İzmir’in saygın iş insanlarından Serhat Aydın, o sabah her zamankinden erken Çeşme’deki villasına dönerken, Akdeniz’in tuzlu esintisi yüzünü okşasa da içine çöken o açıklanamaz sıkıntı dağılmadı. Bahçe kapısından girip sessiz adımlarla eve geçtiğinde, evin derinliklerinden gelen bir çığlık kanını dondurdu: “Saçımı kesme, ne olur bir daha yapma! Lütfen!” Bu, beş yaşındaki kızı Defne’nin sesiydi. Serhat’ın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Ardından buz gibi bir ses keskin bir bıçak gibi havayı yardı: “Sus Defne. Annen öldü. Onu unutmalısın artık.” Bu ses, üvey anne Canan’ındı. Serhat çığlıkları takip edip kızının odasına atıldı. Kapıyı açtığında gördüğü manzara dünyasını yıktı: Canan bir elinde mutfak makasıyla Defne’nin sarı saçlarını pervasızca kesiyor, diğer eliyle küçük kızın kolunu acımasızca sıkarak onu sabit tutuyordu. Yerde sarı saç tutamları, Defne’nin yanaklarında yaş izleri, mavileşmiş kocaman gözlerinde korku ve acı… Canan, Serhat’ı fark etmeden fısıldar gibi zehir saçıyordu: “Çirkin kız. Annen kadar güzel olmayı hak etmiyorsun.” Serhat’ı en çok vuran, Defne’nin yalvarışındaki “bir daha” kelimesiydi. Demek bu ilk değildi. Bu dehşet defalarca yaşanmıştı.

“Ne yapıyorsun sen?” diye haykırdı Serhat, eşiğe mıhlanmış bir halde. Canan irkildi; makas yere düştü. Defne, babasını görünce titreyen bir yaprak gibi ona sarıldı. “Baba, saçımı yine kesti. Annemden bahsetmedim, yemin ederim.” O an içeri, 55 yaşındaki Melike Hanım girdi—Defne’nin bebekliğinden beri yanında olan, evin emektarı. Elindeki küçük sarı saç tutamını kaldırdı: sessiz ama sarsıcı bir kanıt. “Serhat Bey,” dedi gözleri dolu, “size her şeyi anlatmam gerek. Bu uzun zamandır sürüyor.”

Serhat kollarındaki Defne’ye baktı ve ilk kez bazı değişiklikleri fark etti: kız zayıflamış, sessizleşmiş, ürkmüş; saçları gelişigüzel kırpılmış. İçinden fırtınalar koptu. Hayatını paylaştığı kadın, kızına işkence ediyordu ve bu yeni değildi. “Ne yapıyorsun sen?” diye tekrarladı; sesi duvarları titretti. Canan hemen toparlandı, yüzündeki şok bir maske gibi sükunete döndü: “Serhat, yanlış anladın. Defne kriz geçiriyordu. Saçlarını koparıyordu. Ben daha fazla acı çekmesin diye engellemeye çalıştım.” Defne, babasının kollarında titreyerek yineledi: “Baba, yine kesti… Annemden bahsetmedim.” Melike Hanım kararlı bir sesle saç tutamını gösterdi: “Yalan söylüyor. Kapı aralığından hepsini gördüm. Hanım, küçük hanıma bağırıyor, korkunç şeyler söyleyerek saçını kesiyordu.”

Serhat, üvey annesinin buz kesmiş bakışlarını bırakmadı. Kızının titreyişi her şeyi anlatıyordu. Defne, derin bir sır açacakmış gibi temkinle fısıldadı: “Baba, eğer annemle ilgili yine rüya görürsem tüm saçlarımı kesip kel bırakacağını söyledi.” Bu sözler Serhat’ın beyninde patladı. Karşısındaki kadın, bir canavara dönüşmüştü; küçük bir çocuğun en hassas yerine saldırıyor, onu annesinin anısıyla cezalandırıyordu.

