İstanbul’un Karacaahmet Mezarlığı’nda, bir pazar günü, milyarder iş adamı Kemal Demir dizlerinin üstünde, karısı Mira Özkan’ın mezarının önünde taş kesilmiş gibi duruyordu. Onu bir yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti; her pazar aynı saatte gelir, mermerin soğuk yüzünü parmak uçlarıyla okşar, bir damla bile gözyaşı dökmeden fotoğrafına bakardı. Sesi bir sonbahar rüzgarı kadar kuru, “Bugün de geldim, Mira,” der, susardı. O sabah sessizliği bozan, iki küçük çocuğun fısıltısı oldu: “Burası bizim annemizin yeri.” Başını çevirdiğinde, kir içinde, açlıktan solgun, birbirine sığınmış iki ikiz kız çocuğunu gördü. İlk kez gördüğü bu çocukların gözlerinde, içini titreten bir tanışıklık parladı. O bakış, onun dünyasını yerle bir edecekti.

O sabahın erken saatlerinde, Levent’teki merkez binasının 56. katında, Kemal yöneticilerine köpürüyordu: “İki aydır kimse bu sorunu nasıl fark etmedi? Ford ile sözleşme uçabilir!” Güneşli İstanbul silueti camın ötesinde parlıyordu; toplantı salonu ise kış ortasından bile soğuktu. 47 yaşındaki Koç Holding’e bağlı şirketlerden birinin başkanı Kemal, sektörde “acımasız kaplan” diye anılırdı; soğukkanlılığı ve kararlılığı efsaneydi. Ama bu keskin kabuğun ardında, ıssız bir boşluk vardı.

Toplantı biterken sekreteri Jülide Karaca içeri süzüldü: “Başkanım, avukat Burak Deniz’den acil bir çağrı var. Mira Hanım hakkında.” Miranın adı, Kemal’in göğsünde hâlâ bıçak gibi geziniyordu.

Bir saat sonra Bebek’teki lüks hukuk bürosunda, 20 yıllık dostu ve avukatı Burak Deniz, sarı bir zarfı masaya bıraktı: “Üzgünüm, ama bilmen gereken bir şey var.” Kemal zarfı açtığında dünya sarsıldı. Fotoğraf, tartışmasız Mira’ydı: hamile. İstanbul yakınlarındaki bir bekar anne koruma tesisinin yemekhanesinde, diğer kadınlarla otururken çekilmişti; karnı doğumun son dönemini ele veriyordu.

Burak’ın sesi ağırlaştı: “İkiz kız doğurdu.” Kemal’in dizlerinin bağı çözüldü. “Mantıksız… Biz istikrarlı bir evlilik yaşıyorduk.” Ama artık sesinde kesinlik yoktu. “İkizler şimdi nerede?” Burak, yüzü daha da karanlık, “Çocuk koruma sisteminden kayboldular. Bulamıyoruz,” dedi.

Kemal ellerini yüzüne kapadı. Bir ışık çaktı zihninde: Karacaahmet’teki o iki küçük gölge. Onu izliyorlar mıydı? “Kızlarımı bulmalıyım,” dedi, sesi titreyerek. Yerinden fırladı, sandalye devrildi; mermer ve ceviz kaplı ofisin görkemi öfkesinin önünde sönük kaldı. “Mira böyle yapmazdı… 10 yıldan fazla evliyiz…” Cümlesi camın önünde yutkundu.

Burak omzuna dokundu: “Mira ile en son ne zaman gerçekten konuştun? Gece yarısından önce eve girdin mi?” Kemal, son ayları gözden geçirdi: trilyon liralık Ford sözleşmesi, gece toplantıları, yurt dışı seyahatleri, boş ev, kısa mesajlarla idare edilen konuşmalar… Savunmak istedi, ama sözler boş geldi.

