Serhan Yıldırım, Dubai’deki üç haftalık iş seyahatinden dönerken, Bursa’nın zengin semti Nilüfer’in yemyeşil caddelerinde siyah Mercedes S500’ünü sürüyordu. Şirketinin tarihindeki en büyük anlaşmayı imzalamıştı, önünde en az 20 milyon lira kâr vardı. Mutlu olması gerekirdi ama göğsünde soğuk bir taş gibi ağırlaşan bir endişe vardı. 8 yaşındaki kızı Eylül’den gelen mesajlar aklından çıkmıyordu. Eskiden Eylül ona uzun sesli mesajlar atar, çizgi filmlerden bahseder, babasını özlediğini söylerdi. Şimdi ise yalnızca kısa, resmi cümleler gönderiyordu: “İyiyim baba, çok ders çalışıyorum. Sedef annem benimle iyi ilgileniyor.” Mesajlar hep aynı saatte, aynı soğuklukta geliyordu. Serhan direksiyonu sıkıca tutarken mırıldandı: “Eylül böyle yazmaz ki. Noktalama işaretlerini bile doğru kullanamaz o yaşta.” İçindeki babalık içgüdüsü bir şeylerin derinden yanlış olduğunu haykırıyordu.

İki yıllık eşi Sedef, her zaman mükemmel bir üvey anneydi. Tatlı, sevgi dolu, özverili. Ama bu mesajlar bir yetişkin tarafından dikte edilmiş gibiydi. Serhan villanın otomatik kapısı açılırken derin bir nefes aldı. Eylül genellikle babasını karşılamak için pencereden bakardı, araba sesini duyunca “Babam geldi!” diye haykırır, merdivenleri koşa koşa inerek karşısına çıkardı. Ama şimdi hiçbir şey yoktu. Serhan Osmanlı tarzı ahşap detaylarla süslenmiş taş döşeli yola girdi, kusursuz bakımlı bahçeyi izledi. Her şey bıraktığı gibiydi ama çok önemli bir şey eksikti: Neşeli çocuk sesi. “Eylül nerede?” diye düşündü. Arabanın motorunu durdurup geniş mermer verandaya bakarken pencereler kapalı, perdeler çekilmişti. Sanki ev tamamen boşalmış gibiydi.

Valizini arabada bırakıp ön kapıya yöneldi. Yol yorgunluğuna rağmen adımları hızlıydı. Anahtarı çıkarırken kendini rahatlatmaya çalıştı: “Belki uyuyordur… Belki Sedef onu alışverişe götürmüştür.” Ama içindeki ses bunların hiçbirinin doğru olmadığını fısıldıyordu. Kızının mesajları, “O resmi ve soğuk ifadeler tamamen yabancıydı.” “Hayır,” dedi kendi kendine. “Bir şey var ve ne olduğunu öğrenmeliyim.” Anahtarı kilitte çevirdi, kapı ağır bir şekilde açıldı. Ev sessizdi. Çok sessiz. Ve bu sessizlik yaklaşmakta olan fırtınanın öncesindeki uğursuz sakinlik gibiydi.

Serhan içeri girdi, kalbi artık daha hızlı atıyordu. “Eylül!” diye seslendi. Sesi büyük mermer girişte yankılanırken, cevap yoktu. Sadece rahatsız edici bir sessizlik. Eylül’ün adını tekrar seslendi, ancak yine yanıt yoktu. Bunun yerine üst kattan Sedef’in sert sesi duyuldu: “Eylül, ödevini bitirdin mi? Eğer bitirmediysen bu gece nerede uyuyacağını biliyorsun.” Bu tehditkar ton Serhan’ın tanıdığı tatlı kadından tamamen farklıydı. Sedef Eylül’le hiç böyle konuşmazdı; tam tersine hep sabırlı olmuştu. Eylül daha 2 yaşındayken kaybettiği annesinin yerini alan özel öğretmen, sadece Serhan’ın eşi değil, kızı için mükemmel bir anne figürü olmuştu. Ama bu ses, bu konuşma tarzı… Serhan’ın kalbi sıkıştı, içindeki babalık içgüdüsü tehlike çanlarını çalıyordu.

Sessizce bavulunu girişte bırakıp merdivenleri çıkmaya başladı. Eylül’ü şaşırtmak istiyordu. Ancak ikinci kat koridoruna ulaştığında onu durduran bir ses duydu: Boğuk bir hıçkırık. Bu huysuzluk yapan bir çocuğun ağlaması değil, derin bir korku ağlamasıydı ve evin arka tarafından geliyordu. Serhan bu ağlamayı tanıyordu; Eylül bebekken kabuslardan uyandığında aynı şekilde ağlardı. Yüreği buz kesmiş halde koridor boyunca ilerledi. Kızının odasının önünden geçti, çalışma odasını geçti ve sonunda bodrum katına inen arka merdivene ulaştı.

Bodrum Sedef’le evlendiklerinde depo olarak kullanılmaya başlanmıştı, Eylül’ün varlığından bile haberdar olmadığı bir yerdi. Serhan merdivenleri ikişer ikişer inerken ağlama sesi daha belirgin hale geldi. Kalbi göğsünde güm güm atıyordu. Alt katta bodrumun en karanlık köşesinde, eski kutular ve çarşaflarla örtülü mobilyaların arasında daha önce görmediği demir bir kapı vardı. Kapı yeni bir asma kilitle kilitlenmişti ve diğer taraftan Eylül’ün kısık sesi geliyordu: “Lütfen Sedef anne, ödevimi bitirdim. Lütfen beni çıkar.” Serhan dizlerinin üzerine çöktü, demir kapıya doğru eğildi, sesi titreyerek fısıldadı: “Canım kızım, baba burada.” Bir sessizlik oldu, sonra küçük bir ses: “Baba, gerçekten sen misin?” “Evet, canım benim,” dedi Serhan gözlerinden yaşlar boşanırken. “Seni çıkaracağım.” “Babacığım,” diye hıçkırdı Eylül, “Sedef anne kızdı, bardağa düşürdüm diye. Dedi ki sen beni sevmiyormuşsun artık.” Serhan’ın kanı damarlarında dondu. “Hayır canım,” dedi sesi boğularak, “Ben seni her şeyden çok seviyorum. Hep sevdim, hep seveceğim.”

Kilide baktı, ağır ve sağlamdı. “Biraz bekle tatlım,” dedi ayağa kalkarak, “Seni hemen çıkaracağım.” Aletlerin olduğu rafa koştu, büyük bir çekiç aldı. Geri döndüğünde kapıya yaklaştı. “Biraz geri çekil Eylül,” dedi. Ardından tüm gücüyle kilide vurdu. 1, 2, 3, 4’üncü vuruşta kilit parçalandı, yere düştü. Kapıyı açtığında gördüğü manzara onu derinden sarstı: Küçük odada keskin bir koku vardı, köşede tuvalet olarak kullanılan bir kova, yerde bayat yemek artıklarıyla dolu tabaklar ve köşede bir hafta önce giydiği pembe kelebek desenli elbisesiyle büzülmüş oturan kızı.

“Eylül…” diye nefesini tuttu Serhan. Gözyaşları içinde kızını bodrum katındaki o küçük odadan çıkardı, kucağına aldı. Eylül çok hafifti, neredeyse bir tüy kadar. Kollarını babasının boynuna doladı, sanki hiç bırakmak istemiyormuş gibi sıkıca tutundu. Merdivenleri çıkarken Serhan kızının kollarındaki ve bacaklarındaki çürükleri fark etti. Öfkesi damarlarında akan kanda fokur fokur kaynıyordu.

