
Tarık Demiroğlu o gün eve birkaç saat erken dönmeseydi, belki de hiçbir şeyden haberi olmayacaktı. Ama kader bazen insanı, kalbinin en kırılgan yerinden vurarak uyandırır. Annesinin sesini duyduğunda önce yanıldığını sandı; ancak birkaç saniye sonra gördüğü manzara, bir ömür boyunca üzerine inşa ettiği bütün güveni yerle bir etti.
İstanbul’un Boğaz’a nazır yamaçlarından birinde, sabahın ilk gri ışıkları gökyüzünü aralarken Tarık’ın malikanesi ağır ağır uyanıyordu. Uzaktan bakan için yüksek taş duvarların ardındaki bu ev, her şeye sahip bir adama aitti: başarı, güç, saygınlık ve konfor. Ama içeride, ağır bir yalnızlık dolaşıyordu. Tarık pencereden dışarı bakıp kahvesini masaya bırakırken, gözleri bahçede yavaş adımlarla yürüyen yaşlı kadına takıldı: annesi Meryem Hanım. Yılların emeği ellerine, binlerce yorgunluk izi yüzüne sinmişti; ama gözlerindeki sevgi hâlâ ilk günkü kadar aydınlıktı.
Tarık çocukken, gecekonduda yaşamışlardı. Annesi sabahları apartman temizliğine gider, akşamları komşulara dikiş dikerdi. Bir lokmayı daha oğluna yedirebilmek için çoğu zaman aç kalır, “Ben tokum oğlum, sen ye,” derdi. O zaman bu sözün gerçek ağırlığını kavrayamamış olan Tarık, yıllar sonra iş dünyasının zirvesine tırmandığında annesinin fedakârlıklarının yükünü omuzlarında taşır olmuştu. Babası ise bir gün evi terk edip gitmiş, bir daha dönmemişti. O günden sonra Meryem Hanım hem anne hem baba oldu; kimi zaman sobasız kış gecelerine, kimi zaman geciken kiraya rağmen oğlunun önünde hiç ağlamadı. Bugün Tarık’ın sahip olduğu o lüks ev, pahalı arabalar, başarılı şirketler, bir zamanlar o çalışkan ellerdeki nasırların bedeliydi; ve Tarık bunu hiç unutmuyordu.
O sabah, toplantıya gitmeden önce annesinin yanına uğradı. Meryem Hanım mutfakta, elinde çaydanlık dönüyordu. “Anne, yine erken kalkmışsın,” dedi Tarık. Meryem Hanım gülümsedi: “Senin kahvaltını hazırlamadan yatar mıyım hiç?” Tarık onun ellerini tuttu: “Artık dinlenmen lazım. Evde yardımcılar var.” Meryem Hanım başını salladı: “Olsun evladım, ben iş yapmadan rahat edemem. Hem mutfak insanın kalbidir.” Tarık bu sözlere gülümsedi ama içindeki huzursuzluk dinmedi. Son zamanlarda annesinin yüzünde bir yorgunluk artmış gibiydi; sanki onun farkında olmadığı bir şeyler vardı. Düşünceyi bastırdı. Kapıdan çıkarken geri dönüp el salladı: “Akşam yemeğine geç kalmamaya çalışırım.” Meryem Hanım pencereden oğlunu uğurlarken dua etti: “Allah’ım, oğlumu kalbini kaybetmeden zengin eyle.”
Tarık, Zincirlikuyu’daki merkezde öğleden sonra arka arkaya üç toplantı yaptı. Sonuncusu, kentsel dönüşüm kapsamındaki bir sosyal sorumluluk projesinin sponsorlarıylaydı; belediye, STK’lar ve basın bir aradaydı; flaşlar kahve kokusuna karışıyordu. Program bitince Boğaz’da yapılacak bir bağış gecesine davet edildi: “Gelirseniz iyi olur Tarık Bey. Yaşlı bakım merkezimizin yeni kanadına adınızı vermek isteriz.”
Mekân tarih kokuyordu; avluda sarmaşıklar altında masalar kurulmuş, keman ince bir film müziği çalıyordu. Tarık, böyle gecelerin protokol konuşmalarına sabretse de bir süre sonra kalabalıktan denize doğru kaçar, balkon ucuna sığınırdı. Yine öyle yaptı. Suyun kıpırtısına bakarken yanında tok bir ses belirdi: “Manzara güzel ama rüzgâr iyice kıskanç, ne dersiniz?” Döndü. Uzun boylu, sarı saçlı, güzel yüzlü bir kadın gülümsüyordu; lacivert elbisesi sade, abartısızdı; sadelik yüzündeki netliği tamamlıyordu. “Rüzgâr kıskançsa Boğaz’ı bizden sakınamaz,” dedi Tarık. “Ben Tarık Demiroğlu.” “Ceren Arslan,” dedi kadın ve el sıkıştılar.
