, odaklandığında yüzündeki ifade…” Kenanın gözleri parladı. Sohbet, deniz tarağından balığa, tatlıya akarken Leyla tek başına anneliğin yıllarını, Ali’nin desteğini, Foça’daki pansiyonu anlattı. Kenan, pişmanlık ve hayranlık arasında dalgalanarak dinledi. “Sema’nın fonundan bahsettim,” dedi Leyla. “Ne hissedeceğimi bilmiyorum.” Kenan başını salladı: “Ne teklif ettiğinden bağımsız olarak, benim niyetim net. Can benim oğlum; yasal tanımayı başlatmak istiyorum—o isterse. İstemezse de kararına saygı duyacağım.”

Kenan’ın telefonu çaldı; şirket içinden sızıntı büyüyordu, sabaha İstanbul’a dönmesi gerekiyordu. “Hafta sonu döneceğim,” dedi. “Can’la tanışmak için.” Kapıda, Leyla’nın alnına saygılı bir öpücük bıraktı: “Teşekkür ederim—oğlumuzu böyle yetiştirdiğin için.”

Ertesi sabah Leyla oğlunu aradı. “Biyolojik babam Kenan Ersoy mu?” dedi Can, inanamayan bir tonda. “Evet,” dedi Leyla. Sema’nın manipülasyonlarını anlattı. Can uzun bir sessizlikten sonra, “İşlemek için zamana ihtiyacım var. Hafta sonu gelebilirim,” dedi.

Hafta sonu geldiğinde, Leyla lojmanın önünde Can’ı karşıladı. Uzun, ince, koyu saçlı genç adam, beyaz gömleğiyle bu buluşmanın ciddiyetini taşıyordu. “Büyük Kenan Ersoy’la tanışmak için prezentabl olmaya çalıştım,” diye alay etti; sonra ciddileşti: “Onu tanımadan yargılamayacağım.” Öğle yemeği için ayrılan özel odada Kenan ayağa fırladı. Bakışları anında Can’a kilitlendi; maskesi düştü. “Can,” dedi boğuk sesle, “nihayet tanışmak inanılmaz.” “Kenan,” dedi Can, resmi ama nazik. El sıkıştılar; uzun yılların uçurumu, tek bir temasla köprülenmeye çalışılıyordu.

Yemek başta gergindi ama küçük bir ortaklık buzları eritti: “Kuşkonmaz sevmem,” dedi Can. Kenan güldü: “Ben de.” Söz, Can’ın mimarlığa kaydı; sürdürülebilirlik, doğayla uyum, Bozcaada’daki yükseltilmiş kabinler… Kenan gerçek ilgiyle dinledi; birbirlerinde ortak bir dil buldular. Sonra kişisel sorular geldi. “Hiç evlenmedin mi?” dedi Can. Kenan dürüst oldu: “Hayır. İlişkilerim oldu ama iş her şeyin önüne geçti. Leyla’yla bitiş şekli beni temkinli yaptı.” “Şimdi öğrendiklerin bakışını değiştiriyor mu?” “Evet,” dedi Kenan, kısa ama yüklü.

Kahveden sonra Kenan teklif etti: “Babalık tanıması için DNA testi. Hazır olduğunda.” Can düşünceli: “Test sorun değil. Ama Ersoy ailesinin parçası olma fikri şu an bunaltıcı.” Kenan saygıyla başını salladı: “Acele yok. Şu an en önemlisi—seni tanımak.” Can gülümsedi: “Annem bana gerçek değerin emekle inşa edildiğini öğretti.” Kenan Leyla’ya baktı, hayranlık ve pişmanlıkla: “Bütün bunları tek başına yaşadığın için üzgünüm.” Leyla başını eğdi: “Bilmiyordun. Önemli olan bundan sonrası.”

Can beklenmedik bir istekle ikisini şaşırttı: “Sema’yla tanışmak istiyorum.” Kenan durdu; sonra başını salladı: “İstanbul’da özel klinikte; doktorlar haftalar diyor.” Leyla tereddüt etti; Can elini tuttu: “Yanımda olur musun?” Leyla gözlerini kaçırdı, sonra yavaşça, “Düşüneceğim,” dedi.

Gün, baba-oğulun tesisi gezmesiyle sürdü. Kenan, Can’ın fikirlerinden etkilenmişti; Leyla’ya telefonla “dahi” diye fısıldadı. Leyla, onu profesyonel tekliflerle baskılamaması için uyardı. Akşam planları yapıldı.

Üç gün sonra özel uçak İstanbul’a indi. Klinik, zarif ve sessizdi. Hemşire, “30 dakika,” diye uyardı. Odaya girdiklerinde Sema Ersoy neredeyse tanınmaz halde yatıyordu; yüzündeki gururlu sertlik erimiş, yerini acının çizgileri almıştı. Gözleriyse hâlâ delici. Kenan, “Söz verdiğim gibi geldim,” dedi. “Tanışmak istediğin kişi de burada.” Sema’nın bakışı Leyla’dan kayıp Kenan’ın yanındaki gence düştü; gözleri büyüdü: “Can… torunum.”