“Babacığım, Sedef annem kızacak,” diye fısıldadı Eylül korkuyla. “Ben uslu duracağım, söz veriyorum.” Bu sözler Serhan’ın kalbini parçaladı. “Endişelenme canım,” dedi sakin olmaya çalışarak, “Sedef bir daha sana asla zarar veremeyecek, söz veriyorum.” Üst kata çıktığında Sedef’i mutfakta buldu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi akşam yemeğini hazırlıyordu. Büyük bir bıçakla sebzeleri doğrarken hafif bir ezgi mırıldanıyordu.

Serhan kızını koltuğa bıraktı, sonra mutfağa yöneldi. “Sedef,” dedi normalden daha sert bir sesle. Kadın arkasını döndüğünde yüzünde prova edilmiş bir gülümseme vardı. İki yıl önce onu cezbeden o zümrüt yeşili gözler şimdi sahte bir mutlulukla parlıyordu. “Aşkım, döndün demek, toplantı nasıl geçti? Anlaşmayı imzaladın mı?” Serhan’a doğru yaklaşıp onu öpmek istedi, ama Serhan geri çekildi.

“Eylül nerede?” diye sordu Serhan, gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan. Sedef soğukkanlılıkla cevapladı: “Odasında ödev yapıyor. Tembel kız biraz disipline ihtiyacı var.” Serhan karısının gözlerine baktı. Bunlar Eylül’ün özel öğretmeni olduğu zamanlarda onu cezbeden gözlerdi. Parlak yeşil, sır dolu bakışlar. Ama şimdi onlarda farklı bir şey görüyordu: Soğuk, hesapçı bir bakış.

“Kızımı Bodrum’da ağlarken duydum,” dedi Serhan sesini kontrol etmeye çalışarak, “Onu demir bir kapının arkasına kilitledin.” Sedef’in sahte gülümsemesi yüzünden silindi. “Cezasını çekiyordu,” dedi donuk bir sesle. “Akşam yemeği masasına bilerek meyve suyu döktü. Sadece bana meydan okumak için. Çocuklar eylemlerinin sonuçları olduğunu öğrenmeli.” Bu sözleri öyle bir rahatlıkla söylemişti ki, 8 yaşındaki bir çocuğu Bodrum’a kilitlemenin dünyanın en normal şeyi olduğunu düşünüyordu sanki.

“Ne diyorsun sen?” diye tısladı Serhan, şimdi öfkesi sesine yansıyordu. “Kızımı bir hayvandan daha kötü şekilde muamele ettin.” Sedef’in yüz ifadesi değişti, gözleri soğuk bir hesap kitapla parladı. “O çocuk disipline ihtiyacı olan şımarık bir kız,” dedi savunmacı bir tonla. “Sen evde yokken birinin ona sınırlarını öğretmesi gerekiyor. Ben sadece—” “Sas di,” diye kesti sözünü Serhan. “Yaptığını gördüm. Kızımın vücudundaki izleri gördüm.”

Sedef bıçağı tezgaha bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturdu. “Babalık içgüdülerin seni kör ediyor Serhan. Eylül manipülatif bir çocuk. Kendisine dikkat çekmek için yalanlar uyduruyor. Yüzünde iz var mı? Yok. Çünkü ben ona zarar vermedim.” “Yeter,” dedi Serhan, sesi şimdi alçak ve tehlikeliydi. “Bu evden derhal çıkmanı istiyorum. Polisi aramadan önce toparlan ve git.”

Sedef’in gözlerindeki ifade birden değişti, yüzüne sahte bir korku maskesi yerleşti. “Beni tehdit mi ediyorsun? Ben yalnızca senin kızının iyiliğini düşündüm.” “Hemen çık!” diye bağırdı Serhan artık kontrolünü kaybetmişti. “Yoksa olacakları düşünmek bile istemiyorum.” Serhan Sedef’in açıklamalarını dinlemedi bile. Ona sırtını döndü ve koşarak tekrar Bodrum’a indi. Bu kez sessiz olmaya çalışmadan, Sedef’in arkasından attığı tehditler kulaklarında yankılanıyordu ama umursamadı.

Bodrum’daki o küçük odanın kapısı hala açıktı. İçeri girdiğinde Eylül’ün eşyalarını topladığını gördü. Küçük kız kirli elbisesinin cebinden solmuş bir kağıt parçası çıkarıyordu: Babasının ona Dubai’den gönderdiği bir kartpostal. Onu günlerce sakladığı belliydi.

“Eylül, hadi gidelim buradan,” dedi Serhan kızına elini uzatarak. Küçük kız tereddüt etti. “Sedef annem izin verdi mi?” diye sordu korkuyla, sesi titrek ve zayıftı. Bu soru Serhan’ın yüreğini dağladı. Kızının artık kendisinden bile korkmaya başladığını fark etti. Yavaşça diz çöktü, Eylül’ün göz hizasına geldi. “Canım kızım,” dedi yumuşak bir sesle, “Sedef artık bu evde yaşamayacak. O sana çok kötü davrandı. Bu asla kabul edilemez. Seni buradan çıkaracağım ve bir daha asla böyle bir yere girmeyeceksin. Söz veriyorum.”

Eylül babasına baktı, gözleri yaşlarla doluydu. “Gerçekten mi? Bir daha karanlık odada kalmayacak mıyım?” “Asla,” dedi Serhan kesin bir sesle. “Haydi seni yukarı çıkaralım. Sana sıcak bir banyo hazırlayacağım, temiz kıyafetler giydirecek ve karnını güzelce doyuracağım.” Kızını nazikçe kucağına aldı. Eylül çok zayıflamıştı, kaburgaları kirli elbisesinin altından belli oluyordu. Serhan onu taşırken kızının vücudunda daha fazla çürük ve sıyrık olduğunu fark etti. Öfkesi daha da alevlendi ama Eylül’ü korkutmamak için sakin kalmaya çalıştı.

Merdivenleri çıkarken Sedef aşağıda elinde hala bıçakla bekliyordu. Yüzündeki ifade artık maske düşmüş, gerçek kişiliğini gösteriyordu: Soğuk, hesapçı ve tehditkar. “Onu nereye götürüyorsun?” diye sordu bıçağı tehlikeli bir şekilde sallayarak. “Eylül daha cezasını tamamlamadı. Disiplin şart Serhan. Sen ona sınır koymazsan—” “Çekil yolumdan,” dedi Serhan sesinde şimdiye kadar hiç kullanmadığı bir otorite ve öfke tınısıyla. “Kızıma bir daha asla dokunamazsın.” Sedef bir adım geri çekildi, gözleri şimdi hesaplı bir korkuyla doluydu.

“Ne yapıyorsun sen? Ben onun iyiliğini düşünüyorum sadece. O küçük canavarı şımartırsan—” “Evimden def ol!” diye kükredi Serhan. “Bir dakika içinde gitmezsen polisi arayacağım ve kızıma yaptığın her şeyi anlatacağım.” Sedef’in yüzündeki ifade birden değişti, maskesi tamamen düşmüştü. Gözleri soğuk ve hesaplıydı. “Pişman olacaksın,” dedi alçak bir sesle. “O küçük kurusu sana neler anlattı. Hepsi yalan. Beni bırakırsan—” Serhan kızını sıkıca tutarak yanından geçti. Eylül titriyordu, yüzünü babasının göğsüne gömmüştü. “Beş dakikan var,” dedi Serhan arkasına bakmadan. “5 dakika sonra burada olursan olacakların sorumlusu sen olursun.”