“Defne, Melike teyze ile mutfağa git. Sıcak çay iç,” dedi Serhat yumuşakça. Kız tereddütle babasından ayrıldı, ama gitmeden önce Canan’a korku dolu bir bakış attı; haftaların izi o bakışta saklıydı. Kapı kapandığında Serhat döndü: “Ne zamandır?” Canan kollarını kavuşturdu: “Neyden bahsediyorsun? Defne zor bir çocuk. Ölmüş annesinden hiç durmadan söz ediyor. Gerçekle yüzleşmesi gerek.” Serhat’ın gözü yerdeki sarı saçlara takıldı—her biri işkencenin sessiz tanığı. “Melike Hanım’dan her şeyi öğreneceğim. Ve şunu bil, eğer düşündüğüm kadar kötüyse bu evde bir dakika bile kalmayacaksın.”

Canan’ın gözlerinde panik bir an parlayıp söndü, yerini hesaplı bir soğukluk aldı: “Bir hizmetçinin sözüne mi inanacaksın? Ben senin karınım.” Serhat, buz gibi bir kesinlikle: “Kızımın sözüne inanacağım. Gözlerindeki korku bana her şeyi anlatıyor.”

Melike Hanım, titreyen sesiyle: “İki aydır sürüyor beyim. Hanımefendi tamamen taşındıktan sonra başladı. Beni tehdit etti. Anlatırsam çaldığımı söyleyecekti.” Canan rol değiştirdi, incinmiş eş oldu: “Serhat, hizmetçiyi mi dinleyeceksin? Melike başından beri beni kıskanıyor.” Melike onurla karşı durdu: “Yalan. Sizin mutlu olmanızı istemiştim. Küçük hanımın gerçek bir annesi olacak sanıyordum.” Canan, buz gibi: “Gerçek bir annesi var. Ama bu çocuk otoriteyi kabul etmiyor. Her saat ölmüş annesinden bahsediyor.” Anneyi “ölmüş kadın” diye anması Serhat’a tokat gibi indi. Nişanlıyken, Canan rahmetle anardı. Maske düşüyordu.

“Beş yaşındaki bir çocuğun saçını kesmenin eğitim yöntemi olduğunu mu söylüyorsun?” Serhat’ın sesi güvenmiyordu. Canan soğuk: “Geleneksel yöntemler bazen gerekli. Annem beni böyle yetiştirdi; ben başarılı oldum.” Serhat’ın kanı dondu. Nişanlılıkta Canan mükemmel görünmüştü; Defne’ye sevgi doluydu. Şimdi tüm o sevecenlik bir kurgu, hesaplı bir oyundu.

Melike, Defne’ye dönük anıları hatırlattı: “Baban işteyken annenle deniz kabuğu topladığınızı anlatmak istemiştin bana. Hatırladın mı?” Defne korkuyla: “Teyze, anlatma. O duyacak.” Serhat nazikçe çenesini kaldırdı: “Kim?” “Teyze Canan,” fısıldadı. “Annemden bahsedince çok kızıyor. Geçen hafta ‘Annen artık yok, sadece Canan teyze var’ dememi zorladı.” Canan hemen devreye girdi: “Çocuk yalan söylüyor. Hayal gücü geniş.” Melike patladı: “Yalan söylemiyor. Karanlıkta saatlerce odaya kapattı. Bir kez tuvalete bile göndermedi. ‘Yaramaz çocuklar tuvaleti hak etmez’ dedi.” Serhat’ın yüzü griye döndü. Gözlerinin önünde evliliği tuzla buz oluyor, güvendiği kadının kim olduğunu tüm çıplaklığıyla görüyordu. En kötüsü, kızının sessiz acısını fark etmemiş olmanın ağırlığıydı.

“Şimdi her şeyi anlatın,” dedi Serhat. Melike devam etti: “Küçük hanımı ‘Annem yok, sadece Canan teyze var’ demeye zorluyor. Aksi halde yemek vermiyor.” Defne kısık sesle onayladı: “Doğru. Annemin kötü olduğum için gittiğini söyledi. Kötü olmaya devam edersem senin de gideceğini.” Serhat’ın göğsünde yakıcı bir öfke kabardı. Beş yaşındaki yetim kız, annesinin ölümünden kendini sorumlu sanmış, söz dinlemezse babasını da kaybedeceğine inanmıştı.

