
İstanbul’un gökyüzünü yaran keskin silueti, 48. kattaki camlara ince bir hayalet gibi vururken, milyarder Cem Yalçın şehrin üzerinde kartal bakışıyla duruyordu. “Bana bir varis lazım,” diye mırıldandı; sonra, “Mert’e bir eş lazım.” Onun kararıyla başlayan garip bir yarış, şehrin en zengin ailelerinden seçilmiş on genç kadını bir araya getirdi: her birine, içindeki nadir bir tohumla birbirinin tıpatıp aynı on saksı dağıtılacaktı. En güzel çiçeği yetiştiren, onun oğluyla evlenecekti. Mermer salonun ortasında, nasırlı elleriyle saksısını kavrayan Elif, tüm bu parıltının içinde bir yabancıydı; Rize’nin iç köylerinden gelen, yoksulluğun sızısını üzerinde taşıyan genç bir kadın. Diğer adayların manikürlü parmakları, pahalı parfümleri ve ipek elbiseleri arasında, Elif’in duruşundaki sadelik sarsılmaz bir asalet gibi parlıyordu. Fakat bu dünyanın acımasız dili çok hızlı konuşur: “Hâlâ burada mısın köylü kızı? Saksın da şansın kadar boş,” diye alay eden Aylin’in sesi, mermer duvarlardan yankılandı. O an, bu oyunda kalbin mi yoksa gücün mü kazanacağını kimse bilmiyordu.
Cem Yalçın, oğlunu özel ofisine çağırdığında karar çoktan verilmişti. Mert Yalçın, 32 yaşında, yakışıklı, zeki ve babasının gölgesinde büyümüş bir adamdı. “Aşağıda senin için seçilmiş on kadın var,” dedi Cem; “bu bir yarışma olacak, her biri nadir bir tohum alacak, 30 gün sonra en güzel çiçeği yetiştiren kazanacak.” Mert karşı çıktı; kendini bir açık artırma malı gibi hissetti. Ama Cem, “Bana son bir şans ver,” diyerek kararlılığını saklamadı. Annesinin fotoğrafı masanın üstünde, söz verdiren bir sükûnet gibi duruyordu: merhum Ayşe Hanım. Mert, içten içe kırgın da olsa kabul etti: “Son kez.”
Lobideki kalabalığın arasında Mert’in gözü, köşede duran, ne marka ne parıltı taşıyan bir kıza takıldı: Elif Demiroğlu. Koyu kahverengi gözlerinde ürkeklik ve direnç bir aradaydı. Cem, Elif’e eğilip “Gerçekten katılmak istiyor musun?” diye sorduğunda, genç kadının zihninde annesinin solgun yüzü ve iki küçük kardeşinin aç bakışları canlandı. “Evet efendim. Çok istiyorum,” dedi; sesi beklenmedik bir güçle.
Elif, kendisine ayrılan odanın penceresinden Boğaz’ın mavisini gördüğünde nefesi kesildi; mermer merdivenler, kristal avizeler, altın varaklar… Köyünde bir yılda görmeyeceği zenginlik bir odada toplanmıştı. Çantasındaki üç parça giysi, bir tarak ve bir aile fotoğrafı, bu yeni dünyanın ortasında tek sığınağıydı. “Sizin için başaracağım,” diye fısıldadı fotoğrafa. O gece, dev salonun ışıkları altında Mert’le göz göze geldi; Mert’in nazik merakı, Aylin’in kıskanç keskinliğiyle bölündü. Ardından, masada “kazara” dökülen kırmızı şarap Elif’in tek düzgün elbisesini mahvetti. Kahkahalar yükseldi; Elif, gözyaşlarını göstermeden salonu terk etti. Koridorda Mert yetişti: “Kimse size böyle davranmamalı.” Elif, gururunu sırtına alıp odasına döndü; soğuk suda elbisesini yıkarken, kız kardeşi Seda’nın telefondaki titrek sesi canını dağladı: “Anne daha kötüleşti… İlaçlar çok pahalı…”
Gece bahçesinde ay ışığı yasemin kokusuyla dolaşırken, Mert ve Elif mermer bir bankta yan yana oturdular. Mert, annesinin bu bahçeyi kendi elleriyle ektiğini, kanser karşısında bile bırakmadığını anlattı. Elif de Karadeniz’in elektriksiz gecelerini, dayanışmayı, sert toprağın mucizeye dönen filizini. İkisi konuştukça, aralarındaki görünmez bağ sıkılaştı. Sabahları Elif toprak nemini kontrol ediyor, saksısını güneşe çeviriyor, tohuma fısıldıyordu; fakat günler geçiyor, saksı bomboş kalıyordu. Diğer adayların saksılarında filizler boy verirken, salonda “Karadeniz’in Sindrella’sı” diye alaylar büyüyor, Aylin’in zehirli gülüşü derinleşiyordu. Mert, içeri her girdiğinde Elif’i savunuyor, “En güzel çiçek bazen en geç açar,” diyordu.