Eylül’ü yatak odasına götürdü, onu nazikçe yatağına yatırdı. “Beni bekle canım,” dedi saç tutamını kızının terli alnından çekerek. “Hemen döneceğim.” Kapıyı kapatıp cep telefonunu çıkardı, polisi aradı. Durumu kısaca anlattı, sonra koridorda bekledi. Gözleri merdivenlerde Sedef’in çıkmasını izlerken, Sedef’i evden kovduktan sonra Serhan kızının yaşadığı korkunç olayların boyutunu keşfetmeye başladı.

Eylül için sıcak bir banyo hazırlarken onun vücudundaki izleri inceledi. Eski morluklar, sıyrıklar ve bileklerinde ip izlerine benzeyen izler… Nasıl yaralandığını sorduğunda Eylül ürkütücü bir doğallıkla, “Sedef annem Bodrum’dan çıkmaya çalıştığımda beni bağlıyordu,” diye cevap verdi. “Ne?” Serhan’ın midesi bulanıyordu. Derin bir nefes aldı, sakin kalmaya çalıştı. “Ne zaman bağlıyordu seni canım?” Eylül sanki normal bir şeyden bahsediyormuş gibi anlattı: “Çok bağırdığımda bağlıyordu. Komşular gürültüyü duyabilirmiş. Bazen çok ağlarsam olta sopasıyla vuruyordu. Onu kendi dolabında saklıyor.” Serhan donup kalmıştı. “Olta sopası mı?” diye sordu, sesi titreyerek. Eylül başını salladı: “Evet, uzun bir sopa. Acıtıyor.”

Serhan yatak odasına koştu, Sedef’in dolabını açtı. İpek bluzların ve pahalı elbiselerin arkasında uzun bir olta sopası vardı, ucunda kurumuş kan vardı. Midesinde bir sancı hissetti, gözleri yaşlarla doldu. “Nasıl fark edemedim?” diye fısıldadı kendine. Banyoya döndüğünde Eylül kavçuk ördeklerle oynuyordu, sanki normal bir çocuk gibi. Ama masum sorularında yaşadığı travmanın derinliği ortaya çıkıyordu: “Babacığım,” dedi çekingen bir sesle, “Her acıktığımda yemek yiyebilir miyim? Sedef annem yemeklerin pahalı olduğunu söylüyordu. Sadece hak ettiğimde yiyebiliyordum.” Serhan’ın gözlerinden yaşlar boşandı, hızla sildi onları. Kızını korkutmak istemiyordu. “Elbette canım,” dedi yumuşak bir sesle, “Ne zaman istersen yiyebilirsin. Bu senin evin, buradaki her şey senin.”

Banyo sonrası Serhan kızı için basit bir akşam yemeği hazırladı: Çorba, peynirli tost ve meyve. Eylül’ün nasıl yediğini izledi. Küçük kız yavaş yiyor, sık sık kapıya bakıyordu, sanki Sedef’in her an gelebileceğinden korkuyormuş gibi. “Babacığım,” diye fısıldadı Eylül bir ara, “Sedef annem geri gelecek mi?” “Hayır,” dedi Serhan kesin bir sesle, “Asla geri gelmeyecek. Sana söz veriyorum.” Yemek sonrası Serhan Dubai’den getirdiği hediyeleri gösterdi: Renkli kitaplar, oyuncak bebek, mavi tişörtler. Eylül ilk kez gülümsedi, ancak hala gergin bir şekilde kapıya bakıyordu. Hediyelerini açarken parmakları titriyordu. “Bu bebek gerçekten benim mi?” diye sordu mavi gözlü bebeği kucaklarken. “Evet canım,” dedi Serhan, “Sadece senin.”

O gece Eylül yatağına yatırıldıktan sonra Serhan odasına gitti ve yatağın kenarına oturdu. Gözyaşları artık kontrolsüzce akıyordu. “Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Nasıl kendi evinde olup bitenleri fark edememişti?” Telefonuna uzandı, çocuk doktoru Ahmet’i aradı. Sesindeki panik doktoru hemen alarma geçirdi. “Yarın sabah ilk iş sizde olacağım,” dedi doktor. “Şimdilik Eylül’ü sıcak tutun, bol sıvı verin ve yanından ayrılmayın.” Telefonu kapattıktan sonra Serhan kızının odasına gitti. Eylül yatağında kıvrılmış, yeni oyuncak bebeğine sarılmış, huzursuzca uyuyordu. Yatağın kenarına oturdu, nazikçe kızının saçını okşadı. “Seni koruyamadığım için özür dilerim,” diye fısıldadı. “Ama artık bitti. Bir daha asla sana zarar vermelerine izin vermeyeceğim.”

 

Ertesi sabah güneş doğmadan Serhan uyandı, kararlılığı her zamankinden daha güçlüydü. Aile doktoru Ahmet Bey sabah 9’da geldi. Eylül’ü bebekliğinden beri tanıyordu ve Serhan durumu anlattığında şok oldu. Muayene odasına dönüştürülen çalışma odasında Eylül’ü dikkatle muayene etti. Doktorun yüzündeki ifade giderek ciddileşiyordu. Serhan kapı ağzında beklerken tüm vücudu gerilmişti. Muayene bittiğinde doktor Ahmet yanına geldi, gözleri öfke ve üzüntüyle doluydu.

“Serhan Bey,” dedi alçak bir sesle, “Durum tahmin ettiğimden daha ciddi. Eylül ciddi şekilde yetersiz beslenmiş, neredeyse 4 kilo kaybetmiş. Vücudunda gördüğüm izler—” doktor duraksadı, profesyonel tavrını korumaya çalışıyordu, “Bunlar kaza sonucu oluşmuş değil. Bileklerindeki ve ayak bileklerindeki ip izleri, sırtındaki sigara yanıkları… Bu çocuk sistemli bir şekilde işkence görmüş.” Serhan’ın midesi bulandı. “Sigara yanıkları mı?” diye fısıldadı. “Kızımın sırtında sigara yanıkları mı var?” Doktor başını salladı. “Evet, en az y tane saydım. Kasıtlı olarak yapılmış. Ayrıca sırtında ve bacaklarında çubuk veya sopa izleri var, bunlar kemer izlerine de benziyor.”

Serhan duvardan destek almazsa düşecekmiş gibi hissetti. “Ne yapmalıyım şimdi?” “Öncelikle tüm bunları belgelemek zorundayız. Fotoğraf çekmem gerekiyor, resmi rapor hazırlamalıyım. Sonra polise gideceğiz. Bu açık bir çocuk istismarı vakası Serhan Bey. Ayrıca Eylül’e hem fiziksel hem psikolojik tedavi başlatmamız gerekiyor. Travması derin.”

Muayene sırasında Serhan Eylül’le konuşmak için içeri girdi. Kızı şimdi daha rahat görünüyordu, belki de babasının varlığı ve doktor Ahmet’in nazik tavrı sayesinde. Küçük kız babasına baktı, gözlerinde artık biraz daha güven vardı. “Canım,” dedi Serhan yanına oturarak, “Doktor amca seninle biraz konuşmak istiyor. Sedef annen sana yaptığı şeyleri anlatabilir misin ona?” Eylül tereddüt etti, gözleri korkuyla büyüdü. “Ama o kızar…” “Eğer söylersem o bir daha asla sana dokunamayacak,” dedi Serhan kesin bir sesle. “Söz veriyorum.”

