
Gün batımının altın ışığı Alaçatı’nın taş cephelerini turuncuya boyarken, Victoria Demirci dar bir sokakta köy merkezine doğru tereddütlü adımlarla ilerliyordu. İstanbul’un en prestijli mutfaklarında geçirdiği 15 yılın ardından nihayet evine dönmüştü. Kahverengi gözleri her köşeyi tarıyor, hiç değişmemiş gibi görünen manzaraların arasında yılların bıraktığı farkları arıyordu. Hava limon ve deniz kokuyordu; uzaklarda geçirdiği bütün o yıllar boyunca rüyalarına eşlik eden koku.
“Victoria, nihayet döndün!” Çocukluk arkadaşı Ayşe Kılıç’ın neşeli sesi onu geriye çevirdi. Ayşe koşarak geldi, coşkuyla sarıldı. “İnanamıyorum, gerçekten sen misin?” Victoria gülümseyip sarılmaya karşılık verdi. Ayşe alaycı bir ışıltıyla onu baştan aşağı süzdü: “Seni hatırladığım gibi… değişmemişsin. Ama sen tam bir İstanbullu hanımefendi olmuşsun. Restoranın Michelin yıldızı almış, ünlü olmuşsun.”
Victoria başını salladı; yüzüne hafif bir hüzün gölgesi düştü. “Sadece yardımcı şeftim Ayşe… ve hepsi bitti şimdi.” Arkadaşı onun rahatsızlığını sezmiş gibi konuyu değiştirdi: “Baban ve Suna seni restoranda bekliyor. Sana tekrar sarılmak için sabırsızlanıyorlar. Biliyorsun, Limon Terası hâlâ Alaçatı’nın en otantik restoranı.” Ayşe son cümlesini yarım bırakınca Victoria kaşlarını çattı: “Gerçi son zamanlarda… ne?” Ayşe zoraki bir gülümsemeyle, “Baban anlatır. Benim söylemem doğru olmaz,” dedi ve koluna girerek, “Hadi, birlikte gidelim.”
Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürürlerken Victoria birçok tarihi dükkânın yerini lüks butiklere ve sanat galerilerine bıraktığını fark etti. Alaçatı her zaman bir turizm merkezi olmuştu ama şimdi sanki otantikliğinin bir kısmını yitiriyordu. Köşeyi döndüklerinde ve Limon Terası karşılarında belirdiğinde Victoria aniden durdu. Denize bakan terası ve saksılardaki limon ağaçlarıyla aile restoranı, hatırladığı ihtişamını yitirmişti; panjurların mavi boyası dökülmüş, terastaki masaların çoğu boştu. Akşam saati olmasına rağmen yalnızca birkaç turist menüye dalgın gözlerle bakıyordu.
“Ne oldu?” diye mırıldandı Victoria, daha çok kendine. Ayşe omuz silkti: “Zaman değişiyor, Vitto… ve uyum sağlayamayanlar…” Cümlesini havada bıraktı.
Eşiği geçer geçmez Victoria’yı tanıdık fesleğen ve domates kokusu sardı. Babası Yusuf Demirci bir tabak deniz mahsullü spagetti servis ediyordu. Altmış yaşında olmasına rağmen mutfakta hâlâ heybetliydi; bir zamanlar siyah olan saçları tamamen beyazlamıştı. “Baba,” dedi Victoria titrek bir sesle. Yusuf başını kaldırdı; kepçesi havada dondu. Sonra zamanın izlerini taşıyan yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlandı: “Victoria, kızım!” İki adımda yanına geldi; ev kokan bir kucaklamayla sardı. “Seni özledim baba,” diye fısıldadı Victoria. “Ben de seni, küçük kızım,” diye yanıtladı Yusuf; sesi duygudan boğulmuştu.
“Bak kim geldi!” diye seslendi sonra. Şarap mahzenine giden kapıdan Victoria’nın küçük kardeşi Suna Demirci çıktı. Her zaman daha pragmatik, ayakları yere basan taraf oydu; Victoria’dan farklı olarak Alaçatı’yı hiç terk etmemiş, aile restoranında çalışmayı seçmişti. Gözleri bir an parladı, sonra mesafeli bir ifadeye döndü. “Nihayet büyük şef eve dönmeye tenezzül etti,” dedi gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeyle. “Tam da en çok ihtiyacımız olduğu anda…”
“Suna,” diye uyardı Yusuf. “Hayır baba,” diye karşılık verdi Suna, Victoria’ya yaklaşarak. “Hangi durumda olduğumuzu bilmeye hakkı var.” Yakınlık ile sitem arasında sallanan bir “hoş geldin”di: “Umarım kalışın verimli olur.”
Victoria cevap veremeden kapının zili çaldı; uzun boylu, geniş omuzlu, şakakları kırlaşmış siyah saçlı bir adam içeri girdi: Mert Aktaş. Victoria’nın kalbi bir an durdu. Yusuf, “O konuda konuşmaya gelmiştim—” derken Mert keskin bir hareketle onu kesti: Victoria’yı fark etmiş, mavi gözleri ona kilitlenmişti. Sanki zaman durmuştu.
“Victoria,” dedi kontrollü bir sesle. “Döndüğünü bilmiyordum.”
“Yeni geldim,” dedi Victoria; göğsünü saran duygu karmaşasına rağmen tarafsız bir ton tutmaya çalışarak. On beş yıl önce İstanbul’a giderken sadece ailesini değil, sonsuza dek süreceğine inandığı bir aşkı da geride bırakmıştı. Demek ki yanılmıştı.
“Artık Mert Aktaş Şaraphanesi’nin sahibi,” diye açıkladı Yusuf aralarındaki gerilimi fark etmeden. “Beş yıl önce babası vefat edince işi devraldı.”
“Baban için üzgünüm,” dedi Victoria samimiyetle. Ahmet Aktaş aile dostuydu; onu bir kızı gibi gören cömert bir adam. “Hayat devam ediyor,” dedi Mert; sesinde hafif bir acı. “Bazıları kalır ve gelen her şeyi karşılar. Diğerleri farklı yollar seçer.”
