Akman İnşaat Şirketi’nin 40 katlı kulesi, Bursa’nın sabah karanlığında gökyüzüne saplanmış dev bir mızrak gibiydi. Kule, zenginliğin, gücün ve ulaşılamaz bir dünyanın sembolüydü. Ancak, bu devasa yapının en dibinde, yerin iki kat altında, soğuk ve rutubetli otoparkta, her sabah bir mücadele sessizce başlıyor ve sona eriyordu.

Yiğit Korkmaz, 28 yaşında, hayatı ikiye bölünmüş bir genç adamdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, gece vardiyasının sonuna gelmişti. Yorgunluk kaslarına derin bir sızı olarak sinmişti ama ruhu hala dimdikti. Rutinini mekanik bir kesinlikle tamamladı: kartını okuttu, anahtarları metal dolaba kilitledi ve temizlik malzemelerinin arasına ustaca gizlediği eski, yıpranmış okul çantasını usulca aldı.

Çantanın içinde üç değerli hazine vardı: Matematik, Fizik ve Kimya kitapları. Bunlar, bozuk paralarla toplanmış harçlıklarla, sayfaları defalarca çevrilmiş, notlarla dolu, yıpranmış ama paha biçilmez kitaplardı. Yiğit, onlara sanki kırılgan birer antika eşyaymış gibi, zarar vermekten korkarcasına nazikçe dokunurdu.

Otoparkın en kuytu, en karanlık köşesini seçerdi hep. Beton sütunların gölgelerine sinmiş, güvenlik kameralarının kör noktasında kalan bir sığınak. Beş liraya aldığı küçük, titrek el fenerini açar, ışığı doğrudan sayfaların üzerine odaklar, ardından soğuk betona oturarak kitabını dizlerinin üstüne koyardı. İşte bu, onun kutsal saatleriydi: sabah 05:00 ile 06:00 arası. Dünya uyanmadan önce, kendine ayırdığı, hayallerine giden yolda döktüğü alın terinin zamanı.

Trigonometri formülleri, ona devasa, çözülmesi imkansız bulmacalar gibi görünse de, pes etmek aklının ucundan bile geçmezdi. Ne zaman yokluğu, ne parasızlık, ne de vücudunu sarsan yorgunluk bahane olabilirdi. Her çözdüğü problem, İnşaat Mühendisliği Fakültesi’ne atılmış bir adımdı. Her başarılı çözüm, hayallerine uzanan köprünün bir tuğlasıydı.

Kulenin en tepesinde, 40. katta, Nehir Akman, babasından kalan imparatorluğun genç ve güçlü yöneticisi, büyük pencereden otoparkı izliyordu. Elinde babasının eski, ağır dürbünü vardı. Otoparkın derinliklerinden gelen o zayıf, titreşen ışık kaynağı merakını cezbetmişti. Görüntüyü yakınlaştırdığında, kalbi tuhaf bir şekilde burkuldu. Soğuk zeminde oturmuş, eski kitaplarla boğuşan bir adam. Alnı gergin, gözleri formüllere kilitlenmişti.

Nehir Akman, lüks içinde büyümüş, her kapının ardına kadar açık olduğu, hiçbir zaman yerde çalışmak zorunda kalmamış bir dünyanın varisiydi. Ama şimdi karşısında, karanlıkta, tek bir el fenerinin zayıf ışığıyla kendi kaderini yeniden yazmaya çalışan biri vardı. Bu görüntü, onun tanıdığı düzeni, öngörülebilir ve konforlu hayatını sarsmaya başlamıştı. Her şeyin hazırlandığı bir dünyadan geliyordu; bu adam ise sıfırdan başlıyordu.

Saat 05:40’ı gösteriyordu. Yiğit’in evine gidip, aceleyle duş alması, basit bir kahvaltı yapması ve inşaatta yardımcı işçi olarak çalışacağı ikinci vardiyasına gitmesi gerekiyordu. Hayat acımasızdı ama onun kararlılığı, oturduğu beton zeminden daha sertti. Nehir o an bilmiyordu ki, o zayıf el fenerinin ışığı, her ikisinin de hayatını sonsuza dek değiştirecek bir destanın başlangıcıydı. İçinde bir kıpırtı hissetti: Merak, hayranlık ve adını koyamadığı, derinden gelen, güçlü bir duygu.