Can yatağa yaklaştı: “Sema Hanım.” Resmiydi; gereğinden fazlasını sunmuyor, eksik bırakmıyordu. “Babana çok benziyorsun,” dedi Sema, tıpkı bir kabullenme gibi. Odanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Sema Leyla’ya da baktı: “Bunu beklemiyordum.” “Can’ın isteği üzerine geldim,” dedi Leyla, kontrolünü bozmadan.

Sema, Can’a döndü: “Demek her şeyi biliyorsun.” “Yeterince,” dedi Can. “Annemin tehdit edildiğini, sahte mektupla babamın kandırıldığını, herkesin manipüle edildiğini.” Sema gözlerini kırpıştırdı, sonra teslim oldu: “Hepsi doğru. Daha fazlası da var. Annenin geçmişini araştırdım, zaaflarını buldum, Kenan’dan uzaklaştırdım. Hamilelik kalıcı bir bağ yaratırdı; buna izin veremedim.” “Neden?” dedi Can. Sema Kenan’a kısa bir bakış atıp yeniden torununa döndü: “Ersoy ailesinin geleceği için vizyonum vardı. Kenan tek varisti. 21 yaşında, aile ismi olmayan bir kızdan hamilelik, benim gözümde her şeyi mahvederdi.” “Böylece üç hayatı mahvettin,” dedi Can sakin ama kararlı.

Sema gözlerini kapadı: “İroniyi görüyorum. Annem beni çıkar için evlendirdi; ben de oğlumu ‘kaderinden’ korumaya çalışırken onu başka tür yalnızlığa mahkûm ettim.” Yana dönüp cihazdaki düğmeye bastı. “Zamanım az. Affetmenizi beklemiyorum. Sadece pişmanlığımı bilin istiyorum. Can için aile şirketinden bağımsız bir fon oluşturdum. Şartsız, beklentisiz.” Can yumuşak ama netti: “Para her şeyi çözmez.” “Biliyorum,” dedi Sema. “Ama fırsatlar sunabilir.” Leyla’ya döndü: “Engellerime rağmen olağanüstü bir oğul yetiştirdin.” Leyla’nın içinde iki ses çarpıştı; öfke ve merhamet. Sonunda, “Her annenin yapacağını yaptım,” dedi. “Oğlumu korudum.”

Sema, Kenan’a elini uzattı: “Sana çok acı çektirdim. Oğlunu tanıma şansını aldım.” Kenan uzun bir suskunluktan sonra konuştu: “Yıllarca yalanlara inandım. Kalbimin etrafına duvarlar ördüm. Şimdi her şeyin yalan üzerine kurulu olduğunu öğreniyorum. Farklı bir hayatım olabilirmiş; beni tanımadan büyüyen parlak bir oğlum varmış. Bu—çok fazla.” “Affını beklemiyorum,” dedi Sema. “Mesele affetmek değil,” dedi Kenan. “Seçimlerimizin başkalarını nasıl ezdiğini anlamak.”

Hemşire yaklaşınca ziyaret bitti. Sema son bir güçle, “Belki hâlâ bir başlangıç için zaman vardır,” dedi. “Üçünüz—en başta olmanız gereken aile.” Kenan kısa ama kesin: “Buna biz karar veririz.” Koridorda üçü sessiz yürüdü. Can derin bir nefes aldı: “Onu hikâyenin kötüsü değil, pişmanlıkları olan bir insan olarak görmek… Aydınlatıcı.” Leyla başını salladı: “Ne canavar, ne kurban. Kendi korkuları ve kültürü içinde kötü seçimler yapan bir kadın.”

Aylar aktı. Ege’de sonbahar altın ve kızıl tonları boyadı. Mavi Su Resort, “Eco Resort Gün Doğumu”na dönüşen bir şantiyeydi artık. Can, güvenlik kaskıyla sahada yürürken doğal otoritesiyle talimat veriyordu: “Havuz güvertesi gün batımını yakalamak için iki derece ayarlansın; gölgeleme biyomimetik desene uygun.” Yeni bungalov kanadı çevre denetiminden geçmiş, yenilikçi temeller övgü almıştı. Proje, açılış öncesi bile uzman medyanın dikkatini çekiyordu.

Kenan, konteyner ofiste mali raporları incelerken oğlunu gururla izledi. Baba ve oğul, bütçeler ve vizyonlar arasında tartışıp denge kurmayı öğrenmişti. “Annenle konuştum,” dedi Kenan. “Üniversitedeki toplantısı verimli geçmiş.” Leyla, yıllar sonra akademik hayaline dönmüş; Ege Üniversitesi’nde yetişkinlere özel programla lisansı tamamlayıp yüksek lisansa kabul edilmişti. Konusu: “Olumsuz koşullarda kadınların direniş anlatıları.” Can onun gözüne dönen pırıltıyla gururlanıyordu.