Sessizlik söylenmemiş sözlerle, pişmanlık ve sitemle doldu. Suna araya girdi: “Mert, Can Yılmaz’ın teklifini konuşmak için burada.” Ankara’dan gelen iş adamı Yılmaz, Alaçatı’daki işletmelerin yarısını satın alıp lüks bir mega otele dönüştürmek istiyordu; Limon Terası da bu işletmelerden biriydi.
“Zor durumdayız, Victoria,” diye itiraf etti Yusuf yorgun bir iç çekişle. “Restoran eski gibi gitmiyor. Turistler daha uluslararası deneyimler arıyor—geleneksel mutfak eski parlaklığında değil.” Suna ekledi: “Yılmaz tüm binayı istiyor. Restoranı, üstteki daireyi, arkadaki limonluğu… Ciddi bir meblağ.”
“Burası bizim evimiz,” diye itiraz etti Victoria. “Nesillerdir ailemizin.”
“Peki sorunlar yaşamaya başladığımızda sen neredeydin?” diye patladı Suna. “İstanbul’da zenginlere yemek yapıyordun; biz burada her gün açık kalmak için mücadele ediyorduk.”
“Suna, yeter,” dedi Yusuf kararlılıkla. “Kız kardeşin hayalinin peşinden gitti—bunda kötü bir şey yok.”
“Onun hayali,” diye tekrarladı Suna acı bir gülümsemeyle. “Ben ise burada kalıp her şeyle ilgileniyordum.”
Victoria suçlulukla sarsıldı. Doğruydu; yemek tutkusunun peşinden gitmek için ailesini bırakmıştı. Ama Alaçatı’da işlerin bu kadar kötüye gideceğini düşünmemişti.
“Yılmaz’ın teklifini henüz kabul etmedim,” dedi Yusuf Mert’e dönerek. “Alternatifleri araştırmadan da etmeyeceğim.”
“İşte bu yüzden buradayım,” dedi Mert. “Yerel işletmeleri kurtarmak için hâlâ bir şans olduğuna inanıyorum. Ama birlikte hareket etmemiz lazım.” Yılmaz sadece Limon Terası’nı değil; Mert’in şaraphanesini, Güven ailesinin otelini, Şahin ailesinin seramik atölyesini de istiyordu. Neredeyse tüm tarihi merkezi tek bir satın almaya çevirmeye çalışıyordu.
“Direniş mi örgütlüyorsun?” diye sordu Victoria, kaçırdığı bir gülümsemeyle. Mert her zaman idealist ve savaşçıydı.
“Diyelim ki Alaçatı’nın ruhunu vicdansız bir iş adamına satmadan birlikte bir çözüm bulabileceğimizi anlatıyorum,” dedi Mert.
Ayşe, o ana kadar sessiz, bir gazeteci kararlılığıyla ekledi: “Yılmaz hakkında araştırma yaptım. Diğer sahil kasabalarında da aynısını yaptı: Satın alır, ‘restore’ eder, kimlikle ilgisiz lüks otellere dönüştürür; yerel halk topraklarından sürülür.”
Victoria, babasına, kız kardeşine, en sonunda Mert’e baktı. Gerilim elle tutulur hâle gelmişti ama havada başka bir şey de vardı: kararlılık, umudun kıvılcımı. “Yardım edebilirim,” dedi sonunda. “Sadece ziyaret için değil, kalmak için döndüm. Menüyü yenileyebiliriz—kökleri koruyup modern bir dokunuşla.”
“Birkaç yeni yemekle restoranı kurtaracağını mı sanıyorsun?” diye sordu Suna şüpheyle.
“Bilmiyorum,” dedi Victoria. “Ama denemek istiyorum. Limon Terası sadece bir restoran değil; bizim hikâyemiz, kalbimiz.”
Yusuf’un gözlerinde yeni bir ışık belirdi. “İşte benim kızım—annesi gibi inatçı.”
“Umarım çok geç değildir,” diye mırıldandı Suna, sesi belirsiz; sanki bir yanı kız kardeşinin sözlerine inanmak istiyordu.
Mert, Victoria’ya hayranlık ve çekincenin karıştığı bir bakış attı: “Kalıp savaşacaksan belki Alaçatı için hâlâ umut vardır.”
Güneş denize batıp ufku kızıl boyarken Victoria, eve dönüşünün yeni bir başlangıç olduğunu hissetti. Onu neyin beklediğini, hangi zorlukların geleceğini, hangi eski yaraların açılacağını bilmiyordu; ama uzun zamandır ilk kez tam da olması gereken yerdeydi.
Phát triển: Teklif, resepsiyon ve Güneş Köşkü’nün sırları
Ertesi sabah, Victoria şafakla uyandı; büyük mutfakların ritminden kalma bir alışkanlık. Çocukluk odasının penceresinden derin mavinin kıyıya doğru turkuaza dönen denizi izledi. Sessiz adımlarla mutfağa indi; restoran kapalıydı, kimse gelmemişti. Buzdolabı ve kileri açıp envanteri kontrol etti; malzemeler kaliteli ama çeşit azdı—menü sınırlı ve tahmin edilebilirdi. “Ne yapıyorsun?” diyen Suna’yı fark etti. “Menüyü yenilemek için birkaç tarif düşünüyorum,” dedi Victoria. Suna kaşını kaldırdı: “Burası İstanbul değil. Müşterilerimiz hep yedikleri şeyleri ister.”
“Ya sorun tam da budur,” diye nazikçe karşılık verdi Victoria. “Yıllardır aynı şeyleri sunmak… Dünya değişiyor, mutfak da gelişmeli.”
Suna, kahvesini alırken sertçe: “Gelişim üzerine konuşmak kolay—her gün boşalan salonu görmek kolay değil.”
“Bilmiyorum,” dedi Victoria iç çekerek. “Ama şimdi buradayım ve yardım etmek istiyorum. Gelenek ve yenilik arasında denge bulabiliriz.”