Burak yeni bir fotoğraf çıkardı: “Bu çocuklar, her pazar senin Mira’nın mezarına gelişini izliyorlardı.” Sekiz yaşlarında, kahverengi saçlı, iri gözlü iki kız; biri utangaç gülümsüyor, diğeri meydan okurcasına bakıyordu. “Biri Selin, diğeri Zeynep. Gözlerinde sen varsın.” Kemal fotoğrafa baktı: gri göz bebekleri, sert çene, geniş alın… Aynaya bakar gibiydi. “Kızlarım…” Sesi çatladı.

“Niye söylemedi, bilmiyorum,” dedi Burak. “Ama çocukların sana ihtiyacı var.” Gün batarken gökdelenlerin ardında, Kemal ilk kez gerçekten korktu—para veya güç kaybından değil; yıllardır kaçtığı hakikatten.

Şafakta telefon çaldı. “Kemal Bey, ben Ayşe Sönmez, Çocuk Koruma Dairesi.” Görüşmek istedi. Beyoğlu’ndaki küçük bir çayevi, sade ve sıcak. Ayşe, net bakışlı, 30’larının ortasında: “Mira Hanım’ı tanıyordum. Bekar anne barınağında danışmandım.” Mira ilk geldiğinde titriyordu; fiziksel şiddetten değil, dayanılmaz yalnızlık ve soğukluktan kaçıyordu. “Başarı sevgiyi boğdu,” derdi. “Kemal dahi, ama çok uzakta.”

Mira, iki çocuğu böyle bir evde büyütmekten korkuyordu. “Paradan çok sevginin önemli olduğu bir aile” istiyordu. Mira vefat ettiğinde kızlar geçici koruyucu aileye, Park ailesine verildi: devlet desteği için çocuk kabul eden bir aile. Selin ve Zeynep bunu anlayıp kaçtılar. Ayşe, Selin’in iki hafta önce çizdiği el yapımı bir haritayı çıkardı: barınaktan Karacaahmet’e giden yol. “Mira, çocuklara sizden çok bahsetmiş. Fotoğraflarınızı göstermiş. Selin her gün ‘Babam ne zaman gelecek?’ diye sorardı.” Zeynep ise şüpheciydi; yetişkinlere güvenmiyordu—Kemal’e de.

Ayşe’nin son ipucu: Mezarlık yakınında evsiz çocukların sığındığı bir park. Gittiler; yönetim binasının arkasında kirli bir battaniye, boş konserve kapları ve Kemal’i donduran bir kolye: Mira’nın fotoğrafı. Mira, orada gülümserken, Kemal’in anılarındaki yorgun yüzden bambaşkaydı; huzurluydu. “Mira çocuklara verdi; hep yanlarında taşısınlar diye,” dedi Ayşe.

Kolyedeki arka plan bulanıktı; bir tabela: “Şefkat Çayevi.” Kemal, Mira ile ilk randevularının geçtiği yerin adını tanıdı. Gece yarısına doğru çayevi hâlâ açıktı; sahibi teyze, Kemal’i hemen tanıdı: “Aman, Mira Hanım’ın kocası değil misiniz? Hep burada oturur, sizden bahsederdi. Mektup yazar, çay içerdi.” Ahşap bir kutu getirdi: Mira’nın Kemal’e yazıp hiç göndermediği yirmiden fazla mektup. Biri doğum gününde, içinde ultrason fotoğrafı vardı. Kemal, doğum gününde sarhoş dönmüş, sürprizi kaçırmıştı.

Son mektup, Mira’nın öldüğü gün yazdığı: “Selin ve Zeynep doğdu. Sessiz, düşünceli Selin; canlı, meraklı Zeynep. İkisi de senin gözlerine benziyor. Bugün sana geleceğim; her şeyi söyleyeceğim. Eğer bir şey olursa kızlarımızı bul. Benim öğretemediğim gibi onları sev. Seni seviyorum Kemal. Hep sevdim.” Kemal, mektubu göğsüne bastırdı.