Annesi kötüleşince Mert hiç düşünmeden harekete geçti: Elif’in annesi başkentin en iyi hastanesine nakledildi, özel oda ve uzman doktorlar ayarlandı; köye para gönderildi. Elif’in gözlerinde şükranla karışık korku vardı; borçlu hissetmekten, “yarışmaya müdahale” sayılmasından endişe ediyordu. Ama bu yardım, Mert’in kalbinin diliydi. Tam bu sırada kötülük devam etti: Elif odasına döndüğünde kıyafetleri ıslatılmış, aile fotoğrafı yırtılmış, yatağın üstüne rujla “Çıktığın ahıra dön, köylü kızı” yazılmıştı. Elif derin bir nefes aldı, titremedi; fotoğrafı bantla birleştirdi. “Beni yüz kere düşürseniz, yüz birinci kez kalkarım.”
Yarışmanın 20. gününde, diğer saksılar çiçek açarken Elif’in toprağı hâlâ sessizdi. Kütüphanede eski bir botanik kitabının tozlu sayfaları arasında teselli aradı; yaşlı bahçıvan Ahmet Bey, “Doğayı acele ettiremezsin,” dedi. Öğle yemeğinde Aylin bir “saksı geçidi” önerip tuzağını kurdu; herkes parlak çiçeklerini sergilerken, Elif boş saksısıyla ayağa kalktı. Aylin “kazara” çarpıp toprağı yere saçtı; salon kahkahalarla doldu. Tam o anda kapılar açıldı; Mert içeri girip eğildi, Elif’le birlikte toprağı topladı: “Gerçek asalet başkalarını yükseltmektir.” Bahçede, çınarın altında, Mert sonunda itiraf etti: “Ben çiçeklerle ilgilenmiyorum, seninle ilgileniyorum. Sana âşık oldum.” Elif’in kalbi çarptı; tereddüt, sevinç, korku birbirine karıştı. Dudakları birleştiğinde, dünya bir anlığına sustu.
Gece ilerledikçe, Aylin zehrini arttırdı: diğer adaylara fısıldanan planlar, odalarda hileli gübreler, saksılara gizlice dikilen hazır filizler… Yaşlı kahya Hüseyin Efendi hepsini duydu; güvenlik kameraları da her şeyi kaydetti. Cem Yalçın, monitörlerin karşısında sessiz bir hâkim gibi izledi: neredeyse herkes hile yapıyordu. Sadece Elif, boş saksısıyla, kurallara sımsıkı tutunmuştu. Cem’in gözleri yumuşadı: “Tıpkı Ayşe gibi.”