Suna uzun uzun baktı, sonra yavaşça başını salladı: “Bakalım aklında ne var.” O an ilk kez iki kız kardeş gülümsedi; bir başlangıçtı.
Saatler mutfakta geçti; yeni lezzet kombinasyonları denediler, hangi yemeklerin korunacağı ve hangilerinin yenileneceği üzerine ateşli tartıştılar. Yusuf, kızlarını çocukken şefçilik oynar gibi çalışırken hem şaşkın hem keyifli izledi. “Neye karar verdiniz?” diye sordu; Victoria’nın hazırladığı bir sosu tadarken, “Alaçatı’nın hikâyesini anlatan bir menü,” diye açıkladı Victoria hevesle. “Her yemek kasabanın bir yönünü temsil ediyor; modern teknikler ve özenli sunumlarla bir deneyim.”
“İşe yarayabilir,” dedi Yusuf düşünceli. “Ama tanıtmak zaman alır ve zamanımız yok. Yılmaz ay sonuna kadar yanıt istiyor.”
Suna haykırdı: “Sadece üç hafta var!”
Yusuf iç çekti: “Terası düzenlememiz, personel almamız, reklam kampanyası… para demek; likiditemiz yok.”
“Birikimlerim az ama yatırım yapabilirim,” dedi Victoria.
Suna kararlılıkla: “Yeterli değil. Yatırımcı ya da kredi lazım; bankalar vermez.”
Tam o anda Ayşe içeri girdi; onu 40’larında, kusursuz gri takım elbiseli, koyu gözlü zarif bir adam izliyordu. “Günaydın,” dedi Ayşe gergin gülümsemeyle. “Size Can Yılmaz’ı takdim edeyim. Sizinle şahsen tanışmakta ısrar etti.”
Yusuf gerildi; Suna, Victoria’ya alarm veren bir bakış attı. Evlerini, restoranlarını satın almak isteyen adam samimi bir gülümsemeyle duruyordu.
“Demirci Bey,” dedi Yılmaz elini uzatarak, “nihayet tanışmak zevk. Sizin ve restoranınız hakkında çok şey duydum.”
“Bugün geleceğinizi bilmiyorduk,” dedi Yusuf isteksizce el sıkışarak.
“Bazen ani bir ziyaret bir yerin özünü yakalamak için en iyisidir,” diye karşılık verdi Yılmaz, gözleri Sunanın üzerinden kayıp Victoria’da durdu. “Ve siz, ünlü İstanbullu şef olmalısınız. Victoria Demirci—umut vaat eden bir yetenek.”
“Eski İstanbullu şef,” diye düzeltti Victoria. “Eve döndüm.”
“Aile bağları,” diye mırıldandı Yılmaz. “Çok önemli, bazen çok bağlayıcı.”
Yusuf doğrudan konuya girdi: “Sizin için ne yapabiliriz, Yılmaz Bey?”
“Teklifim hâlâ geçerli,” dedi Yılmaz; ceketinden bir zarf çıkarıp masaya bıraktı. “Hatta yüzde 10 artırmaya hazırım. Ciddi bir meblağ—siz ve kızlarınızın sıfırdan başlamasına yetecek kadar… belki daha az rekabetçi bir yerde.”
“Burası bizim yerimiz,” diye kararlı yanıt verdi Yusuf. “Bizim evimiz, hayatımız.”
“Duyguyu anlıyorum,” dedi Yılmaz küçümser bir tonda. “Ama gerçekçi olmak lazım: Limon Terası batıyor. Bankalar kredi vermez; yatırımcılar düşüşte restoranla ilgilenmez. Ben size onurlu bir çıkış sunuyorum.”
“Satın alırsanız ne yapacaksınız?” diye sordu Victoria kollarını kavuşturarak.
“Daha çağdaş bir şeye dönüştürürüm,” dedi Yılmaz. “Belki bir lounge bar ya da füzyon restoranı—gerçek parası olan uluslararası müşterileri çekecek bir şey.”
“Onlarca yıllık geleneği siler miydiniz?” diye mırıldandı Suna.
“Evrim,” dedi Yılmaz. “İşlerin doğal akışı.”
Ayşe araya girdi: “Kim için refah? Alaçatı halkı mı, siz ve yatırımcılarınız mı?”
Yılmaz sinirli bir bakış attı, sonra Yusuf’a döndü: “Ay sonuna kadar vaktiniz var. Sonra teklif biter. Bu akşam otelim Boztepe Sarayı’nda resepsiyon var; Alaçatı’nın geleceğini tartışmak için fırsat. Saat 8’de.”
Kapı arkasından kapanınca mutfakta ağır bir sessizlik çöktü. “İğrenç,” dedi Suna. “Ama bir konuda haklı,” dedi Yusuf yorgun sesle. “Restoran batıyor.”
“Daha yeni savaşmaya başladık,” dedi Victoria. “Yılmaz’ın planını, davetlileri görmek için resepsiyona gidelim.”
Suna onayladı: “Düşmanı tanımak onu yenmenin ilk adımıdır.”
O anda Mert içeri girdi: “Az önce Yılmaz’la karşılaştım. Benim şaraphane teklifini yüzde 15 artırdı.”
“Ne dedin?” diye sordu Victoria.
“Aktaş Şaraphanesi hiçbir fiyata satılık değil. Bağı dedem kendi elleriyle dikti; savaşlara ve depremlere direndi. Ankaralı bir iş adamı onu benden alamaz.” Mert alaycı bir ifadeyle ekledi: “Resepsiyona hep birlikte gidelim; Yılmaz’a Alaçatı’nın birlik olduğunu gösterelim.”
“Ne yazık ki herkes birlik değil,” dedi Mert; acı bir tonda. “Güven ailesi oteli satmayı kabul etmiş; Şahinler seramik atölyesi için teklifi düşünüyor.”
“Onlarla konuşmalıyız,” dedi Victoria kararlılıkla. “Biraz daha direnmeleri için ikna etmeliyiz.”
Suna pratik bir sertlikle: “Somut plan olmadan sadece erteleme.”