Canan son kozunu oynadı: “Serhat, seni seviyorum. Bu kızı da seviyorum. Bir yanlış anlaşılma yüzünden evliliğimizi yıkamazsın.” Serhat yerdeki saçları işaret etti: “Yanlış anlama mı?” Canan çarpıtmaya devam etti: “Travmasını atlatmasına yardım ediyordum. Psikologlar der ki—” “Hangi psikologlar? Kızımı hiç psikoloğa götürmedin.” Sessizlik, yalanı ele verdi.

“Benim evimde patron benim,” dedi Serhat soğukça. “Ve şu andan itibaren burada kalıp kalmayacağına ben karar veririm.” Defne, ürkekçe ekledi: “Teyze Canan geceleri ağlamamam gerektiğini söylüyor. Ağlayan kızlar çirkin olur, çirkin kızları kimse sevmez.” Serhat’ın yüreği yarıldı. Diz çöküp kızının yanağını okşadı: “Ağlamak kötü değil. Duygularını göstermek kötü değil. Baban seni her zaman sevecek.” Defne, “Annem de öyle derdi,” diye fısıldadı. Canan’ın yüzü öfkeyle kıpkırmızı oldu. “Bir daha karımdan böyle bahsedersen…” Serhat cümlesini bitirmedi; bakışları her şeyi söyledi.

Melike, Defne’yi odasına götürmek için izin istedi. Serhat onayladı, sonra Canan’a döndü: “Çık evimden.” Canan şok: “Burası benim de evim. Senin karınım. Yasal hakkım var.” Serhat buz kesmişti: “Burası hiçbir zaman senin evin olmadı. Kızıma işkence etmek için zaafımı kullanan bir davetsiz misafirsin.” Canan tehdit savurdu: “Seni mahkemeye veririm. Nafaka, mal varlığının yarısı…” Serhat kararlı: “Bir hakime yetim bir çocuğa neden işkence ettiğini açıklamak ilginç olacak.” Canan öfkeyle: “Disiplin uyguluyordum!” Melike haykırdı: “Disiplin mi? Saç keserek, karanlıkta bırakarak mı?” Serhat son noktayı koydu: “Eşyalarını toplamak için bir saatin var. Gönüllü gitmezsen polisi çağırırım.” Canan itibar tehdidiyle yıldırmaya çalıştı; Serhat geri adım atmadı. Son bir manevrayla “terapi, değişim” dedi; Serhat: “İyi anne bunu öğrenmez; zaten bilir.”

Gece, defalarca panikle uyanan Defne’yi dinlerken Serhat, Canan’ın zihnini zehirlediğini anladı. Melike’nin anlattıkları dehşeti tamamladı: saç kesme tehditleri, yemek vermemeler, “Annen seni sevseydi ölmezdi” gibi korkunç sözler… Defne gözyaşlarıyla fısıldadı: “Ben kötü bir kız mıyım baba?” Serhat ellerini tuttu: “Hayır. Dünyanın en iyi kızısın. Annen seni çok seviyordu; o sadece kötü bir kazaydı. Kimsenin suçu değil.” Kızın en derin korkusunu duydu: “O geri gelir mi?” Serhat, “Hayır. Bir daha gelmeyecek. Buna izin vermeyeceğim,” dedi. O gece üçü bir arada yattılar. Defne ilk kez huzurla uyudu ama Serhat, Canan’ın “Pişman olacaksın” tehdidini unutamadı. Güvenlik kameraları kurdurdu, alarm sistemi taktırdı.

Ertesi gün avukatı Ahmet’e boşanma ve koruma emri için talimat verdi. Telefon çaldı: Canan, ağır bir nefes, soğuk kahkaha… “Bu daha yeni başlıyor. Senin ve o velet kızının hayatını cehenneme çevireceğim.” Kısa süre sonra kapıya üzerinde Defne’nin adı yazılı bir kutu bırakıldı; içinde saçları vahşice kesilmiş bir oyuncak bebek… Polis tutanak tuttu, delilleri topladı. Serhat anladı: Bu sadece savunma değil, saldırı gerektiriyordu.