“ Kaza nasıl oldu?” diye sordu. “Şirketten iki blok ötede, yaya geçidinde, aceleyle koşarken… Sanki bir şeye doğru koşuyor gibiydi,” dedi Ayşe. Mira, kaza öncesi 30 dakikada Kemal’in direkt hattını üç kez aramış; sekreter Jülide aramaları engellemişti. Kemal o sırada toplantıdaydı; sekreterinin iletmek istediği aramaları reddettirmişti.

“Mezarlığa gideceğim,” dedi Kemal. “Beni arıyorlarsa, orada bekleyeceğim.”

Gün batarken Kemal, Mira’nın mezarı başında mektupları dizine koymuş bekledi. Küçük ayak sesleri sisin içinden geldi. İki ince gölge taşların arasından çıktı. Fotoğraftaki gibiydiler, sadece daha zayıf, daha yorgun. Selin çekine çekine öne çıktı: “Siz bizim babamız mısınız?” Kemal’in sesi düğümlendi: “Evet.”

Zeynep arkada kaldı, kolları kavuşturulmuş, bakışları sert: “Annemiz öldüğünde neredeydiniz?” Kemal, gerçeği seçti: “Sizin var olduğunuzu bilmiyordum.” Zeynep bir adım yaklaştı: “Çok meşguldünüz değil mi? Şirket işleriyle.” Kemal gözünü kaçırmadı: “Evet. Ve bu benim hatamdı.”

“Bizden ne istiyorsunuz?” diye sordu Selin. Kemal duraksadı; kurtuluş mu arıyordu, baba mı olmak istiyordu? “Sizi tanımak istiyorum. Sizinle ilgilenmek istiyorum. İzin verirseniz.” Zeynep keskin bir kararlılıkla, “Herkes böyle söyler. Park ailesi de böyle dedi. Sonra bizi aç bıraktılar,” dedi. Kemal’in içinden ilkel bir öfke yükseldi: “Böyle bir şey bende asla olmayacak.”

“Nasıl inanabiliriz?” dedi Zeynep. “Emin olamazsınız,” dedi Kemal. “Güveni kazanmalıyım. Söz veriyorum.” Selin fısıldadı: “Şimdi sizinle gelmek zorunda mıyız?” Kemal başını salladı: “Hazır olduğunuzda. Ama sokak tehlikeli.” Zeynep gururla, “Biz idare ediyoruz,” dedi. “Biliyorum,” dedi Kemal. “Ama mecbur değilsiniz. Yalnız değilsiniz.”

Ayşe Sönmez göründü. Zeynep sordu: “Bizi Park ailesine geri mi götüreceksiniz?” Ayşe diz çöktü: “Asla.” Kemal teklif etti: “Evimde sıcak yemek, duş, dinlenme. İsterseniz birlikte kalırsınız.” Zeynep, “Beğenmezsek gideriz,” diye şart koydu. Kemal, kontrol saplantısını yutarak, “Evet, söz,” dedi. O gece, ışıl ışıl Mercedes’in arka koltuğunda iki kız, tereddüt ve merak arasında birbirlerine sokuldular.

Nişantaşı’ndaki penthouse, onlara başka bir dünyanın kapılarıydı: 34. kattan Boğaz tablosu, mermer zemin, çağdaş tablolar. “Misafir odası hazırladım. İkinizin de yatağı var,” dedi Kemal. Zeynep, “Biz birlikte yatacağız,” diye karşılık verdi; Kemal kabul etti.

Gece, Kemal kapıda fısıldadı: “Bir şeye ihtiyacın var mı?” Zeynep yorganın altından başını uzattı: “Annem bu evden bahsetmedi. Annemi seviyor muydunuz?” Uzun bir sessizlikten sonra, “Evet,” dedi Kemal, “ama doğru düzgün gösteremedim.” Zeynep mırıldandı: “Annem, gösterilmeyen sevginin boş olduğunu söylerdi.” Kemal’in içine, Mira’nın mektuplarındaki cümleler düştü.