“Bir fikrim var,” dedi Victoria yavaşça. “Bir gastronomi festivali: Alaçatı’nın mutfak ve zanaat geleneklerini kutlayan. Her yerel işletme katılır; restoranlar tipik yemekler, şaraphaneler şaraplar, seramik atölyeleri el yapımı sofra takımları… Turisti ve medyayı çeken, kimliğimizi gösteren bir etkinlik.”
Ayşe hemen yakaladı: “Bir makale yazarım; ulusal yayınlara haber uçururum. Alaçatı’nın çekici olmak için dönüşmeye ihtiyacı olmadığını gösterebiliriz.”
Mert başını salladı: “Zaten ihtiyacı olan her şeye sahip; yeter ki değerini bilelim.”
“Bunu hızla organize etmeliyiz,” dedi Victoria. “Yılmaz’ın ultimatomu dolmadan önce.”
“Üç haftada festival?” Suna başını salladı. “İmkânsız.”
“Birlikte çalışırsak değil,” dedi Victoria. “Ve bize finansal destek bulursak…”
“Bankalar vermezse…” diye mırıldandı Yusuf.
“Elif Güneş,” dedi Mert aniden. “Bağlantıları var; Alaçatı’yı herkesten çok seviyor.”
Victoria’nın sırtında bir ürperti. Elif Güneş, Alaçatı’nın en etkili kadını; çok sayıda mülk ve işletmenin sahibi. Ve 15 yıl önce Victoria ile Mert’in ilişkisine bütün gücüyle karşı çıkan kadın. “Bana yardım etmez,” dedi Victoria gergin bir sesle.
“İşler değişiyor, insanlar değişiyor,” dedi Mert. “Elif artık hatırladığın kadın değil. Hem başka seçeneğimiz yok.”
“Pekâlâ,” dedi Victoria. “Bu akşam resepsiyona gidiyoruz. Yarın Elif’le konuşmaya gideceğim.”
“Ben de gelirim,” dedi Mert. “Elif beni dinler—şimdi.”
“Şimdi mi?” diye sordu Victoria merakla.
“Uzun hikâye,” dedi Mert, gözlerini kaçırarak. “Başka zaman.”
Boztepe Sarayı’ndaki resepsiyon ışıklar içinde parlıyordu. Victoria gece mavisi elbisesinde rahatsızdı; Suna sade siyah, Yusuf eski resmi takımını giymişti. “Emin misin?” diye mırıldandı Suna. “Burada sudan çıkmış balık gibiyiz.”
“Yılmaz’ın istediği tam da bu,” dedi Victoria; kararlı. “Bizi yersiz hissettirmek—ama ona bu zaferi vermeyeceğiz.”
Otelin içi daha da gösterişli; mermerler, kristal avizeler, sanat eserleri… Salon dolu: yerel sahipler, politikacılar, jet sosyete, garsonlar şampanya taşırken. Davetlilerin gözleri Demircileri süzüyordu: kimi merak, kimi üstünlük havasıyla.
“Demirci Bey, sizi görmek ne büyük zevk,” dedi Can Yılmaz; smokin içinde kusursuzdu, kolunda genç bir kadın. “Demirci hanımlar… aramızda yıldızlı bir şef olması ne onur.”
“Eski şef,” diye düzeltti Victoria; el sıkarak. “Yıldızım yoktu; yıldızlı restoranda çalıştım.”
“Elbette,” diye küçümseyen bir gülümsemeyle karşılık veren Yılmaz, Mert’e döndü: “Ailesine katılmış görüyorum—ortak cephe mi?”
“Ortak çıkarlarımız var,” dedi Mert tarafsız; “geleneksel işletmelerin hayatta kalması.”
Yılmaz sahte bir kahkaha attı: “Hayatta kalma mı? Ne dramatik kelime. Ben evrim ve ilerlemeden yanayım. Ama bu akşam iş konuşmuyoruz—yemeğin, müziğin tadını çıkarın.”
Belediye Başkanı Osman Karaca dostça yanlarına geldi; Yusuf ile sarılıp selamlaştı. “Victoria, kalmak için döndüğünü duydum.”
“Doğru,” dedi Victoria. “Aileme yardım etmek için.”
Osman sesini alçaltarak: “Yılmaz Alaçatı’nın yarısını satın almaya kararlı; Güven ve Şahin aileleri ikna oldu. En az beş aileyle daha görüşüyor.”
Mert gözlerinin içine baktı: “Hangi taraftasın, Osman?”
“Her zaman olduğu gibi Alaçatı’nın tarafındayım,” dedi belediye başkanı rahatsız görünerek. “Ama tüm yönleri değerlendirmem gerek. Yatırım, iş imkânı…”
“Ama kasabanın ruhunu yok edecek,” diye araya girdi Victoria. “Alaçatı, isimsiz bir lüks otel olacak.”
Suna beklenmedik bir sertlikle: “Her restoran moda mekân, her atölye hediyelikçi, her ev tatil dairesi olursa Alaçatı’dan ne kalacak? Kim yaşayacak?”
Osman etkilenmiş görünüyordu. Yusuf gururla kızını destekledi. Victoria fırsatı yakaladı: “Bir festival düzenliyoruz: mutfak ve zanaat geleneklerini kutlayan. Yerel kültüre ilgi var; modernize edip standartlaştırmaya gerek yok.”
“Festival mi?” Osman ilgilenmişti. “Kötü fikir değil. Daha bilinçli turizm çekebilir.”
Mert ekledi: “Belediye desteğiyle ulusal çapta ilgi olur.”
Osman gülümsedi: “Detaylı proje hazırlayın; pazartesi ofisime gelin. Bakalım ne yapabiliriz.” Victoria, Suna’ya hayranlıkla döndü; Yusuf sarılıp övdü.
O anda salonun girişinde hareket: Yaşlı ama zarif bir kadın—Elif Güneş—genç bir adam eşliğinde içeri girdi. Bordo elbisesi, mütevazı ama değerli takıları, gümüş saçları topuzla toplanmış… Yetmişinde bile kontrolün kimde olduğunu bilen birinin güveniyle ilerliyordu.