Yiğit kitabını kapattı, çantasını omzuna astı ve kapıya doğru yürüdü. Sabah güneşi yavaşça doğuyordu. Yeni bir gün, yeni bir mücadele. Ama o, her günkü gibi, hayallerinden vazgeçmeden ilerlemeye devam edecekti.

Yiğit’in hayatı, 28 yaşında, acımasız bir takvimin kurallarına göre şekilleniyordu. Sabah 07:00’den öğleden sonra 15:00’e kadar inşaatta yardımcı işçi, akşam 21:00’den sabah 05:00’e kadar güvenlik görevlisi. İki vardiya arasında sadece iki saat vardı. Bu sürede annesi Emine Hanım’ı görmek, garsonluk yapan kardeşi Cem (19) ve lisede kırtasiyede çalışan kardeşi Barış (17) ile ilgilenmek zorundaydı. Babasının ani ölümünden sonra kaç erkeğin kaçtığı sorumlulukları o üstlenmişti. Şikayet etmezdi; bu, onun yaşam biçimiydi.

Matematik, Yiğit için bir engel değil, bir dosttu. İnşaat Mühendisliği Fakültesi hayali, 10 yıldır zihninde beslediği, onu ayakta tutan tek kuvvetti. Yerde el feneriyle çalışsa da, başaracağına olan inancı, umudundan bile daha güçlüydü.

Annesi Emine Hanım, bu hayali destekleyen tek sesiydi. Hastalık (kanser) vücudunu yavaş yavaş ele geçirse de, ruhu dimdikti. Her sabah oğluna aynı sözleri söylerdi: “Sen büyük binalar yapacaksın evladım. Göreceksin.” Oğlu için yaşamaya devam ediyordu.

Nehir, kulenin tepesinden her gün onu izlemeye devam etti. Aynı saatte, aynı köşede, aynı kararlılıkla oturan bu adam, lüks ofisler, pahalı arabalar ve kolay yaşamlarla çevrili dünyasına bir ayna tutuyordu. Nehir, hayatında hiçbir şey için mücadele etmek zorunda kalmamıştı. Yiğit ise her şeyi sıfırdan kazanıyordu. Bu adam, Nehir’e gerçek gücün sahip olduklarında değil, olmayanlara rağmen devam edebilmekte olduğunu gösteriyordu.

Bir sabah, Yiğit güvenlik kulübesinden Hüseyin Amca ile vedalaştıktan sonra eski bisikletine bindi. Sırtında çantası, içinde hayalleri, Bursa’nın bomboş sokaklarında ilerledi. O sırada 40. kattaki Nehir, bir karar vermişti. İnsan Kaynakları Müdürü’nü aradı ve gece güvenlik görevlisi Yiğit Korkmaz’ın dosyasını istedi.

Özgeçmiş masasına geldiğinde kalbi sıkıştı: Üç yıldır şirkette, hiç devamsızlık yok, uyarı yok, değerlendirmeleri mükemmel. Fakir bir mahallede yaşıyor, resmi eğitimi yok, her şeyi kendi kendine öğreniyordu. Bu bilgiler Nehir’i derinden etkiledi. Nasıl bu kadar az şeyle bu kadar kararlı olunabilirdi?

Ertesi sabah, Nehir daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. Lüks asansörleri pas geçip, yangın merdivenlerinden aşağıya, otoparka indi. Saat 05:30’du. Yiğit her zamanki yerinde, el feneri yanık, bu kez Fizik’le boğuşuyordu. Nehir onu birkaç dakika izledi; disiplinine ve her saniyeyi değerlendirme yeteneğine hayran kaldı.

Yavaşça yaklaştı ve kendini tanıttı. Yiğit şaşkınlık ve şüpheyle baktı. Nehir pozisyonunu açıklamadı, sadece burada çalıştığını söyledi. Basit ama anlamlı bir sohbet başladı. Yiğit, İnşaat Mühendisliği hayalini, iki işte çalıştığını ve eğitimin hayatını değiştirmenin tek yolu olduğunu anlattı. Nehir, bu alçakgönüllülüğü ve kararlılığı dinlerken, kendi kolay erişimli dünyasının ne kadar boş olduğunu hissetti.

Yiğit ona hayallerinin büyük olduğunu ama ayaklarının yere bastığını söyledi. Zordu, ama imkansız değildi. Nehir yardım teklif etti: Belki kitap, belki bir kurs. Yiğit’in cevabı kararlıydı: “Hayır, teşekkür ederim. Her şeyi kendi başıma başarmam gerek. Ancak o zaman gerçekten başardığımı bilirim.”