“Yarın son duruşma,” dedi Kenan. “Babalık tanımasının resmiyeti.” DNA sonucu aylar önce barizi doğrulamış, fakat veraset ve vergi boyutları süreci uzatmıştı. Can, “Kağıtlar olsun olmasın, kendimi senin oğlun gibi hissediyorum,” dedi. “Ama kamusal kısım—medya—bunaltıcı.” Kenan, “Anlatıyı biz kontrol ederiz,” dedi.

Can ansızın sordu: “Onu hâlâ seviyor musun?” Kenan kaçamak cevap verebilirdi; vermedi: “Onu sevmekten hiç vazgeçmedim.” “Ona söyledin mi?” Kenan zorlandı; “Bu karmaşık,” dedi. Can sakince gülümsedi: “İkiniz için de bu olasılığı keşfetmek iyi olabilir. Yanındayken daha insansın.”

O akşam Leyla’dan telefon geldi; sesi sevinçliydi: “Yüksek lisans projem onaylandı, tam burs.” “Bu kutlamayı hak ediyor,” dedi Kenan. Can ince gülümsemeyle bahanesini kurdu: “Benim İzmir’de randevum var.” Kenan kaşı kalkık, Leyla nazik bir sitemle güldü. Plan basitti: İki yetişkin, arabulucusuz.

Balıkesir’deki restoranda gece şaşırtıcı doğal aktı. Gençliğin anıları, yağmurda koşulan kilometreler, kayalıklardaki sığınak… Sema birkaç hafta sonra vefat etmiş, Kenan ve Can cenazeye katılmış, Leyla uzakta kalmayı seçmişti. “Sence huzur buldu mu?” dedi Leyla. “Sanırım,” dedi Kenan. “Can’la tanışmak onun için çok şeydi.” Kenan sonunda cesaretini topladı: “Hiç merak ettin mi? Eğer her şey olmasaydı?” Leyla dürüst oldu: “Zor yıllarda—evet.” “Peki şimdi?” Kenan masanın üzerinden uzandı: “Kalbinde bizim için yer var mı—biz olarak?” Leyla sakin ama netti: “Bu bir red değil. Sabır isteği. 25 yıl önce kaldığımız yerden devam edemeyiz. Yeni hâllerimizi tanımalıyız.” Kenan rahatladı: “Zaman ve sabır bende.” İkisi, “Günde bir adım,” diye anlaştı.

On sekiz ay sonra, Eco Resort Gün Doğumu açılışa hazırlanıyordu. Can Yılmaz Ersoy—artık resmi adıyla—26 yaşında uluslararası dikkat çeken projeye liderlik eden bir mimardı. Leyla, dış aydınlatmada detay kontrol ederken, parmağındaki sade alyansı düzeltti—altı ay önce Kenan’la sahilde, yalnızca Can ve birkaç yakın dostun tanık olduğu sade bir törenle evlenmişlerdi. Akademide makaleleri yayınlanıyor, yaşam deneyimini bilime dönüştürüyordu. Kenan, saçlarındaki yeni gri tellerle, aile ve hayır işleri arasında denge kuran güçlü ama yumuşamış bir liderdi.

Can, onları bahçeler arasındaki küçük taş-cam anıta götürdü. Plakette yazıyordu: “Eco Resort Gün Doğumu… Bir yeniden doğuş ve yeniden bağlanma projesi. Ali Yılmaz’ın anısına ve asla çok geç olmadığını kanıtlayan bir aile olan Kenan, Leyla ve Can Ersoy’un yolculuğuna adanmıştır.” Leyla’nın gözleri doldu; Ali’ye saygı, yeniden kurulan aileye selam, yürüdükleri çetin yolun özeti… Kenan, Can’ın omzunu sıktı: “Teşekkür ederim.”

Basın ve konuklar yaklaşırken Kenan, Leyla ve Can birbirlerine sarıldı. İki yıl önceki soğuk yönetici için hayal edilemeyecek bir jest. “Burası hak ettiği başarıyı alsın,” dedi Kenan. “Sonra—belki aile tatili. Bali hâlâ listenin başında mı?” “Birlikte olduktan sonra yer ikinci planda,” dedi Leyla, gülümseyerek.

Ana binaya doğru yürürlerken Leyla düşündü: Hayat seyrek düz bir çizgi çiziyor; kimi zaman en acı sapmalar, insanı tam olması gerektiği yere götürüyor. Bir zamanlar ilk karşılaşmalarının ve ayrılığın sahnesi olan Mavi Su, şimdi Gün Doğumu olarak, hepsine yeni bir başlangıç veriyordu. Geçmiş değiştirilemezdi; ama anlaşılmış ve kabul edilmişti. Önlerindeki gelecek, okyanus kadar geniş olasılıklarla parlıyordu.