İsimle beraber Tarık’ın zihninde görünmez bir liste çalıştı: sektör, aile, şirket; tanıdık gelmiyordu. “Siz de projeden misiniz?” Ceren, “Bir vakıfta çalışıyorum; yaşlıların evde bakımıyla ilgili birimdeyim. Gecenin gelirinin bir kısmı bize aktarılacak,” dedi. Tarık sevindi: “Ne güzel.” İlgisi istemsizce arttı. “Annemle büyüdüm; böyle projelere hep yakın hissederim.” Ceren’in gözleri parladı: “Belli oluyor. Az önce açılış konuşmasında annesiyle yürüyen bir adam gördüm; o siz miydiniz?” Tarık güldü: “Muhtemelen evet. Annemin adı Meryem.”
Rüzgâr Ceren’in saçlarını dağıtırken, “Meryem Hanım’la tanışmayı çok isterim,” dedi. Gece boyu sohbet uzadı. Ceren işini anlatırken rakamların arkasındaki insanları anarak konuşuyor, “Hasta” demiyor, “Ayşe teyze bu hafta torununu görebildi,” diyordu. Bu sıcak dil, Tarık’ın ona hızla güven duymasını sağladı. Telefonlarını paylaştılar. Gecenin sonunda Ceren küçük bir broşür uzattı: “Yarın ofise bırakırsınız. Benim için önemli olan, bir kahve içip Meryem Hanım’ı dinlemek.”
Ertesi gün Tarık, annesini Nişantaşı’ndaki küçük bir kafeye götürdü. Ceren de geldi. İlk karşılaşma sakindi. Ceren, Meryem Hanım’ın çantasını sandalyenin arkasına asmasına yardım etti, menüdeki çorbalardan yaşına uygun olanı önerdi. Meryem Hanım içinden, “Ne düşünceli kız,” diye geçirdi. Yine de Tarık masadan telefona konuşmak için kalktığında Ceren’in yüzündeki ışığın milim kısaldığını fark etti; Tarık yerine oturunca ışık geri döndü. O küçük gölgeyi kimseye söylemedi; belki yorgundu, diye düşündü.
Birkaç hafta içinde buluşmalar arttı. Ceren vakıf gezilerine Tarık’ı davet etti. Bir gecekonduda, tek göz odada yalnız yaşayan bir amcayı ziyaret ettiler; Ceren onun ilaç düzenini tablo yaptı, dolaptaki yiyecekleri kontrol edip eksikleri not aldı. Tarık’ın içi ısındı: “Aradığım biri bu: sadece güzellik değil, işe yarayan şefkat.” Tam o düşüncenin üzerine Ceren’in hayatının diğer yüzü yavaş yavaş sahneye çıktı.
Bir akşam vakıf yemeğinden sonra Ceren’i evine bırakan Tarık, apartman girişinde uzaktan sertçe bakan bir kadınla göz göze geldi. Ceren onu görünce omuzları gerildi: “Komşum; duvarları ince, toplantıları sevmiyor,” dedi kısa bir gülümsemeyle. Tarık mesele yapmadı. İlişkileri resmiyet kazanırken, Meryem Hanım hep aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Oğlum, ben kimseyi kırmak istemem ama bu kızın gözleri erken karar veriyor.” Tarık annesinin sezgisine saygı duyardı; yine de kapıyı aralamış bir adam için geri adım atmak kolay değildi: “Zamanla ısınırsınız birbirinize,” dedi.
Nişan, sade bir aile yemeğiyle yapıldı. Ceren’in taşradan gelen ailesi kibar ama mesafeliydi. Babası suskundı; annesi “Kızımız küçükken de herkes severdi,” diyerek sık sık “Şanslısın,” kelimesini kullanıyordu. Tarık’ın kulağına takılsa da gecenin coşkusu ağır bastı. Meryem Hanım içinden dua etti: “Allah’ım bu evde kibri değil, merhameti büyüt.”
Nişandan sonra evin düzeni değişti. Ceren malikaneye daha sık gelmeye başladı; dekorasyona “ferahlık” adıyla dokunuşlar yaptı; salon ortasındaki halıyı kaldırtıp bazı çerçeveleri depoya gönderdi. Meryem Hanım, Tarık’ın babasıyla çekilmiş eski bir fotoğrafı elinde tutarken Ceren “Tozlu,” diyerek fotoğrafı nazikçe aldı; ama nereye koyduğunu söylemedi. İçinden ince bir sızı geçti.