Nehir, sözlerine saygı duydu ama içi burkuldu. İlk kez, parası bir sorunu çözemiyordu. İlk kez, karşısında satın alamayacağı bir güç vardı: Pes etmeyen bir adamın onuru ve cesareti.

Güneş doğarken, Yiğit kitabını kapattı. Nehir asansöre doğru yürürken kalbinde bir sıcaklık hissetti. Tanımadığı bir duygu. Belki hayranlık, belki de aşkın ilk tohumları.

Sonraki günler, Nehir için yeni bir rutine dönüştü. Her sabah 05:00’te kulenin tepesinden Yiğit’i izliyordu. Titreyen el feneri, soğuk betonun üzerinde açık kitaplar… Yiğit, Nehir’in hayatının bir parçası olmuştu.

İlerleyen buluşmalarında Yiğit, hikayesinin daha derinini paylaştı. Babasının 10 yıl önce bir inşaat kazasında, iskelenin çökmesiyle hayatını kaybettiğini anlattı. Aileye sadece borç kalmıştı. 18 yaşındaki Yiğit okulu bırakmak zorunda kalmış, aileyi geçindirmek için kendini feda etmişti. Tüm bu fedakarlığa rağmen, hayallerinden asla vazgeçmemişti. Şimdi ise Emine Hanım’ın kanserle savaşıyordu ve onun inancı, Yiğit’in en büyük ilham kaynağıydı.

Nehir bu hikayeyi dinlerken gözleri doldu. Yiğit bir kurban gibi konuşmuyordu; sadece hayatın sertliğini kabul etmiş, isyan etmemişti. Onu etkileyen şey, yoksulluğa rağmen taşıdığı onurdu. Nehir anladı ki, bu güvenlik görevlisi sıradan biri değildi; o, kurumsal dünyada hiç rastlamadığı nadir bir büyüklük taşıyordu.

Bir gece, Yiğit sınavın yaklaştığını, daha fazla çalışması gerektiğini ama yorgunluğun vücudunu sardığını söyledi. Nehir yine yardım teklif etti, online bir kurs ya da materyaller. Yiğit yine reddetti. Başarısının tamamen kendisine ait olmasını istiyordu. Nehir çaresiz hissetti ama onun bütünlüğüne daha da hayran kaldı.

O karanlık otoparkta, betonun hayallerini emdiği yerde, Nehir aşık olmaya başlıyordu. Güvenlik görevlisine değil, her şeye rağmen hayal kurmayı seçen adama.

Yiğit kitabını kapattı ve sordu: “Siz neden buralara geliyorsunuz? Sabahın bu saatinde burada ne işiniz var?”

Nehir duraksadı. Nasıl açıklayacaktı? Onu izlemekten, onun mücadelesine tanık olmaktan mutluluk duyduğunu nasıl söyleyecekti?

“Sadece merak ettim,” dedi. “Sizin gibi insanlar bana umut veriyor.”

Yiğit utangaçça gülümsedi. “Ben sadece yapmam gerekeni yapıyorum. Başka bir şey yok.”

Nehir, kalbinin hızlandığını hissetti. İşte bu: alçakgönüllülük, gerçeklik, saflık. O sabah yukarı çıktığında, Yiğit Korkmaz’ın hayatını sonsuza dek değiştirdiğinden emindi.

Birkaç gün sonra, Yiğit’in yüzünde yeni bir endişe vardı. Konsantrasyonu dağılmıştı. Kitapları açıktı ama bakışları boşluktaydı. Kitapların arasında yeni bir dosya vardı: Tıbbi raporlar, faturalar, fiyat teklifleri. Yiğit kağıda rakamlar yazıyor, hesap yapıyor, sonra başını ellerinin arasına alıp derin bir nefes çekiyordu.

Nehir daha fazla dayanamadı. Sessizce yaklaştı. “Yiğit Bey, bir sorun mu var?”

Yiğit başını kaldırdı. Gözlerinde yorgunluktan daha ağır bir şey vardı: Çaresizlik ve korku. “Yok, bir şey değil,” dedi, sesi inandırıcı değildi.

Nehir yanına oturdu. “Lütfen. Belki yardım edebilirim.”