Küçük kız derin bir nefes aldı, sonra anlatmaya başladı. Her kelimesiyle Serhan’ın içindeki öfke ve suçluluk büyüyordu. Eylül, yatağa işediği gecelerde Sedef’in onu nasıl pis ve iğrenç diye çağırıp sigarayla yaktığını anlattı. Çok ağladığında gece boyu nasıl Bodrum’da bağlı kaldığını, kramplar girse bile şikayet edemediğini söyledi. “Olta sopasıyla ve kemer ile dövüyordu beni,” dedi Eylül. Sesi şimdi çok küçük çıkıyordu ama “hep yüzüme vurmuyordu, çünkü babam görmesin diyordu.” En kötüsü Sedef’in küçük kıza psikolojik olarak nasıl işkence ettiğiydi. Eylül’e “eğer babasına anlatırsa babasının ona inanmayacağını, onu sevmeyeceğini” söylemişti. “Baban senden tiksinir. Sen pis bir kızsın. Bu yüzden cezayı hak ediyorsun,” diyordu Sedef.

Serhan artık gözyaşlarını tutamıyordu. Kızının yanına diz çöktü, ellerini tuttu. “Sana yemin ederim Eylül, sen dünyanın en değerli, en tatlı kızısın. Seni her şeyden çok seviyorum. Yaptığın hiçbir şey böyle bir muameleyi hak etmez. Sedef çok kötü, hasta bir kadın. Yaptıklarının hiçbiri senin hatan değil.”

O akşam Eylül uyuduktan sonra Serhan teyzesi Nurten’i aradı. “Abla,” dedi sesi titriyordu, “Senden bir şey isteyeceğim. Birkaç gün Eylül’le kalabilir misin? Yarın polise gidiyorum. Sonra o kadını bulacağım.” “Sakin ol kardeşim,” dedi Nurten, “Hemen geliyorum ama sakın aptalca bir şey yapma. Şimdi Eylül’ün sana her zamankinden çok ihtiyacı var.”

Telefonu kapattıktan sonra Serhan pencereden dışarı baktı. Gökyüzü karanlıktı, yıldızlar soğuk bir parıltıyla yanıyordu. “Nasıl oldu da bir canavar ile evlendim?” diye sordu kendi kendine. “Nasıl fark edemedim işaretleri? Kızım benim gözlerim önünde sistematik işkence görürken, ben neredeydim?”

Eylül teyzesi Nurten’in gözetiminde dinlenirken Serhan avukatı Ercan Bey’in ofisinde Sedef’in eski kocası Murat Özkan ile buluştu. Sedef’in geçmişine dair ortaya çıkan gerçekler yıkıcıydı. Murat elindeki dosyayı masaya bırakırken yüzünde acı bir ifade vardı. “Sedef neredeyse her şey hakkında yalan söylemiş,” dedi Murat kahvesinden bir yudum alarak. “Gerçek adı Sedef Özkan Yalçın, dediği gibi 28 değil 34 yaşında. Ankara’dan değil, Sivas’tan ve kesinlikle dul değil, benimle boşanmış.”

Serhan’ın boğazı kurudu. “Nasıl yani?” “Sedef bana eşinin kalp krizi geçirip öldüğünü söylemişti.” “Klasik Sedef,” diye acı acı gülümsedi Murat, “hikayeyi kendine göre değiştiriyor. Gerçek şu ki, kızıma kötü muamele ettiği için boşandım ondan. Kızım Canan şimdi 12 yaşında. Sedef onu dövüyordu. Saatlerce banyoya kilitliyor, kurallara uymadığında yerde uyutuyordu.”

Bu sözler Serhan’ın üzerine buz gibi su gibi döküldü. Murat devam etti: “Boşandıktan sonra Ankara’da iki farklı ailede özel öğretmen ve bakıcı olarak çalıştı. Her ikisinden de çocuklara kötü davranma nedeniyle kovuldu.” Ercan Bey araya girdi: “Murat Bey bize çok değerli kayıtlar getirdi. Sedef’in çocukları dövdüğünü itiraf ettiği telefon görüşmeleri var. Mahkemeden bu kayıtları kullanmak için izin aldık.”

Serhan dehşet içinde Murat’a baktı. “Bu bir kabus. Nasıl böyle bir canavarla evlenebildim?” “Sedef kurbanlarını özenle seçiyor,” dedi Murat acı bir ifadeyle. “Hep küçük çocuklu bekar babalar, çok çalışan, yardıma ihtiyacı olan adamlar profili inceliyor, güvenini kazanıyor, evleniyor ya da birlikte yaşamaya başlıyor. Sonra gerçek kişiliğini gösteriyor ama sadece çocuklara, erkeklere karşı hep mükemmel, sevecen, anlayışlı.”

Serhan’ın elleri titriyordu. “Kızıma yaptıklarını düşündükçe…” “Biliyorum,” dedi Murat gözlerinde acı bir anlayışla. “Aynı şeyi yaşadım. En acı verici olan çocuğunun acı çektiğini fark etmemek. Kendimi asla affedemiyorum.”

Ercan Bey dosyaları karıştırırken, “Murat Bey’in kayıtları bizim için çok önemli,” dedi. “Ayrıca Canan da Eylül’le konuşmak istiyor. Canan, Eylül’ün yalnız olmadığını, başka çocukların da benzer acılar yaşadığını bilmesinin iyileşme sürecine yardımcı olabileceğini düşünüyor.” “Kızım, onu görebilir miyim?” diye sordu Murat tereddütle. “İki gün sonra Bursa’ya geliyoruz. Canan Eylül’le tanışmayı çok istiyor. Belki birbirlerine yardım edebilirler.” Serhan düşünceli bir şekilde başını salladı. “Evet, iyi olabilir. Eylül çok içine kapandı. Belki benzer şeyler yaşamış bir çocukla konuşmak ona iyi gelir.”

Bir şey daha var, dedi Murat sesini alçaltarak. “Dün gece Sedef beni aradı. Çaresizdi. Yardım istiyordu.” Cep telefonunu çıkardı, konuşmayı kaydettim. Dinle…” Kayıtta Sedef’in sesi bir an yalvarır gibi, bir an tehditkardı. Serhan’ın hakkında yalanlar uydurduğunu, Murat’ın boşanma davasında kendisi lehine yalan söylemesini istiyordu. “İyi bir üvey anneyim, bunu biliyorsun,” diyordu Sedef. Murat reddettiğinde Sedef tehditlere başlamıştı: “Serhan’ı çocuk ihmaliyle suçlarım. Kızını benimle bırakıp iş seyahatine gittiğine dair kanıtlar var. Bu onun ihmalkar bir baba olduğunu gösterir.”

Taktik açık, dedi Ercan Bey kaydı durdurup. “Saldırgandan mağdura dönüşmek istiyor. Serhan’ı yokluğunda kötü bir baba olarak, kendisini ise haksız yere suçlanan fedakar bir üvey anne olarak göstermek istiyor.” Daha da kötüsü var, dedi Ercan Bey. “Sedef Eylül’ün geçici velayeti için başvurdu. Duruşma önümüzdeki hafta. Eylül ifade vermeye çağrılabilir.” Serhan’ın yüzü soldu. “Hayır, kızım bunu kaldıramaz. Henüz çok travmatik—” “Endişelenme,” dedi Murat. “Ben de orada olacağım. Canan da tüm kanıtlarla birlikte o kadının gerçek yüzünü göstereceğiz.”

Avukat Ercan Bey’in ofisindeki konuşma derinleştikçe Sedef’in ördüğü karanlık ağın kapsamı giderek daha belirgin hale geliyordu. Murat cebinden bir USB çıkardı, masanın üzerine bıraktı. “Dün geceki konuşmamızın tam kaydı burada,” dedi. Sedef panik halindeydi. Önce yalvardı, sonra tehdit etti. Klasik sedef taktiği, sonunda dayanamayıp ağlamaya başladı, sahte gözyaşları.