Rıza Özdemir adlı özel dedektifi tuttu. Araştırma genişledikçe karanlık tablo ortaya çıktı: Canan Yılmaz’ın gerçek adı Cemile Öztürk’tü. Adana doğumlu, babası dolandırıcı, sahte özgeçmiş, farklı kimlikler… Daha önce Barcelona’da bir doktorla evlenmiş, altı yaşındaki oğlan çocuğunda derin travmalar bırakmış, Sevilla’da ikiz kızları psikolojik enkaza çevirmiş, Bilbao’da bir babayı iflasa ve hapse sürüklemişti. Hepsinde taktik aynıydı: çocuğa annesi üzerinden sistematik psikolojik işkence, sonra babayı itibarsızlaştırma kampanyası, sahte yaralar, manipüle edilmiş görseller, iftiralar…

Serhat, Defne’yi çocuk travması uzmanı Dr. Sema’ya götürdü. Defne, siyah gölgeler ve elinde kesici bir şey tutan büyük bir figür çizerken, “Kötü olduğumda kesiyor,” dedi. Serhat her gözyaşının hesabını sormaya ant içti. Melike Hanım sakladığı saç tutamlarını, telefonundaki tüyler ürpertici ses kaydını (“Ağlamayı kes velet. Annen senin gibi ağlak bir kızı sevmediği için öldü.”) getirdi. Deliller birikiyor, tablo netleşiyordu.

Bu sırada Cemile, İzmir sosyetesinde dedikodu ateşini yaktı; Serhat’ı şiddet ve ihmalle suçlayan sahte hikayeler, manipüle fotoğraflar… İş ortakları geri çekilmeye başladı. Rıza uyardı: “Bu taktiği üç şehirde yaptı. Biri belgelendiği için dayandı, biri iflas etti, biri intihar etti.” Serhat geri adım atmayacaktı. Planı, Cemile’nin özgüvenini okşayıp gardını düşürmekti: yenilmiş, çökmüş, her şeyi vermeye hazır bir adam rolü.

Cemile’nin avukatı, mal varlığının büyük kısmı için anlaşma talep etti. Serhat, Ahmet’in ofisinde, bitkin ve teslim olmuş görünerek Çeşme’deki villa, İzmir’deki daireler ve şirket hisselerinin yüzde 30’unu vermeye razıymış gibi yaptı. Cemile şaşırdı; zafer parıltısı gözlerinde görünür olup sönse de şüphe duyan avukatına rağmen kabul etti. Serhat’ın ikinci hamlesi daha cesurdu: İzmir sosyetesinin gözü önünde “barışma töreni.” Cemile’ye, yüzlerini aklamak için Yeniköy Otel’de bir uzlaşı gecesi teklif etti. Cemile, kalabalık önünde “affedilmiş eş” rolünde arz-ı endam etmeye can atıyordu.

Tören gecesi salon hıncahınç doluydu. Şampanya kadehleri, fısıldaşmalar, meraklı bakışlar… Serhat lacivert takımıyla sahneye çıktı; yanında kısa saçları şık taranmış küçük prenses Defne vardı. Bir süre sonra Cemile göründü: kırmızı elbisesiyle, saçları kusursuz, yüzünde mağduriyeti örten zafer gülümsemesi. Serhat mikrofona nazikçe konuştu: “Sevginin gücüyle zorlukları aşarız,” dedi ve sonra, “yeminleri yenilemeden önce sevgili eşime özel bir sürprizim var.” Cemile’ye göz bandı taktırdı. Salon ışıkları kısıldı, projektör devreye girdi. Ekrana Defne’nin kesilmiş saçlarının fotoğrafları, Melike’nin sakladığı saç tutamlarının görüntüleri yansıdı. Ardından Cemile’nin kulağına fısıldadı: “Şimdi gerçek yüzünü herkese gösterme zamanı.”