Bir sabah Ceren kahvaltıda, “Meryem teyze, ilaçlarınızı ayrı bir çekmeceye alalım. Mutfağın bu köşesi çok dağınık görünüyor,” dedi. Tonu yumuşaktı, kelimeler kibar; ama cümlelerin ardında “ben düzen veririm” hükmü vardı. Meryem Hanım itiraz etmedi: “Sen nasıl istersen kızım.” Sonraki gün ilaçlarını bulmakta zorlandı; çekmece yer değiştirmiş, üstüne kilit takılmıştı. Anahtar “kayıp olmasın” diye Ceren’in çantasındaydı: “Bana söylersiniz, ben veririm.”
Akşamüstleri genç yardımcı Elif çay bırakırdı; bir gün tepsiyi bırakırken Ceren hızla, “Bu oda şimdi dinlenmede, çayı salona bırak,” dedi. Meryem Hanım pencere kenarında, ellerini kenetlemiş oturuyordu; kapı yarıya kapandı: “Temizlik rutini değişti.” Küçük şeylerdi; ama üst üste gelince evin hava akışı kesildi.
Tarık’ın toplantıları, şantiye ziyaretleri artmıştı. Eve döndüğünde Ceren’in sakin hâliyle karşılaşıyor, annesindeki neşe eksilmesini mevsimsel sanıyordu. Bir gece salonda üçlü fotoğraf çektiler: ortada Tarık, sağında Meryem Hanım, solunda Ceren. Ceren, “Renkleri düzeltirim,” diyerek fotoğrafı telefonuna aldı; o kare bir daha görünmedi. Meryem Hanım oğlunu üzmemek için sustu; sustukça içindeki ses büyüdü: “Ben mi yanlış anlıyorum? Belki de ben eskidim.” Duasına bir cümle daha eklendi: “Allah’ım, beni fitne çıkaranlardan etme, ama oğlumu da kör etme.”
Bir pazar sabahı Ceren mutfakta kahvaltı hazırlarken, Meryem Hanım tezgâha yöneldi; bastonu halının kıvrımına takılıp sendeledi. Ceren hızla kolundan tuttu: “Dikkat.” Ardından sesi metalleşerek: “Bu evde bazı şeyleri değiştirmemiz şart.” “Ne gibi?” dedi Meryem Hanım. Ceren, “Bu yoğunlukta tek merkez olmamalı. Tarık’ın enerjisini bölüyorsunuz. Günlük işler için profesyonel destek şart,” dedi. “Ben mi bölüyorum?” Meryem Hanım şaşkındı. Ceren boş bir gülümsemeyle omuz silkti: “Niyetim kırmak değil; Tarık’ın geleceğini düşünüyorum.” Koridordan geçen Elif, kimse görmeden gözlerini yere indirdi. Meryem Hanım gülümsemeye çalıştı: “Ben zaten yük olmayayım diye uğraşırım.” Ceren’in yüzü yumuşadı, elini uzattı: “Siz kıymetlisiniz.” O el, aynı gün akşamüstü ilaç çekmecesine kilit vuran eldi.
Gece, Tarık balkonda telefonla konuşurken içeriden Ceren’in sesi geldi: “Şu bakıcı işini hızlandıralım mı? Meryem teyze daha profesyonel ilgi görür.” Tarık: “Annem kendini iyi hissediyor, konuşuruz,” dedi. Ceren sabırsızlığını bastırdı; gözleri salonun eski halısına takıldı, saçakları parmak uçlarıyla çekip bıraktı; alçak bir fısıltıyla, “Bu evin ritmini ben kuracağım,” dedi. O cümle, uzak olmayan bir günün habercisiydi.
Tarık’ın seyahatleri çoğaldıkça evin içindeki hava değişti. Tarık yanındayken Ceren hâlâ nazikti; ama o gidince gülümsemesi bıçak gibi kesiliyordu. Bir sabah Tarık şehir dışına çıkmışken, Ceren kahvaltıyı hazırladı. Meryem Hanım mutfağa girdi: “Ceren kızım, reçelleri dolaba kaldırayım mı?” Ceren kısa bir duraksamadan sonra soğukça, “Gerek yok Meryem teyze, sen dinlen. Buralar karışıyor, sonra ben düzeltiyorum,” dedi; sözlerinin arkasında ince bir küçümseme vardı. Meryem Hanım sesi titreyerek, “Ben bir işe yaramıyorum diye korkuyorum kızım,” dedi. Ceren dudak kenarını eğip gülümsedi: “Yorulmayın yeter,” dedi; içinden “Evet, artık hiçbir işe yaramıyorsun,” diye geçirdi. O günden sonra Meryem Hanım daha sessiz yürümeye başladı. Elif, yaşlı kadının bazen mutfakta ağladığını fark ediyor, ama Ceren’in bir bakışı yüreğini dondurduğu için susuyordu.