Ercan Bey USB’yi bilgisayarına taktı, sesi açtı. Sedef’in sesindeki umutsuzluk açıkça belliydi. “Murat, bana yardım etmek zorundasın. Kızına nasıl baktığımı biliyorsun. Serhan benim hakkımda korkunç yalanlar uyduruyor. Polis geldi, evden çıkmamı istedi. Eylül onun kontrolü altında, ona ne söyleyeceğini öğretiyor.” Murat’ın sakin reddi üzerine Sedef’in sesi bir anda değişti. “Peki yardım etmek istemiyorsan sonuçlarına katlanırsın. Sence Canan’la görüşmeye devam etmene izin vereceğimi mi sanıyorsun? Mahkemede senin de çocuğuna şiddet uyguladığını söylerim.”

Serhan midesinde bir kramp hissetti. “Bu kadın bir canavar. Daha da kötüsü çok zeki bir canavar,” diye ekledi Ercan Bey. “Şu anda tek amacı saldırgan konumundan mağdur konumuna geçmek. Sedef’in savcılığa verdiği ifadeyi gördüm. Seni obsesif, kontrol düşkünü ve kızını aşırı koruyan bir baba olarak tanımlıyor. Kendisini ise sadece disiplin sağlamaya çalışan, iftiraya uğramış bir üvey anne olarak gösteriyor.”

Serhan’ın şakaklarındaki damar zonkluyordu. “Nasıl bu kadar soğukkanlı olabilir? Kızımı Bodrum’a kilitledi, onu aç bıraktı, ona işkence etti. Çünkü o bir psikopat,” dedi Murat acı bir ifadeyle. “Normal insanlar gibi duygu, vicdan, empati hissetmiyor. Onun için bu sadece bir oyun ve bu oyunu çok iyi oynuyor.”

Ercan Bey elindeki belgeleri karıştırdı. “Mahkeme için stratejimiz hazır. Doktor Ahmet’in tıbbi raporları Eylül’ün vücudundaki tüm yaraları belgeliyor. Murat’ın kayıtları Sedef’in benzer davranış örüntüsünü gösteriyor. Polise verdiğiniz ifade yeterli olacak mı?” diye sordu Serhan sesinde derin bir endişe vardı. “Ya Eylül’ü mahkemeye çağırırlarsa?” “Her şeyi yapacağım, bunu engellemek için,” dedi Ercan Bey. “Eylül’ün ifadesi video kaydına alındı zaten. Bir çocuğu böyle bir travmadan sonra mahkeme salonuna sokmak ikinci bir istismar olur.”

Toplantı sona ererken Murat elini Serhan’ın omzuna koydu. “Bunun kolay olmayacağını biliyorum ama yalnız değilsin. Benim deneyimlerim seninkine çok benziyor. Sedef’in mağdurları olarak birbirimize yardım edebiliriz.” Serhan minnetle başını salladı. “Teşekkür ederim. Gerçekten bu cehennemden tek başıma çıkabileceğimi düşünmüyordum.”

Ofisten çıkarken Ercan Bey’in sekreteri telaşla içeri girdi. “Ercan Bey, acil bir durum var. Koridorda Sedef Hanım bekliyor. Randevusuz geldi, içeri girmek için ısrar ediyor.” Serhan’ın kalbi hızlandı. “Burada mı? Nasıl buldu bizi?” “Sakin ol,” dedi Ercan Bey. “Arka kapıdan çıkalım. Seni arabayla otoparka götürsünler. Seninle ben ilgileneceğim.” Koridordan geçerken Serhan uzaktan Sedef’in sesini duydu. Kadın sekretere bağırıyordu: “Kocamla görüşmek zorundayım. İftiraya uğradım. Beni dinlemesi gerek.” Sesi eskisinden çok farklıydı. Artık kibar, eğitimli ton gitmiş, yerine öfkeli, kontrolsüz bir ses gelmişti. Serhan Sedef’in maskesinin tamamen düştüğünü fark etti. Artık sahte nezaket ve zarafet gösterisine gerek duymuyordu. Gerçek Sedef ortaya çıkmıştı: Öfkeli, manipülatif ve tehlikeli.

Arka kapıdan çıkarken Serhan cep telefonunu çıkardı, kız kardeşini aradı. “Nurten, Eylül nasıl? Umarım uyuy

Serhan, kız kardeşiyle konuşurken içindeki huzursuzluk bir an olsun dinmedi. Sedef’in tehlikesi artık sadece bir tehdit değil, gerçek bir korkuya dönüşmüştü. Ama Nurten’in sesi güven vericiydi:
“Uyuyor. Merak etme, yanındayım. Gözümden bile ayırmıyorum.”
Serhan derin bir nefes aldı. “Teşekkür ederim. Dikkatli ol. Sedef burada, avukatın ofisinde. Tahmin ettiğimizden daha tehlikeli.”

Sedef’in gerçek yüzünün ortaya çıkmasından üç gün sonra Serhan, şirketindeki önemli toplantıyı yarıda kesen bir telefon aldı. Ellerinin titrediğini hissetti.
“Ne oldu, Nurten? Eylül iyi mi?”
Kız kardeşinin sesi gergin ve korkuluydu:
“Serhan, hemen Nilüfer Koleji’ne gelmelisin. Sedef okula geldi, Eylül’ü almaya çalıştı.”

Serhan’ın dünyası bir an durdu. “Ne? Nasıl? Ne zaman?”
“On dakika önce. Teneffüs sırasında kendini Eylül’ü almaya yetkili bir hala olarak tanıtmış, görünüşünü tamamen değiştirmiş, saçını kısacık kestirmiş, sarıya boyamış, gözlük takmış. Ama Eylül onu parfümünden ve gözlerinden tanımış.”
Serhan arabaya atladı, telefonu hoparlöre aldı.
“Eylül şimdi nerede? İyi mi?”
“Müdür odasında, güvende. Okul güvenliği her yerde. Çok korktu ama fiziksel olarak iyi. Ben de onun yanındayım.”

Serhan trafikte hızla ilerlerken öfkeyle dişlerini sıktı.
“Nasıl cüret eder? Nasıl okula girebilir?”
Nurten olayı detaylıca anlattı. Sedef’in kaçırma girişimi dikkatle planlanmıştı; sahte kimlik ve vekaletnameyle sekreterliğe başvurmuş, kendisini Nurten’in kız kardeşi olarak tanıtmıştı. Eylül, babasının hastaneye kaldırıldığını duyunca panik olmuş ama Sedef’in tehditkâr tonunu duyunca hemen tanımıştı.

Sonra Eylül çığlık atmaya başlamış:
“İstemiyorum! Sen benim halam değilsin, bana kötülük yapan kadınsın!”
O kadar yüksek bağırmış ki, diğer çocuklar da korkmuş. Sınıf öğretmeni Ayla Hanım hemen müdahale etmiş. Müdür odasında buluşan Serhan, Eylül’ü görünce kollarını açtı. Küçük kız gözleri yaşlı, babasına sarıldı:
“Babacığım sana bir şey olmamış!”
Serhan kızını sımsıkı kucakladı.
“Tabii ki olmadı canım. O kötü kadın yalan söylemiş.”

Okul müdürü Sema Hanım ciddi bir ifadeyle Serhan’a döndü:
“Bu çok ciddi bir olay. Kadın Eylül’ü zorla götürmeye çalıştı. Güvenlik görevlimiz fiziksel olarak müdahale etmek zorunda kaldı. Polisi aradık, ifadeler alındı.”
“Sedef nerede şimdi?”
“Kaçtı. Güvenlik onu durdurmaya çalışırken Eylül’ün kolunu bıraktı ve koşarak uzaklaştı. Bir araç onu bekliyormuş gibi görünüyordu.”