Victoria’nın midesinde düğüm. Elif, 15 yıl önce onu Mert’ten ayırmak için her şeyi yapan kadındı. Mert mırıldandı: “Geleceğini beklemiyordum.”
“Değişti,” dedi esrarengiz bir tonla. “Hem Yılmaz’ı kendi gözleriyle görmek istedi.”
Elif, Demircilere doğru yürüdü; bakışları delici. “Victoria Demirci,” dedi; “nihayet döndün.”
“Güneş Hanım,” dedi Victoria, tarafsız kalmaya çalışarak. “Uzun zaman oldu.”
“Çok fazla,” dedi Elif; Victoria’yı yoğun süzerek. “Bir kadın olmuşsun—duyduğuma göre başarılı.”
“Pek sayılmaz,” dedi Victoria. “İstanbul’u bırakıp döndüm.”
Elif sessiz düşündü, sonra başını salladı: “Mert, projenizden bahsetti. Gastronomi festivali.”
“Şimdilik sadece fikir,” diye araya girdi Suna. “Ama doğru destekle işe yarar.”
“Yarın sabah Güneş Köşkü’ne gelin,” dedi Elif. “Bu projeyi ve diğer konuları tartışırız.” Cevap beklemeden salonun öbür ucunda onu izleyen Can Yılmaz’a doğru uzaklaştı. Elif ile Yılmaz resmiyetle selamlaştı; aralarındaki gerilim uzaktan bile belliydi.
Gece biterken Victoria çıkışa yöneldi; Mert, “Seni eve kadar geçireyim,” dedi. “Gerek yok,” dedi Victoria ama Mert’in sesindeki bir şey onu durdurdu: “Konuşmak istiyorum.”
Ay ışığında gümüş bir yol deniz üzerinde uzanırken, Mert ufka bakarak sordu: “Gerçekten neden döndün?”
“Aileme yardım etmek için,” dedi Victoria. “Sadece bu mu?” Mert’in sesi neredeyse fısıltıydı.
“Ne duymak istiyorsun, Mert? Senin için mi döndüm? On beş yıl geçti… seçimler yaptık.”
“Her seçim özgür değil,” dedi Mert esrarengiz. “Bazıları koşullar tarafından zorlanır.”
“Elif artık inandığın kadın değil,” diye devam etti; “ya da en azından şimdi değil. Alaçatı, ailelerimiz, bizim hakkımızda—kimsenin bilmediği şeyleri biliyor. O söylemeli.”
“Yarın konuşacağım,” dedi Victoria kafası karışmış ve sabırsız. “O zaman geçmişi ve belki geleceği konuşuruz.”
Cao trào: Güneş Köşkü’nde açılan sırlar ve sarsıcı bağlar
Güneş Köşkü kıyının en yüksek kısmında, 18. yüzyıldan kalma açık renk taş duvarlarla denize bakan teraslı bir bahçeye sahipti. Victoria 15 yıldır adım atmamıştı; ama ferforje kapı, selvi ağaçlı yol, avludaki Poseydon heykelli mermer çeşme… her detay tanıdıktı.
Uşak kılıklı bir adam onları karşıladı; “Hanımefendi kış bahçesinde bekliyor.” Kış bahçesi, denize bakan üç cam duvarlı, büyük saksılarda egzotik bitkilerle tropik bir atmosferli bir odaydı. Elif hasır koltukta belgeler incelerken başını kaldırdı: “Tam zamanında.”
“Mert, festivalden bahsetti,” dedi Elif doğrudan. “Alaçatı’nın geleneksel işletmelerini kurtarmak için bir gastronomi festivali.”
“Fikir aşamasında,” dedi Suna. “Ama potansiyeli var.”
“Elif,” dedi Victoria, şüpheyi gizleyemeden. “Geçmişte yerel geleneklere bu kadar hevesli değildiniz.”
“İnsanlar değişir, Victoria,” dedi Elif; “bazen gözleri açmak için önemli bir olay gerekir.” Çay fincanını bıraktı, ayağa kalktı: “Benimle gelin; görmeniz gereken bir şey var.”
Onları daha önce hiç görmedikleri bir çalışma odasına götürdü; zeminden tavana kitap rafları, büyük koyu ahşap masa, duvarlarda gümüş çerçeveli onlarca fotoğraf. “Kocamın çalışma odası,” dedi Elif. “Vefatından sonra olduğu gibi korudum.”
Victoria fotoğraflara yaklaştı; 20. yüzyıl başından günümüze insanları gösteriyordu. Birçoğunda büyükbabalarını, hatta büyük büyükbabalarını tanıdı. “Ailemin fotoğrafları neden sizde?” diye sordu şaşkın.
Elif, 50’lerin kıyafetleriyle Limon Terası’nın genç bir hâli gibi görünen bir yerin önünde duran iki erkek iki kadın, dört gencin fotoğrafını işaret etti: “Birini tanıyor musun?”
Victoria dikkatle baktı: “Bu kişi büyükbabam Yusuf—babamın babası; yanındaki büyükannem Meryem olmalı.”
“Peki diğer ikisi?” Victoria başını salladı. “Onlar benim anne ve babam—Ahmet ve Lale Aktaş.”
“Aktaş mı? Mert gibi mi?”
“Elbette. Ahmet Aktaş, Cengiz Aktaş’ın babası; yani Mert’in dedesi.” Elif devam etti: “Ailelerimiz—Demirci ve Aktaş—Limon Terası’nı birlikte kurdu.”
“Restoran her zaman Demirci ailesinin oldu,” dedi Suna.
“Çünkü Aktaş ailesi şaraphaneye odaklanmayı seçti,” dedi Elif. “Ama orijinal anlaşma her iki ailenin, her iki işletme üzerinde haklarını korumasını öngörüyor.” Çekmeceden sararmış bir belge çıkardı: “Bu noter senedi hâlâ geçerli. Avukatlarıma kontrol ettirdim.”
Victoria’nın sırtında ürperti: “Yani nesiller boyu bağlıyız; ve yasal olarak şaraphane kısmen bizim, restoran da kısmen onların?”