Bir akşamüstü Meryem Hanım çay demlemek için mutfağa gitti; ilaç çekmecesinin anahtarı yoktu. O sırada Ceren salonda telefonla konuşuyordu: “Evet, Tarık birkaç güne döner. Onunla konuşacağım. Annesini bir bakıcıya emanet ederse her şey daha kolay olacak.” Meryem Hanım kapı eşiğinde durdu; bastonunu yavaşça yere dayadı. Kalbi sıkıştı; yıllar önce onu terk eden kocasının ayak seslerini yeniden duyar gibi oldu. Yalnızlık ikinci kez gelmişti. Gece uyuyamadı; dua edip sessizce ağladı, oğluna not yazmayı düşündü ama vazgeçti: “Oğlumun mutluluğunu elimle bozamam.”
Ertesi gün Tarık aradı: “Anne, iyisin değil mi?” “İyiyim oğlum, sen işine bak,” dedi Meryem Hanım sesine güç vererek. Ceren köşede bu konuşmayı duydu; telefon kapanınca yanına gelip, “Biliyor musunuz, Tarık bazen çok duygusal. Onun üzülmesini istemeyiz, değil mi?” dedi. “Ne demek istiyorsun?” Meryem Hanım anlamadı. Ceren’in sesi alçaldı: “Bazı şeyleri anlatmak büyük sorunlar çıkarabilir. Ben sadece bu evde huzur istiyorum. Siz de istemez misiniz?” Meryem Hanım’ın elleri titredi: “Elbette kavga istemem.” “Ne güzel,” dedi Ceren ve televizyonu açtı.
Akşam, Tarık görüntülü bağlandı. Ceren kamerayı alıp, “Bak, annen çok iyi,” diyerek Meryem Hanım’ı çağırdı. Zoraki bir tebessümle ekrana gelen kadın “Oğlum! İyiyim, merak etme,” dedi. Ceren omzuna sarılır gibi yaparken parmakları omzuna fazla bastı; Meryem Hanım’ın gözünden minik bir yaş süzüldü. Tarık bunu ışığın yansıması sandı.
Günler böyle geçti. Ceren, Meryem Hanım’ı evin dışına doğru itiyordu. Salonun düzeni değişti, annenin koltuğu “eski” denilerek depoya kaldırıldı; yeni koltuklar gelince Meryem Hanım oturacak yer bulamadı. Bir gün Elif dayanamayıp sordu: “Meryem teyze, niye söylemiyorsun bunları Tarık Bey’e?” Kadın hafifçe gülümsedi: “O benim evladım; kalbini karartamam.”
Kader, suskunların hikâyesini bir gün duyurur. O hafta Tarık Ceren’i aradı: “İşler iyi gidiyor, erken dönebilirim.” “Harika, seni özledik,” dedi Ceren; ama içinden panik geçti: “Erken dönemezsin, daha değil.” Ertesi sabah Ceren sinirliydi. Meryem Hanım sessizce çorba karıştırıyordu. “Bu çorbanın kokusu ağır,” dedi Ceren, kepçeyi elinden alıp sertçe tezgâha bıraktı. Meryem Hanım geri çekilirken bastonunun ucu takıldı; dengesi bozuldu. Ceren kolundan tuttu; bu yardım değil, öfke refleksiydi: “Allah aşkına, bir işi de doğru yapın.” “Affedersiniz, stresliyim,” diye maskesini geri taktı; ama içindeki buz donmaya başlamıştı. O gece Meryem Hanım dua etti: “Allah’ım, bu evde gizli olan her şeyi ortaya çıkar.”
– Cao trào: Mâu thuẫn hoặc sự kiện căng thẳng nhất.
Ertesi gün Tarık’ın toplantısı iptal edildi; İstanbul’a kimseye haber vermeden dönmeye karar verdi. Erken saatlerde gri bulutlar şehrin üstünde ağır ağır ilerlerken, Tarık Levent’te ofisin önünde durdu; bildirimlere baktı: toplantı iptal. “Belki bugün anneme sürpriz yaparım,” diye düşündü. Bir haftadır yüzünü görmemişti; yorgunluğu özleme karıştı. Bir çiçekçiye uğrayıp taze beyaz güller aldı. “Bu sefer özel biri mi?” diye sordu satıcı. Tarık gülümsedi: “Evet. Dünyanın en özel kadını.”
Malikâne sessizdi. Normalde sabah Elif’in mutfakta mırıldandığı şarkı duyulurdu. Bu kez sadece rüzgârın tokmağı sallayışı vardı. Kapıyı açıp içeri girdi; ayakkabılarını çıkardı, adımlarını yumuşattı: “Belki annem uyuyordur.” Tam o sırada üst kattaki koridordan ince bir kadın sesi çarptı kulağına; gergin ve keskin: “Yeter artık! Bu evde senden başka kimse nefes alamıyor!” Tarık durdu. Ses Ceren’e aitti. Gülleri sıkıca tutup adımlarını sessizleştirerek merdivenleri çıktı. Ardından cam kırılma sesi geldi. Nefesi kesildi. Koridorun sonundaki kapı tam kapanmamıştı. İçeri baktığında gördüğü sahne, ömrü boyunca hafızasında kalacaktı.