Eylül babasının kucağında titriyordu.
“Baba, o beni yine karanlık odaya götürecekti, değil mi?”
“Hayır canım. Artık sana asla zarar veremeyecek, söz veriyorum.”

Müdür, Eylül’ün güvenliği için ekstra önlemler alınacağını söyledi. Artık onu sadece Serhan, Nurten veya resmi olarak yetkilendirilmiş kişiler alabilecekti. Serhan başıyla onayladı:
“Teşekkür ederim. Bugünden itibaren özel güvenlik tutacağım.”

Serhan hemen profesyonel bir güvenlik şirketiyle anlaştı. Kartal Güvenlik’ten dört kişilik bir ekip, 24 saat koruma sağlayacaktı. Eylül’ün ana koruyucusu olarak seçilen Altan Bey, çocuk koruma konusunda uzmanlaşmış eski bir polis memuruydu.
“Yıldırım Bey, güvenlik protokolünü detaylıca gözden geçirelim. Eylül Hanım asla yalnız kalmayacak. GPS izleme cihazları kıyafetlerine, ayakkabılarına ve aksesuarlarına yerleştirilecek. Okulda bir görevli bahçede olacak, sürekli gözetimde tutacak.”

Serhan derin bir nefes aldı.
“Bu tedbirler aşırı gelebilir ama Sedef’i tanıdıktan sonra aşırı değil.”
Altan kesin bir tavırla:
“Bu kadının profili takıntılı ve potansiyel olarak tehlikeli. Proaktif güvenlik önlemleri hayat kurtarabilir.”

Güvenlik önlemlerinin uygulanmasından bir hafta sonra sistem test edildi. Altan, okul bahçesinde bakım görevlisi kılığında çalışırken bir kadının okul parmaklıklarının dışından Eylül’ü izlediğini fark etti. Kadın Sedef’ti ama tamamen farklı görünüyordu. Saçı daha da kısaydı, kızıla boyanmıştı ve erkeksi kıyafetler giymişti.
Altan’ın eğitimli gözü sayesinde onu tanıdı. Telsizine fısıldadı:
“Hedef tespit edildi. Doğu kapısının dışında gri pantolonlu, yeşil ceketli, kızıl saçlı kadın. Kesinlikle Sedef Hanım çocukların teneffüs saatini izliyor.”
Sedef cep telefonuyla video çekiyordu, okul rutinini, çocukların çıkış saatlerini ve güvenlik noktalarının kör noktalarını inceliyordu.

Polis çağrıldı ve Sedef’in yerini tespit etmek için çalışmaya başladı. Teknoloji ekibi kadının kullandığı cep telefonu hattını takibe aldı.
“Bu kadın profesyonel,” dedi Altan güvenlik merkezinde durum değerlendirmesi yaparken. “Kaçırma girişimi için detaylı bir plan yapıyor. Muhtemelen yardımcıları da var.”

Serhan endişeyle ellerini ovuşturdu.
“Eylül ya okul çıkışında—”
“Endişelenmeyin. Yarından itibaren Eylül’ü okuldan biz alacağız, zırhlı araçla. Ayrıca izin verirseniz, Eylül’ü bu hafta evde tutmanızı öneriyorum.”

Üç saat sonra polisin teknoloji birimi Sedef’i şehir merkezindeki ucuz bir otelde buldu. Sahte kimlik kullanarak kayıt yaptırmıştı. Polis odayı bastığında içeride açık bir kaçırma planını gösteren malzemeler buldu: okul haritaları, çıkış rotaları, Eylül’ün fotoğrafları, ipler, bantlar ve bir şişe kloroform.

Başkomiser Nuri telefonda:
“Sedef Hanım’ı yakaladık. Bu sefer niyeti açıkça belliydi. Suçüstü yakalandı. Artık kaçırma girişimi suçlamasını reddedemeyecek.”

Serhan telefonu kapatırken derin bir nefes aldı.
“Teşekkürler Allah’ım,” diye mırıldandı. Eylül’ün odasına gitti, kızı kitap okuyordu.
“Baba, dışarı çıkabilir miyiz bugün?”
Serhan nazikçe gülümsedi.
“Tabii ki canım. Yarın pikniğe gideriz. Artık daha güvenli olacak.”
“Annem bizi bulamayacak mı artık?”
“Hayır tatlım. Polis onu yakaladı. Artık sana zarar veremeyecek.”
Eylül babasına sarıldı.
“Söz mü?”
“Söz veriyorum.”
Serhan kızının saçlarını okşarken bu kabusun artık sona erdiğini hissetti.

Sedef’in tutuklanmasından üç gün sonra başkomiser Nuri, Serhan’ı Emniyet Müdürlüğüne çağırdı. Soruşturmanın geldiği nokta vakayı tamamen farklı bir boyuta taşıyacaktı.
“Yıldırım Bey,” dedi Nuri, “Sedef Hanım’ın geçmişi hakkında araştırmalarımız beklediğimizden çok daha kapsamlı ve sistematik bir davranış örüntüsünü ortaya çıkardı.”

Serhan öne doğru eğildi.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Nuri dosyadan birkaç fotoğraf çıkardı, masaya yaydı. Sedef sadece birkaç evde bakıcılık yapmamış, çocuklu bekar veya dul erkeklerle romantik ilişkiler kurmuş, hepsine sistematik bir şekilde yaklaşmış. Fotoğraflarda Sedef’in farklı görünümleri, farklı erkeklerle çekilmiş resimleri vardı. Her birinde saç stili, rengi hatta makyaj tarzı değişmişti ama o keskin bakışlar aynıydı.

“Bu kadın bir avcı,” dedi Nuri. “Sosyal medyada profilleri inceliyor, küçük çocuklu ve yardıma ihtiyacı olan babaları tespit ediyor. Sonra dadı veya öğretmen olarak hizmetlerini sunuyor. Babaların güvenini kazanıyor, vazgeçilmez hale geliyor ve sonunda evleniyor veya birlikte yaşamaya başlıyor. Babalar evde olmadığında çocuklara yönelik istismar başlıyor.”

Serhan’ın yüzü solmuştu.
“Kaç kurban var?”
“Kayıtlara göre son 10 yılda en az 8 aile, yaklaşık 15 çocuk. Tüm kurbanlar istismar sırasında 3 ile 10 yaş arasındaydı. Her ilişkiden sonra Sedef kimliğini değiştiriyor, sahte kimlik, sahte isim, farklı adresler kullanıyor.”

Nuri masanın üzerinde duran siyah deri kaplı bir defter gösterdi.
“En rahatsız edici keşif bu. Sedef’in oteldeki eşyaları arasında bulduk. Bu bir günlük. Detaylı bir şekilde tüm istismarları sanki birer başarı hikayesiymiş gibi anlatıyor.”

Serhan titreyen ellerle defteri aldı, rastgele bir sayfayı açtı. Gözleri satırlar üzerinde gezindi, midesinde bir kramp hissetti. Sedef her çocuğun nasıl tepki verdiğini, hangi işkence yöntemlerinin daha iyi sonuç verdiğini, babaları nasıl kandırdığını detaylı bir şekilde yazmıştı. Günlükte Eylül, Canan ve diğer tüm çocuklar hakkında sayfalar vardı. Sanki bu normal bir işmiş gibi yazılmıştı.

“Bu kadın bir canavar,” dedi Serhan defteri kapatarak, ellerini yıkamak istiyordu. Sanki defteri tutmak bile onu kirletmiş gibiydi.
“Psikiyatrik değerlendirmeye göre ağır psikopati ve empati yoksunluğu gösteriyor,” dedi Nuri. “Hiçbir pişmanlık ya da suçluluk belirtisi yok. Aksine yaptıklarını bir tür meslek olarak görüyor.”