Bir sabah bahçenin en ıssız köşesinde Aylin, Elif’in önüne bir zarf koydu: “50.000 lira. Yarışmadan çekileceksin, Mert’i bir daha görmeyeceksin.” Zarf kurşun gibi ağırdı: annesinin tedavisi, kardeşlerinin geleceği, evin kirası… Hepsi o kâğıtların arasına sığmış gibiydi. “Reddedersen, son günlerini cehenneme çeviririm,” diye fısıldadı Aylin. Elif, o gece zarfı açmadan bakışlarıyla tarttı; papatya tarhının başında annesinin sesi kulaklarında çınladı: “Para gideceğin yere kadardır; dürüstlük mezara kadar seninle gelir.” Çiçeğe uzanan parmaklarını geri çekti. “Karakterini para için satan yoksul ölür,” diyen babaannesinin sesi de rüzgâra karıştı. Karar verildi.
Sabah koridora çıktığında Mert kapıda onu bekliyordu: “Seni seçtim,” dedi; “babam anlamıyor olabilir ama umurumda değil.” Elif, zarfı çıkarıp her şeyi anlattı. “Kanıt yok,” dedi; “yine de reddedeceğim ve yarışmanın sonuna kadar kalacağım.” Mert, “Seninle gurur duyuyorum,” diye fısıldadı; “gerekirse her şeyi bırakırım.” O akşam annesinin sesi telefonda daha güçlüydü: tedavi işe yarıyordu. Elif, ay ışığında boş saksısının toprağına bir damla gözyaşı düşürdü. Pencerenin ardında, Cem Yalçın onu izliyor, kendi kendine mırıldanıyordu: “İşte buldum.”
Finale iki gün kala saray gibi salon rekabetle gerildi. Aylin, “küçük bir ön kutlama” bahanesiyle tüm saksıları tek bir masada toplamayı planladı. Kırmızı güller, mor orkideler, sarı laleler, beyaz zambaklar… hepsi ışık altında parlıyordu. Elif’in saksısı, bu renk selinin ortasında bir sessizlik gibi duruyordu. Aylin, kırmızı tırnaklarını saksının üzerine sallayıp “Bakın hepiniz, Karadeniz mucizesi!” diyerek kahkahaları kışkırttı. “Belki de tohumu yutmuştur,” diye ekleyenler oldu. Sözler, bıçak gibi.
O an Mert kapıdan öfkeyle girdi. “Bu nasıl bir eğlence anlayışı?” dedi; sesi kristal avizelerde çınladı. Elif’in saksısını aldı: “Gel, buradan gidiyoruz.” Aylin, çıkarken son hamlesini yaptı: “Öğle vakti konuşmamızı hatırla, Elif.” Mert meraklandı; Elif başını eğdi: “Daha fazla sorun istemiyorum.” Arka bahçedeki asırlık çınarın altında, Mert küçük bir papatya koparıp uzattı: “Dikelim; zaten herkes hile yapıyor.” Elif’in parmakları titredi; çiçek saksıya değmeden çekildi. “Hayır. Yalanla kazanacağıma dürüstlükle kaybederim.” Mert’in yüzünde gururlu bir gülüş belirdi: “Bunu duymak istiyordum.”
O gece, Cem güvenlik odasında ekran değiştirirken bütün hileler tek tek ortaya çıktı: özel gübreler, değiştirilmiş tohumlar, gizlice dikilen hazır bitkiler. Sadece bir saksı, 30 günün sonunda hâlâ boștu — ama tertemizdi.
Son değerlendirme günü, mermer salonun ortasında on saksı birer birer sergilendi. Herkes nefesini tutmuşken Cem Yalçın içeri girdi; gri saçları geriye taralı, gözlerinde sert bir dinginlik. “Kararımı açıklamadan önce,” dedi, “bir şey bilmenizi istiyorum.” İşaret etti; dev ekranda güvenlik görüntüleri dönmeye başladı. Şişelerden püskürtülen “özel gübreler”, gece yarıları yapılan bitki değişimleri, hazır filizlerin saksılara gömülüşü… Salon buz kesti. Aylin’in yüzünden renk çekildi. Cem, ekrana değil, genç kadınların gözlerine baktı: “Güzellik, hileyle büyütüldüğünde çiçek değildir; boyalı bir utançtır.”