Ceren’in yüzü öfkeyle kıpkırmızıydı; elindeki vazonun parçasını yere fırlatmıştı. Karşıda, duvar kenarında bastonuna tutunmaya çalışan Meryem Hanım vardı; dizleri titriyor, yüzü solgun, gözlerinde korku ve utanç birikiyordu. Ceren bir adım ileri atıp bağırdı: “Sen bu evin yüküsün! Tarık sana acıdığı için buradasın. Sen olmasan biz çoktan başka bir hayata geçmiştik!” Sonra öfkeyle ayağını kaldırdı ve bastonu devirdi. Metal sesi odayı doldurdu. Tam o anda kapıdaki Tarık’ın elinden güller yere düştü. Zaman durdu.
Ceren’in öfkesi şoka dönüştü. Tarık birkaç saniye kımıldamadı; gözleri donuktu. Sesi kısık ama sertti: “Ne yapıyorsun sen?” Ceren saçını düzeltti, titreyen bir gülümsemeyle: “Tarık, yanlış anladın. Meryem teyze dengesini kaybetti, yardım etmeye çalışıyordum.” Panik, yalanı ele veriyordu. Meryem Hanım bastonunu yerden alıp doğruldu: “Oğlum, karışma,” dedi; gözlerinden yaşlar akıyordu. Tarık annesine yaklaşıp ellerini tuttu: “Anne, ne oluyor burada?” Ceren hemen araya girdi: “Yemin ederim yanlış anlaşıldı, sadece konuşuyorduk. O zaten hassas, bir an sinirlendi…” Tarık onun gözlerinin içine baktı: “Ben de gördüm, Ceren. Artık açıklamana gerek yok.”
Ceren’in dudakları titredi: “Beni dinle Tarık, sen bilmeden…” “Yeter,” dedi Tarık; o kelimeyle evin içindeki bütün sessizlik paramparça oldu. Koridorun ucundan Elif korkuyla bakıyordu. Tarık geri adım atmadı: “Bu evde bir tek kişi varsa, o da annemdir. Sen onun kalbini kırdın. Benim gözümde seni kimse onaramaz.” Ceren’in makyajının altında donuk bir ifade belirdi: “Demek beni böyle harcıyorsun, öyle mi?” Tarık bir şey söylemeden cebinden nişan yüzüğünü çıkardı; elinden mermer zemine bıraktı. Metalin yankısı odayı doldurdu: “Bu evde artık yerin yok, Ceren.”
Ceren gözyaşına boğulmuş gibi yaptı, dizlerinin üstüne çöktü: “Tarık, lütfen… Sen bilmeden karar veriyorsun.” Meryem Hanım oğlunun koluna dokundu: “Oğlum, kızma, sakin ol.” Tarık derin bir nefes aldı, annesinin elini tutup Ceren’e döndü: “Şimdi hemen eşyalarını toplayıp bu evden gidiyorsun.” O gece Ceren valizsiz çıktı; yalnızca çantasını aldı, gösterişli bir tavırla gözyaşlarını sildi. Şoför, Tarık’ın talimatıyla onu gideceği yere bıraktı.
Ev uzun süre sessiz kaldı. Tarık odasına çekilmeden önce salona döndü. Meryem Hanım kanepeye oturmuş, bastonuna yaslanmıştı. Gözlerinde acı değil, hüzünlü bir teslimiyet vardı. “Benim yüzümden,” dedi kısık sesle. “Hayır anne,” diye karşılık verdi Tarık, “Senin yüzünden değil; benim körlüğüm yüzünden.”
O geceden sonra evin havası tamamen değişti. Ceren’in parfümü kaybolurken yerini taze pişen çorbanın, sıcak ekmeğin ve sade huzurun kokusu aldı. Sabah, Tarık erken uyanıp bahçeye çıktı. Boğaz’dan esen rüzgâr yüzüne vuruyordu. Gözlerini kapadı; güllerin elinden düşüşü, annesinin gözlerindeki korku, Ceren’in yüzündeki soğuk ifade bir an bile zihnini terk etmiyordu. “Nasıl göremedim? Annemin sessizliğini nasıl duymadım?” diye fısıldadı. Kahve kupasını masaya bırakıp derin bir nefes aldı.
Meryem Hanım mutfaktan elinde börekle çıktı: “Yavrum, sen uyumadın mı?” “Uyku kalmadı anne,” dedi Tarık. Kadın yanına oturup saçına elini koydu: “Yavrum, kader bazen tokat gibi gelir. Ama o tokadın içindeki mesajı anlarsan, yara şifaya döner.” Tarık iç çekti: “Ben o mesajı geç okudum.” Meryem Hanım gülümsedi: “Geç okuman, hiç okumamaktan iyidir.”