Serhan, diğer ailelerle iletişime geçildiğini duyunca umutlandı.
“Onlarla konuşabilir miyim? Belki birbirimize yardım edebiliriz. Eylül’ün diğer çocuklarla tanışması iyileşme sürecine yardımcı olabilir.”
Nuri başını salladı.
“Ailelere soracağım ama iyi bir fikir olabilir. Travma geçiren çocuklar benzer deneyimleri olan diğer çocuklarla konuştuklarında genellikle daha rahat açılıyorlar.”

Serhan ve Murat emniyetten çıkarken iki adam da düşüncelere dalmıştı. Otoparkta Serhan aniden durdu, Murat’a döndü:
“Murat Bey, bir şey yapmamız gerekiyor. Başka çocukların da bizim çocuklarımızın yaşadıklarını yaşamasını engellemeliyiz. Sedef’in davası bitse bile bu tür canavarların hala dışarıda olduğunu biliyoruz.”

Diğer aileler hakkındaki bilgilerle Serhan ilk destek buluşmasını organize etti. Kardeş ailesi daveti kabul eden ilk aile oldu. Cemal ve iki çocuğu Melis ve Yunus Bursa’dan geldiler. Serhan onları kapıda karşıladı:
“Hoş geldiniz. Lütfen kendinizi evinizde hissedin.”

Cemal Bey yorgun gözlü bir adamdı.
“Çağrınız için teşekkür ederim. İlk başta gelmek istemedim. Yaraları tekrar açmaktan korktum. Ama psikolog diğer ailelerle konuşmanın çocuklar için faydalı olabileceğini söyledi.”

İçeri girdiklerinde Eylül ve Canan oturma odasındaydı. Eylül son birkaç günde Canan’la yakınlaşmış, onunla rahatça konuşabilir hale gelmişti. Yabancıları görünce yine babasının arkasına saklandı ama Canan onu cesaretlendirdi.
“Melis, Yunus bu Eylül,” dedi Canan, “O da Sedef’in kurbanıydı. Tıpkı bizim gibi.”

Melis 16 yaşında olmasına rağmen gözlerindeki ürkeklik onu daha genç gösteriyordu.
“Merhaba,” dedi çekingen bir sesle. “Sen de Bodrum’da mı kaldın?”
Eylül yavaşça başını salladı.
“Evet, karanlık ve soğuktu.”

Bu basit paylaşım çocuklar arasındaki buzu kırdı. Yetişkinler çay içmek için mutfağa geçerken çocuklar oturma odasında kaldı. Melis tecrübeli bir ablaya dönüşmüştü.
“Ben 10 yaşındayken başladı,” dedi Melis sesini alçaltarak. “Babam evde yokken ilk başta küçük şeylerdi. Çok bağırdı, bizi aç bıraktı. Sonra Yunus yatağını ıslatmaya başladı. O zaman gerçekten kötüleşti.”

Yunus köşede büzüşmüş, oyuncak arabasıyla oynuyordu. Ablasının her sözünü duyduğu belliydi. Titremeye başladığında Eylül yanına gitti, elini tuttu.
“Ben de yatağımı ıslatıyordum,” diye fısıldadı Eylül. “Sedef annem beni yakardı sigara ile.”

Yunus şaşkın gözlerle ona baktı.
“Bana da aynısını yaptı!” diye bağırdı aniden, sonra elini ağzına kapattı, sanki bir sır açığa çıkarmış gibi.
Eylül başını salladı.
“Korkma, biliyorum. Artık sana zarar veremez.”

Mutfakta yetişkinler kendi paylaşımlarını yapıyordu. Cemal Bey kaçırdığı işaretler ve iyileşme stratejileri hakkında deneyimlerini paylaşıyordu.
“Yunus uzun süre sustu,” dedi elindeki çay fincanını tutarak. “Eğer anlatırsa evden gönderileceğinden korkuyordu. Sedef’in Eylül’le yaptığı psikolojik manipülasyonun aynısı. Nasıl fark edemedim? Hala anlamıyorum.”

Serhan sesi pişmanlıkla dolu bir şekilde:
“Eylül’ün davranışlarındaki değişiklikler, gece korkuları, yatağını ıslatmaya başlaması…”
“Kendini suçlama,” dedi Cemal. “Sedef çok zeki ve manipülatif. Her türlü davranış değişikliğine makul açıklamalar uydurdu. Hepimizi kandırdı.”

Çocukların yanına döndüklerinde dört çocuğun aralarında güçlü bir bağ kurduğunu gördüler. Melis Eylül’ün saçını örüyordu, Yunus ve Canan deftere bir şeyler çiziyorlardı.
“Ne yapıyorsunuz?” diye sordu Serhan yanlarına otururken.
Eylül gülümsedi, bu haftalardır Serhan’ın gördüğü ilk gerçek gülümsemeydi.
“Ailelerimizin resmini çiziyoruz. Bizim gerçek ailemizi. Sedef annem yok bu resimde.”

Yunus da çizimine baktı, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Ben onu unutmak istiyorum,” dedi.
“Onu unutmayacaksın,” dedi Melis kardeşinin başını okşayarak. “Ama artık sana zarar vermesine izin vermeyeceksin. Biz birbirimize güç veriyoruz. Anlıyor musun?”

Çocukların arasındaki bu bağlantı yetişkinleri derinden etkiledi. Travma yaşamış çocukların birbirleriyle kurdukları bu bağ, geleneksel terapinin aylardır başaramadığını başarmıştı. Birbirleriyle konuşurken her biri kendini tek olmadığını, anlaşıldığını hissediyordu.

Akşam ilerlerken Cemal Bey Serhan’a döndü.
“Başka ailelere de ulaşacak mısınız?”
“Evet,” dedi Serhan. “Bu buluşmaları düzenli hale getirmek istiyorum. Çocukların birbirlerine iyi geldiğini görüyorum. Belki bir destek grubu oluşturabiliriz, birlikte bu travmayı atlatmak için.”

Cemal başını salladı.
“Haklısın. Çocuklarımız bugün daha önce hiç görmediğim şekilde açıldılar. Bu bir başlangıç. Belki bir gün normale dönebilirler.”
“Normale dönmek değil,” dedi Serhan bahçede oynayan çocuklara bakarken. “Daha güçlü olmak. Yaşadıkları şeyleri atlatıp yeni ve daha anlamlı bir hayat kurmak. Bu travmayı başkalarına yardım etme gücüne dönüştürmek.”

Aylar geçtikçe Serhan’ın Nilüfer’deki villası bir iyileşme ve umut merkezine dönüştü. Her hafta sonu, travma yaşamış çocuklar ve aileleri burada buluşuyor, acılarını paylaşarak birbirlerine güç veriyorlardı. Eylül, bir zamanlar korku dolu bir çocukken şimdi diğer çocukların korkularını aşmasına yardım eden, doğal bir lider haline gelmişti. Canan ise her buluşmada onun yanında, yeni gelenleri cesaretlendiren en yakın arkadaşıydı.

Akgün ailesi, Ankara’dan üç çocuklarıyla geldiğinde, ilk başta Ayla hiç konuşmuyordu. Figen, kızının aylarca tek kelime etmediğini anlattı. Ama Eylül’ün sabırlı yaklaşımı, Canan’ın cesaret verici sözleri ve diğer çocukların desteğiyle, Ayla bir gün Eylül’e fısıldayarak ilk kelimesini söyledi:
“Sen de kötü kadınla yaşadın mı?”
“Evet,” dedi Eylül, “Ama artık o hapiste. Babam söz verdi ve babam sözünü tutar.”
Bu küçük konuşma, Ayla’nın sessizliğini kırdı. Figen gözyaşları içinde Serhan’a sarıldı:
“Doktorlar, terapistler başaramadı. Ama burada bir saat içinde konuştu. Çünkü burada güvende hissediyor.”