Sonra, boş saksının önünde durdu. Elif’in omuzları dik, bakışları netti. “Burada,” dedi Cem, “gerçekten nadir olan tek şey var: dürüstlük. Bütün tohumlar aynıydı — ama bir farkla.” Gülümsedi; bu gülümseme yılların yorgunluğunu taşırken merhum eşi Ayşe’nin anısına da eğiliyordu. “Verdiğim tohumların hepsi kısırdı. Hiçbiri filizlenemezdi.” Salonda yankılanan sessizlik, geçmişin tüm kahkahalarını yuttu. “Dolayısıyla, çiçek açan her saksı ya hileyle ya da müdahaleyle büyüdü. Sadece biriniz gerçeğe sadık kaldınız. Sadece biriniz ‘boş’ görünen bir saksıda karakterinizi kirletmediniz.”
Cem, Elif’e döndü: “En güzel çiçek, senin kalbinde açtı.” Sonra salona dönüp nihai kararı açıkladı: “Kazanan Elif Demiroğlu’dur.” Aylin itiraz etmeye yeltendi; ama görüntüler, sözlerin önüne duvar olmuştu. Mert’in gözleri ışıldadı; Elif, nefesini tutup sakladığı bütün duyguları o an bıraktı. Alkışlar arasında Mert onun elini tuttu; “Yarışmanın sonucundan bağımsız, seni seçmiştim,” diye fısıldadı. Cem yaklaşarak Mert’in omzuna, sonra Elif’in kalbinin üzerine bakan gözlerle konuştu: “Ayşe’ye söz vermiştim: Oğlumuzu mutluluğa emanet edeceğim. Bugün sözümü tutuyorum.”
Akşam, Boğaz’ı mora boyayan gün batımında, arka bahçedeki asırlık çınarın altında Elif saksısını kucağına aldı. Hâlâ boş görünüyordu; ama artık o boşluk, bir eksiklik değil, bir gururdu. Annesi hastanede iyileşme yolundaydı, küçük kardeşlerine güvenli bir gelecek uzanıyordu. Elif gökyüzüne baktı; çocukken annesinden duyduğu masalı hatırladı: “Yıldızlar göğün delikleridir; cennetin ışığı oradan sızar.” Şimdi o ışık, alnına düşmüş gibi ılıktı.
Mert yanına oturdu. “İmparatorluğu korumak isteyen bir babanın oğluyum,” dedi; “ama sen bana, onu anlamlı bir şeye dönüştürmenin yolunu gösterdin.” Elif gülümsedi: “Bizim köyde derler ki, gerçek zenginlik sahip oldukların değil, kim olduğundur.” Mert, onun ellerini kavradı; nasırlı, dürüst, güçlü. Şehir üstlerinde ağır ağır uykuya dalarken, iki farklı dünyanın iki insanı aynı cümlede buluştu: “Bazı tohumlar hiç filizlenmez — bazılarıysa kalpte orman kurar.”
Ve o gece, herkes nihayet uyudu. Bazıları yenilginin utancıyla, bazıları gerçeğin huzuruyla. Elif, saksısını pencere pervazına koydu; toprağa fısıldadı: “Teşekkür ederim.” Toprak cevap vermedi — ama kalbi etti. Çünkü en güzel çiçek, görünen değildi. Görünmeyen, ama her şeyi değiştiren, adınaydı: onur.
Kısa bir zaman sonra, Cem Yalçın resmi bir davetle yarışmanın sonucunu kamuoyuna duyurdu. Skandalların üzeri kapatılmadı; aksine, dürüstlük bir ilke olarak ilan edildi. Ve o gün, şehir yeni bir masal fısıldadı: “Milyarderin oğlunun kalbini, boş bir saksı kazandı.” Boşluğu dolu yapan, içinde sakladığı ışıktı.
Bitti.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