Kahvaltıda konuşmadılar; yalnızca çatalların sesi duyuldu. Bu sessizlik, suçluluğun değil, kabullenişin sessizliğiydi. Öğleden sonra Tarık, Elif’i çağırdı. Kız korkarak geldi; elinde tepsi, gözleri yerde. “Korktun ama bana bir şey söylemeni istiyorum,” dedi Tarık, yumuşak ama net bir sesle: “Annemle Ceren arasında neler oluyordu?” Elif duraksadı; dudaklarını ısırdı: “Bir şey demek istemem Tarık Bey…” “Doğruyu söyle; gerçeği bilmem gerek,” dedi Tarık. Elif başını kaldırdı; gözleri doldu: “Ceren Hanım bazen çok sinirli olurdu. Meryem Hanım sizi üzmek istemediği için sustu. Bir gün ilaçlarını sakladı; sonra ‘Bunu Tarık bilmemeli,’ dedi. Meryem teyze çok iyi bir kadın; kendini savunmadı bile.” Tarık gözlerini kapadı; bir damla yaş süzüldü. “Teşekkür ederim Elif. Artık bilmem gerekiyordu.”
Kız çıkınca Tarık uzun süre tek başına oturdu. Önündeki masada annesinin eski bastonu duruyordu. Yavaşça eline aldı; soğuk metalin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Her çizik bir anıydı; her iz, bir fedakârlığın izi. Akşam güneş batarken Meryem Hanım salonda sessizce örgü örüyordu. Tarık karşısına oturdu. Bir süre yalnızca saatin tik takı işitildi. “Anne,” dedi sonunda, “Beni affediyor musun?” Meryem Hanım gülümsedi: “Affedilecek ne var ki oğlum? Sen benim evladımsın.” Tarık başını eğdi: “Ben seni koruyamadım.” “Korudun,” dedi kadın; “Geç de olsa korudun. Bazen Allah bir gerçeği göstermek için sabrı dener. Sen geldin, gördün, konuştun; bu bile cesarettir.” “Artık hiçbir şey aynı olmayacak,” dedi Tarık. “İyi ki olmayacak,” diye baktı annesi; “Çünkü bu kez kalbinle göreceksin.”
O gece ofise dönmedi. Annesiyle birlikte yemek yaptılar, sofra kurdular, eski günlerden konuştular. Meryem Hanım fakir zamanları anlatınca, Tarık içinden “Belki o zaman daha mutluyduk,” diye düşündü. Yemekten sonra Meryem Hanım küçük bir kutu getirdi: “Bu, senin çocukluk defterin.” Tarık kapağı açtı; çizilmiş ev planları, hayali binalar ve küçük bir not: “Bir gün büyük bir evim olursa, içinde kimse üzülmeyecek.” Defteri göğsüne bastı: “Demek unuttum anne…” “Unutmadın,” dedi kadın; “Sadece hatırlaman gerekiyordu; ve sen o günü buldun.”
Gece, Tarık pencereden Boğaz’a baktı; şehir ışıkları suda titreşiyordu. Sessiz bir söz verdi: “Bu ev, artık sadece rahat yaşamak için değil; anlam taşımak için var olacak.” Şafağa karşı not defterine yazdı: “Bir insanın gerçek değeri, paranın bıraktığı izde değil; kalbinin bıraktığı izdedir.”
Haftalar geçti. Ceren’den tek bir haber gelmedi. Tarık ne merak etti ne de geri dönüp baktı. Bazı hikâyeler kapanmak için özre değil, sessizliğe ihtiyaç duyar. Tarık bütün enerjisini işine ve annesine verdi; ama vicdanı susmuyordu: “Annem o kadının eline kaldı, ben ise başarı peşindeydim.” Bu düşünce onu her sabah erkenden kaldırıyor, gün batımına kadar çalışmak bile içini tam olarak rahatlatmıyordu.
Bir akşam ofiste dosyaları incelerken Meryem Hanım aradı: “Tarık, seni rahatsız etmiyorum değil mi?” “Olur mu anne? Söyle,” dedi. “Bugün pazara uğradım; yaşlı bir teyze vardı, bastonla zor yürüyordu. Yanında kimsesi yoktu; akşam da kimse beni görmez deyip ağlıyordu. Dönüşte aklımdan çıkmadı.” Tarık sustu, düşündü; ardından yavaşça konuştu: “Belki de artık başkaları için bir şey yapmanın zamanı geldi, anne.”