Yiğit tereddüt etti. O an taşıdığı yük, gururunun sınırlarını zorluyordu. Konuşması gerekiyordu.

“Annem,” dedi, sesi titriyordu. “Acil testler yaptırması gerekiyor. Doktorlar ısrar ediyor. Devlet hastanesinde sıra var. Özel hastanede hemen yapılabilir ama…” Durdu. Yutkundu. “7.000 Lira. Elimde yok.”

7.000 Lira. Nehir için bir günlük harcama, ama Yiğit için ulaşılamaz bir dağdı.

“Bisikleti satacağım,” dedi Yiğit. “Telefonumu da. Bankadan kredi deneyeceğim ama şansım az. Garanti verecek bir şeyim yok.”

Nehir’in yüreği sıkıştı. Bu adam, annesinin sağlığı için elindeki her şeyi satmaya hazırdı. “Yiğit Bey,” dedi Nehir, “İzin verin, ben…”

“Hayır!” Yiğit’in sesi kararlıydı. “Hayır, lütfen. Sizden bir şey istemiyorum. Kimseye borçlu olmak istemiyorum, anlıyor musunuz? Kendi ayaklarımın üstünde durmalıyım. Onurum benim için her şey.”

Nehir ağlamak istedi. İlk kez parası bir canı kurtarabilirdi, ama adamın onuru buna izin vermiyordu. “Ben hallederim,” dedi Yiğit, omuzlarını dikleştirerek. “Her zaman hallettim. Bu sefer de hallederim.”

Nehir o sabah kulenin tepesine döndüğünde kendini hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Koltuğuna oturdu, düşündü ve bir karar verdi. Bursa’nın en iyi özel hastanesini aradı. “Emine Korkmaz adına testler için rezervasyon yapılmalı,” dedi. “Ödeme şimdiden yapılacak. Lütfen hastanın ailesine ödemenin kim tarafından yapıldığını söylemeyin. Anonim bir bağışçı.”

İşlem tamamlandı. 7.000 Lira Nehir’in hesabından çekildi. Hastane Emine Hanım’ı aradı; testler hazırdı.

Yiğit haberi aldığında şok yaşadı. Nasıl olabilirdi? Kim yapmıştı bunu? Hastaneye koştu, sordu, yalvardı, ama hastane bilgi vermedi: Anonim bir bağışçı. Yiğit kim olduğunu biliyordu ya da en azından şüpheleniyordu. Sadece bir kişi biliyordu: Nehir Akman.

Yiğit’in içinde iki duygu çarpışıyordu: Annesi kurtulmuştu, ama gururu ezilmişti. Şükran mı duymalıydı, yoksa öfke mi?

O gece Nehir uyuyamadı. Doğru bir şey mi yapmıştı? Yiğit’in gururunu mu kırmıştı? Ama bir annenin hayatı gururdan daha önemli değil miydi?

Sabah Yiğit otoparka gelmedi. El feneri yanmadı. Nehir’in kalbi sıkıştı. Bir şeyler yanlış gitmişti.

Yiğit, üç gün boyunca cevap aradı. Annesi mutluydu, testler yapılmış, doktorlar iyimserdi, ama Yiğit mutlu olamıyordu. İçinde bir şey kırılmıştı. Dördüncü gün kararını verdi. İş çıkışı Akman İnşaat binasına gitti. Hayatında kelimenin tam anlamıyla hiç bu kadar yükseğe çıkmamıştı.

    katta, asistanlar güvenlik kıyafetli bir adamın genel müdürü istemesine şaşırdı. Ama Yiğit’in bakışlarındaki kararlılık tartışmaya yer bırakmıyordu.

Nehir’in kapısı açıldı. Yiğit içeri girdi. Lüks ofis, dev pencereler, şehrin manzarası. Yiğit her şeyi anladı.

“Siz… siz şirketin sahibi misiniz?” dedi, sesi titriyordu.

Nehir ayağa kalktı. “Yiğit Bey, lütfen oturun.”

Yiğit’in sesi sertleşti. “Siz bu şirketin sahibi misiniz?”

“Evet,” dedi Nehir sessizce. “Genel müdürüm.”

Yiğit acı bir gülüşle güldü. “Bana yalan söylediniz. Basit bir çalışan gibi davrandınız. Oysa siz, siz patronsunuz. Benim patronum.”