Ertesi sabah tüm toplantılarını iptal etti. Mutfakta, kızlar kahve makinesine uzaylı görür gibi bakıyordu. “Kahvaltı yapmayı biliyor musunuz?” diye sordu Selin. “Sipariş edelim,” diyen Kemal’e, Zeynep’in yüzünde hayal kırıklığı belirdi: “Park ailesi de hep sipariş ederdi.” Selin atıldı: “Annem bize menemen öğretmişti.” Kemal gülümsedi: “O halde bana da öğretin.” Bir saat boyunca beceriksiz bir aşçı, iki küçük usta… Yumurta, domates, kahkahalar, küçük tartışmalar. Kemal, bu çocukların olması gerekenden çok daha hızlı büyüdüğünü anladı. İçinde ilk kez, paranın ve gücün ötesine uzanan saf bir dilek belirdi: gerçek baba olmak.

Öğleden sonra Ayşe aradı: “Mira Hanım’ın eşyalarından bir günlük bulduk.” Bebek’te Ayşe’nin uzattığı, eski deri kapaklı defterde Mira’nın satırları canlıydı: “15 Ocak: Bebekler çok hareketli. Selin sakin, Zeynep dur durak bilmiyor—Kemal gibi. 22 Ocak: Rüyamda Kemal beni kucakladı. Uyanınca ne kadar soğuklaştığını düşündüm. 3 Şubat: Başka bir anneyle konuştum; kocası hamile olduğunu öğrenince terk etmiş. En azından Kemal böyle yapmaz, değil mi? Ama bazen hangisi daha kötü bilmiyorum: terk edilmek mi, yanında olup aslında olmamak mı? 10 Şubat: Çocuklar doğdu. Selin neredeyse hiç ağlamadı; Zeynep çok ağladı. Sanki dünyanın zor olduğunu biliyor…” Son satır: “Kızlar sadece Kemal’in gözlerini alsın; soğukluğunu değil.”

Ayşe, “Mira sizden korkmuyordu; birlikte kuramadığınız hayattan korkuyordu,” dedi. Kemal, artık iki görev bildi: kızlarıyla gerçek bağ kurmak ve Mira’nın umudunu boşa çıkarmamak.

İki hafta sonra Selin evde ısınmışken, Zeynep hâlâ tetikteydi. O sabah elit özel okul konuşması alevlendi. Zeynep, “Gitmeyeceğim,” diye bağırdı. Selin, “Annem de eğitimin önemli olduğunu söylerdi,” dedi. “Annem yok!” Zeynep fırladı. Kemal araya girdi. “Sizin gibi olmak istemiyorum,” dedi Zeynep, “Sevdiklerini görmezden gelen biri.” Bu söz Kemal’i vurdu. “Zeynep, seni anlıyorum,” dedi. “Anlamıyorsunuz!” diye bağırdı Zeynep ve merdivenlerden koştu. Kapı çarptı.

Saatler sonra Kemal odaya girdiğinde Zeynep yoktu. Pencere açıktı; 34. kattan duvara inilmişti. Kemal, Ayşe ve Selin, mezarlık, park, çayevi derken iz sürdü. Selin fısıldadı: “Zeynep, annemle kaldıkları barınağın en güvenli yer olduğunu söylerdi.” Terk edilmiş barınağa girdiklerinde, karanlık köşede büzülmüş, ateşler içinde Zeynep’i buldular. “Niye buraya geldin?” “Annemin mutlu olduğu yerde olmak istedim,” dedi Zeynep. Kemal onu kucağına aldı; ilk kez Zeynep kendini bıraktı. “Hastaneye,” dedi Ayşe. Zatürre başlangıcı teşhisi kondu; uygun tedaviyle iyileşecekti.