Ertesi sabah kararını vermişti; masasına yeni bir dosya koydu: “Meryem Demiroğlu Yaşlı Bakım Vakfı.” İsim annesini hem şaşırttı hem ağlattı: “Benim adımı mı koydun?” “Senin adın olmasa ben kim olurdum, anne?” Vakfın kuruluşu için aylar süren hazırlıklar başladı. Tarık bütün çevresini seferber etti; şirketin mimarları, mühendisleri, sosyal hizmet uzmanları bir ucundan tuttu. Tarık, en çok annesinin fikirlerine güveniyordu; her adımı onunla paylaşıyor, her detayda onun yüreğini dinliyordu. Proje planlarını incelerken Meryem Hanım gülümsedi: “Bak oğlum, hemşire odasının yanına küçük bir sohbet köşesi koy; yaşlı insan sadece ilaca değil, muhabbete de muhtaçtır.” “Tamam anne,” dedi Tarık; “Sen nasıl diyorsan öyle olacak.”
İnşaat hızla ilerledi. Duvarlar yükselirken Tarık neredeyse her gün şantiyeye gidiyor, çalışanlarla aynı tabaktan yemek yiyordu. Onu görenler şaşıyordu: “Eskiden yanına yaklaşılmazdı; şimdi bizimle aynı tabaktan yiyor.” Bir akşamüstü temel tamamlanıp beton dökülürken, güneş batıyor, gökyüzü turuncuya dönüyordu. Meryem Hanım oğlunun elini tutup, “Görüyor musun?” dedi, “Parayla yapılan evlerin en güzeli bile bir gün yıkılır; ama iyilikle yapılan bir bina insanların kalbinde hep kalır.” Tarık başını salladı: “Bunu anlamam yıllar sürdü, anne.” “Geç olsun, güç olmasın,” dedi kadın, gözleri dolarak.
Birkaç ay sonra vakıf resmen açıldı. Basın, ünlüler, gazeteciler, iş dünyasından isimler oradaydı; ama Tarık için günün en önemli misafiri yanındaki yaşlı kadındı. Meryem Hanım kürsüde konuşurken salon sessizleşti: “Bu hayatta üç şey öğrendim: Birincisi, zenginlik kimseyi yüceltmez. İkincisi, sabır bazen en büyük güçtür. Üçüncüsü, bir anne, oğlunun kalbini kaybetmeden kazanmasını ister.” Alkışlar yükseldi; Tarık’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Meryem Demiroğlu Vakfı tabelesi alkışlar arasında asıldı.
Akşam, vakfın bahçesinde küçük bir masa kuruldu. Rüzgâr hafifti; yapraklar hışırdıyordu. “Anne,” dedi Tarık, “Eskiden başarıyı rakamlarla ölçerdim; artık anladım, başarı birinin gülümsemesini görebilmektir.” Meryem Hanım gülümsedi: “Demek ki gerçek zenginliği buldun, oğlum.” Tarık başını annesinin omzuna yasladı: “Sen olmasan bulamazdım.” Gökyüzünde tek bir yıldız parladı; belki de hayatın, affetmenin ve sevginin sessiz onayıydı.
Ceren, Tarık’ın evinden ayrıldığı gece nereye gideceğini bilmiyordu. Lüks arabalar, marka çantalar, gürültülü dost çevresi bir anda buhar olup uçmuştu. Yağmur altında taksi ararken yanında yalnızca küçük bir el çantası vardı. Otele gitmeyi düşündü ama kredi kartlarının hepsi Tarık’ın adına kayıtlıydı; cüzdanında birkaç yüz lira kalmıştı. Telefonunda mesaj yoktu; bir zamanlar “Canım arkadaşım” diyen kalabalık çevresinden kimse aramamıştı. Sonunda, moda sektöründe çalışan eski arkadaşı Zehra’nın evine sığındı. Zehra şaşkındı: “Ne oldu sana? Herkes nişanın iptalini konuşuyor.” “Bitti Zehra; Tarık her şeyi gördü,” dedi Ceren. Zehra omuz silkti: “Ne bekliyordun Ceren? Gerçek sevgiyi oynamakla hissetmek aynı değil.” Ceren gururla doğruldu: “Ben sadece hak ettiğim hayatı istedim.” “Olabilir,” dedi Zehra, “ama bir başkasının kalbini kırarak o hayat kurulmaz.”
O gece Ceren uyuyamadı. Tavandaki gölgeler, Meryem Hanım’ın gözyaşlarını hatırlattı. Kulağında kendi sesi çınlıyordu: “Sen bu evin yüküsün.” Artık o yük, kendi omuzlarına çökmüştü. Günler geçti. Tarık ve annesinin kurduğu vakıf gazetelerde yer almaya başladı: “Demiroğlu Ailesinden Büyük İyilik Adımı: Yaşlılar İçin Umut Kapısı.” Ceren haberleri görünce kalbi sıkıştı. Bir zamanlar o manşetlerde yanında olmayı hayal etmişti; şimdi dışarıdan bakan bir yabancıydı. Bir sabah vitrinde Tarık’ın ve Meryem Hanım’ın gülümseyen fotoğrafını gördü; cama yaklaşıp dokundu, gözleri doldu. Kendi yansıması solgundu, yorgun ve makyajsızdı. Bir anda, güzelliğiyle birlikte hayatının da eksildiğini fark etti.