Göz bandı çıkarıldığında ekranda üç canlı bağlantı belirdi: Barcelona’dan Dr. Alberto, Sevilla’dan çiftlik sahibi aile ve Bilbao’dan artık on yedi yaşında olan bir genç kız—her biri aynı kabusun tanığı. “Bu kadın oğluma annesinin onu sevmediği için öldüğünü söyledi.” “İkizlerim geceleri korkudan uyuyamaz oldu.” “Annemle cennette buluşmak için kendimi merdivenden atmaya çalıştım…” Cemile’nin yüzü kül gibi oldu. “Yalan! Komplo!” diye çırpındı. Bu kez ekrana Cemile’nin siyah kaplı küçük defteri yansıtıldı: titiz el yazısıyla “av planı.” “Kız ana engel; güvenini kazan, sonra denklemden çıkar.” “Yatılı okul öner; direnirse psikolojik baskıyı artır.” “Sevdiği çikolatalar, çizgi filmler—kız üzerinden babayı bağla.” Salon buz kesti.

Serhat mikrofonla sesini sabit tuttu: “Cemile Öztürk, nam-ı diğer Canan Yılmaz. On yıldır zengin dul erkekleri hedef aldın; çocuklarını psikolojik olarak istismar ettin; sonra da servetlerini sömürüp itibarlarını yok ettin. Bugün bu zinciri kırıyoruz.” Kapılar açıldı; iki sivil polis, yanlarında Rıza ve resmi evraklarla salona girdi. “Cemile Öztürk, çocuk istismarı, dolandırıcılık, sahte kimlik ve tehdit suçlarından tutuklusunuz.” Köşeye sıkıştığını anlayan Cemile, bir anlık vahşi bir reflekse kapılıp Defne’ye atıldı. Serhat bekliyordu; kızını çevik bir hamleyle kenara çekti. Polisler Cemile’yi kelepçeledi. Kadın, Serhat’a nefretle baktı: “Bunu ödeyeceksin.” Serhat soğukkanlıydı: “Hayır. Ödeyen sen olacaksın. Bir daha asla bir çocuğa zarar veremeyeceksin.”

Tören bir skandala değil, adaletin sahneye çıktığı bir geceye dönüştü. Şok içindeki davetliler fısıltılarla dağıldı. Serhat, Defne’yi kucağına aldı. “Bitti mi baba?” Küçük kızın gözlerinde ilk kez derin bir güven parladı. “Bitti, canım. O bir daha asla bize zarar veremeyecek.”

Altı ay sonra, villanın bahçesindeki çardakta Serhat, oyun oynayan Defne’nin kahkahalarını dinledi. Saçları uzamaya başlamış, ruhu da artık korkuların gölgesinden çıkmıştı. Melike Hanım, elinde bir gazeteyle geldi: “Beyim, gördünüz mü? Cemile’ye yirmi yıl hapis.” Gazetenin ön sayfasında, Cemile’nin artık gücü kalmamış, soğuk ama yenik bakışı vardı. “Adalet yerini buldu,” dedi Serhat hafif bir nefes vererek.

Bu acı deneyimden doğan bir umut olmak için Serhat, diğer kurbanlara destek olacak Defne Vakfı’nı kurdu. Psikolojik istismara uğrayan çocuklar ve ailelerine uzman desteği, hukuki danışmanlık, güvenli sığınaklar sağlayan bir ağ. Defne artık geceleri kabus görmüyor; annesinin fotoğrafını baş ucuna koyuyor, her gece usulca “iyi geceler” öpücüğü konduruyor. Saçları her gün biraz daha uzuyor; tıpkı özgürlüğü gibi. Dr. Sema’nın dediği gibi travma hemen geçmiyor; ama sevgi, sabır ve kararlılık, en derin yaraları bile yavaştan iyileştiriyor.

Serhat, bir baba olarak en büyük dersini aldı: İçgüdüsüne kulak ver, çocuğunun gözlerine bak. Orada bazen dünyadaki en çıplak hakikat yazılıdır. Eksik parçalar eskisi gibi olmayacak, ama yeniden bir bütün olmayı başardılar. Ve hayatta bundan daha büyük bir zafer yoktu.