“Elif neden şimdi?” diye sordu Suna. Elif iç çekti, bir anda daha yaşlı ve yorgun görünerek: “Çünkü 15 yıl önce büyük bir hata yaptım. Siz—Victoria ve Mert—aşık olduğunuzda tarihin tekrar ettiğini gördüm. Büyükannen Meryem ile babam Ahmet gençken aşıktı; ama aileler karşı çıktı. Sonunda Meryem, Yusuf’la evlendi; babam annemle. Aşk eksik kaldı.”
“Elif, Mert ile ilişkime bu hikâyeyi yeniden yaşamaktan korkup karşı çıktınız?” dedi Victoria.
“Hayır,” dedi Elif. “Karşı çıktım çünkü doğru şeyin bu olduğuna inandım; kızgın ve kırgındım. Geçmişin acısını silah yaptım. Victoria’yı Alaçatı’dan uzaklaştırdım, Mert’ten ayırdım.”
“Neden fikriniz değişti?” diye sordu Victoria, duyguları bastırmaya çalışarak.
Elif mühürlü bir zarf çıkardı: “Babamın vefatından kısa süre önce büyükannene yazdığı bir mektup—hiç teslim edilmedi. İki yıl önce eşyalarının arasında buldum.” Zarfı uzattı: “Oku.”
Victoria titrek ellerle mektubu açtı, yüksek sesle okudu:
“Sevgili Meryem’im… Tüm bu yıllardan sonra kalbim hâlâ sana ait. Seçimine saygı duydum; karımı elimden geldiğince sevdim; kızımız Elif’e iyi bir baba olmaya çalıştım. Ama her gün keşke ailelerimize meydan okuma cesaretimiz olsaydı diye düşündüm…”
“Eğer torunlarımız bir gün aynı duruma düşerse, ailelerimiz arasında bir aşk doğarsa, bizim hatamızı tekrarlamalarına izin verme. Gururun ve eski kinlerin onların mutlu olmasını engellemesine izin verme. Ailelerimiz şaraphane ve restoranın kuruluşundan beri birleşmeye mahkûmdu; belki torunlarımız bize nasip olmayanı gerçekleştirebilir…”
Odada sessizlik çöktü. Elif usulca gözyaşı sildi: “Bu mektubu bulduğumda, yaptığım hatayı anladım. Babamın kaçınmak istediği şeyi sürdürmüştüm: iki seven insanı ayırmıştım; gurur ve korku yüzünden.”
“Şimdi bizi bir araya getirmek mi istiyorsunuz?” diye sordu Victoria.
“Elbette hatamı düzeltmek istiyorum; babamın arzusunu yerine getirmek istiyorum,” dedi Elif. “Ve her şeyden önce Yılmaz’ın ailelerimizin birlikte inşa ettiği şeyi yok etmesini engellemek istiyorum.”
“Nasıl?” diye sordu Victoria hâlâ şüpheyle.
Elif ilk kez içten bir gülümsemeyle: “Önce festivalinizi finanse ederek; sonra iki işletmeyi yasal olarak yeniden birleştirmenize yardımcı olarak. Şaraphane ve restoran, başından beri olması gerektiği gibi birlikte gelişecek.”
“Peki Mert biliyor mu?” diye sordu Suna.
“Evet,” dedi Elif. “Mektubu ona bir yıl önce gösterdim. O zamandan beri doğru anı bekledik.” Kapı açıldı; Mert içeri girdi, gözleri hemen Victoria’yı buldu: “Mektubu okudun mu?” Victoria başını salladı; konuşamadı. “Ve şimdi neden hep burada kalıp seni beklediğimi biliyorsun: Bir gün döneceğini biliyordum.”
Elif, bir rafın önünden büyük, rulo yapılmış bir harita çıkardı: “Bu, 1800’lere ait Alaçatı’nın orijinal haritası; araziler, mülkler, geçiş hakları.” Haritanın altındaki mührü işaret etti: “Kurucu aileler—Demirci, Aktaş, Güneş, Güven, Şahin—oy birliği olmadan hiçbir mülk dışarıdan birine satılamaz. Bu belge hâlâ yasal geçerli.” Güven ve Şahin henüz imza atmamıştı; bu kısıtlamayı öğrenirlerse ve Elif onay vermezse Yılmaz engellenecekti.
“Elbette bu sadece B planı,” dedi Elif. “A planı—festival. Alaçatı’nın kimliğini korurken gelişebileceğini göstermek; aileleri Yılmaz’a satmaya mecbur olmadıklarına ikna etmek.”
“Ya işe yaramazsa?” diye sordu Suna.
“B planına geçeriz,” dedi Elif. “Olmazsa hazırda on planım daha var.” Victoria ve Suna birbirlerine baktı; karşılarındaki yaşlı kadın doğa gücü gibiydi—doğuştan stratejist ve artık onların tarafındaydı.
“Festivalin adı: Alaçatı Lezzetleri—Gelenek ve Yenilik,” diye planı açtı Suna; küçük defterinden notlar okurken. “Yılmaz’ın ultimatomundan bir hafta önce, üç gün. Tüm yerel işletmeler dahil: restoranlar, şaraphaneler, zanaatkârlar, çiftçiler, balıkçılar. Birinci gün—tarihi tariflerin gösterileri; ikinci gün—geleneklerin özünü kaybetmeden yenilik; üçüncü gün—büyük plaj ziyafetiyle topluluk kutlaması.”
“Parasal konuları ben üstlenirim,” dedi Elif; “Belediye lojistik destek sağlayacak.” Osman çoktan aranmıştı; seçim yılı hatırlatmasıyla heyecanlanmıştı.
“Ben ne yapabilirim?” diye sordu Victoria; içten bir istekle.
“Festivalin yüzü olacaksın,” dedi Suna. “Köklerine dönen yetenekli şefin hikâyesi—Ayşe iletişimde destek olur; sosyal medya, yerel gazete.”
“Benim rolüm?” diye sordu Mert.