Yatak başında Kemal Zeynep’in elini tuttu. “Acıyor,” fısıldadı kız. “Sorun değil. Daha çok acıdığı zamanlar oldu,” dedi. Kemal’in içi parçalandı. “Özür dilerim; hasta olduğunda yanında olamadım.” Zeynep ilk kez “Baba…” dedi. “Bizi bırakmayacak mısın?” Kemal’in gözünden yaş süzüldü: “Asla.”

Şafakta Selin kapıdan başını uzattı: “Baba… Zeynep iyileşecek mi?” “Bizim Zeynep güçlü,” dedi Kemal. Üç gün sonra eve döndüler. Zeynep’in yatağına kalın battaniyeler serildi; Selin her gün masal okudu.

Tam o sırada Burak Deniz geldi: “Mira’nın kaza soruşturması yeniden açıldı. Kırık telefonu bulundu. Kaza günü Mira senin direkt hattını üç kez aramış; aramalar Jülide Karaca tarafından engellenmiş. Cenazeden iki gün sonra istifa edip Antalya’ya taşınmış.” Tanıklar, Mira’nın ağlayarak yaya geçidine koştuğunu söylemişti. Kemal’in öfkesinin ucu kendine döndü: verimlilik uğruna insan temaslarını filtreleyen sistemi o kurmuştu. “Sorumluluk soracak mısın?” diye sordu Burak. “Bu, Mira’yı geri getirmez,” dedi Kemal.

Yağmur camdan süzülürken, Zeynep kapıda belirdi: “Neden üzgünsün?” “Anneni düşünüyordum,” dedi Kemal. Zeynep, “Anne derdi ki, babam konuşmasa da gözlerinde her şey belli olur,” dedi. Baba ve kız, yağmurun sesini dinleyerek yan yana oturdular.

Gece, Burak iki kadehle geldi: “Jülide’yi dava edecek misin?” “Hayır,” dedi Kemal, “intikam değil, sorumluluk.” Koç Holding’teki hisselerinin önemli kısmını satacağını, yönetimi devretmeyi planladığını söyledi. Yeni bir vakıf kuracaktı; servetinin büyük kısmını Selin ve Zeynep adına eğitime ve çocuk refahına ayıracaktı. “Ama en önemlisi yanlarında olmam,” dedi. “Mira görse sevinirdi,” dedi Burak.

Ertesi sabah, Zeynep bir resim uzattı: Mira gülümsüyordu. “Annem artık mutlu,” dedi. Kemal, resmi göğsüne bastırdı. O hafta sonu Bodrum’a gittiler; denize girdiler, yürüyüş yaptılar, zirvede nefesi kesilen baba gülerek söz verdi: “Bundan sonra üçümüzün zamanı en önemlisi.”

İki ay sonra Aile Mahkemesi’ndeydiler. Hakim İffet Özkan sert sordu: “Çocukların yaşamına hiç karışmadınız; birdenbire nasıl baba olacaksınız?” Kemal, “Mükemmel olamam, ama hatalarımın acısını biliyorum; telafi etmek istiyorum,” dedi. Çocuk Koruma temsilcisi kuşkuyla yaklaştı. O an Zeynep ayağa kalktı: “Konuşabilir miyim?” Park ailesinin onları devlet desteği için aldığını, aç bıraktığını anlattı. “Babamız bizi satın almaya çalışmıyor; çünkü biz zaten onun kızlarıyız. Hasta olduğumda başımda bekledi; Selin kabus gördüğünde sabaha kadar yerde yanımızda kaldı. Bunu mecbur olduğu için değil, bizi sevdiği için yaptı.” Selin yanına gelip gülümsedi: “Babamız nasıl baba olunacağını bilmiyordu; biz de onun babamız olmasına nasıl izin verileceğini bilmiyorduk. Şimdi birlikte öğreniyoruz.” Mahkeme salonunda hava değişti. Hakim, denetim koşuluyla velayeti Kemal’e verdi.