“Yalan söylemedim,” dedi Nehir. “Sadece söylemedim. Seni etkilemek istemedim. Seni, sen olduğun için tanımak istedim. Para olmadan, pozisyon olmadan.”

“Ve anneme para yollayan da sensin, değil mi?” Yiğit’in gözleri doluydu.

Nehir başını eğdi. “Evet, bendim.”

“Neden!” Yiğit’in sesi bir çığlığa dönüştü. “Neden bana sormadan, neden benim iznimi almadan? Ben senin sosyal sorumluluk projen miyim? Senin için eğlenecek bir fakir hikayesi miyim?”

“Hayır!” Nehir gözyaşlarını tutamadı. “Hayır, Yiğit. Seni seviyorum!”

Sessizlik. Ofisteki zaman durdu.

“Ne?” Yiğit inanamadı.

“Seni seviyorum,” dedi Nehir, sesi kırıktı. “Seni o ilk gün gördüğümden beri. Çünkü sen, tanıdığım en güçlü insansın. En gerçek insansın. Ve annen seni kaybetmeye dayanamadı. Ben de seni kaybetmeye dayanamam.”

Yiğit başını salladı. “Bu aşk değil. Bu merhamet. Sen beni sevmiyorsun. Sen benim hikayeme aşıksın. Fakirliğime, mücadeleme… ama bana değil.”

“Hayır!” Nehir ağlıyordu. “Hayır, lütfen…”

“Ben o parayı geri ödeyeceğim,” dedi Yiğit. “Her kuruşunu. Senden bir şey istemiyorum. Sevgini de paranı da istemiyorum.”

Nehir’e baktı. Gözlerinde hem öfke hem de acı vardı. “Sen… sen beni küçülttün. Bana kendi ayaklarımın üstünde durmayı öğreten herkes, şimdi yerle bir. Çünkü sen beni bir proje gibi gördün. Kurtarılması gereken biri. Ama ben kurtarılmayı istemiyorum. Ben kazanmak istiyorum.”

Kapıya doğru yürüdü. “Parayı ödeyeceğim. Ve bir daha… bir daha benimle konuşma.”

Kapı çarptı. Nehir yalnız kaldı, ağladı. Parası her zaman her şeyi çözmüştü. Ama şimdi, sevdiği adamla arasına onarılmaz bir uçurum açmıştı. O gece el feneri yanmadı. Nehir pencereden baktı. Karanlık, boş, yalnız. Ve anladı ki, bazı şeyler parayla alınamaz.

Yiğit, kendini daha da sert bir rutine teslim etti. Zihninde tek bir hedef vardı: 7.000 Lira’yı geri ödemek. İnşaat işine, güvenlik vardiyasına ek olarak hafta sonları kurye olarak çalışmaya başladı. Günde en fazla üç saat uyuyordu. Vücudu teslim olmaya başlamıştı, ama kararlılığı çelik gibiydi. Kazandığı her kuruş, geri kazanılan onurunu temsil ediyordu.

Şehrin diğer ucunda, Nehir kaygıyla eriyordu. Ofiste konsantre olamıyordu. Sabahları pencerede el fenerinin yeniden yanmasını bekliyordu ama hiç yanmıyordu. Yiğit’in yokluğu, fiziksel ve duygusal bir boşluktu. Hayatında ilk kez parası kırdığı şeyi tamir edemiyordu.

Yiğit, tüm yakınlaşma girişimlerini reddediyor, sadece işine odaklanıyordu. Borcunu ödemek için çalışmayı geçici olarak bırakabilirdi ama borçlu kalmayacaktı.

Bir gün inşaattaki ustabaşı Kemal Usta’ya içini döktü; Nehir’i, izinsiz yapılan yardımı ve kırılan gururunu anlattı. Yaşlı adam sabırla dinledi.

“Oğlum,” dedi Kemal Usta, “Gerçek aşk nadirdir. Belki o kadın sadece doğru sevmeyi öğrenmeli. Sen de ona öğretmelisin. Ama sevdiğini inkar edersen, kaybedersin.”

Bu sözler Yiğit’in zihninde yankılandı. Nehir’i sevdiğini biliyordu ama onuru onu ayakta tutan şeydi. İkisini nasıl uzlaştıracaktı?

O gece eve döndüğünde, Emine Hanım sofrada oturuyordu. Sağlığı düzeliyordu ama oğluna baktığında endişelendi.