“Yusuf ile birlikte yerel şaraplar ve eşleştirmeleri organize edeceksiniz,” dedi Elif. “Şaraphane ve restoranın sinerjisini göstereceksiniz.”
Victoria, Mert ile yan yana çalışma fikriyle içten bir titreme hissetti; çözülmemiş duyguların arasında profesyonel mesafeyi korumak zor olacaktı. Ama belki de tam buna ihtiyaç vardı: ortak proje, ortak hedef.
“Babama her şeyi anlatmalıyız,” dedi Victoria. “Ailelerin hikâyesini, restoran-şaraphane bağını, festivali.”
“Şimdilik birleşme konusundaki ‘teknik’ detayı atlayalım,” diye diplomatik önerdi Mert. “Önce Yılmaz’ın acil tehdidine odaklanalım.”
“Doğru,” dedi Victoria. “Adım adım.”
Elif kararlılıkla ellerini çırptı: “Suna ve Mert—belediyeye gidip Osman’la lojistik konuşun. Ben finansman ve destek için telefonlara başlıyorum. Victoria—restorana dön, gelenek ve yeniliği birleştiren özel tarifleri çalış.”
“Yılmaz ısrar ederse?” diye sordu Suna.
“Elinizi göstermeye hazır olana kadar belirsiz olun,” dedi Elif. “Avukata danıştığınızı söyleyin; zaman kazanın.”
Akşam, Yusuf ile konuşuldu; sonra günler hızlandı. Osman izinleri hızlandırdı, kamusal alanları açtı. Elif, yerel şirketlerden ve bölgesel bankalardan sponsorluk aldı. Suna, tedarikçi, gönüllü, katılımcıyı şaşırtıcı verimle koordine etti. Victoria, Yusuf ve yerel şeflerle yan yana çalışırken unutulmuş lezzetleri, teknikleri ve yerel malzemeleri yeniden keşfetti; İstanbul deneyimiyle yeni eşleştirmeler, modern sunumlar kattı. Mert, diğer şaraphaneleri sürece dahil etti; tadımlar ve eşleştirmelerle şarapları ön plana çıkardı. Ayşe coşkulu bir makale yazdı; sosyal medya ve kulaktan kulağa yayılan haberlerle ilgi hızla arttı. Bölgenin dört bir yanından turistler rezervasyon yaptı.
Her şey yolunda gidiyor gibiydi—ta ki festivale on gün kala Yılmaz hamlesini yapana kadar. Limon Terası’nda sakin bir öğleden sonraydı; Victoria, istridyeli makarnanın narenciyeli bir versiyonunu deniyordu. Yusuf birkaç müşteriye servis yaparken Suna bir tedarikçiyle telefondaydı. Kapı zili çaldı; Can Yılmaz kusursuz gri takım elbisesiyle içeri girdi—yüzünde küçümseyen gülümseme yok, sadece soğuk kararlılık.
“Demirci Hanım,” dedi Victoria’nın tezgâhına yaklaşırken. “Babanızla teklifimi konuşmaya geldim.”
“Babam meşgul,” dedi Victoria; ellerini kurulayarak. “Ama isterseniz ben yardımcı olurum.”
“Doğrudan konuşacağım,” dedi Yılmaz. “Ultimatomum iki hafta içinde doluyor. Şimdi yüzde 5 ek artışla anlaşmayı kapatmaya hazırım. Son teklifim.”
“Teklifinizi takdir ediyoruz,” dedi Victoria profesyonel tonla. “Ama seçeneklerimizi hâlâ değerlendiriyoruz.”
“Ne seçenek?” diye patladı Yılmaz; bir an soğukkanlılığını yitirerek. “Bu restoran batıyor; sayılar yalan söylemez. Bankalar size kredi vermez.”
“İşler değişiyor,” diye araya girdi Suna; sessizce yaklaşmıştı. “Yeni projelerimiz var.”
“Festivalden mi bahsediyorsunuz?” dedi Yılmaz soğuk bir gülümsemeyle. “Evet, farkındayım. Can çekişen işletmeyi ayağa kaldırmak için umutsuz bir girişim—takdire şayan ama boşuna.”
Victoria ile Suna birbirlerine endişeyle baktı: Festivali nereden biliyordu?
“Alaçatı küçük,” dedi Yılmaz; tepkilerini fark ederek. “Dedikodu hızla yayılır; hele bu kadar kişiyi ilgilendiren bir etkinlikte.” Alaycı bir gülümseme: “Ve tesadüfen ultimatomumdan hemen önceki hafta sonu planlanmış.”
Yusuf salondan çıkıp dahil oldu. Yılmaz, “Teklifimi artırmaya hazırım,” dedi; “festival olsun olmasın, iki hafta içinde biter.” Yusuf sakince: “Not alacağız; ilginiz için teşekkür ederiz.”
Yılmaz kapıya yöneldi; eşikte durup döndü: “Boztepe Sarayı’nı yeni satın aldım; yarından itibaren tadilat için kapalı. Yeni lüks otel gelecek sezon açılacak.” Soğuk, hesapçı gülümseme: “Bu sadece başlangıç.”
Kapı kapanınca üç Demirci birbirine baktı. “Festivali nereden biliyor?” dedi Victoria. “Birisi konuşmuş olmalı,” dedi Yusuf. “Tedarikçiler, ilgili sahipler, hatta belediyeden biri…”
“Sunu arayalım,” dedi Victoria. Suna telefona sarıldı; döndüğünde yüzü gergindi: “Mert dedi ki Yılmaz bu sabah şaraphaneye de gitti; artırılmış teklifle. Üstelik ailelerimizin bağlantısından haberdar olduğunu ima etmiş.”
“Nasıl bilebilir?” diye alarm verdi Victoria. Elif, hikâyeyi aileler dışında kimsenin bilmediğini söylemişti.
“Birisi ona söyledi,” dedi Suna. “Ya da kapsamlı araştırma yaptı. Her halükârda artık işbirliği yaptığımızı biliyor; festivalden korkmuş görünmüyor. Çünkü projesini bizsiz bile gerçekleştirmek için yeterli mülk satın alabileceğine güveniyor.”