Adliyeden çıktıklarında Selin fısıldadı: “Gerçekten aile olduk mu?” Kemal başını salladı: “Hem kâğıtta hem kalpte.” “Mira’ya haber verelim mi?” dedi. Beyoğlu’ndaki çiçekçiden sarı gül, ayçiçeği ve zambak aldılar. Karacaahmet’te, ilk kez hüzünden çok minnetle oturdular. Selin, “Baba yemek yapmayı öğreniyor,” dedi. Zeynep güldü: “Matematikte A aldım.” Kemal mezar taşına elini koydu: “Mira… Artık anlıyorum. Mükemmellik değil, birlikte olmakmış.” “Şirkette düzenlemeler yaptım,” dedi alçak sesle. “Artık zamanım kızlarımızın.” Selin ve Zeynep, iki yandan elini tuttu.

Pazar sabahları ev, kahkaha ve fısıltılarla uyanır oldu. Selin krep çevirmeye çalışırken mutfak unla kaplansa da, o dağınıklığın içi sıcacıktı. “Türkiye’de resmi babalar günü yok ama biz yaptık,” dedi Zeynep, portakal suyu uzatırken. Kahvaltıdan sonra kızların el yazısıyla hazırladığı kartta, “Aile olabileceğimizi öğrettiğin için teşekkürler,” yazıyordu. Kemal’in boğazı düğümlendi.

Günler yeni bir ritim buldu: sabah uyanmalar, çanta hazırlıkları, okul yolları; öğleden sonraları kapı önünde bekleyişler, akşamları ödevler. Bir zamanlar sadece yönetim kurulları ve uluslararası toplantılarla dolu hayat, şimdi piyano resitalleri, koro gösterileri, Haliç kıyısında bisiklet sürüşleriyle ölçülüyordu. Zeynep piyano tuşlarında parmaklarının dans ettiğini gösterirken, Selin kitapların içinde yeni dünyalar kuruyordu. Kemal’in evi, çocuk resimleri ve kahkahalarla doldu.

Zaman, suçluluğu güçle yer değiştirdi. Mira’nın mezarı, yas ritüelinden sevgi sohbetine dönüştü. Nisan’ın son pazarında, kiraz çiçeklerinin döküldüğü tepede, Zeynep, “Artık annemle ilgili kabus görmüyorum,” dedi. “Şimdi rüyalarımda krep yapıyoruz, oyun oynuyoruz.” Selin başını salladı: “Annemiz seviniyordur.” Dönüşte, Zeynep bir resim verdi: Üç kişi el ele; arkalarında melek kanatlı Mira gülümsüyordu. “Salona asacağız,” dedi Kemal.

Gece, Kemal çalışma odasında son mektubu tekrar okudu: “Bir şey olursa çocuklarımızı bul. Onları sev.” Camdan İstanbul’un yıldızlı gecesine baktı. Fısıldadı: “Buldum, Mira. Ve her gün seviyorum.”

Şimdi ev, yalnızca uyunan bir yer değil; birlikte yaşanan, sevgiyle ısınan gerçek bir yuvaydı. Şirkette hâlâ Kemal Demir “başkan”dı; evde ise sadece “baba”. Ve o ikinci unvan, bugüne dek kazandığı her şeyden daha değerliydi. Zeynep odasında günlük yazarken, Kemal kapıdan gülümseyerek sordu: “İyi şeyler mi oldu?” Zeynep, “Özel bir şey değil, sadece mutlu şeyler,” dedi. Kemal anladı: Mira’nın istediği tam da buydu—özel olmayan günlerin içindeki sıradan mutluluk.

Işıklı şehir manzarasının önünde, iki küçük kızın nefesiyle ısınan o evde, Demir ailesi nihayet eksiksizdi. Sevgi, suçluluğun yerini aldı; başarı, yerini beraberliğe bıraktı. Ve bir pazar akşamı, kapıyı kapatırken Kemal gülümsedi: “Eve gidelim.” O basit kelime, artık her şey demekti.