Birkaç gece sonra, Emine Hanım Yiğit’i mutfak masasına çağırdı. Yiğit her şeyi anlattı: Nehir’i, yardımı, gururunun nasıl kırıldığını.

Emine Hanım sessizce dinledi. Sonra kendi hikayesini anlattı: “Baban öldükten sonra gururumdan vazgeçemedim. Komşular yardım teklif etti, kapıyı yüzlerine kapattım. O gece sen ve kardeşlerin aç yattınız. Ertesi gün o kadın yine geldi ve dedi ki: ‘Emine, gurur çocuk doyurmaz. Yardım almak zayıflık değil, yardım vermek sevginin bir şeklidir. Sen reddedersen, benim sevgimi de reddediyorsun.’ O gün bir şey öğrendim. Bazen yardım, alçaltmak için değil, yükseltmek için gelir.”

Yiğit annesinin gözlerine baktı. “Oğlum,” dedi Emine Hanım, “O kadın seni aşağılamak için yardım etmedi. Seni kurtarmak istedi. Şimdi sana sorayım. Sen onu seviyor musun?”

Yiğit sessiz kaldı ama gözleri cevap veriyordu.

“O zaman dinle beni,” dedi annesi. “Eğer o seni gerçekten seviyorsa anlayacaktır. Ama sen de ona öğretmelisin. Mücadelenin seni tanımladığını, gücünün zorluklardan geldiğini öğret. Eğer öğrenirse, belki birlikte bir şeyler inşa edebilirsiniz.”

O gece Yiğit, uzun zamandır ilk kez kitaplarını açtı. Hala 600 Lira eksikti, ama ilk kez haftalardır kırık hissetmiyordu. İçinde bir şeyler yeniden inşa ediliyordu. Belki her şey ödendikten sonra Nehir’e bir şans daha verebilirdi.

Sonunda o gün geldi. Yiğit mutfak masasında paraları saydı: Tam 7.000 Lira. Gözleri doldu, elleri titredi. Bu sadece para değildi. Bu, özerkliğinin, onurunun geri dönüşüydü.

En iyi gömleğini giydi, ayakkabılarını parlattı. Bugün Nehir Akman’a eşit olarak gidecekti. Borçlu olarak değil. Akman İnşaat’a ana girişten girdi.

    kata çıktı. Asansör kapısı açıldığında, Nehir kapıda bekliyordu. Görünüşü Yiğit’i şok etti. Gözaltları morarmış, yüzü solgundu. Bu, acı çeken bir kadındı.

“Yiğit Bey,” dedi, sesi kırıktı.

Yiğit masaya yürüdü. Dosyayı açtı. 7.000 Lira’yı masaya koydu. “Borç ödendi.”

Nehir paraya baktı, sonra Yiğit’e. Gözleri doldu. “Hayır. Lütfen bunu alma.”

“Almak zorundayım,” dedi Yiğit. “Bu benim için para değil, onur meselesi. Ben kimseye borçlu kalamam. Özellikle de sevdiğim birine.”

Sessizlik. Nehir’in nefesi kesildi. “Ne dedin?”

Yiğit derin bir nefes aldı. “Seni seviyorum, Nehir Hanım. Ama seni sevmem, senin benim hayatımı yönetmen anlamına gelmez. Ben kendi ayaklarım üzerinde durmalıyım. Çünkü ancak o zaman sana gerçekten eşit olabilirim.”

Nehir oturdu ve ağladı. “Yiğit, ben sadece yardım etmek istedim. Seni kaybetmek istemedim.”

“Biliyorum,” dedi Yiğit. “Ama şimdi öğrenmelisin. Beni nasıl sevmen gerektiğini. Benim mücadelemi taşımamalısın. Ona saygı göstermelisin. Benim yanımda olmalısın, ama önümde değil.”

Nehir başını salladı. “Öğreneceğim. Söz veriyorum. Nasıl istersen öyle yapacağım.”

Yiğit ilk kez gülümsedi. “Çalışmalar zor gidiyor. Özellikle fizik.”

Nehir gözlerini sildi. “Bir kitabım var. Sana ödünç verebilirim. İade edersin.”

Yiğit düşündü, sonra başını salladı. “Kabul ediyorum. Ödünç olarak.” Bu, yeni bir başlangıçtı. Zengin ve fakir olarak değil. Birbirini anlamaya çalışan, birbirini seven iki insan olarak.