“Mert, Elif’in bu akşam Güneş Köşkü’nde acil toplantı istediğini söyledi,” dedi Suna.
“Gidelim,” dedi Yusuf. “Stratejiyi yeniden düzenlememiz gerek.”
Restoranı kapatıp yola koyulurlarken Victoria göğsünde tuhaf bir hissetti—korku ya da endişe değil; kararlılık. On beş yıl önce Alaçatı’yı korkmuş ve kafası karışmış bir genç olarak terk etmişti; şimdi köklerini savunmaya hazır, yetişkin ve bilinçli bir kadın olarak dönmüştü. Bu kez kaçmayacaktı; ne olursa olsun fırtınayla yüzleşecekti.
Güneş Köşkü’nde, Yusuf sessizce dinledikten sonra sordu: “Ailelerimiz başından beri ortaktı; restoran ve şaraphane tek işletmeydi. Sonra ne yüzünden ayrıldı? Karşılıksız aşk mı?”
“Elif nazikçe düzeltti: “Karşılıksız değil, engellendi. Meryem ve Ahmet birbirini seviyordu; ama ailelerin ekonomi temelli planları vardı. Ayrıldılar; anlaşma resmen feshedilmedi, ama pratikte herkes kendi işine odaklandı.”
Yusuf düşündü, sonra itiraf etti: “Tam bilmiyordum ama bir şeylerden şüpheleniyordum. Anneniz, eski hikâyelerden hiç kopmayan bağlardan bahsederdi ve zamanı gelince değişikliklere açık olmamı isterdi.”
“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Suna pratik bir tonda. Mert sakince: “Önce acil tehdide odaklanalım—Yılmaz ve ultimatomu. Festivali düzenleyelim; kimliğimizi koruyarak gelişebileceğimizi gösterelim. Sonra işletmelerimizin geleceğini tartışırız.”
“Adım adım,” dedi Yusuf. “İlk adım sahip olduklarımızı kurtarmak.”
“Pekâlâ,” dedi Victoria; aniden enerjiyle dolu. “Alaçatı’nın gördüğü en büyük gastronomi etkinliğini üç haftadan az sürede kuruyoruz.”
Toplantı bittiğinde Elif uyardı: “Yılmaz’ı dikkatle idare edin; elimizi göstermeye hazır olmadan ne organize ettiğimizi öğrenirse sorun çıkarır.” Belirsizlikle zaman kazanmak, netleşti.
Gece, boş salonda Victoria ile Mert yalnız kaldı. “Beklentim yok,” dedi Mert yumuşak bir sesle. “On beş yıl geçti; her şey değişti. Ne olursa olsun—festival, Yılmaz, işletmeler—ben burada olacağım; bir arkadaş, bir müttefik olarak. Güvenebileceğin biri.”
Victoria’nın boğazında düğüm; Mert hâlâ tanıdığı, sevdiği adamdı—daha olgun, belki daha bilge, ama aynı cömert kalple. “Teşekkür ederim,” diyebildi. “Ben de senin için burada olacağım.”
El sıkıştılar; temasta tanıdık bir kıvılcım. Uzun bir an göz göze kaldılar; geçmiş ve bugünü birbirine bağlayan sessiz bir köprü.
Sonraki günler yoğun geçti; festival hızla şekillendi. Osman sözünü tuttu; Elif sponsorları buldu; Suna olağanüstü koordine etti; Victoria mutfağın ritmine yeniden aşık oldu; Mert şarapların hikâyesini ördü; Ayşe yazdı, duyurdu. İlgi dalga dalga büyüdü.
Ama Yılmaz geri döndü; Boztepe Sarayı’nı satın aldığını, lüks oteli açacağını ilan etti: “Bu sadece başlangıç.” Planlarının Alaçatı’nın üzerine gölgesi düşerken, Victoria içindeki kararlılık daha da çeliklendi. Artık biliyordu: Bu mücadele sadece bir restoranı kurtarmak değildi; bir kasabanın kimliğini, iki ailenin geçmişini ve belki de kendi kalbinin geleceğini savunmaktı.
Kết thúc: Açık kalan kapılar, yaklaşan fırtına ve sarsılmaz bir söz
Güneş Köşkü’nde stratejiler toparlandı; B planı ve gerekirse on ayrı plan daha masaya kondu. Harita, mektup, anlaşmalar—hepsi bir arada Alaçatı’nın ruhunu korumanın yollarını gösteriyordu. Victoria pencereden kasabanın renkli evlerine, derin mavi denize, sabah balıkçılarına baktı; rüyalarında yıllardır gördüğü manzarayı şimdi elleriyle tutuyordu.
“Elif,” dedi Victoria, gözleri yaşlı kadının yüzünde. “Bana çok acı çektirdiniz. Ama bugün niyetinizi eylemlerinizle kanıtlıyorsunuz.” Elif başını eğdi: “Niyetimi sadece eylemlerimle ispatlarım. Zaman alacak.”
“Zamanımız yok,” diye hatırlattı Suna.
“Bu yüzden avantajımızı kullanacağız,” dedi Elif; kurucu ailelerin oy birliği olmadan satışları engelleyen kısıtlamayı işaret ederek. “Yılmaz parasıyla her şeyi alamaz.”
O gece Limon Terası’na dönerken Victoria bir şeyin kesin olduğuna karar verdi: Bu kez kaçmayacak. Fırtına ne getirirse getirsin, köklerini, ailesini ve Alaçatı’nın ruhunu savunacak. Festival, birlik, hukuki kalkan ve geçmişten öğrenilen dersler… Hepsi yaklaşan fırtınayı karşılamak için bir aradaydı.
Ve bir yerlerde, duygular ve anılar labirentinde, Mert’in söylediği gibi, her şeyi değiştirecek bir gerçek artık gün ışığına çıkmıştı: Aşk, bağ ve kimlik—bir kasabanın, iki ailenin ve iki insanın kaderini yeniden yazmak üzereydi.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