Ertesi gün Zehra’nın evinden ayrıldı. Butiklere gidip CV bıraktı; kimse dönmedi. İsmi duyulunca skandal hatırlanıyor, başlar çevriliyordu. Bir akşam vapur iskelesinde banka oturup cebindeki paraya baktı; yetersizdi. Üşüyordu; yanında kimse yoktu. İçinden bir ses geçti: “Keşke zamanı geri alabilsem. O kadına bir gün bile iyi davranmış olsaydım…” Ama hayat geri sarmazdı; yapılan kötülük, en sessiz anda yankı olup geri dönerdi.
Birkaç ay sonra küçük bir kafede garsonluk yapmaya başladı. İlk başta utanıyordu, sonra alıştı. Bir sabah yaşlı bir müşteri bastonla geldi. Çayını getirirken tepsi elinden kaydı; fincan yere düştü. Yaşlı kadın gülümsedi: “Olsun evladım, olur böyle şeyler.” Ceren’in gözleri doldu. O anda, Meryem Hanım’ın bastonuna tekme attığı an gözlerinin önüne geldi; kalbi sıkıştı. Mola saatinde arka bahçeye çıktı; gökyüzüne baktı. Dudaklarından bir dua döküldü: “Allah’ım, o kadının kalbini kırdım. Onu korudun. Beni de affet. Ben kendimi affedemiyorum.” Rüzgâr saçlarını savurdu; başını öne eğdi, elleriyle yüzünü kapattı. İçeriden bir müşterinin sesi duyuldu: “Kızım, bir çay daha lütfen.” Ceren gözlerini sildi, gülümsedi: “Geliyor efendim.” Belki bu, yıllar sonra içten gelen ilk gülümsemesiydi. Artık ne serveti ne şöhreti vardı; ama kalbinde küçük bir huzur filizleniyordu.
Bir yıl sonra, baharın en güzel günlerinden birinde Boğaz kenarındaki yeni bakım merkezinin açılış töreni yapıldı. Meryem Demiroğlu Vakfı artık koca bir umut yuvasına dönüşmüştü. Bahçede onlarca yaşlı, gönüllüler, gazeteciler ve çocuklar vardı. Meryem Hanım beyaz başörtüsüyle, kolunda oğlunun eliyle yavaş adımlarla yürüyordu; Tarık sade gri takım elbisesiyle etrafa gülümseyerek karşılık veriyordu. Tarık biliyordu: Bu sadece bir açılış değil, geçmişte kapanmamış bütün yaraların iyileştiği gündü.
Tören başladı; sunucu kürsüye çıktı: “Bugün burada yalnızca bir bina değil, bir vicdan inşa edildi. Sayın Tarık Demiroğlu ve değerli annesi Meryem Hanım’a teşekkür ederiz.” Alkışlar arasında Tarık sahneye geldi; mikrofon önünde durduğunda kalabalık sustu. Bir süre sessiz kaldı; derin bir nefes aldı: “Bu dünyada çok şey kazandım; ama bir gün, her şeyimi kaybedip aslında hiçbir şeye sahip olmadığımı fark ettim. O gün şunu öğrendim: Bir evin büyüklüğü duvarlarıyla değil, içindeki sevgi ve merhametle ölçülür. Bu vakfı, annemin adını taşıyan bu evi, sadece yaşlılar için değil, kalbini kaybetmiş herkes için kurduk. Çünkü biliyorum; bazen en sessiz insanın duası bir ömrü değiştirebilir.” Salonda bir an sessizlik oldu; ardından uzun bir alkış koptu.
Tarık sahneden inip annesinin yanına geldi; Meryem Hanım gözyaşlarını tutamamıştı. Akşam güneş boğaza inerken vakfın bahçesinde çaylar dağıtıldı; yaşlı kadınlar örgülerini bırakıp sohbet ediyor, çocuklar çimlerde koşuyordu. Meryem Hanım bir bankta oturup gülüşleri izledi; başını gökyüzüne kaldırdı. Deniz üstünde güneş batarken kısık sesle fısıldadı: “Ne güzel. Sonunda huzur da bizim kapımızı buldu.” Tarık annesinin elini tutup birlikte yürüdü. Boğaz’ın rüzgârı saçlarını savuruyor, akşam ışığı ikisinin üzerine yumuşak bir perde gibi iniyordu. Bazen bir an, bir bakış, bir söz her şeyi değiştirir. Gerçek zenginlik, kalpteki sevgide gizlidir. Dinlediğiniz için teşekkürler.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