O gün Akman İnşaat’tan çıkarken Yiğit farklı hissediyordu. Hala fakirdi, hala iki işte çalışıyordu, ama artık özgürdü. Ve seviliyordu. O gece el feneri yeniden yandı. Nehir pencereden gördü, gülümsedi ve ilk kez haftalardır umut hissetti.

Bir ay geçti. Yiğit ve Nehir dikkatle, yeni kurallara dayanan bir ilişki inşa ettiler: Saygı, dürüstlük ve denge. Nehir artık müdahale etmiyor, sormayı ve işgal etmeden destek olmayı öğreniyordu.

Üniversite sınavı yaklaşıyordu. Yiğit’in hayatının en önemli günüydü. Erken çıktı, odaklanmıştı. Cebinde kalem ve kimlik, kalbinde umut vardı. Nehir gergindi. Yanında olmak istiyordu ama öğrendiği saygı, ona mesafe vermeyi de öğretmişti.

Saat 10:00’da bir telefon her şeyi değiştirdi. Emine Hanım panik içinde arıyordu: “Nehir Hanım, Yiğit bayıldı! Evden çıkarken yığıldı. Hastaneye kaldırdık. Lütfen gelin.”

Nehir dondu. Kalbi durdu. Hastaneye koştu. Koridorda Cem, Barış ve gözyaşları içindeki Emine Hanım bekliyordu.

Doktor bekleme odasına çıktı. “Aşırı yorgunluk,” dedi. “Uyku yoksunluğu, yetersiz beslenme, yüksek stres. Vücudu kendini korumak için kapandı. Ciddi bir durum ama tehlike atlatıldı.”

“Sınav!” diye sordu Nehir, sesi titriyordu.

Doktor başını salladı. “Başlamıştır. O sınava giremez.”

Nehir duvara yaslandı. Üç yıllık mücadele, bir sabah içinde kaybolmuştu. Kendini suçlu hissetti; ilk yardımı Yiğit’in bu kendini yok etme döngüsünü başlatmıştı.

Yiğit bilincini geri kazandığında, gerçek ona çarptı. Sınav kayıptı. Bir çocuk gibi ağladı. Tüm mücadele, tüm umut şimdi boşa gitmişti.

Nehir yaklaştı. “Yiğit, bu benim hatam. İlk yardım, senin bu döngüye girmene neden oldu.”

“Hayır!” diye kesti Yiğit. “Benim seçimimdi. Kimse beni zorlamadı.”

Ama Nehir ısrar etti. “Sana yardım etmek istiyorum. Merhametten değil, aşktan. Gelecek yıl için hazırlık kursu ödeyeceğim. Lütfen kabul et. Bu hayır kurumu değil. Bu telafi. Lütfen bana bu şansı ver.”

Yiğit tereddüt etti.

Emine Hanım oğlunun eline dokundu. “Yiğit, gurur güzel bir şey, ama bazen yardım kabul etmek daha güçlüdür.”

Nehir derin bir nefes aldı. “Yiğit, seni seviyorum. Gerçekten seviyorum. Zengin bir kadın olarak değil, sadece bir kadın olarak. Ve sen hayatımı sonsuza dek değiştirdin. Ben zenginim, ama sen olmadan ben fakirim. Lütfen bana bir şans ver. Senin yanında olmak istiyorum. Önünde değil, yukarında değil, yanında.”

Yiğit ağlıyordu. “Nehir Hanım,” dedi, sesi kırıktı. “Ben sadece bir işçiyim. Bir güvenlik görevlisiyim.”

“Hayır,” dedi Nehir. “Sen benim kahramanımsın. Ve kahramanların dinlenmeye ihtiyacı var.”

Yiğit gülümsedi. Acı dolu ama gerçek bir gülümsemeydi. “Bir kurs. Sadece kurs. Ve ben her kuruşunu geri ödeyeceğim.”

Nehir başını salladı. “Söz veriyorum, beklemiyorum.”

O gün, Yiğit sadece hayatını değil, aşkını da kurtarmıştı. Yıl kaybı acı verse de, artık yanında onu eşit olarak seven bir kadın vardı. Yiğit’in mücadelesi bitmemişti, ama artık yalnız değildi. O gece, Nehir pencereden baktığında, otopark karanlıktı. Ama biliyordu ki, o ışık yeniden yanacaktı. Ve bu sefer, Nehir de o ışığın bir parçası olmayı öğrenmişti.