Her buluşmada çocuklar biraz daha açıldı, birbirlerine hikâyelerini anlattılar. Eylül ve Canan, diğer çocuklara nefes egzersizleri, korkuyla baş etme yöntemleri ve güvenli yetişkinleri tanıma gibi pratik bilgiler öğretiyordu. Serhan, kızının bu dönüşümünü gururla izliyordu.
“Bazen en derin yaralarımız en büyük gücümüz haline gelir,” dedi bir gün Murat’a.
“Eylül ve Canan kendilerini kurban olarak görmek yerine kurtarıcı olmayı seçtiler. Bu inanılmaz bir şey.”

Bir gün Murat, elinde bir dosya ile Serhan’a geldi:
“Bir vakıf kurmayı düşünüyorum. Çocuk istismarı mağdurlarına yardım eden, profesyonel terapistlerin yanında iyileşmiş çocukların mentor olduğu bir program. İkinci Şans Vakfı gibi bir isim…”
Serhan’ın gözleri parladı:
“Mükemmel bir fikir Murat. Daha fazla çocuğa ulaşabiliriz.”

O hafta sonu Eylül ve Canan, bahçede bir deftere hikâyelerini yazmaya başladı.
“Biz bir kitap yazıyoruz,” dedi Eylül gururla. “Yalnız Değilsin – Cesur Çocuklar için bir rehber. Hikâyelerimiz var, ama gerçek isimler yok. Ve öğrendiğimiz şeyleri anlatıyoruz.”
Serhan deftere göz attı, çocuk dilinde yazılmış ama derin bir bilgelik taşıyan satırlar gördü.
“Bu harika. Gerçekten yayınlamalıyız bunu. Diğer çocuklara çok yardımcı olabilir.”

Kitap projesi hızla büyüdü. Ayşe Hanım ve profesyonellerin desteğiyle, “Yalnız Değilsin” kitabı, farklı şehirlerden gelen çocukların hikâyeleriyle doldu. Her hikaye isimsizdi ama gerçekti. Ayla’nın yaptığı renkli çizimler, kitabın kapağını süsledi: karanlık bir tünelden ışığa çıkan ve ellerini tutan çocuklar.

Bahar sabahı, villanın bahçesi şenlikli bir kalabalıkla doluydu. “Yalnız Değilsin – Cesur Çocuklar ve Aileleri için Rehber Kitabı”nın tanıtım etkinliği için ülkenin dört bir yanından aileler gelmişti. Eylül ve Canan’ın etrafında oluşan destek ağı ülke çapında onlarca aileye ulaşmıştı.
Serhan, kitabın ilk baskısını eline aldığında göğsünde sıcak bir gurur hissetti.
Kapakta Ayla’nın çizimi vardı: önce karanlıkta yürüyen, sonra ışığa çıkan, ellerini tutan çocuklar.
Bu basit çizim, tüm yolculuklarını özetliyordu: karanlıktan ışığa, izolasyondan dayanışmaya, travmadan iyileşmeye.

Etkinlikte yeni bir aile dikkatini çekti. Anne babanın arkasında korkuyla sinmiş küçük bir kız duruyordu. Eylül hemen yanlarına gitti.
“Merhaba,” dedi, “Ben Eylül. Senin adın ne?”
“Defne,” diye fısıldadı kız, gözleri yere bakarak.
Eylül ona elini uzattı:
“Benimle gelmek ister misin? Sana arkadaşlarımı tanıştırayım. Hepimizin ortak bir şeyi var. Hepimiz kötü insanlarla yaşadık. Ama artık güvendeyiz ve birbirimize yardım ediyoruz.”
Defne tereddütle elini Eylül’ün eline koydu. İki kız bahçedeki diğer çocukların yanına doğru yürüdü.

Murat, Serhan’ın yanına geldi, elinde bir bardak çay:
“İnanılmaz bir şey bu. İlk buluşmamızı düşünüyorum da, o zaman bu kadar büyüyeceğini hayal bile edemezdim.”
“Hiçbirimiz edemezdik,” dedi Serhan. “Ama çocuklar, onlar bizi şaşırtmaya devam ediyor. Gösterdikleri cesaret, şefkat…”

İkinci Şans Vakfı’nın açılışı için resmi izin alındı. İlk ofis Ankara’da açılacak, sonra İstanbul ve İzmir.
Bahçenin diğer tarafında Eylül ve arkadaşları çemberde oturmuş, Defne’yi aralarına almışlardı. Canan ona kitabı gösteriyordu:
“Göreceksin, her şey daha iyi olacak. Biz de senin gibiydik ama şimdi mutluyuz ve sen de mutlu olacaksın.”
Ayla Defne’ye renkli bir bileklik verdi:
“Bu arkadaşlık bilekliği. Takınca hiç yalnız olmadığını hatırlarsın.”

Serhan, kızının ve arkadaşlarının başardığı bu dönüşümü izlerken gözleri dolu dolu oldu. Sedef, Eylül’ü kırmaya çalışmıştı ama onu daha güçlü ve merhametli yapmayı başarmıştı. Yaşadıkları korkunç deneyim, diğer çocukların yalnız acı çekmesini önlemeye yardımcı olan bir güce dönüşmüştü. Kötülük iyilik tarafından yenilmiş, nefret sevgi tarafından alt edilmiş, korku cesaret tarafından fethedilmişti.

“Yalnız Değilsin” kitabı on binlerce aileye ulaşacaktı. İkinci Şans Vakfı ülke genelinde şubeler açacaktı. Eylül’ün benzer travmalar yaşamış çocuklarla yaşadığı iyileşme süreci, çocuk psikologları tarafından incelenmeye değer bir vaka olarak görülecekti.

Serhan tüm bunları düşündüğünde yalnızca bir yıl önce hissettiği o korkunç umutsuzluk duygusunu zar zor hatırlıyordu. O zaman her şeyin bittiğini düşünmüştü ama aslında her şey yeni başlıyordu.

Baba, Eylül’ün sesi düşüncelerini böldü. Kızı elinde Defne ile yanına geliyordu:
“Bak, yeni bir arkadaş edindim. Ona bizim kitabımızı gösterdim. Daha çok arkadaş edinebilir miyiz?”
Serhan eğilip kızını öptü:
“Tabii ki canım. İstediğin kadar arkadaş edinebilirsin. Hepsine yardım edebilirsin.”

Gün batımında bahçede Serhan, Eylül ve yakın dostları kalmıştı. Altın ışık çimenleri aydınlatıyordu.
Eylül, Ayla ile yeni çizimler yapıyordu.
“Baba,” dedi resmini göstererek, “Bu bizim ailemiz. Bak burada sen varsın, ben varım, Nurten teyzem, Canan, Murat amca… Hepimiz el ele tutuşmuşuz.”
Serhan resme baktı, sonra kızına:
“Evet,” dedi sesi hafif titreyerek, “Bu bizim ailemiz. Ve biliyor musun ne öğrendim? Aile sadece kan bağı demek değilmiş. Aile, birlikte olduğumuzda bizi güçlendiren, seven ve kollayan herkes demekmiş.”
Eylül düşünceli bir şekilde ekledi:
“Sedef, annem bizi ayırmaya çalıştı. Ama tam tersi oldu, değil mi? Daha büyük bir aile bulduk.”
“Evet canım,” dedi Serhan kızının saçlarını okşarken.
Bazen hayatın en karanlık günleri, en parlak ışığı doğurur.